GeriSerhan ASKER O artık Kadıköy'ün Hamlet'i
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

O artık Kadıköy'ün Hamlet'i

Çocukluğu Andersen masallarıyla geçti. Yeşil sahalarda yıldızlığa doğru ilerlerken, ruhuna dokunan o masalların katkısı vardı. Sarı lacivertliler yıllar sonra ondan efsane Högh’ün tahtına kurulmasını bekliyor.

SOSYAL paylaşım sitelerinin birinde rastlamıştım. Fenerbahçeli genç bir kadın, Simón Kjaer’i “prens” olarak tanımlamıştı. Aslında bunu derken, Kjaer’in bebek yüzlü yakışıklılığıyla meşguldü o yorumu yazan taraftar...
Benzetme Hamlet’i aklıma getirdi.. Danimarka, Shakespeare’in ölümsüz eseri “Hamlet”in ülkesi.. Bir intikam trajedisi yaşayan Hamlet, Danimarka prensidir.. Oyunda Prens Hamlet’in, kral olan babasını öldürdükten sonra tahta geçen ve annesi Gertrude ile evlenen amcası Claudius’tan nasıl intikam aldığı anlatılır.
Kjaer, Horsens’da doğdu. Horsens, Odensa’ya çok yakın. Odensa, sadece Horsens’a yakınlığıyla önemli değil tabii ki..

O artık Kadıköyün Hamleti


ANDERSEN HEYKELiNiN ANLAMI


ÇOCUKLUĞUMUZUN ünlü masallarının yazarı C.H.Andersen Odensalı’dır.. Kentin merkezinde Andersen’in büyük bir heykeli var.. Her gün okullardan öğrenciler getirilerek o heykel ziyaret ediliyor.
Çocukluğu onlarca Andersen masallarıyla geçen Kjaer için de o heykel çok anlamlı.. Danimarkalı yıldız, küçükken defalarca o heykeli ziyaret etmiş..
Kjaer’in yıldızlığına giden maratonunda yaşamının ilk yıllarında ruhuna dokunan o masalların mutlak bir katkısı vardır..

KARARLARINDA EŞİ ÇOK ETKİLİ

KJAER’in transferinde eşi Elina Gollert belirleyici oldu. Geçen yıl Fenerbahçe kafilesine yapılan saldırıdan dolayı tedirgin olan yıldız oyuncunun eşi ve ailesi bu yüzden İstanbul’a gelerek bizzat denetlemelerde bulundu.
Kjaer’i 2012 yılında o zamanki teknik direktör Aykut Kocaman da çok istemişti. Yobo’ alındı.

YUFKA YÜREKLİ “BUZ ADAMLAR”


TAM bir İskandinav ülkesi insanın özelliklerini taşıyan Kjaer’e takımda “buz adam” denmeye başlanmış bile.. Formula 1’in ünlü Fin pilotu Mika Hakkinen soğuk tavırlarından dolayı aynı lakabıyla anılır.
Ama işte o Hakkinen yarıştığı dönemlerde en büyük rakibi olan ve büyük kavgalara giriştiği Michael Schumacher’in geçirdiği son kazayla en derinden sarsılanlardan biri oldu. Günlerce hastane önünde Schumi’den gelecek iyi haberi bekledi. Bunları ben Andersen’den masallara bağlıyorum..

X

Trabzon Fırtınası'nın bir 'sırrı' var

Henüz 21 yaşında... Trabzon’da bir inşaat kalfasının oğlu. Kentine, ailesine öyle düşkün ki...

Memleketi de onu şimdiden bağrına basmış. Sokakta yürürken 2 adımda bir fotoğraf çektirmek için yolu kesiliyor. Geçen sezon Süper Lig’e damgasını vurdu. Bu sezon da parmak ısırtıyor. Son Galatasaray zaferinin gizli mimarlarından.

O artık Avrupa’nın en büyük kulüplerinin merceğinde. UEFA onu geçen yıl Türkiye’nin en iyi çıkış yapan futbolcusu seçti. Onun da hayalleri büyük. “Doğduğum şehri dünyaya tanıtarak ülkeme en büyük hizmeti yapmış olacağım” diyor..

Trabzonsporlu Yusuf Yazıcı’yı anlatıyorum. Ve yukarıda anlattığım her şey normal. Çıkış yapan bir futbolcunun yaşayacağı öykünün başlangıcı genelde böyle olur.

Sıradışı olanları bundan sonra okuyacaksınız... Dünya çapında yıldız olmanın sadece yetenekten geçmediğini kavrayan Yusuf Yazıcı, psikolojik ve mental anlamda da kendisini geliştirilmeye büyük önem veriyor. 2 yıldır bu konuda da profesyonel destek almakta.

 

Yazının Devamını Oku

Ronaldo Elbistanlı Gülbay için de gökyüzündeydi

Ronaldo’nun nefis golü, Kızılay’da bir balona atmaya çalıştığı röveşata ile haberlere konu olan, ardından Elbistan Belediyespor’a geçen Gülbay’ı akıllara getirdi.

Biz onun hidayete eremeyen ‘balona röveşata’sını günlerce dilimize doladık... Aslında Ankara’nın göbeğinde yapılan muazzam özgüven patlaması bizim çocukluğumuza da hoyratça bir ara pasıydı... Masumiyet dolu mahalle maçlarında o hareketi yapmak için hangimiz belimize ait kemiklerin canına okumadı ki...

Hele maçımızı manitamiz da izliyorsa... Ağzımızı sonuna kadar açıp sonuçta “Küttt” diye yere kapaklanıp “Offf anamm” nidasıyla yaşadığımız hüsranımızı tatlı tatlı anımsattı bize Elbistanlı Gülbay Türkücü... “Varsın sonunu getiremiş olsun... Zamanlama hatasıydı onunki. En şatafatlı şöhretler de bu yer çekimi kanununa meydan okuyan hareketi çoğu kez dağlara taşlara yapmıyor mu... Zaten biz de Gülbay kardeşimizin o son omuz hareketine hürmet ettik” dedik neticede...

Cristiano Ronaldo’nun akıllara ziyan roveşatasıyla aklım bizim Gülbay’a gitti... Doğrusu Juventus-Real Madrid maçının ilk yarısını izledim ama devre arasında Ahmed Arif’in Leyla Erbil’e yazdığı mektuplarına daldım... Laliko’suna hep röveşatalık laflar etmiş o da... “Bineceğin trenlerin soluğu tükenmesin. Ayağını attığın yerler deprem görmesin. Denizler uslu, vapurlar yollu olsun. Kurban olur çoban dururum senin dillerine”...


Yazının Devamını Oku

Yevgeniy Bazarov ve Arda Turan

Edebiyat tarihi sancılı baba-oğul ilişkileriyle doludur..

Gabriel Garcia Marquez’in babası oğlunun avukat olmasını isterdi. Yazdığı öyküleri, “palavra bunlar” diyerek yerin dibine sokardı. Marquez babasına inat Hukuk Fakültesi’ni 3. sınıfta terk etti. Yıllarca konuşmadı baba-oğul..

Franz Kafka babasının bitmek bilmeyen baskılarına dayanamayıp soluğu ablasının evinde alırdı. Gençliğinde sigortacılık yapan Franz’ın, bir sabah uyandığında böceğe dönüşen Gregor Samsa’da kendisini anlattığı iddia edilir..

Babaya Mektup kitabı içindeki tüm kırılganlıkların dışa vurumudur. Babası Herman’a, “Ama sen daha çocukken sözü bana yasakladın” diyerek yaşadığı baba korkusunu anlatmıştır.

Dostoyevski’nin babasıyla uyumsuz yaşamını öğrendikçe Suç ve Ceza’nın Raskolnikov’una savruluyorum.. Annesini de kaybettikten sonra babasıyla daha da çatışan Dostoyevski bir gün babasından para isterken bile utancından yerin dibine girer. “Bu isteğimde fazla ısrarcı olamıyorum ama sana şükranım yine sınırsızdır.”

Yazının Devamını Oku

YEVGENİY BAZAROV VE ARDA TURAN

Serhan Asker yazdı

Edebiyat tarihi sancılı baba-oğul ilişkileriyle doludur.. Gabriel Garcia Marquez'ın babası oğlunun avukat olmasını isterdi. Yazdığı öyküleri "palavra bunlar" diyerek yerin dibine sokardı. Marquez babasına inat Hukuk Fakültesini 3. sınıfta terk etti. Yıllarca konuşmadı baba-oğul.. Franz Kafka babasının bitmek bilmeyen baskılarına dayanamayıp soluğu ablasının evinde alırdı. Gençliğinde sigortacılık yapan Franz'ın, bir sabah uyandığında böceğe dönüşen Gregor Samsa'da kendisini anlattığı iddia edilir.. Babaya Mektup kitabı içindeki tüm kırılganlıkların dışa vurumudur.. Babası Herman'a "Ama sen daha çocukken sözü bana yasakladın" diyerek yaşadığı baba korkusunu anlatmıştır.. Dostoyevski'nin babasıyla uyumsuz yaşamını öğrendikçe Suç ve Ceza'nın Raskolnikov'una savruluyorum.. Annesini de kaybettikten sonra babasıyla daha da çatışan Dostoyevski birgün babasından para isterken bile utancından yerin dibine girer.. "Bu isteğimde fazla ısrarcı olamıyorum ama sana şükranım yine sınırsızdır.."

Cemal Süreya da oğlu Memo ile hep bir kavga halindeydi.. Kendisine benzemesini hayal ettiği oğlunun tam tersi bir dünyaya savrulması ikiliyi derin kavgalara hatta kaba kuvvete kadar sürüklemiştir.. Mehmet Akif Ersoy'un da oğlu Emin ile anlaşmazlıkları edebiyat dünyasını üzen tatsızlıklardandır.. En dramatik çatışma Ümit Yaşar Oğuzcan ve oğlu Vedat arasındadır.. Galata Kulesi'nde 17 yaşında atlayarak hayatına son veren Vedat için babası " ..şimdi yine bir ninni söylüyorum ona, uyan oğlum, uyan oğlum, uyan Vedat." diyor..

ZAMANINDA BU ÜLKE ARDA'YA HÜRMET EDİYORDU

2016 yılının sonlarında Barcelona'ya Iniesta ile röportaja gitmiştim. Arda'nın futbol hayatının kariyer olarak zirvede olduğu dönemdi.. Bütün Barcelona takımının ve halkının ona hürmetine bizzat tanık olmuştum.. İniesta, "Arda'ya bayılıyoruz" demişti.. Türkiye'nin yurtdışındaki en büyük markasıydı.. Messi, Neymar, Piuqe gibi yıldızlarla sahaya çıktığında 170 ülke tv başında bir Türk futbolcusunu izliyordu.. 100 milyonlarca Dolarlık paralarla bile yapılamayacak tanıtıma imza atıyordu, Türkiye adına. Düzenli olarak oynuyor, goller attıkça gururlanıyorduk.. Ta ki Milli Takım kampında gazeteci Bilal Meşe ile yaşadığı olaya kadar.. Bu olay bir zamanlar baba-oğul gibi olduğu hocası Fatih Terim ile yaşadığı gerilimin son perdesiydi.. Hatalıydı.. Olaydan sonra özür dileseydi iş büyümeden kapanacaktı.. Aslında orada kriz konunun içindeki tüm aktörler tarafından iyi yönetilemedi.. Konumuz bu değil ama.. Sonraki süreçte Arda hızla düşüşe geçti.. Barcelona'da bu sezon tek bir maçta bile oynamadı ve Başakşehir'e transfer oldu..

BAŞAKŞEHİR HEM BONSERVİSİNE HEM DE YÜREĞİNE ORTAK OLDU

İsim vermek istemiyorum 4-5 milyon Avrolar ödenerek alınan birçok sıradan futbolcu transfer fiyaskosu varken Arda Turan gibi yeteneği asla tartışılmayacak bir oyuncu transfer edildi.. Hem de Barcelona'dan.. 2 milyon Avro ikinci yarı 4 milyon Avro da gelecek sezon için Arda'ya ödenecek. Şampiyonluklarda 300 bin Avro Barcelona'ya gidecek.. Arda 2 yıl içinde başka bir takıma satılırsa da Başakşehir bonsevisten yüzde 25 pay alacak. Yani Başakşehir yüreğine ortak olduğu Arda'nın 41 milyon Avroluk bonservisine de ortak olmuş..

GŪMÜŞDAĞ: BU TRANSFERİN İNSANİ BOYUTU DA VAR

Başakşehir'in bu transfer sürecinde özellikle de Ispanya'da yaptığı PR da çok önemli. Hergün İspanyol gazetelerinde Başakşehir reklamı yapıldı..

Yazının Devamını Oku

Balonla hayata röveşata

“Bize, bizi anımsatan sevgili arkadaşım... Senin röveşatan çocukluğumuza hoyratça bir özlemdir. Kim bilir hangi sorunlardan geliyorsun, evini terk ettiğin söyleniyor. Hayata röveşatadır seninki... Varsın yarım kalsın. O son omuz hareketin de bize yeter...”

TOP gol olsa da dağlara taşlara gitse de seyirciden alkış alan tek harekettir belki de... Çocukluğumuzda mahalle maçlarında bu hareketi denemeyen var mıdır acaba? Hele maçımızı izlemeye manitamız gelmişse... Bu hareket için tüm takımı örgütlemez miydik? “Arap, benimki de maçı izliyor, ortalar ona göre gelsin. Tamam mı? Göğüs hizasına muz orta. Röveşata yapayım!”, “Kız arkadaşımızın gönlüne giden yol başarılı bir röveşatadan geçer” mottosuydu bizimkisi...

Balona röveşata yapan genç’ videosunu artık bilmeyen yoktur. Herkes Gülbay Türkücü’yü konuşuyor. Son gelen haberlere göre evini terk etmiş. 3 aydır evine uğramıyormuş.  Röveşata yapmayı kafasına koyan yere düşmeyi de iyi bilmelidir. Düşmeyi bilmeyenin iç organları yer bile değiştirebilir. Daha açık söylersem bilmeyenin sonu mahallenin sınıkçısıdır. Net.

İLKİNİ UNZAGA YAPTI...

Röveşata köken olarak İngilizce... Reverseshot... ‘Reverse’ geri, ters; ‘shot’ ise şut demek olduğuna göre ters geri vuruş diyebiliriz. Türk Dil Kurumu da bu izleyende heyecan yaratan hareketi, “Futbolda yüksekten gelen topa gövdeyi sırtüstü devirip makas yaparak vurma” olarak tanımlıyor.

İlk röveşata, 1914’te Şili’ye iltica eden İspanyol Ramon Unzaga tarafından yapıldı. Sonra 1930’da Brezilyalı Leonidas da Silva tarafından görücüye çıktı. Ve bu çılgın vuruş 1960’larda Pele’nin tekeline girdi. Sonra kimler yapmadı ki... Eusebio... Rivaldo... Hugo Sanches... Ve Moussa Sow... Fenerbahçe’de attığı röveşata gollerin tadını hiçbir zaman unutamayız. Sow, Twitter hesabında da, “Ona bunu mutlaka öğreteceğim” diyerek Kızılay’daki cesur yüreğe selam çaktı.

RECEP’İ KİM UNUTABİLİR...

Kimi zaman bu hareket başa bela da olabiliyor. Yıllar önce Beşiktaşlı Recep, Malmö maçında bu hareketi başarıyla uyguladı. Ancak kendi kalecisi Engin İpekoğlu’nu avladı. O gol UEFA tarafından gecenin golü seçildi.

Sahi sokakta dalgın dalgın yürürken yolda gözümüze ilişen topu andıran bir taş ya da başka bir cisim gördüğümüzde hangimiz heyecanlanmayız? Mutlaka bir sol iç plase ya da dış bir falso ile o cisime vurmaz mıyız? Hele bir top ayağımıza geldiği zaman üzerimizde takım elbise, ayağımızda rugan ayakkabı dinlemez mutlaka o topu sektirmez miyiz?

Yazının Devamını Oku

Dünya futbolunun temiz rengi: Şenes Erzik

ANGEL Villar...

Bir zamanlar İspanya futbolunun bir numaralı ismiydi. Hem de 29 yıl! Matadorlar, onun döneminde 2 Avrupa, 1 kez de Dünya şampiyonu oldu. En son UEFA Hakem Komitesi’nin başkanıydı. Rio 2014’te Mehmet Arslan, grup aşamasında elenen İspanyolların halini sorduğunda “Oley, Oley next Champion” (Yaşasın yeni şampiyon) diyerek verdiği cevap, hâlâ hafızamda..

2015’te FIFA’yı sarsan yolsuzluk soruşturmasıyla bütün görevlerinden ayrılmak zorunda kaldı..

Michael Platini... Dünya futbolunun göz bebeklerinden. Fransa’yı 1984’te Avrupa şampiyonu yaptı. UEFA Başkanı’yken adı yolsuzluk skandalına karıştı. Görevden el çektirildi.

Sepp Blatter... 2014 Dünya Kupası’nda tanıştık. Herkes ona saygı duyuyordu. Dünya medyası peşindeydi. O sadece Hürriyet’e konuşmuştu. Ne havalıydı o günlerde. Ancak kupadan hemen sonra kendisini yönetim kuruluyla birlikte yolsuzluk iddialarının içinde buldu. Direndi. Fakat futbol dünyasını suçsuzluğuna ikna edemedi. Bıraktı...

Görevlerini bırakmak zorunda kalan bir çok isim içerisinde sadece bu üçünü yazdım. Hem FIFA hem de UEFA’da bir çok ünlü isim gitti. Gidenlerin hepsi de deve dişi gibi adamlardı. Hepsi de yolsuzlukla suçlandı.

INFANTINO’NUN ELİNİ ÖPTÜĞÜ ADAM

Bu kadroların içinde bir isim vardı ki tüm suçlamalardan alnının akıyla çıktı. Onu da didik ettiler ama bir sey bulamadılar. O bir Türktü. 30 yıldan fazladır UEFA ve FIFA’da bizi başarıyla temsil eden Şenes Erzik...

Onun dünya futbolundaki saygınlığına defalarca şahit oldum. Efsane futbolcular

Yazının Devamını Oku

Varşova Stadı'ndaki haykırış Arakan'da da duyulsun

Çocuklugunda iki büyük sevdası vardı. Piyanosu ve Constantia Gladowska’sı.. Piyanosuyla dünyayı selamladığında henüz  12’sindeydi.  İlk bestesini Gladkowska için yaptığında ise 16 yaşına yeni basmıştı. Ah işte o savaşlar yok mu.. Savaş onu 20 yaşında yurdundan etti.

Çarlık Rusya’sı doğduğu toprakları işgal edince soluğu Paris’te aldı.  Piyanonun dahi çocuğu 39 yaşında ölene kadar memleketi Varşova’nın hasretiyle yanıp tutuştu.

O Frederic Chopin’di..

 “BEDENİM PARİS, KALBİM VATANIMA GÖMÜLSÜN”

 Vasiyetini ablasına söyledi. “Ölürsem bedenim Paris’e kalbim ise Varşova’ya gömülsün.” Acılı abla Ludvika o vasiyeti yerine getirdi.. Chopin’in kalbi şuanda doğduğu kent Varşova’da Kosiciol Swietego Krzyza Kilisesinde bir sütunda..

 Tarih boyunca her millet savaşlardan çok çekti.. Ve de ne yazık ki çekmeye devam ediyor.. Bu trajediyi en çok yaşayan coğrafya ise şimdiki Polonya..  Son yüzyılın en büyük belâlarından Adolf Hitler orada bir ırkı ortadan kaldırmak için neler yapmadı ki.. Ama gelin görün ki kaderin cilvesi insana neler yaşatıyor.. Anlatayım.

 NAZİLER HERGÜN VARŞOVALI CURIE’YE MUHTAÇTI..

Varsova’nın Chopin’den başka bir yüz akı daha var. Madam Curie.. İki dalda Nobel kazanmış tek bilim insanı.. Fizik ve Kimya dalında..  Yaşamını labaratuvarda geçirdi. Hem de labaratuvar ortamının hayatına mal olacağını bile bile. Yoğun radyasyondan kan kanserine yenildi. Radyum, Polonyum ve radyoaktiviteyi buldu.. Tıp tüccarları onun buluşlarının patent hakkı için milyon dolarlarla sıraya girdiğinde o, “Hayır. Ben bunları para kazanmak için değil, insanlık için yaptım” dedi..

 İşte o Hitler ve askerleri Polonya işgali sırasında yaralandıklarında ya da hasta olduklarında Madam Curie’nin tıp dünyasına kazandırdığı yöntemlerle tedavi edildi. Savaş devam ederken ağır bir hastalığa yakalanan Hitler’in akciger filmleri Varşovalı Curie’nin bulduğu makinalarla çekildi.. Hayat, yok etmeye çalıştığınız ırktan birisinin buluşuyla sizi ölümden kurtaracak kadar büyüleyici bir tezatlıktır..

Yazının Devamını Oku

Chopin’in Varşovası’ndan Arakan’a..

Çocuklugunda iki büyük sevdası vardı. Piyanosu ve Constantia Gladowska’sı.. Piyanosuyla dünyayı selamladığında henüz  12’sindeydi.  İlk bestesini Gladkowska için yaptığında ise 16 yaşına yeni basmıştı. Ah işte o savaşlar yok mu... Savaş onu 20 yaşında yurdundan etti.

Çarlık Rusya’sı doğduğu toprakları işgal edince soluğu Paris’te aldı.  Piyanonun dahi çocuğu 39 yaşında ölene kadar memleketi Varşova’nın hasretiyle yanıp tutuştu.

O Frederic Chopin’di...

“BEDENİM PARİS’E, KALBİM VATANIMA...”

- Vasiyetini ablasına söyledi. “Ölürsem bedenim Paris’e kalbim ise Varşova’ya gömülsün.” Acılı abla Ludvika o vasiyeti yerine getirdi.. Chopin’in kalbi şu anda doğduğu kent Varşova’da Kosiciol Swietego Krzyza Kilisesinde bir sütunda...

Tarih boyunca her millet savaşlardan çok çekti.. Ve de ne yazık ki çekmeye devam ediyor.. Bu trajediyi en çok yaşayan coğrafya ise şimdiki Polonya..  Son yüzyılın en büyük belalarından Adolf Hitler orada bir ırkı ortadan kaldırmak için neler yapmadı ki.. Ama gelin görün ki kaderin cilvesi insana neler yaşatıyor... Anlatayım.

NAZİLER VARŞOVALI CURİE’YE MUHTAÇTI

- Varsova’nın Chopin’den başka bir yüz akı daha var. Madam Curie... İki dalda Nobel kazanmış tek bilim insanı. Fizik ve Kimya dalında...  Yaşamını laboratuvarda geçirdi. Hem de laboratuvar ortamının hayatına mal olacağını bile bile. Yoğun radyasyondan kan kanserine yenildi. Radyum, Polonyum ve radyoaktiviteyi buldu.. Tıp tüccarları onun buluşlarının patent hakkı için milyon dolarlarla sıraya girdiğinde o, “Hayır. Ben bunları para kazanmak için değil, insanlık için yaptım” dedi..

İşte o

Yazının Devamını Oku

Francesco Cengiz...

Son günlerde bu ülkenin başına gelmiş en güzel şeysin..

Hani diyor ya şair ‘bir eriğin aceleci tadı’ gibi iyi geldin bize.. Henüz 19 yaşındasın.. Ve sen bu gezegende forması uzaya gönderilmiş ilk futbolcu olan Totti gibi sıradışı bir efsanenin takımına gittin.. Koca Roma bonservisin için bir ton para harcadı. Daha ilk günlerden görüyoruz ki seni yere göğe sığdıramıyor, senin için görkemli tanıtım toplantıları düzenliyorlar. Çocuk, ‘gururumuz oldun gururumuz!’..

Buraya kadar her şey güzel..  Ama asıl senin  bundan sonra yapacakların bizim gururumuzu zirveye taşımalı..

Ve biliyor musun Cengiz, bunun için yapacakların çok basit.. Roma takımının tesislerine, soyunma odasına, maçlarını oynadığı Roma Olimpiyat Stadına, hatta kentin her semtine ruhunu salan Totti’nin yolunu yol et kendine.. Bu kadar yani.. Neler mi yaptı o? Daha önce bu köşede de yazmıştım.. Dinle lütfen.. 

O, kimsenin Roma’dan koparamadığı adamdı..  Anneanne korkusu işte! Fanatik AS Romalı anneanne 1989’da Roma futbol takımının kapısından giren torununu karşısına oturtarak:

“Evlat dinle! Bundan böyle Roma’dan başka takımda oynamayacaksın. Tamam mı?” diyerek kestirip atmış. O sözün üzerinden tam çeyrek asır geçti. Demem o ki Totti, büyük sözü dinliyor.. Totti anneannesine verdiği sözü ve Roma’ya olan bağlılığını tam 28 yıl oldu asla sorgulatmadı. Elbetteki sen üstüne koydukça seni de Barcelona ya da Manchester United gibi devler isteyecektir. Gidersin ya da Roma’da kalırsın.. Biz her şartta mutlu oluruz. Sen yeter ki o seviyeyi yakala..

ARMANİ’DEN ALDI FAKİRLERİ GİYDİRDİ

ARMANI’nin en özel modeliydi. Sen de yakışıklı şimşek gibi bir ışık saçıyorsun. Model olursun, reklam filmi çekersin mutlaka.. Tip olarak Totti’ye de benziyorsun. Senin de peşine düşecek dev markalar. Bunun hiçbir önemi yok.. Bak Roma’nın efsanesi neler yapıyordu.. Her yıl mankenlik sözleşmesine imza atarken aldığı parayı ikiye bölüp yarısını yoksullar vakfına yolluyordu.

STATTA LOCASI VARDI

Yazının Devamını Oku

Gazap Üzümleri’nden NTV Spor’a...

Yer Kaliforniya. 1930’lu yıllar. Binlerce aile büyük umutlarla yollara düşüyor. Kavurucu çöl sıcaklarına aldırmadan. Tek amaçları ayakta kalabilmek. İşte bu yörüngede Joad ailesinin sıra dışı mücadelesi anlatılır John Steinbeck’in Gazap Üzümleri’nde.

Gazap Üzümleri, bir dayanışma destanıdır. Ekonomik dar boğaza giren bir ailenin var olma ve örgütlenmesinin destanı. 

Hayatlarını tarımla geçiren yoksul halk, traktörün kullanılmaya başlanmasıyla işverenin gözünden düşer ve umuda yolculuğa çıkar. Külüstür bir kamyonla maceraya giren Joad ailesinin başına gelmeyen kalmaz. Anne Joad’ın yaşanan bütün felaketlere rağmen ailesine bir kartal gibi sahip çıkışı onu edebiyat tarihinin en büyük roman karakterleri arasına yerleştirir.

Kampta bütün ailesine cansiperane sahip çıkışı bir annelikten çok öte bir duruş.

Sonbahar gelince su taşkınları yaşanır ve kamptakiler perişan olur. Tom’un hamile kardeşi Rose bu olumsuzluklardan dolayı bebeğini ölü doğurur. Kamyonları kullanılamaz hale gelen Joadlar bu kampta da daha fazla kalmak istemez ve yaya olarak oradan da ayrılır. Yolda ambar gibi bir yerde barınan bir baba ile oğula rastlarlar. Adam açlıktan ölmek üzeredir. Bebeği öldüğü için emziremeyen Rose, memelerinden süt sağar ve ölmek üzere olan adama içirerek onu kurtarır. Ve bu olay Joad ailesinin ayağa kalkışıdır.

Ya Garbriel Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlığı’ndaki Anne Ursula’sına ne demeli?

Buendia ailesinin dağılmaması için gösterdiği özveri kitabı okuyanların hafızasından asla çıkmaz. O da çocukları, kocası ve tüm ailesi için bir kartal pençesi.

Yaşamının son aylarında, geceliğinin içinde kaybolan bir kiraz çekirdeğine döndüğünde bile tek derdi ailesinin ödenmeyen borçlarıydı. Kimsenin bilmediği altınların yerini gösterir ve rahatlar. 

PIRIL PIRIL BİR KADRO

Yazının Devamını Oku

Boşver Ranieri.. Sonu yoktur güzel şarkıların

Britanya, ne buhar makinası bulunduğunda bu kadar sallandı ne de sanayi devrimi gerçekleştiğinde.. Ranieri ve talebeleri geçen yıl Kraliçe Elizabeth'den de Nobel edebiyat ödüllü efsanevi İngiliz başkan Churchill'dan da popülerdi.. 

Nasıl olmasınlar ki? Onlar dünyanın en çok izlenen liginde deve dişi gibi rakiplerini geride bırakıp şampiyon olmuştu.. Hem de 2. olan takıma 10 puan fark atarak.. 
Ranieri'nin geçen yıl Ada'da yazdığı zafer şarkısı beni Hemigway'in Yaşlı Adam ve Deniz'ine götürmüştü..

RANİERİ HEMİNGWAY'İN SANTİAGO'SUDUR..
Hemingway'in kitabında Santiago, yaşlı ve yalnız bir adamdır. Hayatını devam ettirmek için geçimini sağlamak zorundadır.. Bildiği tek iş ise balıkçılık. Ancak talihsiz bir avcı.. 84 gün boyunca denizden eli boş dönüyor.. Büyük balığı yakalamak artık onun için bir hesaplaşmaya dönüşür.. İnadı inat.. 85. günde Santiago, sonunda büyük bir kılıçbalığı yakalar. Balık direnir.. Balıkla giriştiği savaşı kazanan yaşlı adam, zıpkını ile balığı teknesine bağlar ve çekmeye başlar. Ancak balığın yarasından akan kanlar denize karıştığı için açık denizde yüzmekte olan köpekbalıkları kanın kokusunu alır ve kılıçbalığına saldırarak balığı yer. Sonuçta Santiago’nun elinde, kılıçbalığının sadece iskeleti kalır. Ama o iskelet bile olsa hedefine ulaşmıştır.. Bu onun açık sulardaki zaferidir.. 

BERNARD SHAW SENİ YAZARDI
Hemingway, 85 yaşındaki Santiago'nun hayatıyla insanı insan yapan olgunun, azim ve umut olduğu gerçeğini destanlaştırıyor.. 
Tıpkı 65 yaşındaki Ranieri'nin futbolun beşiği İngiltere'yi sallayan geçen yılki destanı gibi.. 

Yazının Devamını Oku

Başkentin Osmanlı’sına bak

En başa tabi ki Anıtkabir yazılır...

Sonra, 

“Böyle sessiz ayrılıklarda
Her şey önceden belli olur
En güzel zamanında, aşkın ve hayatın
İnsan deli olur…” diyen Turgut Uyar..
Ardından “Anne ben geldim, oğlun, hayırsızın” dizelerinin sahibi Ahmet Erhan..
Sadece ‘Fikrimin İnce Gülü’ ile değil birçok eseriyle bizleri büyüleyen Adalet Ağaoğlu.. Son romanı, ‘Kuşlar Yasına Gider’le suskunluğunu bozan Hasan Ali Topbaş..

İDİL BİRET’İN, EFE AYDAN’IN ANKARA’SI

Yazının Devamını Oku

Son model bir “Zorba”.. Obradoviç

IVO Andriç.. Görkemli bir Boşnak.. Nobel Edebiyat ödülü var.. Balkanların yazım dünyasındaki güçlü kalemi.. *Ömer Paşa adlı romanı gerçek hayattan alınmış sarsıcı bir eser.. Ömer Lütfü Paşa kimdir biliyor musunuz? Nazım Hikmet’in büyük dedesi..

Roman, Osmanlı döneminde geçer. Sırp kökenli, 22 yaşında Avusturya ordusundaki genç bir teğmenin, Mihaylo Latas’ın sonunda Ömer Lütfü Paşa olup Türk ordusunun başkomutanlığına yükselmesini anlatır..

 

Dillere destan bir Kırım Savaşı komutanlığı vardır..

 

Friedrich Engels: “Sayıca ve silahça Rus ordusu Türk ordusundan kat kat üstün... Türklerin ise başlıca üstünlüğü komutanları Ömer Paşa’dır. Muharebenin sonucunu Ömer Paşa’nın bireysel yetenekleri, sabır, dayanıklılık ve uzgörüsü belirleyecektir.”

 

O, ÜNİFORMASIZ ÖMER LÜTFÜ PAŞA

 

Yazının Devamını Oku

Katalunya'da iki yiğit: Arda ve Robert Jordan

KATALUNYA’DA İKİ YİĞİT: ARDA VE ROBERT JORDAN

 

BİRİSİ sarışın; diğeri esmer; birisi mağarada bile olsa her gün tıraş olmayı ihmal etmiyor, öbürü ise kapkara sakallarıyla Robinson Crusoe andırıyor.. İkisi de İspanya’da birer yabancı.. Birisi İngiliz asıllı Amerikalı.. Diğeri Türk, Bayrampaşalı.. Diğeri Amerikalı dinamit ustası; İspanya iç savaşında faşistlere karşı savaşıyor; görevi köprü uçurmak..

Türk ise futbol topuyla bir usta, yurdunu yabancılara tanıtıyor yeteneğiyle, köprü yıkmıyor, ülkesiyle dünya arasında bir köprü kuruyor.. Cephede olanını Ernest Hemingway’in sayesinde dünya okudu; yeşil sahadakini televizyon başındaki milyonlar izliyor.. Asker kökenli olan Segovia dağlarında savaşıyor, futbolcu olan Barcelona’nın Camp Nou’sunda döktürüyor.. Dağdakinin takım arkadaşları Anselmo, Pablo, Sordo, Pilar; Nou Camp’takinin ise Iniesta, Messi, Neymar, Pique.. Birisi dağda mağaranın kıyısında uyku tulumunun içinde sevgilisi Maria ile gece yıldızların altında aşk yaşıyor, diğeri ise sevgilisi Aslıhan (Doğan) ile Barcelona-İstanbul hattında sevdadan dem vuruyor..

 

Birisi Robert Jordan.. Öbürü Arda Turan..

 

Yazının Devamını Oku

Cavcav'ın değirmeni

..Ya o seslere ne dersin adaşım.. Tahta oluktan inen sular, kavak ağaçlarında esen kış rüzgarı gibi uğuldar, taşların kah yükselen, kah alçalan ağlamaklı sesleri kayışların tokat gibi şaklayışına karışır.. Ve mütemadiyen dönen tahtadan çarklar gıcırdar, gıcırdar.. 




Yazının Devamını Oku

Cavcav’ın değirmeni

..Ya o seslere ne dersin adaşım.. Tahta oluktan inen sular, kavak ağaçlarında esen kış rüzgarı gibi uğuldar, taşların kah yükselen, kah alçalan ağlamaklı sesleri kayışların tokat gibi şaklayışına karışır.. Ve mütemadiyen dönen tahtadan çarklar gıcırdar, gıcırdar.. Böyle başlar Sabahattin Ali’nin ‘Değirmen’ öyküsü.. Büyük bir sevda vardır bu hikayede..

Atmaca adında muazzam klarnet çalan bir çingene, gittiği her köyde kızları kendine hayran bırakır. Ama o kimseyle ilgilenmez. Ta ki son gittiği köyde rastladığı değirmencinin kızına kadar. Kız çok güzel ama küçükken sağ kolunu değirmenin çarklarından birine kaptırmış. 

Çingene deli gibi aşık olur bu sakat kıza. Kız da ona aşıktır ama, kendisini bu yakışıklı çingeneye layık bulmuyor.
Atmaca ne etse kızı bu fikrinden caydıramıyor..
Yakışıklı çingene bir akşam bütün köyü değirmene toplar. Klarnet çalacağını söyleyerek.
Herkes gelir.. Atmaca klarneti bir köşeye fırlatır, değirmenin çarklarına gider. Bile isteye sağ kolunu değirmene kaptırır. Böylece sevdiği kızla eşitlenmiş olur.
Öyküyü şöyle bitirir Sabahattin Ali:
“Sevgili, bir vücutta bulunmayan bir şeyi, kendisinde taşımaya tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir.”

DEDEMİN DEĞİRMEN ANILARI

Yazının Devamını Oku

Başkent’in Klopp’u

Onu 1461 Trabzonspor’un başındayken daha iyi tanıdım.

Ama öncesinde Tavşanlı Linyitspor’u da çalıştırdı. Her maçtan sonra veciz olduğu kadar, ayağı yere basan sözlerden dem vuruyordu. Okuyan, sorgulayan bir karakter olduğunu haykırıyordu her sözüyle.. Biraz araştırınca öğrendim ki her gece uyumadan önce mutlaka kitap okurmuş. Son zamanlardaki konuşmalarına bakılırsa Mevlana’dan sıkça besleniyor. Sanırım Tavşanlı Linyitspor’un berabere biten bir maçından sonra şöyle demişti: ‘Ele gelmiyorsa sevdiğiniz elinizdeki ile yetinmelisiniz.’ Alınamayan 3 puana, böyle hayıflanıyordu Mustafa Reşit Akçay. Trabzonspor’u çalıştırırken, yabancı futbolcuları daha iyi anlayabilmek için İncil’e kafa yorduğunu açıkladı. ‘Oyuncularımın kafa yapısını çözüp, neye gönül verdiklerini irdeliyorum’ dedi. İlginç tercihleri var. Mesela totem yapıyor.. Takım 3-4 maç kötü gidince, mutlaka bir toteme başvuruyor. Söz gelimi, ya sakalını ya da saçını kısaltıyor ya da uzatıyor. Yeri geliyor, serçe parmağındaki tırnağı uzatıyor. Nedenini soranlara ‘Yunan mitolojisinden bereketi çağrıştırır’ yanıtını veriyormuş. 

“FUTBOL HALKTAN ÇALINMIŞ”
Tam bir yüzük meraklısı. 60 yakın büyük taşlı yüzüğü var. Boş zamanlarını değerlendirmek için değişik uğraşların içine giriyor. Resim kursuna gitmiş.. Serbest çalışıyor. Gölgeli resimleriyle dikkat çekiyormuş. Hani merak etmiyor da değilim bu çalışmalarını..
Aslında bir alt-yapı ustası.. Fatih Tekke ve Gökdeniz Karadeniz gibi isimlerin yetişmesinde katkısı var.

Dedim ya hoca çok farklı bir tarz. Kendisini geliştirmek için yurt dışına çıkmak istiyor. Ancak o zamanki kulübü bu işe yanaşmıyor. O da arabasını satıp Hollanda’ya gidiyor. Ajax’ın alt yapısında yeni futbol düzeni üzerine kafa yoruyor.
1978’de Arjantin’i Dünya Şampiyonu yapan Menotti ile bundan 7 yıl önce Buenos Aires’te buluşmuştum. Altı çizilecek notlar aktarmıştı. ‘Futbol halktan çalındı. Artık her şey para olmuş’ demişti. İşte Osmanlıspor’un Hocası Mustafa Reşit Akçay da endüstriyel futboldan yakınıyor. Öğrendiğim bilgiye göre Akçay, Osmanlıspor’u bıraktıktan sonra, herhangi bir kulüp takımı çalıştırmayacakmış. Kendi futbol okulunu kurup, sokaktaki gençlere futbol öğretecekmiş.

Ne diyelim Hocam yolun açık olsun.. Senden okuyan ve irdeleyen yetenekli çocuklar bekliyoruz demeyeceğim. Sen zaten bu yola baş koymuşsun..

Son not... Sahi Mustafa Hoca özellikle de sakallı haliyle Liverpool’un Teknik Adamı Jurgen Klopp’u andırmıyor mu?

Yazının Devamını Oku

Abdül aşkına bastır Ankaragücü

Bursa’nın bir kenar mahallesinde doğup büyüdü. Yeşil-beyaz renklere gönül verdi. Taraftar grubu Teksaslıların içine girdi.

Yaşından büyük olgun davranışlarıyla gruba anında benimsetti kendisini. Bursaspor’un bırakın bir maçını, antrenmanlarını bile kaçırmazdı. Derslerini de ihmal etmezdi bu arada. Üniversiteyi kazandı. Ankara Hacettepe Üniversitesi’nin yolunu tuttu. Zor oldu Bursaspor’undan Teksaslı yoldaşlarından ayrılmak. O, Ankara’da da hafta sonları için bir mesken buldu kendisine. Bir zamanların TeksaslısıGecekonducularla kaynaştı Ankaragücü tribünlerinde. Başkentliler de onu çok sevdi. Huyu kurusun çabuk sevdiriyordu kendisini Abdulkerim Bayraktar.. Nam-ı diğer Abdül...
Abdül, artık Bursaspor sevgisinin yanına Ankaragücü sevgisini de eklemişti.. Üniversiteyi bitiren Abdül vatan borcu için Mardin’e asker oldu. Yurt savunmasında şehit düştü. Haber tüm Türkiye’yi yasa boğdu. Bursaspor taraftarları stadyumda onun için cenaze töreni düzenledi. Tören sırasında sarı-lacivertli renklerle yüzlerce genç, sahanın ortasına gelerek ellerindeki pankartı açtı:
‘Abdül ölmedi kalbimizde yaşıyor.. Gecekondu’
Daha önce de yazılmıştır bu duygu dolu öykü..
İşte böyle başladı Ankargücü-Bursaspor kardeşliği.. Zaten futbol, böyle hikayelerden beslenen güzel oyun değil midir ki..
Uzun zamandır bu öyküden yola çıkarak bir Ankaragücü yazmak istiyordum. Demek ki zamanı geldi dedim ve oturdum yazdım. 

SÜPER LİGE 31 YIL DAMGA VURDULAR

Yazının Devamını Oku

Mağrurlanma Ronaldo demokrasi kupası da bizim

Yer Kiev.. İkinci Dünya Savaşı yılları.. İşgalci Nazi Ordu'su kenti ele geçirir. Ünlü Dinamo Kiev futbol takımının futbolcularının bir kısmı fırınlarda çalışıyor.. Ünlü futbolcular  zaman Zaman kendi aralarında maç yapıyor. Propagandadan sorumlu Alman subayı onları görünce aklına parlak(!) bir fikir gelir. "Dinamo Kiev ile Alman ordusundan askerler bir maç yapsın" ve de maçı Almanlar kazansın.. Ordu moral bulsun.. Irkın üstünlüğü bir kez daha kanıtlansın.. Maç için herşey hazırlanır.. İşgalci güçlerin talimatı maçtan önce Kievlilere iletilir. "Ya yenilirsiniz ya da maçtan sonra kurşuna dizilirsiniz.."


Kievlilere güzel oyunun cazibesi hayatlarından daha üstün gelir.. İlk yarıyı önde bitiren Kievliler Devre arasında Nazi subaylarının soyunma odasındaki hiddet dolu uyarılarına rağmen Almanları perişan eder: 5-1.. Zaferin kahramanları maç sonrası kurşuna dizilir.

 

Pele, Ardiles, Bobby Moore gibi ünlü futbolcuların da oynadığı Zafere Kaçış filmine konu olan hikaye budur.. 

 

15 Temmuz gecesi İşgalci Nazi Ordu'sunun durup dururken Sovyetler'e saldırması gibi bir grup insan kalkışma yaratarak darbe girişiminde bulundu.. Ancak tıpkı Kievli futbolcular gibi canları pahasına halkımız da meydanı dar etti eli silahlılara..

 

Bu destanın filmi de elbette bir gün çekilecektir. Yeni bir Zafere Kaçış'tır 15 Temmuz gecesi.. Bir futbol maçı gibi değil miydi o gün..

Yazının Devamını Oku

Adı Ata’dan lakabı futbol sevdalılarından

“Ne kadar iyi, ne kadar büyük kaleci olursan ol ‘yalnızlık’ bizim yazgımız. Çizgide beklemek, tek başınalıktır." Böyle demişti Rinat Dassaev. Daha sonra konuştuğum Sepp Meier ve Dino Zoff da kalecinin çizgideki ıssız adamlığına vurgu yapmıştı.. 

İşte o çizgi artık daha da yalnız.. Çizgi büyük bir kahramanını kaybetti.. Turgay Şeren artık yok. Eskiden savaşlarda kale düşerse şehir düşerdi.. Şimdi bırakın şehiri bir ülke düştü.. O kendisinden küçüklere hep "evlat" derdi.. Evlatların sana ağlıyor beyefendi Adam.. 

Adını Atatürk koymuştu.. Türkay demişti ona. Ancak Fransızca öğretmeninin dil telaffuzuna takılan Türkay adı Turgay'a dönüştü.. Onun döneminde doğan erkek çocuklarının çoğuna Turgay adı verildi.. 

 

BERLİN OLİMPİYAT BİLE YASTA 

 

Turgay Şeren'in Atatürk sevdası çok derindi. Profesyonel Futbolcular Derneği'nin Başkan'ı olarak her yılbaşında kendi özel arşivindeki Atatürk fotoğraflarıyla çok özel takvimler hazırlardı ve önemli isimlere yollardı.. O takvimleri alabilmek için can atan isimler tanıyorum. 
Henüz 19 yaşında Berlin Panteri lakabını almıştı.. Milli takımdayken Doğu Almanya maçında çizgide devleşmişti.. Bugün kimbilir o zamanın Berlin Olimpiyat stadı da hüzne kapılmıştır.. 

 

Yazının Devamını Oku