Kabak tadında…

Kahvede oturuyorduk.

Haberin Devamı

Bizim kahvenin tavanında çeşitli objeler asılıdır. Davuldan bastona, fotograf makinesinden oyuncak bisiklete, kuklalar, lambalar vs… Misafir arkadaş sordu: “Bunların bir anlamı var mı?”, “Tabi” dedim “Burası Derviş Baba kahvehanesi, hepsinin, herşeyin bir anlamı var, anlayana…”, “Mesela şu tepeden sarkan su kabaklarının ne anlamı olabilir ki Allah aşkına!” diye üsteledi. Gülümseyiverdim elimde olmadan; “Sana ‘Sufizm’in özünü anlatabilirim istersen sadece su kabakları üzerinden, ne dersin?”. Bizimki “Haydi o zaman, görelim bakalım” dercesine meydan okuyan bir bakış attı yüzüme ve dinleme pozisyonuna geçti. Fakir de başladım anlatmaya…

 

Bilirsiniz, su kabağı yerde, toprak üstünde yetişir… Bu mesel onun hakkında;

Haberin Devamı

* Dergahın revaklı bahçesinde yürümektelermiş Ulu Pir Seyyid Ahmed er Rifai Hazretleri(ks) ve yanında birkaç dervişi. Bahçenin orta yerinde durmuş bir an Seyyid Ahmed, etrafta boy boy, çeşit çeşit bitki, ağaç. Hurma ağacını işaret etmiş Hazreti Pir; “Șu hurma ağacına bakın, başını kaldırdığı için nasıl da meyvelerini yüklemişler üzerine! Bir de şu kabak bitkisine bakın, boynunu eğdiği, serkeşlik etmediği için onun yükünü ise toprak taşımakta. Kabak bitkisi ne kadar yük getirse de, yükünü hep başkaları taşır. Onun yanındaki herşey yükselir, o eğilir. Hiç kimse ona eziyet edemez. Herkes onu dost kabul eder.. İşte derviş de bunun gibidir. Allah için tevazu gösterirse, Allah da onun mertebesini yükseltir, yardımcısı olmadığında yardım eder. Gittiği her yerde onun için rahmet ve bereket yaratır. Kabak gibi olalar evlatlarım”…

Bundan hareketle Rifai yolu dervişleri tevazuyu, alçakgönüllülüğü şiar edinmişlerdir ve hatta kavim(sufiyye) içinde Rifai’ye Hazreti Hakk makamında “aslü’l-yaktîn’ yani “kabak bitkisinin kökü” dendiği rivayet edilir.(kaynak Hz.Kazeruni)

 

Ama ne yazık ki ‘kabak’ yakıştırması bizde bazen alay etme maksatlı kullanılır. Gönül kırmamalı asla, ola ki o gönül Yaradan’a tahttır;

Haberin Devamı

* Eskinin Sufi yolları arasında “Cavlakiye” denilen bir yol vardı. Anlatılan odur ki bu yolun Piri kendisini alıkoyup zinaya zorlayan bir kadın hayranından kurtulmak için ne yapsın, müsade isteyip alıkonduğu hanenin abdesthanesine kendini atmış da orada bulduğu usturayla kaşları dahil tüm kıllarını traş edip, böylece hatun artık onu çekici bulmayınca elinden anca kurtulabilmiş. O yüzden bu yolun dervişleri Pirlerine hürmeten tüm kıllarını düzenli usturaya vurdururmuş..

Bizim cavlak dervişinin de traşı gelmiş, berbere girmiş, berber saçını bir güzel traş etmiş, tam devam edecek, içeriye mahallenin bıçkın kabadayısı dalıvermiş bir anda ve “Vayy kabak” diye dervişin kafasına okkalı bir şaplak indirdikte berberden de hemen kendisiyle ilgilenmesini istemiş. Berber mecburi bizimkinin işini yarıda bırakıp kabadayının traşı ile meşgul olmuş tabi. Kabadayı ücret ödemek falan şöyle dursun çıkarken bir de tekrardan cavlak dervişin kafasına bir okkalı şaplak daha atıp “kabak da kabak” diye alay ederekten dükkandan çıkmış aceleylen. Fakat caddeye adımını atar atmaz o aymazlıkla, hızla geçmekte olan bir at arabası kabadayıyı altına almış ve oracıkta can vermiş adamcağız. Bunu gören berber dervişe dönmüş, biraz da çekinerek “Biraz ağır kaçmadı mı derviş kardeş?” Derviş cevaplamış; “İnan ol hiç gücenmedim edilenlere, bilmez misin ki derviş dövene elsiz, sövene dilsiz gerek, hatta helal ettim hakkımı içimden de, gel gör ki kabağın bir de sahibi var, ona dokundu ucu herhalde”…

 

Haberin Devamı

Son bir kabaklı menkıbe de dervişin kendini arayışı üzerine olsun o halde;

* Bu yolculukta, ikilikten geçme, varlıkta nefsini yok etme peşindeki dervişin biri neredeyse kendini varlık deryasında ayırt edememecesine bir haller yaşıyor olmalıymış ki demek, uyuyup da uyandığında kendini tanıyabilmek, kim olduğunu unutmamak ve kaybolmamak maksadıyla ayağına sicimle bir su kabağı bağlamayı akıl etmiş. Böylece kendine gelince bakacak, su kabağı nereye bağlıysa onun kendi olduğunu bilecekmiş. Günlerden bir gün durumu bilen derviş kardeşlerinden biri muziplik yapmak istemiş bizimkine ve kardeşi uyurken onun ayağından su kabağını çözüp kendininkine bağlamış, başlamış beklemeye. Bizim halli derviş uyanınca bir bakmış, karşısındaki kimsenin ayağına bağlı su kabağını görünce de pek şaşırmış, hayretle sual etmiş ötekine; “Ya Hu sen bensem, peki ben kimim öyleyse?”…

 

Haberin Devamı

Ey misafir, sahi sen kimsin söyle! Fakirin kabak tadındaki hikayelerim işte böyle.. Burada da kabaklar asılı başımızın üstünde. O su kabakları ki dünyanın birçok yöresinde halen türlü eşya taşımak için kullanılır başlar üstünde, yeri gelir kap kacak olur, yeri gelir süs lambasına, müzik enstrümanına dönüşür zanaatkarların elinde. Kabak deyip geçme, dervişleri gücendirme, Yaradan herşeyi yaratmış hayır üzere, kıymetini bilene. Kabak başımıza patlıyor gaibiyse de bu günlerde, cahil ne bilsin ki sahibinin rızası üzere. Ya Rabb, gönül aleminde yalın ayak, başı kabak biz acizlere medet eyle. Aşk olsun… Hu

 

 

Yazarın Tüm Yazıları