Vesime Itır Demir

Vesime Itır Demir

demiritir@gmail.com

Gökyüzü Başımızın Üstüne Düşebilir

14 Ocak 2025
Nilüfer Belediyesi Nazım Hikmet Kültürevi, farklı kuşaklardan iki sanatçının buluştuğu bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Derya Yücel küratörlüğünde 7 Eylül’de açılan “Gökyüzü Başımızın Üstüne Düşebilir” isimli sergi farklı kuşaklardan iki sanatçı olan Yüksel Arslan ve Erinç Seymen’i bir araya getiriyor.

Farklı kuşaklardan sanatçıları ve eserlerini bir araya getirerek oluşturduğu küratöryal kurgularla “duo” sergileri önemsediğini belirten Derya Yücel’e göre, her iki sanatçının farklı kuşaklardan olmalarına rağmen, aralarında düşünsel ve kavramsal olarak yakınlık kurulabiliyor. Yüksel Arslan ve Erinç Seymen’in buluştuğu nokta her iki sanatçının da kendi sanat pratiklerinde edebiyat ve felsefe gibi disiplinlerden sıklıkla referans almaları.

Serginin küratörü Yücel, katalogdaki küratöryal metinde, “Yüksel Arslan ve Erinç Seymen’in üretimleri izleyiciyi, insanlığın yarattığı sahte evrenden gerçek dünyaya giden uzun ve şiddetli bir yolun girişini bulabilmeleri için sarsıyor” diyerek her iki sanatçının üretimlerinin buluştuğu yeri açıklıyor.

1933 yılında İstanbul’da doğan Yüksel Arslan 1953-1954 arasında İstanbul Üniversitesi’nde Sanat Tarihi Bölümü’nde okuyor.1955 yılında ilk sergisini Maya Galerisi’nde açan Arslan daha sonra Alman Kültür Merkezi’nde ikinci sergisini açıyor. İki dünya savaşının büyük yaralar açtığı bir dönemde Türkiye’den Fransa’ya taşınan Arslan, burada dönemin önemli sanatçıları ile birçok sergiye katılıyor. Sanatçının resimlerinde kullandığı malzemeler bitki, ot, yumurta akı, şeker, tuz, sabun rendesi gibi maddelerden oluşuyor. Alışılmışın dışında bir arayışta olan Yüksel, sanat pratiği için İngilizcedeki “art” ve Fransızcadaki “ure” kelimelerini bir araya getirerek oluşturduğu “arture” kelimesini kullanıyordu.

Yüksel Arslan’ın kendisine göre daha zorlu bir dönemde yaşadığını düşünen Erinç Seymen 1980 yılında İstanbul’da doğuyor. Doğumundan sonra dönemin sıkı tedbirleri nedeniyle büyük annesinin ve büyük babasının kendisini uzun süre göremediğini, bu ve bunun gibi yaşama dair engeller sebebiyle “aidiyet” kavramını sorguladığını belirtiyor. Bu sorgulama Seymen’in sanat pratiğine de yansıyor. Çalışmalarının herhangi bir akım, üslup ya da tekniğe ait olmadığını düşünüyor sanatçı. Bu durumun da O’nu Yüksel Arslan ile buluşturmuş olabileceğini belirtiyor. Arslan’ın bir “düşünür-çizer” olarak farklı sanat alanlarında işlerini ürettiğini düşündüğümüzde her iki sanatçının da herhangi bir sanatsal yapıya ait olmadığını görebiliyoruz.

Benzer kavramsal sorgulamalara sahip olan Arslan ve Seymen’in sergideki işleri görsel bir bütünlük oluşturuyor. Yüksel Arslan’ın kâğıt üzerine karışık teknik ile yaptığı çalışmaları ve Erinç Seymen’in kâğıt üzerine mürekkepli kalem ile yaptığı desenleri izleyiciye birbirini takip eden metinleri okuduğunu düşündürüyor. Seymen’in video yerleştirmelerinde karşılaştığımız tedirgin edici ifadelere Arslan’ın toprak tonlarındaki arturelerinde de rastlıyoruz. Seymen’in serigrafi tekniği ile fantastik bir evren kurguladığı işleri gibi Arslan’ın insan-hayvan karışımı melez canlıların yürüdüğü sokakları gösterdiği artureleri de gerçeklik algımızı etkileyen bir iz bırakıyor.

“Gökyüzü Başımızın Üstüne Düşebilir” isimli sergi 26 Ocak’a kadar Bursa Nilüfer Belediyesi Nazım Hikmet Kültürevi’nde görülebilir.

Yazının Devamını Oku

Karikatürden tuvale: “Karikatuval”

4 Ocak 2025
Cengiz Üstün’ün “Karikatuval” başlıklı sergisi Kadıköy Belediyesi Karikatür Evi’nde 21 Aralık 2024 tarihinde açıldı. 26 Ocak 2025’e kadar açık kalacak olan sergide Üstün’ün resim, çizgi roman ve karikatür gibi farklı disiplinlerdeki sanat pratiğinden örnekler bulunuyor. Sanatçının ikinci kişisel sergisi olan “Karikatuval”, son yıllarda tuval üzerine akrilik boya tekniğiyle yaptığı resimlerden ve erken dönem çizgi roman / karikatür örneklerinden oluşuyor.

Cengiz Üstün, 1990’lı yıllarda Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Grafik Bölümü’nde öğrenciliğine devam ederken mizah dergilerinde çizer olarak çalışmaya başladı. Üstün, 1990’lı yıllardan günümüze 30 yıllık kariyerinde Dıgıl, L-Manyak, Lombak, Penguen ve Uykusuz gibi Türkiye’nin önemli mizah dergilerinde çizer olarak yer aldı. Dijital çağın ve sosyal medya kültürünün henüz bireysel yaşama dahil olmadığı 1990’lı yılları yaşamış olanlar, mizah dergilerinin birey ve toplum üzerindeki etkisini hatırlayacaktır. Çizerler, günümüzün dijital tekniklerinin olmadığı, haftalık ya da aylık olarak yayımlanan mizah dergilerinde hata payına yer bırakmayan manuel tekniklerle çalışmaktaydı. Üstün’ün sergisinde, o yıllarda kâğıt üzerine tarama ucu ve çini mürekkebi kullanarak tram tekniği ile yaptığı çizimlerindeki ciddi el emeğini görebiliyoruz.

Kübik formlu melez canlılar

“Karikatür, çizgi roman ve resim ayrı disiplinler. Karikatür ve çizgi roman maceram 30 yıldır sürerken, kağıt kalem dışında tuval, boya ve fırçalarla haşır neşirliğim 10 yıldır sürüyor, sürmeye de devam edecek gibi görünüyor” diyor Cengiz Üstün. Uzun yıllar karikatür odaklı devam eden kariyerinin, kendi sanat pratiğinde ister istemez iz bıraktığını da ekliyor. Cengiz Üstün’ün 1990’lı yıllarda Dıgıl dergisinde yayımlanmış olan bir çizgi hikayesinin orijinal çizimleri de sergide yer alıyor. Kendi yaşamında özel bir yeri olan evcil hayvanlara Üstün’ün resimlerinde ve çizimlerinde de rastlıyoruz.

 

Tuval üzerine akrilik boya tekniğiyle yaptığı resimlerde, gündelik yaşama dair iç içe geçmiş geometrik formlardaki insan ve hayvan figürleri ile sıklıkla karşılaşıyoruz: Melez bir canlıya dönüşmüş köpek ve insan karışımı figür, ormanın içinde yürüyen ağaç boyunlu insan, elleri hayvan patisine dönüşmüş çocuk, kucağında kedi ve köpek ile tek beden olmuş çift. “Anti-klişe Timi” isimli resim ise modern hayatın getirdiği teknolojik gelişmelere yönelik eleştirileri gündeme getiriyor fakat bu eleştirilerin ne kadar gerçekçi olup olmadığını sorgulatıyor. Bu resminde sanatçının çizgi roman ve karikatür geçmişini ve bu geçmişi ile bağlantılı olarak Pop-Art akımının etkilerini görebiliyoruz.

Cengiz Üstün’ün 21 Aralık’ta açılan “Karikatuval” sergisini 26 Ocak 2025’e kadar Kadıköy Belediyesi Karikatür Evi’nde ziyaret edebilirsiniz.

 

Yazının Devamını Oku

Gerçek ile temsil arasında: 2.5B

7 Aralık 2024
İki boyut ile üç boyutun arasında kalan alanı temsil eden “2.5B” başlıklı karma sergi, Murat Germen küratörlüğünde 21 Eylül’de YUNT’ta ziyarete açıldı. Resim, heykel ve rölyef gibi türlerin arasındaki sınırların silikleştiği, ikinci boyutun malzeme ile bir araya gelerek üçüncü boyuta evrildiği sergiye katılan sanatçıların çalışmaları farklı tekniklerden oluşuyor. İçinde bulunduğumuz evren, canlılar, yaşam alanlarımız yani tüm hayatımız üç boyut üzerine kurulu. Tarih öncesi dönemlerden itibaren mağara duvarlarının, kayaların, tuvalin üzerine yaşamın temsilini aktaran insanların ve sanatçıların ortak dertlerinden biri de içinde bulundukları bu üç boyutlu yaşamı, iki boyut üzerinde gerçekliğe uygun bir şekilde temsil etmekti.

15. Yüzyıl’da resim sanatında perspektif tekniğinin bulunması, sanatçıların bu derdine bir çözüm sunarak iki boyut üzerindeki üç boyut arayışını derinleştirmelerine olanak sağladı. Günümüze kadar olan süreçte dönüşümler geçiren bu arayış yalnızca iki boyut ve üç boyut ile sınırlı kalmayıp ikisinin arasında duran boyuta da yöneldi. Gerçeklik ile temsil arasında bir denge oluşturan “2.5B” kavramı aynı zamanda zıt kutupların arasında kalan bir uzlaşı alanını da temsil ediyor. Bir uçta duran ikinci boyut ile diğer uçta duran üçüncü boyut arasındaki gri bölge olarak 2.5B, bir orta alana da dikkat çekiyor.

İki buçuk boyutlu yaşam alanları

Mimarlık üzerine eğitim almış ve fotoğraf temelinde oluşturduğu sanat pratiğinde mekân algısı üzerine çalışan bir sanatçı olan Murat Germen’in küratörlüğünde açılan sergiye farklı disiplinlerden gelen altı sanatçı katılıyor. Sergiye katılan sanatçılar Tanzer Arığ, Gökçen Ataman Tanyer, Nora Byrne, Gizem Çeşmeci, Nermin Er ve Semih Zeki. Tanzer Arığ, sembolik birer unsur olarak Ankara’daki önemli yapılara dikkat çektiği “Yok Serisi” ile sergiye katılıyor. Üçüncü boyuta uyumlanabilen fakat ikinci boyut için de uygun bir zemin olan metal ve mdf gibi malzemelerle oluşturduğu işlerinde, temsili yapıların toplumsal bellekteki yerini ve önemini izleyiciye sorgulatıyor. Kimlik ve aidiyet gibi kavramları bünyesinde barındıran mimari yapılardan biri olarak ev ise, Nora Byrne’ün sergide yer alan “Evler Serisi”nde karşımıza çıkıyor. Bulunmuş kağıtlardan kolaj tekniği ile oluşturulan seri üçüncü boyuta evrilen iki boyutlu katmanlardan oluşuyor. Çerçeve içindeki boşlukta salınan bu katmanlar evremizle kurduğumuz karmaşık ilişkileri görsel olarak temsil ediyor.

Gündelik yaşamı anlatan sıradan malzemeler

Gizem Çeşmeci karışık teknik ile oluşturduğu “Çoğunluk” başlıklı yerleştirmesinde, sosyal hayatı organize eden bir yapı olan şehirlerden yola çıkıyor. Kaosa dönüşen şehirlerin, özerkliğini muhafaza edemeyen bireyi hacimsiz bir mekânsal yığın haline getirdiğini ve bu birey ile mekân arasındaki karışıklığı yansıtıyor. Gökçen Ataman Tanyer ise “Geçici X Kalıcı” ve “Mustafa Bey Apartmanı” isimli çalışmaları ile sergide yer alıyor. Sanatçının buluntu karton kutularla oluşturduğu evler, aidiyetsizlik ve geçicilik gibi kavramları göç, taşınma ve hareketliliği temsil eden karton koliler ile bağlantı kurarak anlatıyor.

Yazının Devamını Oku

Sıkışan, düğümlenen ve çözülmeyi bekleyen bedenler

20 Kasım 2024
Günümüzdeki bireysel ve toplumsal sıkışmışlığın bedenimizde yarattığı hisleri “düğümlenme” olarak tanımlayabilir miyiz? Hisleri ve soyut kavramları tanımlamaya çalışırken, onları gözünüzde somut formlar olarak canlandırdığınız oldu mu? Gözde Can Köroğlu’nun geçtiğimiz aylarda PG Art Gallery’de açılan “Düğümler, Çözümler, İhtimaller” başlıklı sergisindeki heykelleri gördüğümüzde bu tanımların somutlaşmış haliyle karşılaşmış oluyoruz.

1989 doğumlu sanatçı Gözde Can Köroğlu, Marmara Üniversitesi Heykel Bölümü’nde eğitimine devam ederken kendi atölyesini açıyor. Öğrencilikten profesyonel heykeltraş olmaya doğru giderken kendi tarzını da oturtmaya başlıyor. Günümüzde yaptığı akışkan formların daha o yıllarda kendini gösterdiğini belirten sanatçı, üç boyutlu çalışmaya alışılınca oradan çıkılamadığını düşünüyor. 2014 yılında “Akışkan Formlar” adlı seriye başlayan Köroğlu her heykelini yaparken yeni bir şey keşfettiğini düşünüyor. Yuvarlak ve akan beden formlarıyla başladığı heykel yolculuğuna, 2020 yılından itibaren düğümlü formları da ekliyor.



Gözde Can Köroğlu aslında geçmişte çeşitli malzemeleri ve teknikleri deneyerek sanat pratiğini devam ettirmiş bir sanatçı. Video ve fotoğraf gibi teknolojiyle iç içe tekniklerle de çalışmış olan sanatçı yine de geleneksel bir heykel malzemesi olan kilden vazgeçemiyor. Atölyesinde geçirdiği üretim sürecinde bilgisayarlı üretimle yapabileceği heykellerini konstrüksiyon ve çamurla yapmayı tercih ediyor. Teknolojiye sıcak bakıyor olsa da malzemeye yani çamura dokunmayı ve yaptığı heykellerde elinin izini olmasını seviyor. Heykelin hızlı bir sanat olmadığını, heykelle çalışırken ne kadar çok vakit geçirirse heykele o kadar duygusunu geçirdiğini düşünüyor. Sanatçı PG Art Gallery’de 28 Eylül – 2 Kasım tarihleri arasında gerçekleşen “Düğümler, Çözümler, İhtimaller” sergisinde, insanın varoluşsal karmaşıklığını ve bilinç dışının kaotik yapısını, düğümlenmiş ve izleyende çözme isteği uyandıran heykelleri aracılığıyla hissettiriyor. İçsel ve dışsal bağlarla sürekli dolanan ve sıkışan beden, Köroğlu’nun heykellerinde izleyiciye bir özgürleşme çabasını sunuyor.

Köroğlu’nun sergisine ev sahipliği yapan, sanatçı atölyelerinin yoğun olduğu Maslak Atatürk Oto Sanayi Sitesi’nin 2. Kısmı’nda 171 numarada yer alan PG Art Gallery, Pırıl Güleşçi Arıkonmaz tarafından 1993 yılında Bebek’te kuruldu. Tophane ve Çukurcuma gibi İstanbul’un tarihi semtlerinde durakladıktan sonra, 2018 yılı itibariyle Maslak’ta varlığını devam ettiriyor. Galeri, yerli ve yabancı çağdaş sanatçıların yanında genç nesil sanatçıların karma ve kişisel sergilerine de ev sahipliği yapıyor. PG, Şehir merkezinden uzakta olduğumuzu hissettiğimiz fakat aynı zamanda kültür ve sanatın canlılığını da hissedebildiğimiz bir yaşam alanı sunuyor. Bünyesinde bulunan, “Farklı sanat ve tasarım tarzlarının diyaloğa girdiği bir oyun sahası” olan PG Pop Up ve sanat eseri alımını daha ulaşılabilir kılan Snob Collector ile geleneksel galeri tanımının dışına taşıyor.

Sanatçı atölyeleri ile iç içe geçmiş dinamik bir galeri olarak ziyaretçileri her sergide ayrı bir yolculuğa çıkarıyor. Bu yolculuğa ortak olmak için PG Art Gallery’nin düzenlediği sergileri takip edebilirsiniz.

 

Yazının Devamını Oku

Kentin silinen hafızasını “Hatırla”

28 Ekim 2024
Osman Bozkurt’un Merdiven Art Space’te açılan sergisi “Hatırla”, İstanbul’un inşa, yıkım ve yeniden inşa süreçlerine tanıklık ediyor. Kentleşme, haritacılık ve demografi üzerine yürüttüğü metodik araştırmalarında sanatçı, kentin sosyal coğrafyasını, mimarisini ve kültürel tarihini inceliyor. Sanatçının İstanbul’un eski Levanten bölgelerinden birinde yer alan atölyesinin bulunduğu binanın hemen yanındaki binada Covid-19 sürecinde başlayan yıkım, “Hatırla”nın tohumlarını atıyor. Bozkurt bu süreçte, sanat pratiğinin bir parçası olarak tanımladığı “Domestik Arkeoloji” üzerine çalışıyor ve araştırdığı yıkıntıların arasında keşfettiği Marsilya tuğlaları gibi yapı elemanlarını sosyolojik boyutuyla inceliyor.

Kendine özgü rengi ve tasarımıyla Marsilya kiremitleri, Osmanlı Devleti’nin Batılılaşma sürecinde ithal edilen malzemelerden biri. Sanatçı, nasıl üretildiği, kimler tarafından üretildiği gibi sorularla romantik bir arkeolog edasıyla bu kiremitlerin arka planının peşine düşüyor. Bozkurt’un Marsilya kiremitlerinin peşine düşmesi, kendimizi ve sağlığımızı sorguladığımız, sokaklarda yabani hayvanların dolaştığı ve aynı zamanda doğanın kendini iyileştirdiği bir süreç olan Covid-19 Pandemisi’ne denk geliyor. Sanatçı bu dönemin bizim için çok önemli olduğunu fakat dünya tarihine baktığımızda aslında bunun olağan bir süreç olduğunu söylüyor. Yapımı yıllar öncesine dayanan Marsilya kiremitlerinin de İspanyol Gribi, I. ve II. Dünya Savaşları gibi büyük toplumsal olaylara şahitlik etmiş bir malzeme olmasının düşündürücü ve insanı hiçliğe sürükleyen bir yanı olduğunu belirtiyor.

Moloz parçalarının totemlere dönüşümü

Fotoğraf, video, yerleştirme gibi farklı tekniklerin bir arada olduğu sergi zaman, hafıza, yıkım ve inşa kavramlarının etrafında şekilleniyor. Serginin giriş katında karşımıza çıkan Moles I ve Moles II, sanatçının kent genelinden topladığı moloz parçalarıyla üretilmiş totemler. Farklı form, doku ve renklere sahip bu parçaların üst üste dizilerek oluşturduğu yapı, bir içsel denge arayışı olan taş istifleme eylemini hatırlatıyor. Yıkımın getirdiği yeni bir geleceği de vurgulayan bu totemler hem geçmiş hem gelecekle bağlantı kuruyor. Yıkımın arkasından gelen yeniden yapılanma sürecine dair umutlar tazeleniyor.

Zaman kapsülü buluntu nesneler

Serginin bütününde gördüğümüz buluntu nesneler bir zaman kapsülü gibi; bizi hem kişisel hem toplumsal tarihe doğru bir yolculuğa çıkarıyor. İkinci katta yer alan “Karantina Günlükleri-Kesintiye Uğratılmış” isimli iş, bu yolculuğa çıkaran işlerden biri: Fotoğraflar, Bozkurt’un hayattan izole olduğumuz karantina günlerindeki fiziksel değişimini gösteriyor. Hemen karşısında yer alan “Gelecek İçin Post-it’ler” serisi ise sanatçının Tarihi Yarımada’da yer alan, bir ticaret ve yerleşim yeri olan Küçükpazar’a aralıklı olarak yaptığı ziyaretlerde fotoğrafını çektiği yapı malzemelerini gösteriyor. Siyah bir zemin üzerinde göktaşı gibi duran fotoğrafların her birinde yazan koordinatlar onların yeryüzünde bulunduğu noktaları işaretliyor. Toplumsal ve kişisel bellek burada da karşımıza çıkıyor: Bu koordinatları arama motoruna girdiğimizde alanın farklı yıllarda çekilmiş fotoğraflarıyla karşılaşıyoruz. Bugün moloz yığınına dönüşen yapıları, bu koordinatlar sayesinde geçmişe dönerek görebiliyoruz. Kimimiz daha önce bu yapıların önünden geçmiş, fotoğrafını çekmiş ya da sadece uzaktan bakmış olabiliriz. İnternet aramasıyla karşılaştığımız bu görseller sayesinde bireysel belleğimiz tazeleniyor, bir parçası olduğumuz kolektif hafızanın yıkım ve inşa süreçlerine şahit olma fırsatı yakalıyoruz.

Osman Bozkurt’un “Hatırla” adlı sergisi, toplumsal tarihe tanıklık etmiş yapı malzemelerinin sanatçının kişisel tarihiyle kesiştiği bir laboratuvar ortamında bulunduğumuzu hissettiriyor. Aynı coğrafyada ve aynı dönemde yaşayan bireyler olarak kendi yaşam deneyimlerimizden de çokça anıya rastlayabiliyoruz. Fotoğraf, video, heykel, ses ve yerleştirmelerle molozlaştırılmış bir kentin silinen hafızasını bize hatırlatan işlerden oluşan sergiyi Merdiven Art Space’te 26 Ekim’e kadar görebilirsiniz.

Yazının Devamını Oku

Fevzi Karakoç’un kişisel sergisi “Ve Kırmızı” Decollage Art Space’te açıldı

9 Ekim 2024
Mimar Viktoria Şahin kuruculuğunda genç nesile sanatı sevdirme amacıyla yola çıkan ve sergiden atölye çalışmalarına, müzikten gastronomiye birçok alanda faaliyetini devam ettiren Decollage Art Space yeni sezona Prof. Dr Fevzi Karakoç’un “Ve Kırmızı” başlıklı sergisiyle giriş yaptı. Serap Atala küratörlüğünde açılan sergide Karakoç’un Anadolu kültüründen beslenen, hikayeden kaçan, duygu ve birikimle beslenen resimlerini görüyoruz.

1947 yılında Çankırı’ya bağlı bir köyde dünyaya gelen Prof. Dr. Fevzi Karakoç’un oldukça etkileyici bir hayat hikayesi var. İlkokula 11 yaşında başlayan Karakoç, o yıllarda ders bitince hemen resim atölyesinde giderek resim yaptığını anlatıyor. Köy enstitütülerinin öğrencilere resim, müzik ve bahçecilik gibi alanlarda tanıdığı olanakların çocuklar ve gençler için ne kadar önemli olduğunun da altını çiziyor. Elektriğin ve suyun olmadığı bir köyde çocukluğunu geçirmiş olan Karakoç, o yıllarda beyaz kerpiç evlerin duvarlarına hayvan resimleri yaptığını anlatıyor. Bu beyazlğın ve renksizliğin içinde bir gün köye gelen kırmızı renkli bir araba ise sanatçının hala aklında.

Günümüzde Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi olarak bilinen Devlet Tabiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nun Grafik Bölümü’ne kayıt olan Karakoç, bir dönem reklam ajansında çalışmış. Bu süreçte resim yapamıyor olmanın sıkıntısını yaşayan sanatçıya üniversitede asistanlık yapması teklif edildiğinde hemen ajanstaki işini bırakıyor. O yıllarda ressamların satış yapma olasılığının günümüze göre daha düşük olmasına rağmen, daha çok resim yapma fırsatı bulacağı bu işte çalışmayı tercih ediyor. Resim yapma dürtüsünü kendisinden geriye bıraktığı bir şey olarak tanımlayan Karakoç, kariyerine reklamcı olarak devam etmeyi de bu yüzden düşünmediğini söylüyor. Bu dürtünün tüm insanlarda olduğunu ve bu sayede insanlığın bilim ve sanat alanında ilerleyebildiğini düşünüyor.

Sanat yapmayı “Sabır ve sıkıntılara katlanabilme meselesi” olarak anlatan sanatçı, resim için “göze hitab eden bir senfoni” tanımını yapıyor. Bu noktada resmin anlatımcı bir şey olmadığını ve resme illüstrasyon gibi bakılmaması gerektiğini de savunuyor. Ressam Pablo Picasso’nun bir anısından örnek vererek düşüncesini şu şekilde açıklıyor: Picasso bir sergisinde izleyicisinin “bu resim ne anlatıyor?” sorusuyla karşılaşınca izleyiciye “Siz kanarya sever misiniz?” diye bir soru yöneltiyor. Picasso’nun sorusunu “evet” diyerek yanıtlayan izleyiciye sanatçı bu defa “Peki kanaryanın ötüşünü sever misiniz?” diye soruyor. Bu soruya da “evet” diyen izleyiciye Picasso’nun verdiği cevap “Kanaryanın ötüşü size ne anlatıyor?” oluyor. Bu anıdan da anlaşıldığı gibi Karakoç’a göre resim sanatı hikaye anlatma derdinde değildir, kendi varlığı ve tüm plastik değeriyle başlı başına göze hitab eden görsel bir senfonidir.

Prof. Dr. Fevzi Karkoç resimlerini o günün ruh haline göre seçtiği müzik ile yapıyor. Bazı günler yaptığı resimler içine sinmeyince resmin üzerini boya ile kapattığını da ekliyor. Sanatçının Anadolu’ya dair yerel öğelere sıklıkla rastladığımız resimlerinde “özgürlük” kavramıyla örtüşen at figürleri ön planda bulunuyor. Karakoç’un işlerinde karşılaştığımız dışavurumcu üslup, yaşadığımız coğrafyaya dair soyut imgeler de sunuyor. Resimlerini yaparken eskiz yapmadığını çünkü eskiz yapmanın resim yapma coşkusunu azalttığını söyleyen sanatçı, herhangi bir kural tanımayan okul öncesi yaş grubundaki çocukların resimlerinden çok etkilendiğini de ekliyor.

Fevzi Karakoç’un kişisel sergisi “Ve Kırmızı” 3 Kasım’a kadar Decollage Art Space’te görülebilir.

Yazının Devamını Oku

Barbare Studio’nun ilk sergisi “Yer Duygusu” ve köklerdeki hikayeler

25 Eylül 2024
2002 yılından günümüze faaliyetine devam etmekte olan Barbare Bağları ve Barbaros Bağ Evi, İstanbul’a yaklaşık 2 saat mesafede Tekirdağ’da bulunan huzurlu bir yer. Can Topsakal’ın kuruculuğunda hayata geçen Barbare Bağları, organik, biyodinamik ve sürdürülebilir tarım anlayışıyla hareket ediyor. Bağların kalbinde yer alan Barbare Studio ise Celine Topsakal kuruculuğunda 2024 yılı içinde ilk misafir sanatçı/küratör projesini başlattı. Bu projenin T. Melis Golar küratörlüğünde açılan ve Leyla Bayrı’nın sergi koordinatörü olduğu ilk sergisi “Yer Duygusu” 14 Eylül’de Barbare Bağları’nda izleyicilerle buluştu.

Tarihte birbirinden farklı uygarlıklara ev sahipliği yaparak sayısız hikayeleri içinde barındırmış olan Trakya bölgesi, coğrafi özellikleriyle de yaşamın dinamizmini hissettiriyor. Dağların sert görünümünün denizin akışkanlığıyla buluştuğu, yıl içinde farklı renklere bürünen tarlaların doğanın dönüşümünü gösterdiği bir yer. Rüzgârın esme yönü ve şiddeti, yüzyıllar içinde kendiliğinden oluşan yükseltiler, ufuk çizgisi, bu toprakların altında ve üstünde var olmuş yaşamları hatırlamaya çalışmak “Yer Duygusu” isimli serginin ana eksenini oluşturuyor.

Fransızca’da toprak, çevre ve iklim gibi faktörlerin birleşimi anlamına gelen “Terroir” kelimesinden yola çıkarak ismini alan sergi, insan ile doğanın ilişkisine odaklanıyor. İnsanın doğa ile olan derin bağını şiirsel bir biçimde temsil eden bu tanım, bu bağın tüm mesafelere rağmen devam ettiğini ve kopmadığını vurguluyor. Geçmiş yıllarda ayçiçeği tarlası olan bağların, mekânın kuruluşu aşamasında toprak altında yüz yıllık kökler sakladığına rastlanması aslında bu arazinin üzüme geçmişten beri yuva olduğunu kanıtlamış. Yıllar sonra yeniden üzüm tanelerine hayat veren topraklara ev sahipliği yapan bağların ve çevresinin biyoçeşitliliği, sergilenen işlerle dokulara, çizgilere, formlara evrilerek geçmiş ve günümüzü bütünleştiriyor.

İşbirlikçi ve multidisipliner bir sanat platformu olan Barbare Studio’nun başlattığı misafir sanatçı ve küratör programının ilk bölümü olan “Yer Duygusu”, küratörlüğünü T. Melis Golar’ın yaptığı yerli ve yabancı farklı disiplinlerden gelen on altı sanatçının katıldığı bir sergi. Heykel, fotoğraf, yerleştirme, ses yerleştirmesi gibi farklı türlerdeki üretimler birbirinden çeşitli doğal ve yapay malzemeler kullanılarak oluşturulmuş. Berkay Kahvecioğlu’nun “Kökler filizlenmeye devam ediyor” isimli heykeli, göğe doğru yükselen üzüm köklerinden oluşan ve sanatçının mekânın ruhunu taşıyan nesneleri kullanarak müdahale etme pratiğini yansıtan bir heykel. Sanatçı Barbare Studio’da geçirdiği üretim sürecinde bağların arasından göğe yükselen devasa elektrik direklerini fark ediyor ve bağlardan topladığı hasta veya ölmüş köklerle oluşturduğu heykel ile elektrik direklerine meydan okuyor.

Endüstrileşmenin ve kentleşmenin göstergelerinden biri olan elektrik direğinin tarım arazilerinin içindeki inorganik formuna karşıt olarak, köklerle oluşturduğu organik heykeliyle doğanın gücünü ortaya çıkarıyor. Sanatsal araştırmalarını insan-mekân ilişkisine dayalı kuran Serra Bilgincan’ın sergide yer alan heykeli “Reptilia Cultivatus” paslanmaz çelik, yelek, kask, çelik halat gibi malzemelerden oluşuyor. Sanatçı üretim sürecinde, bağ çalışanlarından aldığı bilgilerden yola çıkarak çalışmasını yapıyor. İdeal üzüm yetiştirmek için toprağın verimliliği için alması gereken havanın, bağlar arasında yürünmesi sebebiyle sıkışma yaratarak engellendiğini öğreniyor. Buradan hareketle bedenin eklentisi olarak çalışan, yürüyenin arkasından toprağı çapalayan ve böylece toprağın hava almasını sağlayan bir tasarım yapıyor.

Murat Yıldız’ın “Mükemmel bir gün geçir 5” isimli yer-gök ayrımına naifçe başkaldırarak, gezegenlerin bir arada düşünüldüğü ve geri dönüştürülmüş kâğıt ve tutkal ile yaptığı heykeli Barbare tesisinin duvarında yer alıyor. Aynı teknikle yaptığı “Saklı çiçek” isimli heykeli, tesisin odalarından birinde sergilenerek o odada kalacak olan ziyaretçi ile rastlantı sonucu etkileşime geçiyor. Bu sayede izleyici ile sanat eseri arasındaki bağlar kuvvetlenerek aynı zamanda kişiye ve an’a özel bir deneyim sunulmuş oluyor.

Yazının Devamını Oku

Perasma’nın yeni sergisi “All Things Become Islands Before My Senses” Leros Adası’nda ziyarete açıldı

20 Temmuz 2024
Perasma’nın “All Things Become Islands Before My Senses” isimli yeni sergisi, Yunanistan’ın Leros adasında ziyarete açıldı. 17’den fazla uluslararası sanatçının eserleri adanın önemli noktalarında izleyicileri karşılıyor. Sergi, adını Cesare Pavese’nin “Yalnızlık Tutkusu” şiirinden alıyor.

Burcu Fikretoğlu ve Gizem Naz Kudunoğlu eş yönetiminde, 2017 yılından beri öncelikli olarak SIGNS adı altında ve pandemiden bu yana Perasma olarak devam eden genç oluşum, İstanbul ve çevresindeki sanat topluluğu ile geniş uluslararası sanat dünyası arasında bağlantılar kurmayı hedefliyor. Sanat ve kültür için yeni bir platform olma anlayışıyla kurulan Perasma, “All Things Become Islands Before My Senses” isimli sergiyle ikinci edisyonunu gerçekleştiriyor. Zamanın, suyun ve Leros adasının karmaşık tarihi ilişkilerinin temelinde oluşturulan sergi 18 Ağustos’a dek devam ediyor. Leros Adası’ndan bulunan farklı nesneler sergide buluşuyor.

Zaman, sömürgecilik tarihi ve devrimci siyasetin umutlarını ve başarısızlıklarını animasyonlu çizimler ve filmler ile araştırmasıyla tanınan William Kentridge’in, 1999’da İstanbul Bienali’nde ilk kez gösterilmiş olan “Shadow Procession” isimli filmi sergide yer alıyor. Polonyalı sanatçı Goshka Macuga da yerel bir tiyatro grubunun aktörleri ile adada çektiği bir deneysel korku filmi ile sergiye katılıyor. Sanat pratiğini ses, mimari, ritim gibi temlara dayandıran Cevdet Erek, “SSS-Sahil Sahnesi Sesi” projesinin mekana özgü bir enstalasyonu ve aynı başlıktaki kitabının okumalı performansı ile sergi kapsamında İlkokul’da yer alıyor. Erek bunun yanında, Leros’tan temin edilen keçi çanları ile üretilen “Çıngır / Jingle” adlı sesli cam işinin yeni versiyonu ile de sergide yer alıyor. Adada misafir sanatçı programına katılan Cansu Yıldıran ve Maryam Turkey, sergiye bu proje için yeni ürettikleri eserler ile katılıyorlar. Yıldıran, sergi için yeni bir fotoğraf serisi oluştururken, Turkey ise yarattığı mekana özgü enstalasyon ve ışık heykel serisinde Leros’ta bulunan nesneleri kullanıyor.

Leros’un çeşitli yerlerinde heykel serileri sunan Polonyalı sanatçı Pawel Althamer, sergiye eş zamanlı olarak bir ay boyunca göçmen topluluklardan çocuklarla bir araya geliyor. Leros Denizcilik Kulübü’nü bir Sanat Akademisi’ne dönüştüren Althamer, uluslararası profesörlerle atölye çalışmaları da düzenliyor. İngiliz sanatçı Laura Footes’in monoprintleri ve tuval tabloları, Alman sanatçı Sophie von Hellermann’ın resim serisi, Yunan heykeltraş Kostis Velonis’in Leros’taki tersaneden bulduğu malzemeleri kullanarak yaptığı mekana özgü enstalasyonu ve Enzo Cucchi’nin “Testa di Van Gogh” (1995) serisinden heykelleri de sergide görülebilir.

Tarihin izlerini taşıyan sergi mekanları

1930’lu yıllarda İtalyan işgali altında olan Leros’un ikonik rasyonalist binalarından Sinema Roma ve İlkokul, adanın eski İtalyan ve Alman işgali döneminden kalma terkedilmiş ve “Brueghel The Elder” kopyaları gibi beklenmedik freskler içeren yapılarından Xerokampos Eski Kışlası sergiye ev sahipliği yapan mekanlardan. Bunun yanında Leros Denizcilik Kulübü ve Agia Marina’da 1886 yılında inşa edilmiş neoklasik bir malikanede yer alan Perasma’ya adanamış özel bir sergi alanı da sergi kapsamında ziyaret edilebilecek yerler arasında bulunuyor.

Yazının Devamını Oku