Öğrenme çağındaki çocuklar ve gençler için en önemli gerekliliklerden biri, güncel olanaklara ve yaşayarak öğrenme pratiklerine entegre olmaktır. Alışılagelmiş eğitim anlayışına dair tüm ezberlerin bozulduğu günümüz koşullarında ise bu entegre olma hali, birbirine temas eden farklı disiplinlerin birlikteliği üzerinden şekillenmeye devam ediyor. Yakın geçmişe kadar ilk ve ortaöğretim kurumlarında genellikle özel günlerin görsel sunumu olarak pratik edilme zeminine oturan sanat dersleri, günümüzde bilim, tarih, edebiyat ve daha birçok alanla ilişkilenerek, bireyin bilgiyi transfer edebildiği kalıcı öğrenme becerisini de geliştiriyor.
Köklü bir geçmişe ve vakıf bünyesindeki zengin bir sanat koleksiyonuna sahip olan Terakki Vakfı Okulları, gelecek kuşakların sanatı yaşamına dahil ettiği bir kültür mirası bırakmak istiyor. Bu amaç doğrultusunda 2000 yılında çalışmalarına başlayan Terakki Vakfı Sanat Galerisi, pandemi kısıtlamaları sonrası bu yıl yeniden açılarak sanatçılar ile öğrencilerin buluşacağı, sadece öğrencilerin değil herkesin ziyaret edebileceği sergileri ve projeleri oluşturmaya devam ediyor. Bu kapsamda açılan ilk sergi ise teknoloji ve sanatın birlikteliğini tarihsel referanslarla ve formlarla ele alan Selçuk Artut’un, Nazlı Pektaş küratörlüğünde açılan sergisi Otonomi: Akışkan Geometri oldu.
Sanat, teknoloji ve toplum arasındaki ilişkileri yeniden tanımlamaya yönelik sürekli bir çaba halinde olan Artut bu sergisinde, uzun zamandır odaklandığı geometri sanatı ile bugünün medya sanatı arasındaki bağı dinamik bir dille izleyiciye sunuyor. Sanatçının geometrik desenler ile olan serüveni, O’nu farklı ülkelere seyahat etmeye yönlendirmiş. Anadolu’dan Orta Asya’ya uzanan gezilerinde Artut’un objektifinde yer bulan geometrik desenler, uzak fakat birbiriyle bağ kuran farklı coğrafyaların ortak bir görsel dili olarak sergide yer alıyor. Sanatçının seyahatlerinin çıktıları izleyiciye sadece bir yer değiştirme eyleminin sonuçlarını göstermiyor, doğrusal olmayan iç içe geçmiş bir zaman deneyimini de yaşatıyor. Taş ve çini gibi sert yüzeylerde sabitlenen geometrik desenler, bu sergide yaratıcı kodlama teknikleriyle değişen ve akan bir oluş haline geliyor. Geometrinin keskin ve tartışmasız tarafı artık bir sonuç olmaktan çıkıp sürekli yeniden üretilen bir sürece dönüşüyor. Geçmiş ile bugünün, zanaat ile algoritmanın, insan ile makinenin birbirine temas ettiği yaşayan bir forma evriliyor.
Türkçe’deki “ket” ile Sami dillerindeki “khet”in tarif ettiği “durma”, “kesilme” ve “mühürlenme” anlamlarından yola çıkan sergi, Urgut’un farklı zaman katmanlarını yan yana - üst üste getirdiği resimlerini, yazıdan önceye ait bir ses olarak bir araya getiriyor. Animasyon ve sinematografi üzerine eğitim almış olan Burcu Urgut’un resimlerindeki kuşbakışı perspektif ve küçük ölçekli figürler minyatürü anımsatırken, gravüre öykünen çizgisel detaylar zengin bir görsel doku oluşturuyor.
Urgut her ne kadar endüstriyel bir malzeme olan akrilik boya ile çalışıyor olsa da kullandığı okra tonları, klasik resim geleneğine özgü tempera ve erken dönem yağlı boya tekniğini anımsatan bir atmosfer yaratıyor. Sanatçının, sıcak renk tonlarının baskın olduğu Barok dönem resimlerini çağrıştıran renk paleti, çalışmalarındaki zamansız fakat bir arada duran çok katmanlı bir zaman anlayışına paralel bir üslup oluşturuyor.
Tuhaf yaratıklar ve fantastik sahneler ile hayal gücünün sınırlarını zorlayan, Orta Çağ’da yaşamış olan sanatçı Hieronymus Bosch’un resimleri gibi, Burcu Urgut’un resimlerinde de gerçek ile hayal arasında kalan çok sayıda olay aynı zeminde buluşuyor. Yakın geçmişten modern bir anıt ya da bir liderin heykeli, mitolojik bir karakterle yan yana durabilir. Bir masaldan fırlamış bir büyücü ile özerkliğini ilan etmiş bir beden parçası karşılıklı bakışıyor olabilir. Kökeni Orta Çağ’a kadar uzanan atlıkarınca resmin bir köşesinde dönerken, diğer köşesinde antik çağlardan bir sütun göğe doğru yükseliyor. Farklı dönemlere ait imgelerin tezatlık yaratan buluşması, Urgut’un resimlerini izleyen gözleri aktif bir pozisyona getirip, resmin içinde gezinmeye yönlendirerek canlı tutuyor. Yalnızca bir görsel zenginlik değil, belleğin sıçramalı ve parçalı yapısına dair bir öneri de getiriyor. Burcu Urgut’un resimleri sözü yalnızca doğrudan duyulabilir bir form haline getirmekle kalmıyor, sözün boşlukta bıraktığı sesi, izleyeni yolculuğa çıkaran bir serüven haline getiriyor.
Sonuç olarak KHET, sözün görünmeyen ve geçici hali olan sesin, kalıcı bir görünen olmaya dair dönüşüm sürecini izleyicinin içinde yol aldığı bir görsel dil haline getiriyor. Burcu Urgut’un son kişisel sergisi olan KHET’i, Gümüşsuyu’nda tarihi dokusuyla başlı başına bir mekan deneyimi yaşatan bir galeri olan x-ist’te 11 Nisan’a kadar ziyaret edebilirsiniz.
24 saatlik Dağın Ruhu Bir Patikadır sergisi, dağın durağan hafızası ile suyun akışkanlığının arasında insanın patikadaki yolculuğuna değiniyor. Melike Bayık’ın küratörlüğünü yaptığı serginin sanatçıları Eser Epözdemir ve Handan Akyürek, The Greenhouse’da geçirdikleri iki haftalık misafir sanatçı programı süresince bölgenin canlılarını, havasını, suyunu, bitki örtüsünü, dokusunu deneyimleyerek çalışmalarına dahil edip, doğayı insan yaşamına hizmet eden bir araç olarak değil, kendi yaşam hakkını savunan bir form olarak serginin merkezine yerleştirdi. Misafir sanatçı programının devam ettiği iki haftalık süreçte, Helene Olympe’nin Derin Zaman Yürüyüşü adlı psikocoğrafya etkinliği ve Alican Abacı’nın Geyikbayırı’nı anlatan Uçurumun Kıyısında belgeseli de gösterildi.
Sanatçı Eser Epözdemir’in sergide yer alan Suya Bir Saygı Duruşu isimli sanatçı kitabı, doğa varlıklarının tüzel kişilik kazanması meselesine odaklanıyor. 2017 yılında Maori Topluluğu’nun uzun uğraşları sonucunda Whanganui Nehri’ne bir insanla aynı yasal haklara sahip olan ilk nehir ünvanının verilmesinin hikayesini konu ediniyor. Sergilendiği sera alanında mekana özgü bir yerleştirmeye dönüşen çalışma, Whanganui Nehri’nden Geyikbayırı’ndaki dereye uzanan bir dere gibi suyla çevrelenmiş olma hissi yaratıyor.
Handan Akyürek, çalışmalarında dijital çizim ve haritalama yöntemlerini nakış gibi el emeğine dayalı işlemlerle bir araya getiren bir görsel sanatçı ve mimar. Geyikbayırı’nda geçirdiği misafir sanatçı programı süresince, büyük boyutlu bez üzerine nakış tekniği kullanarak oluşturduğu işinde bölgeye dair bir siluet oluşturdu. Dağlar, dereler, bulutlar, bitkiler ve hayvanların yer aldığı çalışma, bir yandan bölgenin kolektif hafızasıyla ilişki kurarken bir yandan da doğanın birlikte varolunan canlı bir ekosistem olduğunu hatırlatıyordu.
Küratör Melike Bayık’ın sergi metninde vurguladığı “Kadim Yörük kültüründe, tabiata saygı ve hürmet büyük bir bilgeliktir. Eskiler ağaca saygı, kuşa övgü, ormana sevgi, doğa ve suya yaşamın sihri olarak bakarlardı.” cümleleri, bugünkü güncel ekolojik düşüncelerin öncül ifadelerini oluşturuyor. Bu bakış açısı, modern dünyadaki “insan merkezli” doğa anlayışına karşı çıkıyor. Dağın Ruhu Bir Patikadır başlıklı sergi bu anlamda ziyaretçilere doğayla kurduğumuz ilişkiye daha derin bir bakış atma önerisi sundu.
2021 yılında The Greenhouse’u kuran Züleyha Geels, 2001 yılında Geyikbayırı’na yerleşmiş ve buradaki ilk yılları boyunca tırmanış rotaları açmış bir tırmanışçı. The Greenhouse, açıldığı günden beri Geyikbayırı’nda eğitim, deneyim ve sanatı doğa ile buluşturmaya devam ediyor. Sergide iş birliği yapan Oksitosin Tıp ve sanat Platformu ise Prof. Dr. Eli Vatanoğlu-Lutz’un tarafından kurulan bir tıp ve sanat platformu. Bu iş birliği insanın doğayla, sanatın ise bilimle kurduğu ilişki üzerine düşünmeye yönlendiriyor. Bu anlamda The Greenhouse, farklı disiplinlerin bir araya gelerek doğanın yaşam hakkına dair yeni bir perspektif açmaya devam ediyor.
Üretim sürecinizde düşünce ile madde, niyet ile rastlantı arasındaki gerilimi nasıl deneyimliyorsunuz?
Mira Sert: Üretim sürecimde düşünce ile madde, niyet ile rastlantı arasında dengeli bir harmoni kurmak benim için temel bir mesele. Niyeti soyut bir başlangıç noktası olarak ele aldığımda, onun somutlaşma aşamasında rastlantısallığın ortaya çıkması bana yabancı gelmiyor; aksine sürecin doğal bir parçası hâline geliyor. Planlı bir yapının içinde beliren rastlantısallık, yaşamın kendisindeki gelgitler ve zıtlıklarla paralel ilerliyor. Bu karşıtlıklar, varoluşun içinde sürekli dans eden bir sarkaç gibi düşünülebilir. Eğer varoluşu bir piramit olarak ele alırsak, tepesindeki sarkaç ancak doğru enerjiyle harekete geçer. Üretimde benim rolüm bu enerjiyi başlatmak; sonrasında sürecin kendi dinamikleri, yani rastlantı, yönünü ve ritmini bulur.
Cenk Macar: Tesadüflerle karşılaşmayı, onları yönlendirici birer unsur olarak kabul etmeyi seviyorum. Çoğu zaman bilinçaltımda dolaşan imgelerin yüzeye çıkmasına izin veriyorum. Eğer bir referansla çalışıyorsam, ona uzun süre bağlı kalmaktansa, kısa bir temas kurmayı tercih ediyorum. Ardından zihnimde bir bir müzik başlıyor. O noktada bakmaktan çok hissetmeye geçiyorum. İş, bu duygusal eşikten sonra kendiliğinden akmaya başlıyor. Müdahalelerim bilinçli olmaktan ziyade içgüdüseldir. Duygunun dağılmaması için süreci tek bir solukta tamamlamaya çalışıyorum. Çünkü benim için üretim, düşüncenin değil hâlin resmedildiği bir anın kaydıdır.
Şevval Erdoğan: Çoğunlukla bir niyetle yola çıkıyorum ama malzemenin bana verdiği tepkiler ve çıkardığı zorluklarla bu amaç üretim aşamasına uygun şekilde dönüşüyor. Rastlantısal durumlar tam bu noktadan sonra devreye giriyor. Rastlantı, benim için işimin düşünsel derinliğini açılan ve
ardında ne olduğunu bilmediğim bir kapı gibi. Çünkü anlatmak istediğim hikâyenin derinliği genelde kontrol edemediğim anlar sayesinde yeni bir yol aramama sebep oluyor ve yaratıcı süreçler doğuruyor. Ve bir iş üretim sürecine başladığımda kafamda her seferinde aynı motivasyon, aynı hikâye hatta aynı dertle otursam bile bu gerilim sayesinde her seferinde birbirinden farklı üretimler yapabiliyorum.
Yusuf Murat: Çoğu zaman kurguladığım hikâyeden bir an, bir sahne fikriyle başlıyorum. Gerçi ne kadar hikâyeleri yazılı olarak veya henüz yazıya bile dökülmemiş ham bir şekilde aklımda da olsa kâğıt üstünde eskiz aşamasından itibaren bambaşka bir yola sürükleniyor. Bu yüzden niyetle mücadele etmektense hata ve rastlantıları kabul edip, kendimi ikisi arasında bir yerde dengelemeye çalışıyorum. Kurmak istediğim atmosfer de ağır bir şekilde kendiliğinden beliriveriyor gibi.
Sergide yer alan işinizde kullandığınız malzeme ve teknikler, “dönüştürme” eylemiyle nasıl ilişki kuruyor?
Kendi içinde otonom bir dengeye sahip olan doğa, olasılığı, belirsizliği ve öngörülemezliği bir arada bulundurur. Sabit değildir, sürekli değişen bir “süreç”tir. Saniyeler içinde şimşek karanlığı aydınlatır, gök gürültüsü sessizliği bozar. Gecenin karanlığı anlık, kesintili ve dönüştürücü doğa olaylarına tanıklık eder. Gündelik yaşamın askıya alındığı bir eşik hali olarak gece, bilinçdışının, belirsizliğin ve temsil edilemeyenin alanıdır.
Gözde Mulla, “Bir Peyzaj Olasılığı” başlıklı sergisinde doğanın ehlileştirilmiş bir parçası olarak peyzajı boşluk, ışık, ses, eşik ve gece kavramları ekseninde ele alıyor. Gökyüzü, dağlar ve ağaçlar insan eliyle oluşturulan peyzajın güzel ve sevimli görünüşünün aksine tedirgin edici, tahmin edilemez ve gerçekçi varlığıyla yer alıyor. İnsan yaşamına dair bir belirtinin olmadığı bu doğal yaşam alanları kimi zaman bulutların, kimi zaman alevlerin ve dumanın aydınlattığı bir karanlığa dönüşüyor. Siyah, beyaz ve grinin hakim olduğu sakin ve dondurucu gece sahneleri, uzakta beliren ve rüzgarın etkisiyle hızla ilerleme tehlikesine sahip alevlerin sıcaklığına dönüşüyor. Antroposentrik yaklaşımın aksine, insanın doğa karşısında ne kadar çaresiz ve yetersiz kalabildiği, resimlerdeki ekosentrik karanlık ve boşluklardan okunabiliyor.
Gözde Mulla’nın geceyi bir olasılık olarak merkeze aldığı “Gece Serisi” peyzajın alışıldık temsilini bozuyor ve onun yerine boşluğu koyuyor. Sanatçı sıklıkla kullandığı malzemeler olan kurşun kalem, pastel ve akrilik boyayı bu serideki resimlerinde de kullanmış. Kağıt üzerine karakalem tekniği ile yapılan “Gece Serisi XIV” gökyüzünün hafifliği ve bulutların uçuculuğunu karanlık dağların sabitliği ve sertliği ile karşı karşıya getiriyor. “Karanlık Orman” sanatçının 2020 yılında asitsiz kağıt üzerine kurşun kalem tekniğiyle yaptığı bir resim. Her canlının, içine girdiğinde derin bir aidiyet duygusu hissettiği orman, bu resimde uçsuz bucaksız, karanlıkla aydınlığın iç içe geçtiği bir yer olarak karşımıza çıkıyor. Burada ormanın tekinsiz fakat süzülen ışık ile yaşam ve umut belirtisi veren bir hali var. “Gece Serisi VIII” ise kökleri sağlam bir şekilde karanlık toprağa saplanan fakat buna karşılık dalları bulutların arasından aydınlanan gökyüzüne uzanan ağaç siluetleri ile izleyiciyi içeride olmayı bırakıp dışarıya çıkmaya davet ediyor.
Gözde Mulla’nın karanlık, yer yer huzursuz eden fakat kusursuz peyzaj görüntülerinin arkasındaki gerçekliği gösteren resimleri, sakin ve aydınlık sergi mekanında güçlü bir şekilde yer alıyor. Sanatçı, kent yaşamının bir parçası olarak keyif veren, güzel ve ehlileştirilmiş bir doğa parçası olarak tasarlanan peyzajın aksine ışık ve ses dinamikleri üzerinden karanlığın temsilleri araştırıyor. Hem bireysel hem de toplumsal düzeyde korunma ve dayanıklılık için bir metafor olarak kullanılan gece karanlık, çözülme ve yeniden inşa etme süreci olarak ele alınıyor.
Ankara’da yaşayanlar ya da bugünlerde yolu Ankara’ya düşenler 10 Ocak 2026 tarihine kadar sanatçının Galeri Siyah Beyaz’ın proje alanı Özel Şeyler’deki “Bir Peyzaj Olasılığı” başlıklı solo sergisini görebilir.
Tanrılara çıkan yol olarak kabul edilen Mezopotamya zigguratlarının ve Antik Yunan’ın dik merdivenleri zamanla Roma’nın büyük amfitiyatrolarının geniş merdivenlerine evrilir. Doğrudan göğe yükselen Maya ve Aztek piramitlerinin keskin merdivenleri gibi ezoterik ve sembolik okumalarda da merdiven insanın dünyevi olandan ilahi olana yükselişidir. Sümer mitolojisindeki basamaklı yollar tanrıların göğe ulaşan yollarıdır. İki gerçekliği birbirine bağlayan Yakup’un merdiveni de sıradan bir araç değildir; gök ile yer arasında bir bağdır. Her bir basamağı bir erdemi ve bilgelik aşamasını temsil eden merdiven hem yolculuk hem sınavdır. Orta Çağ’ın görkemli Gotik katedrallerindeki göğe doğru uzanan spiral merdivenler de insana, göğün sembolize ettiklerine ulaşabilmesi için daha yolun başında olduğunu hatırlatır. Saraylarda ihtişamın ve iktidarın mimari öğesine dönüşen merdiven, modern ve çağdaş dönemde yer yüzüne ve insan gözüne yakınlaşır. Le Courbusier, Mies van der Rohe’nin merdivenleri heykel sanatına göz kırpar. Bugünün kent yaşamında merdiven, katları, mekanları, kamusal alanları birbirine bağlayan bir bağlayıcı unsur olarak fonksiyonel özelliğini ön plana çıkarır.
PG Art Gallery, 20 Aralık’a kadar küratörlüğünü Meltem Sırtıkara’nın üstlendiği “Merdiven Bir Dairedir” başlıklı sergiye ev sahipliği yapıyor. Sergi, merdiven basamaklarının hiyerarşik yapısının tam tersine alternatif bir merdiven arayışının basamaklarını inşa ediyor. Sanatçıların kendi ifade araçlarını ve mekanla kurdukları ilişkiyi anlattığı kişisel üretim pratikleri bu sergide görünür oluyor. Ali Miharbi, Ali Şentürk, Beyza Boynudelik, Burak Kutlay, Ekin Saçlıoğlu, Fırat Engin, İrem Tok, Meltem Sırtıkara, Merve Şendil, Sümer Sayın, Seher Uysal, Sergen Şehitoğlu, Şafak Çatalbaş ve Ünal Baş’ın eserlerinin yanında, bir süre önce kaybettiğimiz Devran Mursaloğlu’nun anısına sanatçının bir yerleştirmesi de yer alıyor.
Burak Kutlay’ın duvara sabitlenmiş işi Condesigning, üzerinde taşıdığı mimari izlerle insanın doğayı dönüştürme gücünü sorguluyor. İzleyicinin farklı açılardan baktıkça değişen görüntü, üst üste binen boya katmanlarıyla tasarımın yoğunluğunu açığa çıkarıyor. Beyza Boynudelik’in “Günlük Rutin / Aranan Habitat” çalışması ise insanın doğaya yaklaşımını ve kendini dünya üzerinde konumlandırma çabasını hatırlatıyor; belki de hepimizin mekânla kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmemiz için bir kapı aralıyor.
Sümer Sayın’ın yerleştirmesinde sıradan bir kalem, dik ve düz formunu kaybederek işlevini yitiriyor; ifade aracı olmaktan çıkıp eğilip büküldükçe başka bir şey anlatmaya başlıyor. Şafak Çatalbaş’ın yerleştirmesi ise ev hayatından tanıdık bir merak hâlini somutlaştırıyor: Duvardan yan komşuyu cam bardakla dinleme anı… Sıcak cam üfleme tekniğiyle oluşturduğu bu iz, sanatçının “derin dinleme” dediği pratiği bedenselleştiriyor.
Seher Uysal’ın “Zaman Kapsülü” projesi ise 1908’de açılan ve yüzyıl boyunca olduğu gibi korunan bir ahşap atölyesinin izini sürüyor. Uysal, “Mekân nedir?” sorusunu mekânın fiziksel unsurlarından çok, içinden geçen zaman ve yaşanmışlıklarla yanıtlamaya çalışıyor. Ali Miharbi’nin önceki çalışmalarından ve gerçekleşmemiş denemelerinden arta kalan parçalarla oluşturduğu yerleştirmesi ise hiçbir kesme ya da delme işlemi yapılmadan bir araya geliyor; geçmiş üretimlerin bir çeşit hafıza örgüsüne dönüşmesi gibi.
İpek Ilıcak Kayaalp tarafından kurulan Bir Adım Var Vakfı; üniversiteli genç kadınlara mentorluk programları, eğitimler ve kariyer rehberliği sunarak onların kendi potansiyellerini keşfetmelerine ve hayallerine ulaşmalarına destek oluyor. Birçok alanda olduğu gibi sanat alanında da bursiyerlerinin kişisel ifade biçimlerini güçlendirmeleri, üretim pratiklerini geliştirmeleri ve sanat ekosistemiyle bağ kurmaları için yol gösteriyor. Bu doğrultuda vakıf, Melike Bayık’ın görsel sanatlar danışmanı ve danışma kurulu üyesi olarak sunduğu yönlendirmelerle genç kadın sanatçıların üretimlerini destekleyecek programlar geliştiriyor. Genç sanatçıların sergi katılımına olanak sunmanın yanında, portfolyo hazırlama, görünürlük desteği sağlama ve kariyer gelişimine yönelik eğitimler de veriyor. Bu yıl da vakfın bursiyerlerinden 12 genç sanatçı, farklı tekniklerle ürettikleri eserlerini BASE kapsamında sergiledi. Arzu Şemşi Kaygusuz, Bahar Kıyıklık, Deniz Ada Depecik, Feyzagül Korkmaz, İlayda Almaz, Melis Sürüç, Sara Akkuş, Sevinç Orman, Sudenaz Korkmaz, Şevval Yılmaz, Ümre Akalp ve Zenetsu Umul bu yıl Bir Adım Var Vakfı iş birliğiyle BASE’te yer aldı.
Sanatçılardan Arzu Şemşi Kaygusuz, Feyzagül Korkmaz, Sude Naz Korkmaz ve Ümre Akalp ile Bir Adım Var Vakfı, Base’in 9. Edisyonunda yer alan eserleri ve kendi sanat pratikleri hakkında konuştuk.
Bu yıl Bir Adım Var (BAV) kapsamında, BASE’te yer alan eserinizde hangi kişisel araştırma alanlarını ya da toplumsal meseleleri ön plana çıkarmayı tercih ettiniz? Üretiminize yön veren temel sorgular nelerdi?
Ümre Akalp: Çalışmalarımda insan ilişkilerinin kırılganlığını, duyguların ve beden dilinin sessiz mesajlarını keşfetmek istedim. İlk fotoğrafta mahcubiyet ve cesaret arasındaki ince çizgiyi, ikinci fotoğrafta ise kırılganlık ve güzellik arasındaki geçişi sorguluyorum. Temel sorum, insanın en savunmasız anlarında bile nasıl bir güç ve gerçeklik ortaya çıkardığı üzerineydi. Bireyin içsel dünyası ile dış dünyaya verdiği tepkiler arasındaki ilişkiyi görünür kılmayı hedefledim.
Arzu Şemsi Kaygusuz: Bu yıl BASE’te yer alan eserimde, insanın yükselme arzusu ile bu arayışın kırılganlığı arasındaki dengeyi araştırdım. İkarus’un hikâyesini, başarı ya da düşüşten çok niyetin ve deneyimin kendisine odaklanarak ele aldım. Metal, tüy ve dal gibi malzemelerle doğanın hafızasını insan bedeninin arzularıyla buluşturdum. Üretimime yön veren temel soru, “Yükselme cesareti mi yoksa düşüşün izi mi daha çok şey söyler?” oldu.
Feyzagül Korkmaz: BASE kapsamında sergilenecek Hatırlama Biçimleri adlı çalışmamda kişisel hafızanın kırılganlığını ve hatırlamanın öznel, kimi zaman da yanıltıcı doğasını ele aldım. Geçmişi nasıl hatırladığımızı, hafızadaki kesik anıları nasıl tamamladığımızı ve bu parçalı yapının kimliğimizi nasıl şekillendirdiğini incelerken; ailevi anlatılar, kuşaklar arası imgeler ve toplumsal hatıraların bireysel belleğimizle kesişimini de araştırdım. Kendi zihnimdeki boşlukları doldurmaya çalıştığım anıların izleri bu işe yansırken, izleyiciye de hafızanın eksik, yeniden yazılan ve sürekli değişen çok katmanlı dokusunu hissettiren bir karşılaşma sunmayı amaçladım.
Sude Naz Korkmaz: BASE’teki çalışmamda yeme bozukluğu deneyimini hem bireysel hem de toplumsal düzeyde ele almayı tercih ettim. Beden algısının nasıl şekillendiğini ve bu algının özellikle kadınlar üzerinde nasıl baskılar yarattığını sorguladım. Üretim sürecimde, görünmez kalan içsel mücadelelerin bedensel formlara nasıl yansıdığını araştırdım. Temel olarak, kontrol, kırılganlık ve dönüşüm arasındaki gerilimi görünür kılmayı amaçladım.
Günümüzün ofis çalışma koşulları hem fiziksel hem zihinsel anlamda hepimizi zorlamakta. Motivasyon yükselten bir çalışma ortamı, rahat sandalyeler, ergonomik masalar hayatı kolaylaştıran en önemli detaylardan bazıları. Bu aslında bir lüks değil, her çalışanın en doğal hakkı. Uzun saatlerini kapalı bir ortamda masa başında geçirmeye alışmış olan kurumsal şirket çalışanlarının fiziksel ve zihinsel sağlığı için ofis ortamlarının sürdürülebilir ve insan odaklı iç mekân tasarımına sahip olması günümüzün en önemli gerekliliklerinden biri. Akbank genel müdürlük binası çalışanları son günlerde, Autoban’ın dönüşüm yaratan tasarımıyla ihtiyaçlarına cevap veren bir ortamda çalışma fırsatı buluyor.
İnsan merkezli bir tasarım yaklaşımı
Akbank’ın köklü mirasını, yenilik ve değişim vizyonuyla dengeleyen bir mimari yaklaşım benimseyen Autoban, biyofilik tasarımı, esnek çalışma ortamlarını, odaklanmayı ve iş birliğini destekleyen özel tasarım unsurlarını ofis yaşamına entegre ediyor. Akbank’ın kurumsal rengi olan kırmızıyı ve bu rengin farklı tonlarını tasarımına dahil ederek canlı fakat aynı zamanda dinlendirici özellikte bir renk paleti sunuyor. Bina aynı zamanda günümüzün önemli sanatçılarının eserlerine de ev sahipliği yapıyor. Gözde Can Köroğlu, Emre Namyeter, Mithat Şen, Ardan Özmenoğlu, Ebru uygun gibi sanatçıların binanın katlarına ve ofislere yayılan eserleri çalışanlar için kısa bir sanat molası yaratma fırsatı sunuyor. Geniş bir İstanbul manzarasına sahip olan binanın ofislerindeki ve koridorlarındaki yüksek tavanlar ve ahşap paneller ise mekanın akustiğine destek oluyor.
İş saatleri içinde kısa bir mola fırsatı
Kütüphane, müzik stüdyosu, oturma alanları gibi çalışanların kendilerini iş dışında hissedip hobi amaçlı vakit geçirebileceği odalar da var. Çalışma alanları ise farklılık gösteriyor. Geniş bir masa etrafında çalışma olanağının yanında çağdaş bir anlayışla oluşturulan kapsül odalar da çalışanlar için bir alternatif oluşturuyor. Binanın geneline yayılan yeşil renk tonları ve bitkiler ise rahatlatıcı ve betondan uzaklaştıran bir doğa ile iç içe olma hissi veriyor.