Beşiktaş'ın Sergen Yalçın’la son iki ayda yaşadığı iki temel problem vardı: Birincisi, maç içindeki aşırı vites değişimleri. Örneğin önceki hafta Samsunspor karşısında yarım saat gayet iyi oynayıp skoru 1-0’a getiren takım, golden sonra adeta kontak kapadı. Kendi ceza alanına hapsoldu. Savunmadan gelişigüzel uzaklaştırmalar dışında hiçbir şey yapmadı. Sonunda da Cengiz’i hataya zorlayan Samsun presi beraberlik golünü getirdi zaten.
Beşiktaş benzer baskıları skor avantajı yakaladığı birçok maçta yemişti: Kocaeli, Galatasaray, Kasımpaşa ve Gençlerbirliği gibi... Tabii ki bir takımın üstün duruma geçtikten sonra zaman zaman koruma psikolojisine girmesi anlaşılabilir. Doğal da olabilir. Ama Beşiktaş vitesi 5’ten 1’e alıyor bir anda. Hatta boşa alıyor. Durduruyor oynamayı sanki. Kontağı kapatıp gol yemeyi bekliyor adeta!
O yüzden dün Karagümrük karşısında 1-0’dan sonra nasıl davranacaklarını merak ediyorduk hepimiz. Bu kez kontağı kapamadı siyah beyazlılar. İkinci yarıda bir penaltı buldu, kaçırdı, yine devam etti ve iki farkı yakaladı bu kez. Grbic’in tam 10 kurtarışı olmasa farka da gidebilirdi.
EURO’88’i HATIRLADIM
Beşiktaş'ın son dönemdeki ikinci temel sorunu da korner ya da frikiklerle de tempo artıramaması idi. Dün Karagümrük önünde bunu başardılar. İki maçlık cezadan dönen Orkun dün müthiş kullandı kornerleri. Benim hayatımda bilinçli izlediğim ilk Avrupa Şampiyonası, Almanya’da düzenlenen Euro’88’di. O turnuvada final oynayan Sovyetler Birliği de böyle atardı kornerleri. Tümünü kaleye şut gibi kullanırlardı ve büyük kaos yaratırlardı. Dün de Orkun’un her korneri tehlikeliydi: 5’te Cengiz, 8’de Jota bu kornerlerle pozisyona girdiler. 35’te Orkun direkt kaleye iyi bir korner kullandı. 40’taki köşe atışının devamında Jota golü geldi. 54’te yine bir kornerin devamında penaltı kazandı siyah beyazlılar. Beşiktaş sanki hafta içinde köşe atışlarına daha fazla kafa yormuş gibi hissettim ben.
Dün ciddi kadro kısıtlarının olduğunun farkındayım ama puan kaybedilen 3 maça baktığımda ortak bazı gerekçeler de görüyorum ister istemez:
1- Zagreb'de tam olarak anlaşılamayan bir formasyon denemesi. Çağlar’ın bir süre sağ bek oynaması. Semedo’nun altı numarada denenmesi. Ve sonunda gelen 3-1’lik yenilgi.
2- Plzen'de Talisca-Nesyri lüksünün denenmesi. Szymanski’nin sağ açıkta başlaması. Son bölümde Asensio, Duran, Nene gibi aslar girdikçe oyun toparlandı ama 2 puan yitirildi yine orada.
3- Dün evet kadronun çok kısıtlı ve eksik olduğunun farkındayım ama yine de İstanbul’da Ferencvaros’a karşı puan kaybedilmesi acı verici. Nesyri-Talisca bir arada sahadayken yine net bir tempo problemi. Jhon Duran oyuna girdikten sonra hem takımın hareketlenmesi, hem de Talisca’nın faydasının artması. Ancak 30 dakikalık futbolun yine 3 puana yetmemesi.
DEĞİŞİKLİKLER SONRASI OYUN TAMAMEN DEĞİŞTİ
Dün aynen Plzen’de olduğu gibi, oyuncu değişiklikleri sonrası tamamen ritmi değişti Fenerbahçe’nin. 60’ta oyuna giren Nene maçın vitesini tek başına artırdı zaten.
El freni Nesyri’nin yerini alan Duran da tempo kattı. Son bölümde Edson stopere, Mert sağ beke, Semedo merkeze kaydılar. Ve üçüncü bölgede kalabalıklaştı Fenerbahçe. Bu tempo artışı 1-1’i getirdi ancak daha fazlasına yetmedi. Dün Fenerbahçe iç sahada kritik bir 2 puan kaybederken belki de gecenin en büyük kazanımı Yiğit Efe Demir’di. 2004 doğumlu genç stoper ilk kez ilk 11’de forma giydi. 75 dakika sahada kaldı.
Skriniar’ın partneri olarak sol stoper görevi yaptı. 1,94’lük boyunun da avantajıyla havada gayet etkiliydi. Maç boyunca Bamidele’nin temposuna yanıt vermeye çalıştı. Çoğunlukla da başardı. 59’da da takımını şahane bir kontratağa çıkardı ama maalesef Nesyri’ye takıldı! Eğer Nesyri azıcık kafasını kaldırsa ve topu aldığı Yiğit’in koşusunu görse genç oyuncu bir net pozisyona da girebilirdi.
Union Saint-Gilloise belki kıtanın büyüklerinden değil ama farklı bir kulüp. Oynaması da zor bir rakip. Brighton’ın yetiştirici-geliştirici mekanizmasını kuran internet dâhisi Tony Bloom’un diğer eseri Union Saint-Gilloise kulübü. Tony Bloom tamamen bilimsel metotlarla bu mütevazı takımı 40 küsur yıl sonra birinci lige çıkardı, ardından da şampiyonluğa taşıdı. Son 5 yılda Boniface, Deniz Undav, İvanovic gibi süperstar santrforlar sattılar. Daha bu sezon başında 5 büyük lige 5 oyuncu ihraç ettiler. Yerlerini de düşük bütçeli yıldız adaylarıyla doldurdular.
Dün sahaya çıkan 22 oyuncu içinde 7 tanesi 25 yaş altı idi. Hepsi Union forması giyiyordu! Çok genç bir takım vardı yani Galatasaray’ın karşısında. Ayrıca sahanın en uzun 4 futbolcusu da USG formalıydı. Duran toplarda 196’lık üç adam, Sykes, Burgess ve David’e karşı Galatasaray’ın en uzun adamının 187’lik Davinson olması tuhaf bir eşleşme problemi doğurdu.
Ancak Galatasaray’ın dün USG’ye karşı çok zorlanmasının esas nedeni rakipti demek de zor. Zira sarı kırmızılılar dün 3 başka sebeple kritik bir 3 puan kaybettiler:
1-) Osimhen bu sezon Şampiyonlar Ligi’nin yıldızlarından. İlk 4 maçta kazanılan 9 puanın da kahramanı. Onun hareketliliğinin, iştahının, caydırıcılığının, kalitesinin benzeri Avrupa’da yok denecek kadar azken, Galatasaray kulübesinde olmasını beklemek zaten hayalcilik! Dün İcardi, genç ve tutkulu USG savunması arasında yok oldu. 90 dakikada sadece 6 isabetli pası var... Dün zaman zaman 10 kişi oynadı adeta Galatasaray.
2-) Galatasaray dün ikinci devrenin başlarında yaşadığı 5 dakikalık kâbustan uyanamadı. 53’te Jakobs sakatlandı, kulübede neredeyse hiçbir senyör oyuncusu yoktu Okan Buruk’un... Arda’yı oyuna soktu, üçlü savunmaya döndü, üç dakika sonra da gol geldi. Golü bulduktan sonra USG takımının sakatlık sayısı, süresi ve maçın duraksama anları olağanüstü arttı zaten.
3-) Galatasaray orta sahasında Lemina, Kaan, Berkan yok. İlkay da sakatlık öncesi kondisyonunda değil. Bu seviyede merkezde eksik kalırsanız maçın kontrolünü elde tutmanız zor. Galatasaray’ın devre arasında merkez orta sahaya da takviye yapması gerekebilir.
Dün akşam saatlerinde Rize’de üç perdeli bir müsabaka izledik hep birlikte. İlk 15 dakikada çok güçlü bir oyun ortaya koyan Rize, iki de golle müthiş başladı maça. Sonra el Fenerbahçe’ye geçti, 15’le 45 arası sekiz farklı Fenerbahçeli 15 şut yolladılar Rize kalesine. Ancak tek devrede altı kurtarış yapan Fofana’ya takıldılar.
46’da başlayan üçüncü perde, galibiyeti misafir Fenerbahçe’ye getiren bölümdü. Fenerbahçe’nin ruhani lideri Asensio yine gerektiği anda devreye girdi, bu sezon ligin kilit adamlarından olacağını kanıtladı bir kez daha. İlk devrede Fenerbahçe’nin en büyük eksiği iki bekinin (Mert ve Levent’in) kısıtlı hücum katkısıydı. Tedesco’nun oraya 55’te yaptığı müdahaleyle kanat akışkanlığı arttı, 10 dakikada maçı kopardı Fenerbahçeliler.
Dün tabelada adı yazmasa da, Jhon Duran’ın da çok iyi oynadığını düşünüyorum ben.
BEŞiKTAŞ’IN ÇEKiLME HASTALIĞI SÜRÜYOR
Dün akşamüzeri bir başka güzel maç da Dolmabahçe’de oynandı. Süper Lig’in iki iyi ekibi Beşiktaş ve Samsunspor, sporseverlere aksiyon dolu bir 90 dakika izlettiler. Türkiye’yi Avrupa’da büyük bir başarıyla temsil eden Konferans Ligi lideri Samsunspor, son iki ayda şahane bir savunma takımına dönüştü. Ekim-Kasım’da toplam sadece 3 gol yediler, bunların ikisi zaten maç koptuktan sonra gelen değersiz sayılardı. İki aydır hiçbir maçta ilk golü kalelerinde görmemişlerdi, dün 55’inci dakikada Cengiz’in penaltısıyla bozuldu bu büyü.
Ancak Thomas Reis’in ekibinin en önemli özelliği, maç içinde birden fazla stratejiyi başarıyla sergilemeleri. Dün 55’te golü yedikten sonraki 10 dakikada topla yüzde 72 ile oynadılar. Güçlü bir hücum pres yaptılar, rakip yarı alanda tam 6 top kazandılar. Bunun ödülünü de 65’teki beraberlik golüyle aldılar.
Samsunspor’u İstanbul’dan hak ederek çıkardıkları 1 puan için kutlarken Sergen Yalçın’a da sanırım şu soruyu yöneltmek gerek: Beşiktaş neden skoru her bulduğunda bu kadar geriye çekiliyor? Neden vitesi 5’ten 1’e düşürüyor? Sergen Yalçın bu hastalığın farkında mı ya da bir çözüm çabası var mı?
Gençlerbirliği ligin topla en az oynayan, en fiziksel, en mücadeleci, en temaslı takımlarından biri. Alkaralar’ı bu stratejilerinden dolayı da suçlayamayız, kadro kalitelerinin elverdiği oyun bu. Milli maç arası öncesi Başakşehir karşısında özellikle ikinci yarıda bir savunma dersi vermişlerdi. Başakşehir 45 dakika boyunca topa yüzde 80 sahip olmuş ancak çok az net fırsatla bitirmişti müsabakayı. Dün Galatasaray karşısına da adeta Başakşehir maçının devamı gibi çıktılar. Dün Seyrantepe’de ilk 45’te Gençlerbirliği “4+5” ikili sıkı bir hatla karşıladı Galatasaray’ı. Merkezden neredeyse hiç fırsat vermedi. Ancak Galatasaray iki kanattan da yerden ortalarla pozisyonlar yarattı Ankara ekibinin kalesinde. İlk devrede hem Lemina, hem de Singo’yu sakatlığa kurban vermelerine, isteksiz Yusuf Demir’le adeta 10 kişi oynamalarına rağmen 18 şut attılar. Rakip ceza alanında 31 kez topla buluştular. İki kez direğe takıldılar.
Galatasaray’ın hava toplarında usta olan Gençlerbirliği savunmasına karşı yerden kanat ortalarıyla oynaması doğru tercihti. İcardi oyuna girdikten sonra bu doğru tercihten ürün de almayı başardılar. 1-0’dan 3-1’e getirdiler skoru. Bu bölümün yıldızları oyuna girdikten sonra ceza alanına anlam katan İcardi ve sol koridoru çok etkili kullanan Barış Alper Yılmaz’dı.
UNiON MAÇI DERSLERİ
Galatasaray, sadece 3 gün sonra kritik bir USG sınavı verecek Şampiyonlar Ligi’nde. Bu sınav öncesi Gençlerbirliği müsabakasından çıkarılacak bazı dersler olduğunu söyleyebiliriz:
1-) Okan Buruk dün Jakobs’un çok büyük bir probleminin olmadığını ama onu Union maçına saklamayı uygun bulduğunu açıkladı. Salı akşamı Jakobs’un sahada olacak olması önemli G.Saray için.
2-) Sakatlıktan dönen İlkay’ın dün 45 dakika dahi olsa sahaya ne kadar etki ettiği ortada. Sarı kırmızılılar özellikle işler kötü gittiğinde onun soğukkanlılığına ihtiyaç duyuyorlar.
3-) Barış'ı artık belki de bir santrfor alternatifi olarak değil, sol açık oyuncusu olarak görmek daha doğru. Dün sol koridora geçtikten sonra değiştirdi maçın hikayesini.
Dün Sevilla’da hem Türkiye, hem de İspanya ideal 11’lerinden uzak kadrolarla sahadaydılar. Ancak bizim yetenek havuzumun İspanyollar’dan dar olduğunu, kadromuzda Hakan-Arda’nın muadillerinin bulunmadığını hesaba katarsak, ay yıldızlıların çok daha eksik bir kadroyla mücadele ettiğini söyleyebiliriz.
Montella hem kadromuzdaki eksiklerden hem de maçın sıralamayı değiştirmeyeceği gerçeğinden hareketle, 5-4-1’i denedi İspanya’ya karşısında. Müsabakanın ilk yarısında adeta “Çanakkale geçilmez”di tek stratejimiz. Beşli savunmamız olağanüstü derindeydi, ilk devrede bir korner dışında neredeyse hiç geçemedik üçüncü bölgeye. İspanya topla yüzde 80’le oynadı, rakip ceza alanında topla buluşma 22’ye 4, şutlar 12’ye 2 idi. Altay ilk 45’te dört net pozisyon çıkararak oyunda tuttu bizi. 42’nci dakikada İspanya’ya karşı tek üstün olduğumuz detayı, duran toplardaki eşleşme problemlerini kullanarak attık golü. Maçtaki ilk sayımızı kaydeden Deniz Gül, sahanın en iyilerinden biriydi. Milli takımımıza zaman zaman klasik santrforlu oynama opsiyonu da yaratabileceğini kanıtladı Deniz... Portolu genç oyuncunun kazanılmasıyla, uzun zaman sonra “artık klasik bir dokuz numaramız var” diyebiliriz milli takımımızda.
iKiNCi DEVREDE ÇOK DAHA iYiYDiK
Sevilla'da ikinci yarının başlamasıyla tamamen değişti maçın hikayesi. Bu değişimin de iki temel sebebi var:
1-) De La Fuente 46’da merkezden Merino’yu çıkarıp Olmo’yu on numaraya kaydırdı. Bir ekstra forveti, Ferran’ı ekledi ön tarafa. Orta sahayı ikiye düşürdü. Ve böylece ilk 45’te merkezde 3’e 2 kalmamızdan kaynaklanan problemleri De La Fuente’nin bu yanlış değişikliği çözmüş oldu adeta
2-) Montella da belli ki ilk devredeki çekingen görüntümüzden rahatsızdı. İkinci yarıda savunmamız çok daha fazla öne çıktı, daha çok pres yaptık önde. Topa daha çok sahip olduk, cesur oynadık ve biz de fırsatlar yakaladık. İrfan Can ve Barış’ın pozisyonlarında biraz daha şanslı olsak, Sevilla’dan 1 puandan fazlasıyla da çıkabilirdik. Milli takımımız için her anlamda iyi bir testti dün gece.
Fenerbahçe son 6 resmi maçta 5 galibiyet-1 beraberlikle iyi bir ritim yakaladı. Üstelik Stuttgart, Gaziantep ve Kayseri maçlarında bütüncül performanslar da var. Bu gelişimde tabii ki “Koç-Ilıcalı-Mourinho mazeret üretme timi”nin yerini “Saran-Tedesco centilmenliği”nin alması başrolde.
Belli ki Fenerbahçe ekosistemine mazeret timinin pompaladığı karbondioksit azalıp, oksijen gerekli düzeye gelince herkes nefes alabilmeye başlamış. Tedesco centilmen olduğu kadar çalışkan da bir teknik adam. Geliştiriyor takımının oyununu. Tedesco’nun hafta için çabasının kanıtını dün ilk iki golde görüyoruz:
1-) Talisca-Kerem Aktürkoğlu paslaşmasının ardından gelen Marco Asensio golü belli ki çok tekrar ürünü.
2-) Fenerbahçe'nin 40’ta Nene ile bulduğu ikinci gol öncesi de gözden kaçan bir detay var bence. Kayseri frikik kullanırken, Fenerbahçe savunmasının 30 metreye kadar çıkması çok önemli. Bu bence yine hafta içi çok tekrar yapmanın ödülü.
SELÇUK iNAN, BURUK’U MAT ETTi
Dün akşam üzeri İzmit’te ise neticeyi belirleyen de bence yine teknik direktör performansları oldu. İlk 7 hafta maç kazanamadıktan sonra son 5 müsabakada vites yükselten Selçuk İnan, Galatasaray’ı iyi analiz etmiş. Temaslı oynadılar. İkili mücadelelere yüzde yüzle girdiler. İcardi’nin yarattığı orta saha zafiyetini iyi değerlendirdiler. Önde bastılar ve rakiplerini özellikle ilk 45’te hataya zorladılar.
Galatasaray Teknik Direktörü Okan Buruk’unsa bırakın Kocaeli’nin son 3-4 müsabakasını, sadece geçtiğimiz haftaki Başakşehir maçını izleyerek bile fark edilebilecek detaylara önlem almadığını gözlemledik. Kocaeli’nin sağ açığı Agyei, daha 5-6 gün önce Başakşehir’in solunu felç etmişti. Aynı Agyei, yine aynı çizgiyi kullanarak Galatasaray’ın da solunu koridora çevirdi. Her aldığı topla tehdit yarattı, her pozisyonda Jakobs’u geçti. Okan Buruk acaba Agyei’yi hiç izlemedi mi, yoksa ciddiye mi almadı bilemiyorum. Ama İngiliz oyuncuya bir önlem almadığı ortadaydı. Dün Süper Lig’in zirve yarışına tesir eden performans da direkt Agyei’den geldi zaten.
Sergen Yalçın göreve geldiğinden beri Beşiktaş oyununun iki temel problemi var:
Beşiktaş, Dünya’nın her tarafında her büyük takımın yapması gereken pres konusunda yetersiz. Göztepe maçını hücumda hiç top kazanamadan bitirdiler. Konya ve Kasımpaşa maçlarında da önde kazanılan top sayısı sadece 3’tü... Bu üç müsabakanın toplamında hücum presle başlayıp şut dönüşen pozisyon sayısı sadece 1.
Beşiktaş zaman zaman güçlü oyunlar oynuyor. Ama bunları 90 dakikanın geneline yayamıyor. Özellikle skoru bulduktan sonra vitesi 5’ten 3’e değil, bazen 1’e düşürüyor. Şanzıman dağıtıcı bir vites değişikliği bu. Galip gelinmesine rağmen Kocaeli-Kayseri maçları, Gençlerbirliği yenilgisi, Galatasaray derbisi hep aşırı vites değişimi yaşanan müsabakalar.
Dün tabii Sergen Yalçın derbide gördüğü anlamsız kırmızı kart sebebiyle kenarda değildi ama Beşiktaş’ı izlerken bu iki temel konuyla ilgili ne yaptığına da odaklandık haliyle.
Beşiktaş’ta hücum pres konusunda bir gelişim olduğunu söyleyebilirim. Siyah-beyazlılar, Fenerbahçe’ye karşı da ilk 25 dakika başarılı bir hücum pres yapmıştı. Dün de ilk yarıda Antalya’yı çıkarken defalarca hataya zorladı. Zaten bir gol, bir direk, iki de şutla biten 4 ayrı başarılı pres uygulaması vardı ilk 45 dakikada. Ancak Beşiktaş’ın ikinci sorunu, yani skoru bulduktan sonra aşırı vites değişimi hususunda ise yine sıkıntılı bir akşamdı. Dün de Beşiktaş ilk yarıda ne kadar çok takdiri hak ediyorsa, 46 ile 80 arası o kadar tutucuydu.
DOĞUKAN NEDEN 11’DE BAŞLAMADI?
Erol Bulut, Antalya’da radikal değişiklikler yapma peşinde. Formasyonu 3-5-2 olarak değiştirdi. Boli’yi takımın bir numaralı santrforu yaptı. Ceesay’i savunma üçlüsüne yerleştirdi. Dün de 46-80 arası iyiydi oyunları. Ancak belki ilk 11’de Abdülkadir değil Doğukan başlasa daha fazla şansı olabilirdi Antalya’nın.