Özel güvenlik işi yapıyorsan bagajında çelik yelek de olacak, külotlu çorap da...

Özel güvenlik ya da yakın koruma denildiğinde, pek çoğumuzun aklına bar kapılarındaki ızbandut gibi adamlar gelir. Meğer mesele hiç de göründüğü gibi değilmiş... Sektöre yeni girmelerine rağmen Madonna’dan Angelina Jolie’ye, Donald Trump’tan Adriana Lima’ya kadar dünyaca ünlü isimlere güvenlik hizmeti veren iki ortakla sohbet ettim bu hafta. Onlardan işin gerçek yüzünü ve perde arkasında yaşananları dinledim. Bu iki genç adam “Terörün ve şiddetin hızla arttığı dünyada, geleceğin mesleği profesyonel güvenlik olacak” iddiasındalar... Gerisini İSC Güvenlik Danışmanlığı şirketinin kurucuları Ahmet İşcen ve Uğur Kısa’nın ağzından dinleyelim; elbette her zamanki gibi karar sizlerin efendim...

◊ Mahalledeki bütün çocuklar polis olmak isterken siz özel güvenlik olmayı mı hayal ediyordunuz?
- Uğur Kısa: (Gülüyor) Ben zaten 10 yıla yakın bir süre emniyet mensubuydum, senelerce de Teşvikiye Karakolu’nun amirliğini yaptım. Ortağım Ahmet’in bilgi işlem şirketi de emniyetin GBT sorgulama sistemleri üzerinde çalışıyordu. Tanışmamız bu vesileyle oldu.
- Ahmet İşcen: Babam Oktay İşcen, yedi yıl boyunca Bonn Büyükelçisi’ydi. Almanya dışında Yugoslavya ve Hindistan’da da aynı vazifeyi üstlendi. Diplomat bir aile olarak ülke ülke dolaştık ve o yıllarda başımıza bela olan Asala teröründen biz de çok çektik. Haliyle küçük yaşlardan beri devletle ve polisle hep iç içe oldum. O nedenle de bu mesleği yapanlara büyük saygı besledim.
◊ Desene korunan taraftan koruyan tarafa transfer oldun...
- Ahmet İşcen: Aynen öyle. Almanlar güvenlik konusunda işini en iyi icra eden milletlerin başında gelir. Küçücük yaşta korunan taraf olarak bunu görme fırsatım oldu. Ardından ABD’de okuduğum dönemde eğitim ve seminerlere katıldım. Ve gördüm ki “yakın korumalık” fedai mantığından çok öte teknikler gerektiriyor.
◊ Yakın koruma diye tarif edilen şeyin bar kapılarında gördüğümüz ızbandut gibi adamlardan farkı ne; anlatsana biraz...
- Ahmet İşcen: Yakın korumanın temel prensibi, kendisinden sorumlu olduğu kişiyi, her türlü tehlikeden uzak tutmak ve o ortamdan kaçırmaktır.

Özel güvenlik işi yapıyorsan  bagajında çelik yelek de  olacak, külotlu çorap da...


YAKIN KORUMALIĞIN TEMEL PRENSİBİ ÖNCÜ İSTİHBARATTIR

◊ Karşı taraftan gelen tehdide müdahale etme hakkınız var mı?
- Uğur Kısa: Nefsi müdafaa söz konusu olduğunda müdahale edilebilir tabii ki.
- Ahmet İşcen: Ancak bu işin asıl hassas noktası, daha önceden yaptığınız ciddi planlamalarda gizli. Rotaları, güzergahları ve zamanları çok iyi belirlemeniz gerekiyor. Ardından bu hat üzerindeki risk oluşturabilecek tehlikeli noktaları ayırmak lazım. Örnek vermem gerekirse, önünden geçiş yaptığımız askeri bölgeler ve devlet kurumlarının hepsi birer risk noktasıdır.
- Uğur Kısa: Yakın korumalığın ilk temel prensibi olan bu çalışmaya “öncü istihbarat” diyoruz.

Özel güvenlik işi yapıyorsan  bagajında çelik yelek de  olacak, külotlu çorap da...

 

ÜNLÜLER VE ZENGİNLER KENDİLERİNİ HALKTAN GÖRMEZLER

◊ Eskiden sadece devlet büyüklerinin yanında güvenlikler görürdük ama şimdi pek çok insan sokakta adeta Obama gibi dolaşıyor...
- Uğur Kısa: Şöyle düşün... Aynı Hollywood filmlerinde gördüğümüz gibi; adam dünyadan yukarı bir uydu çıkarmış ve tüm zenginler orada yaşıyor. Alt tarafta da bir getto var tabii ki. Yukarıdakiler ne yapıyor? Kanyon, Zorlu ve diğer korunaklı rezidanslar gibi, kendileri haricinde istemedikleri kimsenin giremediği yaşam alanları yaratıyor. Haliyle de tüm dünya Hindistan’daki kast sistemine benzer bir oluşuma doğru hızla ilerliyor.
◊ Yok artık! Elitistliği biraz fazla abarttın gibi geldi bana...
- Uğur Kısa: Ben sadece gördüklerimi söylüyorum, doğru ya da yanlış demiyorum. Bizim koruduğumuz insanlar arasında halkla iç içe olanlar kadar halkla hiçbir şekilde yan yana gelmek istemeyenler de var.
- Ahmet İşcen: Babamın büyükelçilik yaptığı yıllarda Hindistan’daki kast sisteminin varlığına birebir şahit oldum. Bir gün devlet erkanının katıldığı bir heykel açılışına gitmiştik. Tören sırasında alt kasttan bir bakanın eli değdi diye heykeli hemen fırçayla, sabunla yıkattılar. Sistem insanları o kadar keskin çizgilerle sınıflara ayırmış ki, adamın bakan olması bile ona heykele dokunabilme hakkını vermiyordu.
◊ Boşverin Hindistan’ı da burada varolduğunu söylediğiniz kastların çizgileri nelere göre belirleniyor siz ondan bahsedin...
- Uğur Kısa: Aslında net bir tanım yapmak çok zor. Dünyanın pek çok yerinde ünlüler ve zenginler her ne kadar tersini iddia etseler de kendilerini halktan görmeyen bir ruh haline sahipler. Mesela Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki zenginler daha da ileri gidip, Dubai’ye gelen yabancılardan -kim olurlarsa olsunlar- “köle” diye bahsediyorlar.

Özel güvenlik işi yapıyorsan  bagajında çelik yelek de  olacak, külotlu çorap da...

EN YAKININIZDAKİ ÇEMBERE KİMİ ALACAĞINIZA DİKKAT EDİN

◊ Ne kadar zamandır “üst kastlara” hizmet veriyorsunuz?
- Uğur Kısa: Bu işe üç yıl önce başladık. Ancak kişilerden ziyade kurumsal şirketlerle çalışıyoruz.
- Ahmet İşcen: Yurtdışından da pek çok müşterimiz var. Özel güvenlik işinde “güven” en önemli şeydir. Tek bir işle başladık ve memnun kalan müşterimizin referansıyla kulaktan kulağa ismimiz bu piyasada bilinir hale geldi.
◊ Tahmin ediyorum koruduğunuz kişinin özeline, belki de onun en yakınından bile daha çok şahit oluyorsunuz... Nasıl rahat ediyorlar sizin yanınızda?
- Ahmet İşcen: Gördüğümüz her şey bizde kalır... Bu kadar basit!
- Uğur Kısa: Ayrıca bu konuda müşterimizin içini rahatlatacak, kuralları çok katı gizlilik sözleşmeleri de imzalıyoruz...
- Ahmet İşcen: Çok gerekmediği sürece “Acaba fotoğraf mı çekiyorlar?” diye endişelenmesinler diye ünlülerin yanında telefonlarımızı elimize bile almayız. Bu tip ince detaylar, koruduğumuz kişiyle aramızda güven ortamının oluşmasını sağlıyor.
- Uğur Kısa: Fakat maalesef şu an Türkiye’de hizmet veren öyle firmalar var ki, asla bu konuda hassas davranmıyorlar. Hatta bazıları dışarı bilgi dahi sızdırabiliyor. Azıcık İngilizce bilen, boyu posu yerinde adamı alıp özel güvenlik diye yutturuyorlar. Sting’in hamamdaki görüntülerini kim basına vermişti sanıyorsun? Korumaları tabii ki...
◊ Ne yani korumadan korunmak için ayrıca bir koruma daha mı tutmak lazım?
- Uğur Kısa: (Gülüyor) Doğru insanlarla çalışmak çok önemli gerçekten.
- Ahmet İşcen: Risk evde çalışan aşçıda, hizmetlide, şoförde ve korumada başlıyor zaten. Ortağınız ya da şirketinizde çalışan herhangi biri, size bu insanlar kadar yaklaşamaz. O yüzden en yakınınızdaki çembere kimi alacağınıza çok dikkat etmelisiniz.
◊ Dur o zaman, hazır tam da ortasına gelmişken magazin çemberinden uzaklaşmayalım... Sting gibi “koruma kurbanı” başka ünlüler de var mı?
- Ahmet İşcen: Bir ara Tarkan’ın da görüntüleri çıkmıştı piyasaya hatırlarsan.
- Uğur Kısa: İnan bana bu görüntüleri sızdıran en yakınındaki kişilerden biridir, başkası olamaz. Adam gidip görevdeyken Facebook’ta paylaşım yapıyor. Yahu zaten, önceliğin koruduğun kişinin lokasyonunu belli etmemek olmalı. Mesela Russell Crowe, Türkiye’deyken günlerce beraberdik ama hiç sorun yaşamadık. Dünyanın en çok kazanan sporcularından biri olan boksör Floyd Mayweather’ın İstanbul’u son ziyaretinde Ahmet yanındaydı.
◊ Yanlış hatırlamıyorsam yenilgisiz, efsane boksör ufak çaplı bir skandala karışmıştı...
- Ahmet İşcen: Bahsettiğin olay Türkiye’ye ilk ziyaretinde patlak vermişti. O zaman korumalığını biz yapmıyorduk. İstinye Park’ta bir adam fotoğraf çektirmek için yanına yaklaşınca güvenlikler adamı durdurmuş.
Ama Mayweather hayranını kırmayıp, “Bırakın çeksin” deyip poz vermiş. Daha sonra asansöre binerlerken aynı adam da içeri girmeye yeltenince güvenlikler bu kez daha sert müdahalede bulunmuş. Hayranı da “Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?” diye belindeki silahı göstermiş. Zaten haber de ertesi gün bütün gazetelerdeydi.
- Uğur Kısa: İnan bana eğer o gün Floyd Mayweather’ın yanında sadece yabancı korumalar olsaydı, mesele çok daha büyüyüp içinden çıkılamayacak bir hâl alırdı.
◊ Anlamadım o niye?
- Ahmet İşcen: Dünya starları Türkiye’ye geldiklerinde kendi güvenliklerini getirseler de yanlarında mutlaka lokal bir koruma da olmalı. Düşünsene adamlar Türkçe bilmiyor. Allah korusun bir yaralanma durumu olsa hangi hastaneye, nasıl gidecekler?
- Uğur Kısa: Biz koruyacağımız kişi hakkında her türlü bilgiyi önceden topluyoruz. Madonna mı gelecek? Neye alerjisi olduğundan kan grubuna kadar tüm detayları mutlaka biliriz.

 

CAMİYE GİTMEK İSTEYEN MADONNA’YA ÇARŞAF GİYDİRDİK

◊ Madonna’yı da siz mi korumuştunuz?
- Ahmet İşcen: Evet, mesela namaz kılmak için camiye gitmek isteyince Madonna’ya tanınmasın diye çarşaf giydirmiştik. Fakat bu sefer de sokaktaki hayranları sevgilisini tanıyınca maalesef haber gazeteye düşmüştü.
◊ “Asla Türk güvenlik istemiyorum” diyen ünlüler var mı peki?
- Uğur Kısa: Angelina Jolie ilk geldiğinde yanındaki korumalar sürekli onunla fotoğraf çektirmek isteyince o kadar rahatsız olmuş ki Hatay’daki kampları ziyaret ettiğinde “Ben kendi korumamı kendim getiririm” diye haber yollamış. Hâl böyle olunca devreye Birleşmiş Milletler yetkilileri ve İngiltere’den bir firma girdi. Onlar da bizi bulup ilk seferki hatalar tekrar edilmesin diye danışmanlık aldılar. Angelina’yla üç gün boyunca beraberdik.

Özel güvenlik işi yapıyorsan  bagajında çelik yelek de  olacak, külotlu çorap da...
Madonna


MARDİNLİ HAYRANI ANGELINA JOLIE’NİN BELİNİ KIRACAKTI

◊ Bari bir selfie çektirseydiniz...
- Uğur Kısa: (Gülüyor) Mardin’de yürürken adamın biri Angelina’nın yanına gelip fotoğraf çektirmek istedi. Biliyorsun bizim insanımız sevgi doludur, pat diye yaklaşıp sarılmaya yeltenince korumalardan biri beyefendinin kolunu tuttu. Angelina o an duruma müdahale edip “Bırakın çeksin” deyince adamcağız öyle bir sarıldı ki kadının neredeyse belini kıracaktı.
◊ Al başına belayı...
- Uğur Kısa: Angelina da sonradan “Siz doğrusunu yapıyormuşsunuz. İşinize karıştığım için üzgünüm” diye bizim korumadan özür diledi. Yabancıların çoğu işin ehemmiyetinin farkında olduğu için bize direkt teslimiyet halindeler zaten.
◊ İş güvenliğe gelince egolarını bir kenara bırakabiliyorlar yani...
- Ahmet İşcen: Tabii... Mesela ilk işimiz, İstanbul’a gelen Donald Trump’ı korumaktı.
Az evvel bahsettiğimiz öncü istihbarat çalışmaları tamamlanmış, VIP’in şoförü ve arkadan arabayı takip edecek “artçı” diye tabir ettiğimiz şoförlerin hepsi ayarlanmıştı.

Özel güvenlik işi yapıyorsan  bagajında çelik yelek de  olacak, külotlu çorap da...
Angelina Jolie , Mardin gezisinde kızı Shiloh’yu yanından ayırmadı. 

DONALD TRUMP GELDİĞİNDE BÜYÜK BİR SÜRPRİZLE KARŞILAŞTIK

◊ Filmlerdeki gibi konvoyda çok sayıda araba olması bir şaşırtma stratejisi mi?
- Ahmet İşcen: Evet, nitekim Madonna’da da aynı taktiği uyguladık. Üstelik o gün herkes bizi arabalarla gidiyoruz sanırken kadını stada helikopterle indirdik. Neyse Trump’ın şoförü de savunma ve saldırı dediğimiz sürüş tekniklerini iyi bilen, bütün güzergahlara hakim bir arkadaştı.
◊ Ve Trump geldi, şoför inip kapısını açtı...
- Ahmet İşcen: Şoför her zaman arabanın içindedir, asla inmez! Çünkü onun görevi tehlike anında “esas adamı” olay mahallinden kaçırmaktır. Eğer arabadan inerse konsantrasyonu dağılır. Aracı kullanan kişi güvenlik prosedüründeki en önemli elemanlardan biridir. Fakat Trump geldiğinde hepimiz büyük bir sürprizle karşılaştık.
◊ Yoksa yanında Hillary Clinton mı vardı?
- Ahmet İşcen: (Gülüyor) Donald Trump, kızı İvanka’yla beraber geldi. İvanka’ya ayrıca bir Rolls Royce tahsis edildi fakat onun şoförü bahsettiğimiz özelliklere sahip değildi. Trump kızının daveti üzerine onunla aynı arabaya binmek istedi. Koruması hemen bana döndü ve gözümdeki “Olmaz” işaretini görünce durumu anında patronuna iletti. Ve Trump hiç itiraz etmeden daha önceden hazırladığımız Mercedes’e binip gitti.
◊ Dünyanın en ünlü egomanyağı bile bu konuda sorun çıkarmazken bizim Türkler aynı durumlarda nasıl davranıyorlar?
- Ahmet İşcen: Maalesef bizimkiler böyle davranmayıp “Ya ben ondan mı emir alacağım?” diye istedikleri arabaya biniyorlar. Halbuki bunun emir almakla ne alakası var? Doktora gittiğinde ona nasıl teslim oluyorsan, bu konuda da bana güvenmek zorundasın.

Özel güvenlik işi yapıyorsan  bagajında çelik yelek de  olacak, külotlu çorap da...
Donald Trump’ın kızı Ivanka Trump, İstanbul gezisinde tekneye binerken çorabı kaçınca yardımına Uğur Kısa ve Ahmet İşcen yetişti. 

MÜŞTERİLERİMİZİ SADECE KURŞUNLARDAN DEĞİL ÇÜRÜK YUMURTALARDAN DA KORUMAK ZORUNDAYIZ

◊ Bugün gelse yine korur musunuz Trump’ı?
- Uğur Kısa: Tabii ki koruruz, bizler profesyonel insanlarız.
◊ Adam hem Amerika’ya başkan adayı hem de sallamadığı kimse kalmadı! İşiniz daha da zor olur diye sordum...
- Ahmet İşcen: Biz her durumda ona göre hazırlanıp yine koruruz. Ayrıca VIP’lerin sadece bedenlerini değil imajlarını da korumakla yükümlüyüz. Yine Trump’ın o ziyaretinden bir örnek vereyim sana; bir davete gitmek için arabayla yola çıktık. Tam arabadan inip tekneye binecekken Ivanka’nın çorabı kaçtı.
◊ Koca adamlar külotlu çorap almaya mı gittiniz yoksa koşa koşa?
- Ahmet İşcen: Koşmamıza gerek yoktu çünkü böyle durumlar için arabamızda hazır külotlu çorap bulunuyordu.
◊ En küçüğünden en büyüğüne her türlü acil duruma hazırsınız yani...
- Uğur Kısa: Hazır olmak zorundayız. Bizim arabaların bagajında çelik yelek, biyolojik saldırı halinde yüz ve gözü temizlemek için solüsyon, gözlük, çorap, şemsiye, tam teşekküllü bir ilk yardım çantası, yangın battaniyesi, hatta otomatik defibrilatör bile var.
◊ Tam teşekküllü AKUT gibisiniz mübarek... Her şey tamam da şu şemsiye ne iş? Milleti kurşunlardan şemsiyeyle mi koruyacaksınız?
- Ahmet İşcen: Biz sadece kurşunlardan değil çürük yumurta ve domates saldırılarından da korumak zorundayız müşterilerimizi.

Özel güvenlik işi yapıyorsan  bagajında çelik yelek de  olacak, külotlu çorap da...

ADRIANA LIMA’YLA SABAHA KADAR BOWLİNG OYNADIK

◊ Belki biraz ütopik kaçacak ama hiç kaprissiz bir ünlüyle çalıştınız mı?
- Ahmet İşcen: Bak bu konuda Adriana Lima tek kelimeyle muhteşem bir kadındı. Kendisini üç gün boyunca Bakü ziyareti sırasında koruduk. Hayatımın en güzel işiydi. O kadar rahat ve kasmayan bir kadın ki anlatamam.
- Uğur Kısa: Sabaha kadar birlikte bowling oynadık Adriana’yla...
◊ Bu dediğin de kulağa biraz laubali geliyor...
- Ahmet İşcen: İşin bu kısmına koruduğunuz şahsın ortamına ayak uydurma, yani “hayalet korumalık” denir. Bizim yaptığımız da ondan ibaretti.
- Uğur Kısa: O eski “Men In Black” tarzı koruma artık demode olmuş bir yöntem. Mesela San Antonio Spurs basketbol takımı İstanbul’a geldiğinde, bizim arkadaşlara daha spor giyinmelerini, sinek kaydı tıraş olmamalarını, sporcuların yanında en azından bir menajer gibi falan durmalarını söyledik.
◊ Bu anlattık-larınızdan, geleceğin önemli meslek gruplarından birinin profesyonel korumalık olacağı anlaşılıyor...
- Uğur Kısa: Kesinlikle! Dikkat edersen dünyanın her yerinde bireysel silahlanma ve şiddet vakaları giderek artıyor. Adam trafiğe gıcık oluyor ya da “gözünün üstünde kaşın var” diye elini silahına atıyor.
- Ahmet İşcen: Aslına bakarsan bir diğer sebep de gelir dağılımındaki büyük uçurumlar... Sosyal piramidin bu kadar alt üst olması, bizim mesleğe duyulan ihtiyacı her geçen gün daha da artıracak. Bunu öngörmek için de kahin olmaya falan gerek yok.

Özel güvenlik işi yapıyorsan  bagajında çelik yelek de  olacak, külotlu çorap da...
Ahmet İşcen, Adriana Lima’ya üç günlük Bakü gezisinde eşlik etti.

SAHNEDEKİ DÜNYA STARINI DA KORUYORUZ ŞİDDET MAĞDURU ÇARESİZ KADINI DA

◊ Maalesef ülkemizde kadına şiddet aldı başını gidiyor... Bu konuda kapınızı çalanlar var mı?
- Uğur Kısa: Elbette... Şiddet mağduru kadınlara da koruma sağlıyoruz. Geçtiğimiz günlerde büyük bir kurumsal firmanın Diyarbakır temsilcisi hanımefendi, kocası tarafından “Ben senin çalışmanı istemiyorum” gerekçesiyle dört yerinden kurşunlandı. Bir daha böyle bir durumun yaşanmaması için hemen kendisine yakın koruma tahsis ettik.
◊ Ne tip önlemler alıyorsunuz bu tip hadiselerde?
- Uğur Kısa: Böyle durumlarda en çok panik butonu işe yarıyor. Kola yerleştirilen düğmeye bastığınızda, GPS üzerinden hem yer tespiti yapabiliyoruz hem de anında emniyet güçlerini oraya yönlendiriyoruz. Ama keşke bunların hiçbiri yaşanmasa...

ÇOCUKLARI MADONNA’DAN DAHA ÖNEMLİ DİYE UYARI GELDİ

◊ Peki koruduğunuz onca isim arasında en zorlandığınız hangisiydi?
- Ahmet İşcen: Madonna!
- Uğur Kısa: Kesinlikle Madonna’ydı. Kaprisini, şunu, bunu bir tarafa bırak, çocuklarının üstüne öylesine titriyordu ki onları korumak başlı başına bir işti. Ve bu da benim sorumluluğumdaydı.
- Ahmet İşcen: İstanbul’a gelmeden önce İsrail’deydi. Orada tam bir devlet koruması altında vakit geçirdiği için öylesine bunalmıştı ki buraya ayak bastığında tabiri caizse gerçekten sinir küpüydü, kimseye tek laf etmiyordu. Sürekli en yakınındaki korumalara patlıyordu. İkinci gün bana bir soru sordu diye güvenlikleri “Aaa seninle konuştu mu?” diye şoka girdiler.
◊ Canım boynunuza sarılacak hali de yoktu herhalde kadının, bundan başka ne zorlukları vardı?
- Ahmet İşcen: Madonna konser biter bitmez bornozunu giyip koşarak kapıda bekleyen 12 araçtan birine binecekti. Fakat hangisine bineceğini önceden bilemiyorduk. Bütün araçların motorları çalışır vaziyette ve iç sıcaklıkları da eşit olmak zorundaydı. Ve hepsinin aynı anda hareket etmesi gerekiyordu. Artık sen anla o akşam yaşadığımız kalp çarpıntısı ve stresi... Bu düzeni sağlamak hiç de kolay olmadı... 12 bilinmeyenli bir denklemdi ve çok şükür kazasız belasız atlattık o geceyi...
◊ Çocukları için de ayrı koruma tutar mı genelde ünlüler?
- Uğur Kısa: Çoğunlukla öyle oluyor. Mesela Angelina Jolie de nereye giderse gitsin kızı Shiloh’yu bir an bile yanından ayırmadı. Dedim ya İstanbul ziyaretinde de Madonna’nın çocuklarından ben sorumluydum. Daha onlar gelmeden “Çocuklar Madonna’dan daha önemli. Ne yap et başlarına en ufak bir şey gelmesin, aman ayakları taşa bile takılmasın” diye Amerika’dan çoktan uyarı gelmişti bile.
◊ Konserlerinde pek çok kutsal sembolü sahneye taşıyan Madonna’nın tüm radikallerin hedefinde olduğunu düşünürsek, zat-ı muhteremi korumak da bir o kadar zahmetli olmuştur tahminimce...
- Ahmet İşcen: İşin en zor kısmı da bu zaten. Herkesin hedefindeki dünya starının cuma günü kalkıp namaza gitmek istemesi ve camiye girmesi gerçekten de çok büyük riskler taşıyordu. Biz bu işin, tam anlamıyla bir mühendislik zekası gerektirdiğine inanıyoruz. Çünkü kişiyi koruyan pazı, zırh veya silah değil akıldır. Diyelim ki kaldırımda yürüyoruz ve karşıdan tehdit oluşturabilecek bir grup geliyor. Özel harekatçı “Ben bunları dağıtırım” diye saldırır, bir başkası fedailik yapmaya kalkar... Peki biz ne yaparız dersin? Yolumuzu değiştiririz...
- Uğur Kısa: Yaptığımız işin özü de bu aslında.
◊ Madonna memnun ayrıldı mı bari İstanbul’dan?
- Uğur Kısa: Vallahi memnun olması için bütün ekip elimizden ne geliyorsa yaptık. Hatta bizim özel harekatçı Kemal işine öylesine inanmıştı ki yemedi içmedi Madonna’yı bekledi. Kadın spor yapmak için salona girdiğinde “Kemal git bari bir şeyler atıştır” dedik ama o “Hayır, Madonna beni içeri girerken gördü, çıkarken de burada görmeli!” diye cevap veriyordu bize. “Yahu antrenman dört saat sürecekmiş” diye haber gönderiyorduk, “O zaman ben de burada dört saat beklerim” diyordu. (Gülüyor) Kadın önce cuma namazına gitti, ardından da “Şabat vakti geldi” deyip “Benimle bu özel yemeğe katılan olur mu?” diye sordu. Bizim Kemal “Ben gelirim” diye atlamasın mı! “Oğlum sen Yahudi misin?” dedim, “Elhamdülillah Müslümanım ama vazife gerektiriyorsa o törene de katılırım” diye cevap verdi... (Kahkahalar)

 

Fotoğraflar: Mustafa ÖZKÖK

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Artık her şeye gülüyorum yoksa ağlamaktan helak olurum

Geçtiğimiz hafta Fatih Altaylı’yla aylık olağan istikşafi görüşmelerimizden birini daha gerçekleştirdik. Bu sefer gündemimiz daha çok magazin, spor ve elbette onun son dönemde yaşadıklarıyla alakalıydı. Konuşmalar uzadıkça, atmosfer tam bir “Teke Tek Özel”e dönüştü. Ancak bu kez Fatih Bey sorgulayan değil, sorulanlara cevap veren koltuğundaydı. Yayından kaldırıldığında “Üzüntüden tansiyonum çıktı, burnum kanadı” dediği programından Reza Zarrab hakkındaki favori hipotezine kadar pek çok şeyi konuştuk... İşte o muhabbetten satır başları...

* İlber Ortaylı ve Celal Şengör’le yaptığınız Teke Tek Özel’ler son zamanların en ses getiren televizyonculuk olaylarındandı. Ne oldu da birdenbire yayından kaldırıldı?
- Vallahi ben de anlamadım İzzet. Bana söylenen gerekçenin de gerçek gerekçe olduğunu zannetmiyorum. Kanal yönetiminin de programı sevdiğini ve beğendiğini bildiğimden benim için sürpriz olsa da Türkiye’nin halini göz önüne alırsan, bu karara çok da şaşırmadım diyebilirim.

* Üzgün müsünüz peki?
- Bu kadar da olsa devam etmemize memnunum. En azından güzel bir şeylerin hâlâ yapılabileceğini gösterdik ama bu programın yayından kalkmasının sırrının, o rektör yardımcısının meşhur sözlerinde gizli olduğunu da düşünmüyor değilim.

 

SAĞ OLSUN FLASH TV, “BUYRUN KAPIMIZ SİZE AÇIK” DEDİ


Yazının Devamını Oku

Dün dünle beraber gitti cancağızım açgözlülere yeni savaşlar lazım...

Daha birkaç yıl öncesine kadar etrafımda geleceğe dair umut dolu ütopyalar dinlerdim dostlarımdan... Ama şimdilerde kapkaranlık distopyalardan başka bir şey duymaz oldum tüm tanıdıklarımdan...

Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey... Çünkü yeryüzünde savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürülüyorlardı. Savaş kelimesi dünyanın her yerinde en çok kullanılan söz olmuştu. Radyolarda marşlar, nutuklar şaşkın insan sürülerinin üzerine savruluyor, gazeteler korkuyla okunuyordu.
Tramvaylar, vapurlar sabahları, akşamları tıklım tıklım, daima aceleci, sinirli, telaşlı bir kalabalığını şehrin bir ucundan öteki ucuna taşıyıp duruyorlardı.”
Oktay Akbal’ın 1946’da kaleme aldığı bu sözler aradan onca yıl geçmesine rağmen maalesef hâlâ geçerliliğini koruyor.
Akbal mı çok ileri görüşlüydü yoksa insanoğlu mu tarihten hiç ders çıkarmayıp hep hırslarına ve açgözlülüğüne yenik düştü!

EKMEK VAR AMA PAYLAŞACAK VİCDAN TÜKENDİ


Bundan yetmiş sene önce sanki tam da bu günleri anlatmış büyük usta... Oysa biliyoruz ki dünyada hepimize yetecek kadar ekmek var, su var... Ama bunları paylaşacak ruh ve vicdanı tükettik...

Yazının Devamını Oku

50 yıldır sahnede

“Alışmak Sevmekten Zor”, “Tapılacak Kadınsın”, “Seninle Başım Dertte”, “Özledim”, “Sen Sevdalı Ben Belalı”... Hangimizin anılarında yoktur ki bir Selami Şahin şarkısı... Kimi zaman aşklara, kimi zaman da ayrılıklara eşlik etti duygu yüklü nağmeleri. Şu sıralar 16 Nisan’da Bostancı Gösteri Merkezi’nde yapılacak 50. Sanat Yılı Özel Gecesi’nin hazırlıkları içinde usta müzisyen. Onunla hem bu uzun müzikal macerasını hem de hayatının unutamadığı anlarını konuştuk...

◊ Kafiyelerin sihirbazı, romantik şarkıların efendisi Selami Şahin, küçüklüğünden beri mi böyle şiir gibi konuşup her lafa espri veya manalı birkaç sözle cevap verirdi?
- Esprisini, manasını falan bilmem ama 6 yaşına kadar Türkçe bile konuşamıyordum. (Gülüyor)
◊ Hayırdır abi, o niye?
- Antakya’nın Yoncakaya Köyü’nde doğmuşum. Hoş o zamanlar adı Cındarlı’ydı. Anacığım Mısırlı, eh malum bizim oralar da Suriye hududuna çok yakın olduğundan evde Arapça konuşulurdu. Ben Türkçeyi ancak ilkokula başlayınca öğrenebildim.
◊ Ve başladın söz yazmaya...
- (Gülüyor) Daha dur ne sözü, adımızı zor yazıyorduk. Radyo çaldığında içinde birileri var zannederdim. Fakat öğretmenlerim hep “Sesin çok güzel, şarkıcı olacaksın” derlerdi. Aslına bakarsan daha o günlerde kafaya koymuştum müzisyen olmayı.
◊ Ailede de var mıydı müzikle ilgilenen?

Yazının Devamını Oku

Aşık Veysel rehberimiz olmalı

“79 yıllık yaşamının 72 yılını görmeyen gözlerine rağmen gönlünde oluşturduğu ayrı bir dünya ile tamamladı. ‘Bir küçük dünyam var içimde benim/ Mihnetim ziynetim bana kafidir’ diyerek yaşadığı çağa tanıklık etti.

Allah birdir Peygamber Hak
Rabb’ül Alemin’dir mutlak
Senlik benlik nedir bırak
Söyleyin geldi sırası

Kürdü, Türkü ne Çerkezi
Hep Adem’in oğlu kızı
Beraberce şehit gazi

Yazının Devamını Oku

Tezgahları burada, aklı başka topraklarda olanlar defolup gitsin!

Eminim şimdi cukkalarını sırtlarına yükleyip ülkeden tüyme planları yapanlar vardır. Eminim ülkenin karanlık mahfillerinde bu hazin tabloya bakıp avuçlarını ovuşturanlar da bir köşede kirli oyunlardan nemalanmayı bekliyordur. O topladıkları valizlerle defolup gitsinler! Hiçbir yere gitmiyorum ben! Bu ülkenin ekmeğini yedim, suyunu içtim...

Ey sinsi!
Ey alçak!
Kadın, çoluk, çocuk demeden sokakları kana bulayıp masumları katleden şerefsiz! Duyuyor musun sesimi!
Hangi bedel karşılığında, kimlere sattın vicdanını!
Yok mu senin evladın, kardeşin, anan! Yok mu arkandan ağlayacak bir tane dostun, akraban!
Lanet olsun sana da, hizmet ettiğin efendilerine de!
Lanet olsun seni sokaklara süren o karanlık ellere!

Yazının Devamını Oku

Nazım’ın yatak odası ve Virginia Woolf’un bekareti!

Yalçın Küçük gibi ciddi bir bilim adamı Tenkit adını verdiği son kitabında Nazım’ın hayatını BBG evine çeviriyorsa, İthaki gibi önemli bir yayınevi Virginia Woolf’un ‘Kendine Ait Bir Oda’sının girişine yazarla ilgili saçma sapan bir biyografi koyuyorsa çıkıp kimse “magazinciler belden aşağıya vuruyor” demesin bu memlekette!

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil, bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte yani yürekte...”

Ah be Yalçın Küçük! Ne gerek vardı şimdi bunu yapmaya? Milletin özel hayatını ve yatak odasını dikizlemenin trend olduğu şu ahlak fukarası günlerde, Nazım’ın mahremini açmak yakıştı mı sana?
Neymiş efendim...
Nazım ölüm döşeğindeyken karısı Vera Tulyakova yan odada ‘bir hoyrat vücutla sabahı deniyor’muş. Yani sözün özü Vera, büyük şairi hasta yatağındayken yan odada aldatmış!
Sağ olun sayenizde öğrendik, şad olduk Yalçın Bey!

 

NE İŞİN VAR SENİN NAZIM’IN YATAK ODASINDA SAYIN KÜÇÜK

Yazının Devamını Oku

Aynı ev seksi öldürür

Bizim ‘Dört Benzemez’in bu haftaki konuğu Okan Bayülgen’di... Onu uzun uzun yaldızlı cümlelerle anlatmaya hiç gerek yok. Çünkü neredeyse çeyrek asırdır hayatını bütün ülkenin gözü önünde yaşıyor. Biz ekip olarak kendisinden fazlasıyla istifade ettiğimiz şahane saatler yaşadık. Umarım masadaki muhabbetin lezzetini satırlara da yansıtabilmişimdir efendim...

◊ Hanımlar beyler, ellerinizdeki telefonları bırakırsanız muhabbete başlayabiliriz...
- Gonca Vuslateri: Ay İzzet bir dakika şu fotoyu repost yapıp bırakıyorum.
- Seray Sever: Sevgilim Dubai’de, onunla FaceTime yapıp hemen geliyorum...
- Kenan Erçetingöz: Okan’ın elinde telefon yok, onunla konuşsana!
◊ Okan hayırdır senin yok mu sosyal medyada “acil” bir işin?
- Okan Bayülgen: Mümkün olsa elime bile almam telefonu. Geçen sene altı ay hiç kullanmadım inanır mısın? Tek kelimeyle müthişti o günler. Fakat sonradan çocuğum olduğu için mecburen tekrar yanımda taşımaya başladım.

Yazının Devamını Oku

Emeklerime rağmen adım üvey anneydi

Fatoş Güney, üvey kızının açtığı davayla ilgili ilk kez Hürriyet’e konuştu.

Geçen hafta sosyal medya ve gazetelerin gündeminde en fazla yer alan konulardan biri Fatoş Güney’in, üvey kızı Elif’in açtığı davadan beraat etmesiydi. Fransa’da yaşayan Elif Güney Pütün, 1974’te kurulan Güney Filmcilik A.Ş.’de hisse sahibi olduğunu, ancak şirketin yönetim kurulu başkanı Fatoş Güney’in genel kurul toplantılarında haberi olmadan kendisi adına imza attığını iddia etmiş, üvey annesi hakkında “resmi belgede sahtecilik” gerekçesiyle suç duyurusunda bulunmuştu. İşte o davadan beraat eden Fatoş Güney’in konuyla ilgili anlattıkları...




YÜKSEKLERDE HİÇ GÖZÜM OLMADI

Tüm yaşantım boyunca kirlenmemeye dikkat ettim. Bana sunulan dünya nimetlerini kullanıp bir yerlere gelmeyi ya da önemli birisi olmayı asla kendime amaç edinmedim. Bu yüzden de hep özgür oldum. Siyasete yanaşmamaya, kimseye kulluk etmemeye, boyun eğmemeye ve kimsenin hakkını çiğnememeye, dürüst ve namuslu olmaya, birtakım değerleri koruyup kollamaya özen gösterdim. Ne şan şöhrette, ne para pulda ne de yükseklerde gözüm vardı.

 

Yazının Devamını Oku

Siyaset ticaret ve şehvetin başkenti antik Efes’te bir gün!

Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti...

“Depremler oluyor beynimde,
Dışarıda siren sesi var,
Her yanımda susmuş insanlar,
İçimde ölen biri var...”
İş güç tatsız, haberler tatsız, dünya tatsız ve maalesef ülke tatsız... Sıkıntı bu kadar ağır olunca şehir üstüme üstüme gelmeye başladı. Ya birilerinin kalbini kıracak ya da bu diyardan uzaklaşacaktım.
Ve derken kendimi sabahın ilk ışıklarında Kordon’da yürürken buldum... Başlangıçta buraların yumuşak havası iyi geldi gelmesine de ne beynimdeki sirenler susuyordu, ne de içimdeki çocuğun çığlıkları... Anladım İzmir de kesmeyecekti beni.
Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti.

Yazının Devamını Oku

Sezen ‘Hovarda’yı bana gece kulübünün tuvaletinde hediye etti

Sesiyle, şarkılarıyla 25 yıldır hayatımızda ama dostluğu, samimiyeti ve müthiş enerjisiyle de sanat camiasındaki hemen herkesin en yakınındaki isimlerden biridir Emel Müftüoğlu.

Hazır son albümü “Emel ile Yeniden” de piyasaya çıkmışken bir araya geldik bu kitap gibi kadınla. Birlikte geçmişten bugüne sanat dünyasında bir “ufuk turu” attık ve kahkaha dolu saatler yaşadık. Umarım bir nebze olsa sizin de pazar gününüze keyif katarız efendim.

◊ Yıl 1990... Karlar Düşer’le beraber nur topu gibi bir de Emel düştü hayatımızın orta yerine...
- Öyle bir konuşuyorsun ki sanki kötü yola düşmüşüm! (Kahkahalar)
◊ Dakika bir gol bir! Kızım böyle giderse gülmekten bitiremeyiz biz bu röportajı...
- İstiyorsan çok da iyi ağlatabilirim.
◊ Yok yok sen böyle devam et...

Yazının Devamını Oku

Kıvanç erken evlendi

Dört kişilik masamıza bu hafta tek başına hepimize bedel bir ismi dahil ettik; Nur Yerlitaş. Kenan Erçetingöz, Gonca Vuslateri, Seray Sever ve bendenizden oluşan ekibimiz, Nurella’nın varlığıyla iyice şenlendi. Mide kelepçesinden girdik, Nur’un İşte Benim Stilim macerasından çıktık.

Elbette magazin gündeminin başlıklarında da hep birlikte bir ufuk turu attık. Biz birlikte şahane saatler yaşadık. Umarım okurken sizler de aynı keyfi alırsınız...



◊ Bugünlerde rejim yapmaya üşenen zayıflamak için mide ameliyatına koşuyor... Ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında? Mide küçültme operasyonlarını sağlıklı buluyor musunuz?
- Gonca: Yahu her isteyene de yapmıyordur herhalde doktorlar. İlla ki belirli şartlar, kriterler vardır!
◊ Mutlaka vardır tabii ama her yaptıranın da gerçekten son çaresi bu mu Allah aşkına? Haydi diyelim vücut sağlığına kavuştu, peki ya hastaların ruh sağlığı ne hale geliyor?
- Gonca: O konuda bir şey diyemem ama canının çektiğini yiyememek adamın sinirini hoplatır hatta zıvanadan çıkartır...

Yazının Devamını Oku

Fabrika ayarlarını şaşıran İzzet'in sanatla özüne dönme mücadelesi

“Bir kelebek ağrısıydı, vakit dardı, mevsim hicazdı. Yetişmem gereken bir ölüm, kaçmam gereken bir hayat vardı...”

Günlerdir Birhan Keskin’in bu nefis dizelerini nedenini bilmeden mırıldanıp duruyordum. Sonunda anladım vaziyeti! Evde oturmuş zap yaparken gördüğüm Kelebek’in yeni reklamı yaratmıştı hassas bünyemdeki bu lirik yansımayı. Yaşlanıyor muydum ne... 

Heyhat, her zamanki gibi kendi koordinatlarımı yine yanlış yorumlamıştım!
Bir yanda ‘Türkiye’nin en büyük magazincisi’, öte yanda şarkılarıyla, kitabıyla zirveden inmeyen Gülben, diğer tarafta ‘gece hayatının şövalyesi’ ve ‘moda dünyasının guruları’ vardı.
Gazetenin mutfağındaki bu ‘amansız rekabetten’ geri kalmamak adına, reklamı izlediğim gece vurdum kendimi şehrin sokaklarına.
Asmalı’da başlayan tur, Aksaray’ın arka sokaklarındaki pavyonlarda bitmişti.

KÜÇÜK YAŞA Kİ BAŞKALARINA YER KALSIN!

Yazının Devamını Oku

Ben babana, o Gönül Yazar’a aşıktı

Zor kadındır annem Gürnar Çapa Uğurlu vesselam... “Kime göre neye göre?” diyeceksiniz şimdi.

Bana göre zor a dostlar. Onu ne kadar çok sevdiğimi nasıl anlıyorum biliyor musunuz? Beni sürekli çileden çıkarmasına rağmen hayatımda onsuz bir an bile düşünemiyorum. Ara sıra ana-oğul ilişkimiz Stockholm sendromunun en iyi örneklerinden biri gibi görünse de Allah onu başımdan eksik etmesin... Peki benim ‘deli saraylı’ kimi zaman olmayan saçımı başımı bana nasıl mı yoldurtuyor?..



Bir kere o tamamıyla kendi doğrularıyla yaşıyor. Sadece onun okuduğu kitap, seyrettiği program, gittiği doktor, sevdiği insanlar en iyi, bunun dışındaki her şey fasa fiso!

“Anne tansiyonum yükseldi” derim; cevabı hazırdır; “Kim uyduruyor bunları? Doktorlar tüccar olmuş! Sende tansiyon olsa onlar değil ben bilirim...”
Bizimkinin kafası Ortaçağ engizisyon papazları gibi çalışır. Onlar da yıllarca İncil’de yer almadığı için, Amerika kıtasının varlığını kabul etmemişlerdi...
Nasıl denk getiriyor bilmiyorum ama toplantıların en kritik yerinde telefonumu çaldırır.

Yazının Devamını Oku

İstanbul'u yakmak istedim

İlk albümünü çıkaran genç sanatçılarla röportaj yapmayı pek sevmem, çünkü genelde şarkıları dışında anlatacak hikayeleri olmaz. Fakat Rümeysa farklıydı! Düğününe sekiz gün kala nişanlısını kaybetmesi, ardından O Ses Türkiye vakası ve nihayetinde Sezen’li geçirdiği koca beş yıl...

Muhabbet ettiğim insanların hikayelerinin içine normalde dahil olmamaya gayret ederim. Sadece dinleyip, anlattıklarını yansıtmaya çalışırım. Ama Rümeysa’da böyle olmadı. Onun öyküsünde kendimi kaybettim ve ilk defa bir röportaj sırasında gözyaşlarımı tutamadım. Dün piyasaya çıkan single’ı ‘Yansın İstanbul’la Rümeysa adeta sevdiğini elinden alan koca şehre meydan okuyor...
Yolun açık olsun Rümeysa!

EVLENMEYE SEKİZ GÜN KALA KAYBETTİ NİŞANLISINI

Müthiş bir trajedi var Rümeysa’nın geçmişinde. Her cümlesinde, her bakışında, her zerresinde hissediyor insan yaşadığı o derin acıyı. Düğününe sadece sekiz gün kala, üstelik tanıştıkları yer olan Anadolu Kavağı’nda, elim bir helikopter kazasında kaybetmiş Murat’ını Rümeysa. Henüz otuzundaydı Murat. Terfi bekliyor, başkomiser olmak için gün sayıyordu. Damatlığı da hazırdı.
Nikah için 29 Mayıs’a, Kadıköy Evlendirme Dairesi’ne gün almışlardı. Ama kader bu mutluluğa izin vermedi. Haber bültenlerinde o zamanın İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’a söylediği sözler manşetteydi: “Müdürüm ne olur yeni helikopterler alın. Murat, ‘hep eski helikopterlere biniyoruz’ derdi. 1969 yılından kalmaymış bu helikopter. Yenilerini alın ki, başka Murat’lar ölmesin...”
Törene nişanlısının, damatlığıyla gelmişti Rümeysa. Gözyaşları içinde sarıldı sevdiğinin tabutuna... “Damatlığını giyemedi ama cennette düğünümüzü yapacağız. Melekler nedimelerimiz, şahitlerimiz olsun. Ben tek kanatla nasıl uçacağım Murat’ım?

Yazının Devamını Oku

‘Ben Mahsun’un yerinde olsaydım düğünümü Diyarbakır’da yapardım’

Sonuna kadar takip ettiğim nadir dizilerden biri olan “Ezel”de Ramiz Dayı, Kenan İmirzalıoğlu’na dönüp unutamadığım şu repliği söylemişti: “Yeni eskiyi kovar!”

Kelebek ekibi de bu haftanın başında sunumundan içeriğine yepyeni bir gazete hazırladı. Vallahi bu takımın bir parçasıyım diye söylemiyorum, ortaya çok da güzel bir iş çıktı. Ve fakat hâl böyle olunca benim için de yeni bir şeyler yapmak farz oldu.
Sözün özü, yıllardır tanıdığım, kendim dahil ‘dört benzemez’i aynı masanın etrafında topladım. Gıybetin dibine vuran bir moderatör olarak attım ortaya kıtırları, üç akıllı çıkarmaya çalıştı. Buyrun size magazinin 3.5 Silahşörü Atos, Portos, Aramis, Dartanyan’dan gündeme dair inciler... Sürç-i lisan ettiysek affola efendim.

İzzet Çapa: Kenan sen küçüklüğünden beri kahvaltıda ananas suyu içersin zaten değil mi?
Seray Sever: Sade ananas suyu olsa iyi, içine bir de limonla kaya tuzu koydurttu. “Haydi bir tane de ben içeyim” dedim, baktım bizimki cebinden şişesini çıkartıp başladı bardağa bir şeyler damlatmaya. Yok efendim fazla alkalikmiş de, o yüzden bunu içmesi gerekiyormuş da falan filan.
Kenan Erçetingöz: Hayır asidikmişim, alkalik olmak için yapıyorum bunları.
İzzet Çapa: Vay be, piyasa seni yıllardır asabi bilirdi, meğer alkalikmişsin...

Yazının Devamını Oku

Cumartesi gecesi İzzet Çapa şehrin sokaklarını arşınladı

Yalnız bir adamın İstanbul’dan gece izlenimleri

Etrafımdaki goygoyu çok, icraatı kifayetsiz kalabalıktan uzaklaşıp “Yeter bu kuru gürültü, biraz kafanı dinle be İzzet! Hiç olmazsa bu geceyi kendine ayır” dedim. Bir yanım Boğaz’ın janjanlı mekanlarına doğru seyirtirken, öte yandan içimdeki hayta her zamanki gibi yine rahat bırakmadı beni... Kalbimle beynim arasındaki iktidar mücadelesinin sonunda, bir baktım ki Asmalımescit’teyim.

 

1 - Şehrin ve Gecenin Öteki Yüzü


Şehrin bu müstesna köşesi bir sokak partisi havasındaydı. Hanımlar alımlı, beyler zarifti. İnsanlar, ülkenin başka hiçbir yerinde görmenin mümkün olmadığı mütebessim bir ifadeyle dolaşıyorlardı. Ama beynimdeki şeytan, “Bu sahte tebessümlere kanma” diye dürtüp duruyordu beni. Sonunda midemin gurultusu, kafamdaki kalabalığın sesini susturdu.
Ayaklarım beni efsane mekan Yakup’un kapısına getirmişti. Bir köşede her zamanki gibi memleketi kurtaran gazeteciler, hemen yanında Beyoğlu’nun tadını çıkaran coşkulu turistler ve aralarına serpiştirilmiş Sevgililer Günü’nü bir gece önceden kutlayan çiftler vardı.
Ne boş masa, ne de bende bu pozitif atmosfere katılacak hal vardı... Tam arkamı dönüp gitmeye karar vermiştim ki, “İzzet abi, İzzet abi” diye bir ses duydum.

Yazının Devamını Oku

Kaç santim kaldı?

Bugün Sevgililer Günü. Elbette günün anlam ve önemine uygun konuşacak birçok isim vardı aklımda. Ama ben Ali Poyrazoğlu’nun kapısını çaldım çünkü o hayata hep sevgilisi muamelesi yapan, her güne Sevgililer Günü’ne uyanıyormuşçasına kalkan bir yaşam ustası. Ali’yi Akasya Acıbadem’de Bir Dakikada Bir Ömür adını verdiği oyunculuk workshop’unun tam ortasında yakaladım. Ufaklıklardan, sanki makam sahibi büyük işadamlarıyla konuşuyormuşçasına bütün kibarlığıyla izin isteyip yanıma geldi ve aldı sazı eline... Anlattıklarında aşk, muhabbet, hoşgörü ve sevgi vardı. Ben her zamanki gibi müthiş beslendim ondan; umarım size de hoş bir seda bırakmış oluruz bu pazardan...

* Yahu senin kendi tiyatron vardı, ne o sattın mı yoksa?
- Hâlâ var İzzet, niye geçmiş zamanda konuşuyorsun ki anlamadım?
* Ne bileyim, AVM’lerden çıkmıyorsun da son günlerde...
- Maalesef İstanbul’da artık eskisi gibi fazla tiyatro binası yok. Ne yazık, yerlerine yenileri de yapılmıyor. Biz de bari olanlar ayakta dursun diye uğraşıp duruyoruz işte. Ama bunun yanında yüzleşmemiz gereken bir gerçek daha var; o da seyircilerin alışveriş merkezlerinin içindeki tiyatroları tercih ediyor olmaları... Ee onlar da haklı aslında, düşünsene park yeri sorunu yok, metroyla veya metrobüsle hooop AVM’desin. Bu artık çok önemli bir özellik çünkü İstanbul o kadar büyüdü ki, resmen bir yerden diğerine gitmek Haçlı Seferi’ne çıkmak gibi bir şey! Ee hâl böyle olunca da, biz tiyatro olarak seyircinin ayağına gidiyoruz.
* Peki senin için zor olmuyor mu “bedevi” tiyatroculuk?
- Vallahi tek eksiğim var, o da kendime ait bir kulis! Geçenlerde “Tiyatroda proje bazında en çok istediğin şey nedir?” diye sordular, hiç düşünmeden “Bana ait bir soyunma odası” diye cevap verdim. Çünkü soyunma odası dediğin yer, oyuncunun mabedidir. Gidersin, aynaya bakarsın, akşamki performans için kendini hazırlarsın... Oysa benim böyle bir imkanım yok çünkü her gün başka bir tiyatroda oynuyorum. Bugün CKM’deyim, yarın Trump’ta, öbür gün Şişli’de, daha sonra Pendik’te, hemen akabinde Bostancı’da, ardından Samsun’da, Adana’da derken sürekli dolanıp duruyorum. Sadece ben değil, bütün tiyatrolar İstanbul içinde geziyorlar.


Yazının Devamını Oku

Kanalın programı TT olmuş, yöneticisi ölü taklidi yapıyor

Vay anasına sayın seyirciler! Annemden başladılar, yedi sülalemle devam ettiler...

Ne kıskançlığım kaldı, ne de Acun’dan para koparıp, program yapma peşinde olduğum. Yok tutarsızmışım da dikkat çekme derdindeymişim falan filan...

Efendim yukarıdaki ifadeler geçen hafta 3 Adam’ı komik bulmadığımı yazdığım için bana sosyal medyada ‘dijital mahalle baskısı’ uygulamaya çalışan bazı fanlara ve çoğunlukla ‘fan kılığına bürünmüş’ paralı troll’cüklere ait...
Nasıl olurmuş da, ben 3 Adam’la zamanında röportaj yapıp sonra da onları eleştirirmişim?

 

BÜTÜN FAN’LAR SÖZLEŞİP AYNI ANDA MI TWEET ATTI?


Yazının Devamını Oku

''Türkiye’de neler olacağına sadece Türkler karar verir'

Ülkemizde görev yapan bir konsolos olduğunu bilmeseniz, İstanbul’da doğup büyümüş bir levanten zannetmeniz işten bile değil.

Bize ve ülkemize duyduğu hayranlığı, “Britanya’da turistlerin gidebileceği topu topu 10 tane yer sayabilirsiniz ama Türkiye’de binlercesi var” sözleriyle son derece içten bir şekilde ifade ediyor Birleşik Krallık İstanbul Başkonsolosu Leigh Turner... Açıkçası biraz asık yüzlü, hafiften İngiliz kibrine sahip ve mesafeli birini beklerken, karşımda gayet neşeli, dost canlısı ve sıfır kompleks bir adam buldum. Eğer bir 007 James Bond numarası çekip beni kandırmadıysa, Turner gerçekten de bizden biri gibi olmuş. Bakalım anlattıklarını okuduktan sonra sizler ne hissedeceksiniz?

*Röportajı hangi dilde yapacağımıza siz karar verin. Benim İngilizcemle sizin Türkçeniz yarışır...
- Haydi gel Türkçe konuşalım ki bana da pratik olsun.
*Valla hiç de pratiğe ihtiyacınız varmış gibi gelmedi bana, maşallah şakır şakır konuşuyorsunuz...
- Orası tartışılır ama yine de biz Türkçe devam edelim.
*Her başkonsolos tayin edildiği ülkenin dilini öğrenmiyordur herhalde...

Yazının Devamını Oku