Vesime Itır Demir

Vesime Itır Demir

demiritir@gmail.com

Autoban’dan kurumsal hayata sürdürülebilir bir dokunuş

26 Kasım 2025
Londra ve İstanbul merkezli, uluslararası alanda tanınan bir iç mimarlık ve tasarım stüdyosu olan Autoban, Akbank’ın İstanbul’daki genel müdürlük binasına yaptığı tasarımla, kurumsal mimarlıkta yenilikçi, kullanıcı odaklı ve geleceğe dönük kapsamlı bir dönüşüm yaratıyor.

Günümüzün ofis çalışma koşulları hem fiziksel hem zihinsel anlamda hepimizi zorlamakta. Motivasyon yükselten bir çalışma ortamı, rahat sandalyeler, ergonomik masalar hayatı kolaylaştıran en önemli detaylardan bazıları. Bu aslında bir lüks değil, her çalışanın en doğal hakkı. Uzun saatlerini kapalı bir ortamda masa başında geçirmeye alışmış olan kurumsal şirket çalışanlarının fiziksel ve zihinsel sağlığı için ofis ortamlarının sürdürülebilir ve insan odaklı iç mekân tasarımına sahip olması günümüzün en önemli gerekliliklerinden biri. Akbank genel müdürlük binası çalışanları son günlerde, Autoban’ın dönüşüm yaratan tasarımıyla ihtiyaçlarına cevap veren bir ortamda çalışma fırsatı buluyor.

İnsan merkezli bir tasarım yaklaşımı

Akbank’ın köklü mirasını, yenilik ve değişim vizyonuyla dengeleyen bir mimari yaklaşım benimseyen Autoban, biyofilik tasarımı, esnek çalışma ortamlarını, odaklanmayı ve iş birliğini destekleyen özel tasarım unsurlarını ofis yaşamına entegre ediyor. Akbank’ın kurumsal rengi olan kırmızıyı ve bu rengin farklı tonlarını tasarımına dahil ederek canlı fakat aynı zamanda dinlendirici özellikte bir renk paleti sunuyor. Bina aynı zamanda günümüzün önemli sanatçılarının eserlerine de ev sahipliği yapıyor. Gözde Can Köroğlu, Emre Namyeter, Mithat Şen, Ardan Özmenoğlu, Ebru uygun gibi sanatçıların binanın katlarına ve ofislere yayılan eserleri çalışanlar için kısa bir sanat molası yaratma fırsatı sunuyor. Geniş bir İstanbul manzarasına sahip olan binanın ofislerindeki ve koridorlarındaki yüksek tavanlar ve ahşap paneller ise mekanın akustiğine destek oluyor.

İş saatleri içinde kısa bir mola fırsatı

Kütüphane, müzik stüdyosu, oturma alanları gibi çalışanların kendilerini iş dışında hissedip hobi amaçlı vakit geçirebileceği odalar da var. Çalışma alanları ise farklılık gösteriyor. Geniş bir masa etrafında çalışma olanağının yanında çağdaş bir anlayışla oluşturulan kapsül odalar da çalışanlar için bir alternatif oluşturuyor. Binanın geneline yayılan yeşil renk tonları ve bitkiler ise rahatlatıcı ve betondan uzaklaştıran bir doğa ile iç içe olma hissi veriyor.

Yazının Devamını Oku

Kapısı açık bir atölye: Aynadan İçeri

28 Temmuz 2025
İstanbul Manifaturacılar Çarşısı (İMÇ), kırsaldan kente göçün hızlandığı 1980’li yıllarda Türkiye sinemasındaki arabesk müzik etkisinin hafızamıza kazıdığı bir yapı oldu. Bu yılların etkisiyle “Plakçılar Çarşısı” olarak da bilinen İMÇ, modern mimarinin önemli örneklerinden biri.

<#comment>

Tarihi Yarımada’da yer alan İMÇ’nin plastik sanatlarla olan bağı aslında 1967 yılında açıldığı günden itibaren sürüyor. Yapının bünyesinde Kuzgun Acar’a ait bir heykel, Füreya Koral ve Sadi Diren’e ait seramik panolar, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eren Eyüboğlu ve Nedim Günsür’e ait mozaik panolar ve Yavuz Görey’e ait bir çeşme heykeli bulunuyor. Plakçıların, enstrüman mağazalarının ve kumaşçıların mesken edindiği çarşı, 2000’li yıllardan günümüze sanatçı atölyelerinin, sanat inisiyatiflerinin ve deneyim alanı olarak da tanımlayabileceğimiz oluşumların sayısının arttığı bir yer haline geldi. 5533, Atölye 5554, Aynadan İçeri, BENTA, İmalat-Hane, Non.Sight, SAHA Studio gibi oluşumlar ticari kaygılardan uzakta, sergilerin, söyleşilerin ve atölyelerin düzenlendiği sanat alanları olarak aktif bir şekilde yaşamını sürdürüyor.

Bu oluşumlardan biri olan Aynadan İçeri 6. Blok 6531 numarada yer alıyor. Sanatçı ve sanat eğitimcisi İris Ergül’ün atölyesi de olan mekân 2024 yılında açıldı. Açıldığı günden beri aktif bir şekilde sergiler, performanslar, atölyeler ve söyleşiler düzenlemeye devam ediyor. 26 Ekim 2024 tarihinde aynı isimle açılan “Aynadan İçeri” başlıklı ilk sergi hem yer aldığı mekânın geçmişiyle hem de İMÇ’nin mimari yapısıyla ilişkilenen bir sergi oldu. Elif Ece Alarcin, Umut Ballıkaya, Sultan Eylül Çelik, Sude Çulha, İsra Doğan, Buğu Tilbe Sazlı, Jeren Shaeri, Işıl Şimşek, Kaan Pınar, Berkehan Tiryaki ve Fatih Umdu’nun yer aldığı sergide heykel, fotoğraf, yerleştirme gibi mekanla ilişki kuran işler vardı. Bu genç sanatçıların arasında eğitim aldıkları alanın dışındaki sanat pratikleri ile iş üretenler de vardı. Fotoğraf eğitimi alıp, malzeme ve doku gibi heykelin temel problemleriyle uğraşan bir sanatçının yanında, heykel eğitimi alıp video üzerine çalışan bir sanatçı da bu sergide yer aldı.

Grilerin baskın olduğu İMÇ binasının içindeki dükkanlardan göze çarpan renkli perdeler, parlak kumaşlar ve yapının merdivenleri ile Sude Çulha ve Işıl Şimşek’in işleri, bulundukları mekânın yapısal özellikleriyle ilişki kuruyordu. İsra Doğan’ın yün ve buluntu kumaşları kullanarak dokuma tekniği ile yaptığı yerleştirmesi, geniş beton blokların sert ve köşeli yapısıyla karşıtlık oluşturuyordu. Jeren Shaeri ise İran’a uzanan geçmişinin etkisiyle, geleneksel teknik ve malzeme bilgisini güncel olan ile birleştirdiği işine, doğadan bulduğu malzemeleri de dahil etmişti.

Aynadan İçeri, aynı adı taşıyan ilk serginin ardından Yıldız Güner’in “Hayale Düş Oldum” sergisine ev sahipliği yaptı. İMÇ 6. Blok’un diğer adıyla Unkapanı Plakçılar Çarşısı’nın koridorlarının değişime direnen vitrinlerinde yer alan film afişleri, plak ve cd kapaklarındaki imgeler dünyasının çıkış noktasını oluşturduğu sergi, 18 Ocak – 2 Şubat aralığında ziyarete açıktı. Serginin devam ettiği süreçte Yıldız Güner bir de sanatçı konuşması yaptı.

Yazının Devamını Oku

Çizgiye ve renge uzanan bir rota: Fikret Mualla

28 Haziran 2025
Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi, Doç. Dr. Ebru Nalan Sülün küratörlüğünde açılan “Zihnin Sınırlarında Bir Rota: Fikret Mualla” başlıklı sergiye ev sahipliği yapıyor. Sergi, ressam Fikret Mualla’nın, Bor Holding Yönetim Kurulu Başkanı Özgür Cem Hancan’ın girişimiyle oluşturulan Hancan Sanat Koleksiyonu’nda bulunan işlerinden bir seçki sunuyor. Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi ile Bor Sanat iş birliğiyle hayata geçirilen sergi, Mualla’nın hayatına ve sanatına dair dikkat çekici detayları izleyicilere aktarıyor.

1903’te İstanbul’da dünyaya gelen Fikret Mualla, karakterini ve sanatını şekillendiren zorlu deneyimlerle dolu bir hayat yaşamıştır. Dönemin saygı duyulan isimlerinden biri olan babası Ekrem Bey ve derinden bağlı olduğu annesi Emine Nevber Hanım ile Kadıköy’ün Moda semtinde çocukluğunu ve gençliğinin erken yıllarını geçirdi. Bu süreci aile büyükleriyle de iç içe geçirmiş olan genç Fikret için hayat, 12 yaşından sonra ona diğer yüzünü göstermeye başladı. Futbola olan düşkünlüğü ve anlatılanlara göre hareketli geçen çocukluğu, yaşadığı bir kaza nedeniyle yerini bir yıl sürecek pasif bir hayata bıraktı. Bu sürecin ardından topal kalan, İspanyol Gribi sebebiyle annesini ve kısa bir süre sonra büyükannesini kaybeden Mualla için yaşam yolculuğu asıl bundan sonra başladı.

Büyük bir sevgiyle bağlı olduğu annesini kaybetmesinin ardından babasının başka biriyle evlenmesine alışamayan ve belki de bu nedenle kendini “ihanete uğramış” hisseden sanatçı, anlatılanlara göre öfkesini sadece içinde yaşamıyor, çevresine de bunu göstermekten çekinmiyordu. Hayata ve babasına karşı olan kızgınlığı, onu başka bir ülkenin yollarına düşürdü ve eğitimine devam etmek üzere İsviçre’ye gitti. Bu yolculuk, Fikret Mualla’nın sanat yolculuğuna açılan kapıyı da araladı; ardından Almanya’ya geçti. Türkiye’ye döndükten sonra ise bu defa Fransa’ya gitti ve kendisinden geriye kalacak olan birçok çalışmayı Paris’te üretti.

“Zihnin Sınırlarında Bir Rota: Fikret Mualla” sergisi de izleyicilere sanatçının Paris’e kesin gidiş yaptığı dönemin öncesine ve sonrasına odaklanıyor. Mualla’nın, Avrupa sanat ortamının etkisiyle dönüşen ve çizgilerle kendini bulan içsel yolculuğu, serginin iki bölüme ayrılmış kurgusunda görülebiliyor. “Çizginin – Tinin Ötesinde” başlıklı ilk bölüm, sanatçının duygu durumlarını en iyi temsil eden işlerden oluşuyor. Mualla’nın çizgiyle güçlenen ifadeci yaklaşımını görebileceğimiz resimlere, sanatçının hayatına tanıklık eden isimlerin metinleri de eşlik ediyor. Akıl hastanesinde kaldığı dönemde yaptığı çizimlerin de sergide yer alması sayesinde, sanatçının hayatına doğrudan tanıklık etmiş oluyoruz.

Burada ayrıca 1930’lardan Yeni Adam dergisine de yer verilmiş. Fikret Mualla’nın çizimleri, eğitim sürecinin ardından ne yapacağını bilemediği bir dönemde, 1933 yılında Yeni Adam dergisinde yayımlanmıştır. Bu bölümde; İsmail Hakkı Baltacıoğlu tarafından 935 sayı yayınlanan “Yeni Adam” dergisini ve Fikret Muallâ desen ve çizgilerini hatırlatmayı amaçlayan “Bir Hatırlatma: Varoluşçu Bir Adam/ Yeni Adam - 1936/1937” parantezi yer alıyor.

Yazının Devamını Oku

Sahneden gerçekliğe: KADIN Dans Tiyatrosu

31 Mayıs 2025
Günümüzde yaş, cinsiyet ya da coğrafya fark etmeksizin, hepimiz içimizde şiddete uğrama korkusunu taşıyabiliyoruz. Geçmiş ile geleceğin temel problemlerinden biri olan şiddeti ortadan kaldırmak amacıyla yapılan çalışmalar ise hedeflediği noktaya ulaşmakta yeterli gücü bulamıyor.

Bu konuda umut verici gelişmeler de olmuyor değil. Kadına yönelik şiddete duyarsız kalamayan ve herkese farkındalık kazandırmak için dans eden genç kadınlardan oluşan bir ekip var: KADIN Dans Tiyatrosu. İlayda Özne Kankaynar’ın yönetmenliğinde, yaşları 13 ile 18 aralığında değişen Özel Açı Lisesi öğrencileri, şiddete uğramış kadınların hayat hikayelerinden yola çıkarak her yıl en az bir performans sahneliyor.

Hala aramızda olan kadınlar

Sade fakat vurucu tasarıma sahip kostümlerin ve ışığın etkisiyle izleyiciyi içine çeken KADIN Dans Tiyatrosu, üç bölümden oluşuyor. Her bir bölüm ayrı bir hikâye anlatıyor. Türkiye dahil üç farklı ülkeden erkek şiddeti görmüş ve öldürülmüş kadınların hikayesi, genç dansçıların güçlü performanslarında hayat buluyor. Farklı coğrafyalarda yaşayan, farklı dilleri konuşan, farklı geçmişe sahip, farklı kültüre ait olan bu kadınların ortak tek bir noktası var: erkek şiddetine uğramış olmak. Sahnedeki genç kadınları izlerken, performansın her bir bölümünde onların sadece dans ettiğini değil, şiddete uğramış kadınların hala aramızda olduğunu izleyiciye hatırlattığını hissediyoruz. Her geçen gün sayısı artan şiddet vakalarının bir gün bir yerde karşımıza çıkabileceğini düşünüyoruz. Buna karşın sahnede güçlerini katlayan genç öğrenciler, coğrafya, kültür, ülke fark etmeksizin ataerkil toplumlarda kadın olarak tek başına hayatta kalmanın tekinsizliğine meydan okurcasına dans ediyor.

Ortak hikayeler

Performans devam ederken arka planda sesini duyduğumuz kadınlar ise çoğumuzun ortak olduğu kendi hikayelerini anlatıyor: Tertemiz umutlarını büyütürken zorla evlendirilerek yetişkin bir kadına evrilen çocuklar, çocuklarını korumak isterken kendini şiddetten koruyamamış kadınlar, korunaklı bir yuvada yaşamanın ne demek olduğunu bilmeyen insanlar, büyükleri tarafından korunduğunu düşünürken korkularıyla yüzleşemeyen genç kadınlar… Bu kadınların her biri KADIN Dans Tiyatrosu’nda ölümsüzleşerek aslında şiddetin ne kadar yakınımızda olduğunu gösteriyor. Görmezden gelinen her şiddet vakasının katlanarak büyüyeceğini ve büyümesine göz yuman her bireyin kaçınılmaz olarak bundan etkileneceğini hatırlatıyor.

Yazının Devamını Oku

Sanat ve gastronomi bu masada buluşuyor: Masada II

9 Mayıs 2025
Yemek yapmak ve sanat yapmak benzer özellikler taşır: Farklı malzemeleri bir arada kullanmak, yeni formlar / yeni lezzetler oluşturmak için birlikte düşünülemeyecek malzemeleri aynı zeminde buluşturmak, deneysel girişimlere açık olmak ve daha niceleri…

Hem sanatın hem de yemeğin kendine özgü haz veren bir estetiği vardır. Temel işlevi doygunluk yaratmak olan yemek, görsel açıdan zayıf kaldığında iştahı ve yeme isteğini düşürebilir, güçlü olduğunda ise artırabilir. Tıpkı resim, heykel, fotoğraf ya da görsel sanatlara dair diğer alanlarda üretilmiş bir eserin verdiği tatminin etkisi gibi. Yemek, kendini görsel bir haz unsuru olarak sergileme fırsatı bulduğu masa ile bir araya gelince temel işlevinin ötesinde bir olasılık sunar: lezzet, sohbet, dostluk, sıcaklık ve daha birçok güzel anıya tanıklık edecek olan bir ortam bunlardan bazılarıdır. Özellikle Akdeniz kültürünün önemli bir parçası olan yemek masaları, zaman zaman bir ritüel etkisi yaratan akşamlara dahi vesile olur.




Masada buluşturan bir sergi: Masada IIMasada buluşturan bir sergi: Masada II

Bugünlerde masada bir araya geliyor olmanın önemini ve heyecanını Galeri Bu ve Buffet birlikteliği ile açılan “Masada II” sergisini gezerek yaşayabilirsiniz. İstanbul’un tarihi semtlerinden biri olan Galata’da yer alan ve 13 yılı geride bırakan Galeri Bu, geçtiğimiz yıllarda giriş katına açılan Buffett ile ziyaretçilerin hem tat duyusuna hem de görme duyusuna yönelik olarak hazırladığı “Masada” sergi serisinin ikincisini gerçekleştiriyor. Serdar-ı Ekrem Sokak üzerinde konumlanmış sıcak renklere sahip binaların arasından ve Arnavut kaldırımından geçerek ulaştığımız Masada II sergisi, E. Ezgi Özer küratörlüğünde 26 Nisan 2025’te ziyarete açıldı. “Masada II”, Studio Pinprick ve Umut Yalım’ın eserleri ile Buffett şefi Merve Şeker Yalım’ın sergiye özel hazırladığı lezzetlere ez sahipliği yapıyor. “Sanattan masaya bir gastronomi ve sanat deneyimi” söylemiyle yola çıkan “Masada” sergi serisi, temelde kişisel olan yemek ve sanat tüketimini ortak bir deneyim haline getiriyor. 


Yazının Devamını Oku

Kendine ait bir dünya: Ev

10 Mart 2025
Küratörlüğünü Gamze Öztürk’ün üstlendiği “Dünyaya Uzanmak” başlıklı sergi Gözde Mulla ve Özge Enginöz’ün çalışmalarını bir araya getiriyor. 30 Ocak – 14 Mart tarihleri arasında Kasa Galeri’de ziyarete açık olan sergi, ilhamını insan ve dünya arasında süregelen çok katmanlı ilişkiden alıyor.

Bir koridor ve üç oda olarak kurgulanan serginin girişinde, Gözde Mulla’nın “Dışarıda Bir Yerde” isimli yerleştirmesi bizi karşılıyor. Korunaklı ve mahrem bir mekan olarak “ev”in bir parçası olan “koridor”da sergilenen bu çalışma izleyeni biraz tedirgin ediyor: dramatik ışıklı bir gökyüzü ve karanlık bir dağ, “içerisi” ve “dışarısı” kavramlarını karşı karşıya getiriyor. Evcil bir malzeme olan kumaş üzerine akrilik boya tekniğiyle yapılan bu işin üç metreye yakın bir yüksekliğinin olması gerçek bir doğa manzarasına baktığımızda hissettiklerimizi anımsatıyor.

Yaşamı sürdüren ve yok eden ateş

Enginöz ve Mulla’nın “ateş” kavramını ele aldığı bölüm olan Oda 1, Marcus Vituvius’un “Mimarlık Üzerine On Kitap” isimli yapıtından referansla yola çıkıyor. Serginin bu bölümünde, ilk barınağın doğuşunu ateşin keşfedilmesine bağlayan Vitruvius’un düşüncesine paralel olarak evin kuruluş anına işaret ediliyor. Barınağın doğuşuna sebep olan ateşin aynı zamanda yokedici bir güce sahip olduğunu Enginöz’ün “Ateş Taşıyıcıları” ve Mulla’nın “İçeride Bir Yerde” çalışmalarında görüyoruz. Ateş taşıyıcısı olarak bilinen ve konakladığı ağaçları yok eden kav mantarlarının duvarda heykel formunda sergilendiği Enginöz’ün yerleştirmesinin devamında, Mulla’nın çalışması özellikle yaz mevsiminde çıkan yangınlar sebebiyle ormanların insan eliyle maruz kaldığı tahribatı ele alıyor.

Zaman içinde temel yapı malzemelerinin eskimesi riskiyle karşı karşıya olan barınma mekanlarının tahribata uğraması kaçınılmazdır. Oda 2’de Özge Enginöz’ün çeşitli malzemeleri tuval üzerinde alçı ile kaplayarak oluşturduğu “Ev Hareketsiz Çocuğu Kucaklar” serisi bu tahribatı yanma, bozulma süreçlerini görünür hale getirerek sunuyor. Gözde Mulla’nın “İçeride Bir Yerde” isimli resim serisinden iki resim daha serginin bu bölümünde karşımıza çıkıyor.

Eşikteki hafıza

Bir önceki bölümde doğanın tahribatına ilişkin olarak yanan ormanları ele alan Mulla bu bölümde ise kenar-köşe gibi evin gözden çıkarılan alanlarını yangın teması ile görünür hale getiriyor. Oda 3, yaşanmışlığın izlerini Özge Enginöz’ün aynı zamanda ev mefhumunu irdelediği “Zamanla Yok Olan” isimli serisinde ve Gözde Mulla’nın eşik kavramı üzerinden mekanın belleğini ele aldığı “Mekan Deneyimleri Serisi: Arada, Orada, Şurada, Burada” başlıklı çalışmalarında görüyoruz. Buluntu nesnelerin gündelik nesnelerle bir araya geldiği bu bölüm, her gün karşılaştığımız fakat işlevinin farkında olmadığımız nesneler aracılığıyla ziyaretçilere bir mekana ait olma duygusunu hatırlatıyor.

Yazının Devamını Oku

Çizginin olasılıkları üzerine bir sergi: Serbestlik Dereceleri

12 Şubat 2025
Küratörlüğünü sanatçı ve akademisyen Kerem Ozan Bayraktar’ın yaptığı “Serbestlik Dereceleri” başlıklı karma sergi Yunt’ta açıldı. 11 Nisan’a kadar devam edecek olan sergide farklı kuşaklardan sanatçılar yer alıyor.

İlk öğrenim döneminde “noktaların bir araya gelerek oluşturduğu bir tasarım elemanı” olarak tanıdığımız “çizgi”, geleneksel resim sanatında bir temsil aracı olarak yer alıyor. Sanat eğitiminin ve resim sanatının en temel öğesi olan çizginin iki boyutlu olma halinden farklı bir tanımı ve yapısıyla karşılaşıyoruz bu sergide. Portre, figüratif resim ve manzara resmi gibi türlerde gerçekliğin temsili olarak varlığını gösteren çizgi, bu sergide bir temsil aracı olmaktan çıkıyor. Görsel sanatlar pratiğinde somut olmayanın soyut olması gerektiği algısının da yıkıldığı “Serbestlik Dereceleri” sergisindeki işler, doğanın içindeki çizgisel akışın oluşturduğu geometriden ya da makinelerden çıkan yapay bir akıcılığa uzanan bir çeşitlilik sunuyor.

Bir iletişim biçimi olarak dijital semboller

Yunt’un girişinde Berkay Tuncay’ın ve Sümeyra Bakır’ın işleri karşılıyor bizi. Tuncay’ın mekânın girişindeki camda yer alan “Pasif Agresif Şiirler” isimli serisi, her gün vakit geçirdiğimiz telefonların ekranındaki sosyal medya ile buluşturuyor bizi. Tuncay bu dijital sembolleri yeniden düzenleyip dönüştürerek oluşturduğu metin benzeri yapılar ile bizi iletişim biçimlerimiz üzerine düşünmeye davet ediyor. Sümeyra Bakır’ın düzen ve organizasyon hissi yaratan, ızgara benzeri çizimlerden oluşan “Yöntem ve Rastlantılar” isimli diptik çalışması ise bir yazı ve okuma aracı olarak kullandığımız defterleri akla getiriyor. Düzen kurma iddiasındaki aygıtların tutarsızlıklarını, bozulmalarını ve çatlaklarını gösteren bu ızgaralar yüzey üzerinde yapı ve rastlantı arasındaki ilişkileri araştırıyor.

Organik çizgilerin akışı

Tayfun Erdoğmuş tuval üzerine bitki, pirinç varak, akrilik ve kimyasal solüsyonlar ile oluşturduğu “40 Nokta” isimli çalışmasında, doğanın temsilini sunarak değil bizzat kendisi ile derinliği veriyor. Tuvalin üzerindeki bitkilerin üzerindeki organik çizgilerin rastlantısal yönelimleri, hemen karşısındaki Merve Karakoç’un “Otoportre” isimli yerleştirmesiyle benzerlik gösteriyor. Serum setlerinin içinde sanatçının kendi kanının akışına tanık olduğumuz devinim halindeki çalışma, sanatçının “ben” kavramına yönelik arayışına farklı bir perspektif getiriyor.

Yazının Devamını Oku

Artful Dining: Sanat ve Gastronomi’nin Buluşma Noktası

26 Ocak 2025
Sinem Keskinel ve Zeynep Emeç tarafından 2021 yılında kurulan EMA Kolektif’in organizasyonuyla gerçekleştirilen Artful Dining, sanat ve gastronomiyi bir araya getiriyor. Artful Dining’in üçüncü edisyonunun dördüncü yemeği geçtiğimiz günlerde Türkiye çağdaş sanatının önemli isimlerinden Azade Köker’i ağırladı. Sanayi 313’te düzenlenen gecede şef İnanç Çelengil, Köker’in eserlerinden ilham alarak oluşturduğu bir menüyü davetlilere sundu. Artful dining, sadece yemek yeme deneyimine odaklanmıyor, sanatı ve sanatçıyı gastronomi ile bir araya getirerdiği bir kutlama alanı yaratıyor.

Kültür ve kimlik ifadesi olarak yemek, insanlık tarihiyle paralel süreçlerden geçirmiştir. Yunanca "gaster" (mide) ve "nomas" (kural) kelimelerinden türetilen “Gastronomi” kelimesi, yemek ve yemekle ilgili kuralların birleşimi olarak tanımlanabilir. Yüzyıllar içinde her toplum, tarihsel süreçler ve coğrafi koşullar doğrultusunda kendine özgü yemekler ve tatlar geliştirmiştir. Buna rağmen günümüzde, farklı kültürler arasındaki etkileşim ve hızlı iletişim gibi etkenler sayesinde bu sınırlar giderek daha esnek hale gelmiştir. Bu bağlamda, sanatın ve gastronominin bir araya gelerek sınırları aşan bir dil ve anlayış oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Sanatı ve sanatçıyı kutlayan bir deneyim

Artful Dining, gastronomi ile sanatın bir araya geldiği sınır tanımayan bir deneyim sunuyor. Bu deneyimlerin en dikkat çeken özelliği, gastronomi ile çağdaş sanatın davetlileri hem görsel hem de tatsal bir yolculuğa çıkararak birden fazla duyuya hitap etmesi. Artful Dining serisinin son etkinliğinde şef İnanç Çelengil, Türkiye çağdaş sanatının önemli isimlerinden Azade Köker’in eserlerinden ilham alarak bir menü hazırladı. Köker heykel, kolaj ve yerleştirme gibi alanlarda üretimi olan bir sanatçı olarak, kadın kimliğine ve kadın bedenine dair meseleleri ele alıyor. Güçlü ve sağlam duruşa sahip olan heykel, resim ve yerleştirmelerinde kağıt, tül ve pamuk gibi zaman zaman şeffaf haliyle de karşılaştığımız hassas görünümlü malzemeler kullanıyor.

“Peplos” ve “Dissolution” Menüsü

Şef İnanç Çelengil önce Azade Köker ile bir araya gelerek, sanatçının pratiğinden ve özellikle “Peplos” ve “Dissolution” eserlerinden aldığı ilhamla bir menü hazırlamış. Köker’in eserlerinde karşılaştığımız şeffaf, hassas ve naif dokuyu tabaklara taşıyan Çelengil, gündelik yaşantımızda bir arada düşünmekte zorlanabileceğimiz yiyecekleri bir araya getirerek son derece lezzetli ve sunumu güçlü yemekler hazırlamıştı. Köker’in demir, levha ve tel ile güçlü strüktürünü; kâğıt, pamuk ve tül gibi evcil malzemeler ile kırılgan dış görüntüsünü oluşturduğu heykelleri, yenilebilir malzemeler ve formlar aracılığıyla dönüşüm geçirerek Sanayi 313’ün zarif ev sahipliğinde şef İnanç Çelengil’in menüsü ile hazırlanan masada davetlilere sunuldu. Gastronomi uzmanı Oğul Türkkan da davetlilere menüdeki yemekler ve yemek kültürü üzerine önemli bilgiler verdi.

Disiplinlerarası bir buluşma

EMA Kolektif’in düzenlediği Artful Dining, gastronomi ve sanatın birlikteliğinin ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha kanıtladı. Gastronominin sadece bir yemek hazırlama süreci olmadığını, görsel sanatlar gibi köklü bir disiplin ile bir araya geldiğinde bunun nasıl derin bir deneyim sürecine dönüşebildiğini gösterdi. JDE Türkiye, L’or Espresso, Pernod Ricard Türkiye, Brothers ve Atelier Rebul katkılarıyla gerçekleştirilen Artful Dining, bugüne kadar Türkiye çağdaş sanatından birçok sanatçıyı onurlandırdı. Bu eşsiz gastronomi ve sanat buluşmasının ilk edisyonunda Erdil Yaşaroğlu, Kezban Arca Batıbeki, Murat Germen, Ekrem Yalçındağ ve Gülay Semercioğlu yer aldı. İkinci edisyonunda ise Güneş Terkol, Seza Paker, Burçak Bingöl ve CANAN onuruna yemekler hazırlandı. Üçüncü edisyon, Nancy Atakan ile başlayıp İnci Furni, Şükran Moral ve Azade Köker’in yemeğiyle devam etti. Artful Dining daha birçok sanatçıyla sanatseverleri bir araya getirmeyi sürdürecek.

Yazının Devamını Oku