GeriGonca Vuslateri Hedefimiz vizyonda
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Hedefimiz vizyonda

Ata Demirer’in yazıp, oynadığı ve Kıvanç Baruönü’nün yönettiği “Hedefim Sensin” filmimizin galasındayız.

Hedefimiz vizyonda

Harika seyirciler var.

Kalabalık doldurdu Kanyon’u.

Heyecanımız dorukta tabii.

Perde arkasını yazmak istedim ben de.

Demet Akbağ, Ata Demirer ve ben gündüz basın toplantılarını yaptık.

Çok keyifli sohbet ettik.

Gökçeada’da haftalarca çekim yaptığımıza ne kadar değdiğini gösteren en güzel anlardan biri Gökçeada’da kaldığımız Anemos Hotel’in sahipleri ve bizimle bizzat ilgilenenlerin galaya gelmesiydi.

Çekim sürecinde varlığından ne kadar mutluluk duyduğumu tarif edemediğim Mevlüt Akyıldız ve kitaplarını severek okuduğumuz Aşkım da oradaydı.

Film yazarlardan, sinemacılardan tam not aldı.

Salon kahkahalara boğuldu.

Hüzünlü sahnelerde de hakkını veren bir iş çıkarmış Kıvanç Hoca.

Çocuk gibi enerjisi, hiç solmayan güler yüzünün etkisi bütün filme yansımış.

Filmi izlerken başımı omzuna koyuyorum arada çocuk gibi.

Solumda Erkan Can oturuyor.

Kendi sahnelerinden çok Demet’in sahnelerindeki izleyişine bakıyorum.

30 senelik bir arkadaşlık. Konservatuvardan arkadaşlar onlar.

Maziye bakıyor sanki, gurur duyuyor arkadaşıyla. Süzülüyor yaşları.

Sağıma dönüyorum... Demet de başka sahnede tutamamış gözyaşını.

Sonra bir sahne geliyor İlker Aksum’dan, toplanın götürüyorum sizi buradan diyor.

Alıyor bizi oyunculuğuyla bambaşka yerlere götürüyor.

İlker şimdilerde TRT’de “Diriliş Ertuğrul” dizisinde Dragos’u oynuyor.

“Oyunculuk evrensel meseledir arkadaş” dedirten biridir.

Dostluğu ayrıdır, varlığını bilmek apayrı sevinçtir.

“Canım Ailem” dizisinde yıllar önce kalbinin kırıldığı bir sahne vardı hatırlar mısınız?

Ellerini ağzına götürüp yumruğunu ısırmıştı “seni sevmiyorum” dendiğinde yüzüne.

Kan çanağı gözünden yaşı akarken, durdu baktı baktı.

Bu filmde de öyle bakıyor ki ağla dese ağlıyoruz, gül dese gülüyoruz.

Tarık Ünlüoğlu geceye katılamadı. Seyirci onu ayakta alkışladı desem yeridir.

Jön olmanın yaşı yoktur.

Oya Başar arkamda oturuyor. Bir sahneye beğenmezse kafama vurur yani. Üzerimde daha tanışmadan emeği var.

Bu arada gala gecesi Fezi Altun bir makyaj yaptı bana, cool gezinen Gonca oldu mu size Rihanna?

Saçımı 1920’ler kadın özgürlüğü ve dayanışmasını temsilen Fransız tarzı kestirdim derken benzemediğim herkese benzedim, Liza Minnelli’den Bendeniz’e kadar.

Bu arada son dakika kıyafet krizim de oldu.

Ata da, Akyol caddesinde ayağı takılıp nazara gelmişti.

Ben de kuliste bir güzel düşüp gecenin nazarını çıkardım.

Hem de ne düşmek...

O nazar çıksın diye kafamda nar kırıp beni bayıltmak gerek.

Çok güzel iş çıktı ama.

Kendi açımdan yaşamımda hiç unutmayacağım anılar ve sahneler dolu rüya gibi geceydi.

Emeği geçen herkese teşekkürler.

X

Kuyudan kaçan gerçeğim

Her şeyin kabullenilir ve dayanılır gibi gözüktüğü, her şeyin fısıltıya dönüşüp parmaklarının ucunda gezindiği, zevkin ve acının doruklara çıkmadığı böyle günlerde acıdan uzak ve huzurlu olmak ne kadar iyi.


Hermann Hesse’in “Bozkırkurdu” kitabının ilk cümlesine dalıp gitmiştim. İzmir’de hava yumuşacık. Daha kalın giyinmediğim için üşüdüğüm, havanın da suyun da bunda gram suçunun olmadığı şahane saatleri yaşıyorum. Kendine bakma saatleri...
Bir şehrin kaldırımları ne kadar genişse gerçeği görmek o kadar kolaydır.
Bir restorana gidersiniz. Muhtemelen kırık bir kalbiniz, sorulmamış birkaç soru, az sonra masayı keyiflendirecek hiç bilmediğiniz bir gürültünün içinden kendini öyle zor kurtaracaktır ki üzülmek için bahane aramayacaksınızdır.
Tanışmadığınız şehirlerde sürprizleriniz olur daima. Kapı gıcırtısı oynamaya ama bazen de sınırlarını doğru konumlandıramayan suretler karşısında kafayı oynatmanıza sebep olabilir. Böyle sakin ve edebi saatlerde değişik insanlar dolar yan masanıza. Hikayeleri ile ilişip bir anı olarak ayrılırlar yanınızdan.
O hüzünlü yüzünüzü “Bir fotoğraf çektirebilir miyiz birlikte?” sorusuyla tarumar ederler, tek kelime diyemezsiniz. Çünkü onların kalbini kırar diye o kelimeyi esirgersiniz.
Şairlere, onların oğullarına kapı açan mekanlarda kalp kırmanın cezası ağır ödetilir. Elinizde hükmünü yitirmiş bir hüzünle özünüze oturacak yer kalmamıştır, “Aman keyifler kaçmasın”larınızdan bu derde içemezsiniz de.

Yazının Devamını Oku

İstiridyeler içinde çocukluk

Ben çocukların üç kalbi olduğuna inanırım. Ahtapotların üç kalbi vardır çünkü. Ahtapotlardır anneleri.


Anne, Kuzey Pasifik’in ortasında 10 bin ile 70 bin arası yumurtayı güvenli bir yere boşalttığında, yaklaşık 5-6 ay başında bekler. Alaska açıklarının soğuğunda o yumurtaların bakımını sağlar.
Bazen 10 ayı alır bu. Yine de bekler. Bu sırada yalnızca su ile doldurur içini. Beslenmez. Ölmeye yakın ise vücudunu şişirir olanca gücüyle ve tüm biriken suyu yumurtalara püskürtür.
Çatlamaya yakın yumurtaların kabukları kırılır. Yavrular etrafa saçılır. Kabuğundan çıktığı bir andır çocuk, annesine bakar, teşekkür eder ve artık asla geri dönülemeyecek o talan olmuş kabuğuna bakıp yola koyulur.
Alabildiğine soğuk ve karanlık yolun içinde zamanı belli olmayan hortumları, suyun içinde kopan fırtınaları bekler.
Arada kardeşleri, yol arkadaşları, yalancı kabukları olur.
Sesleri birbirine benzeyen camlar gibi kırılır kabuklar.

Yazının Devamını Oku

New York New York

Geçen haftaki yazıda bir tatilin hüzünlü detaylarından söz etmiştim.


Bilenler bilir. Benim nedense USA’ye gelmem hep böyle zor olmuştur.
Artık bu konuyu kafama çok fazla takmamam lazım, çünkü şahane seyahat anılarım var size bahsedebileceğim.
Öncelikli durağım Detroit oldu.
Ohio bu zamana gördüğüm en geniş çiftliklere ev sahipliği yapan bir yer.
Turistik ziyaretlerde biraz sessizlik, huzur arayanlar için birebir.
Oyların en fazlası Trump’a gitmiş.

Yazının Devamını Oku

Uçtu uçtu kuş uçtu

“Yaptığımız işin kişiliğimizi tanımlamasına tarihte izin veren ilk toplum da biziz; yeni tanıştığımız birine ilk sorduğumuz nereli olduğu ya da ailesi değil, ne iş yaptığıdır, sanki bir insanı ötekilerden ayıran özelliği bilmek için işini sormak yeterlidir.”


Alain de Botton’un “Havaalanında Bir Hafta” adlı kitabından bir sözdür bu. Benim hikayem de bununla ilgili aslında.
Uzun zamandır aklımdan bir türlü çıkaramadığım gerginlik konularından biri de havaalanları.
İnsanlar devletlerin kendi aralarındaki politik ilişkilerin olumlu ya da olumsuz kurbanı oluyor herhalde ki uzun süredir patlamadır, geçişlerde bitmeyen polis gerginliği derken havaalanları sevilen bir yer olmaktan çıktı. Kim olursan ol, kim olduğunun savaşını veriyorsun içeride.
Geçenlerde ani bir kararla Ohio’ya gittim. Orada arkadaşımı görecektim. Dış Hatlar’a girdim. Uzunca bir sıranın arkasında dururken fark ettim ki, sırada bekleyenler kim olduklarının güvenlik gücü karşısında bir anlam ifade edip etmediğini sorgularken bir yandan da sizin iyi ve güvenilir kişiler olup olmadığınız sorgulanıyor.
Bakıyor size 25 yaşında bir çocuk. Bu adam şimdi bir çığlık kıyamet terör estirir mi, çatışma çıkar mı, güvenlik beni azarlar mı? Bu düşünceleri gözlemlemek hiç de zor değil.
Kardeşim Amerika’ya gitmek ve yerleşmek mi, ben almayayım. Ama yine de Amerika’ya ne zaman gitmeye kalksam, sanki ailesine yalan söyleyen çocuk gibi kasılmalar başlıyor karnımda.

Yazının Devamını Oku

Bartu Ben geliyor

Bence bu haftanın en güzel dizi haberi...


Hayranı olduğumuz Tolga Karaçelik’in yönettiği, senaryosunda ve başrolünde ise Bartu Küçükçağlayan adının olduğu bir projeden bahsetmek istiyorum.
Hani dizilere bu kadar fazla kafa yorduğumuz, hepimizin eleştirmen kesildiği şu yoğun gündemimize harika göndermeler yapmış Bartu... Jim Carrey, “Jim&Andy” belgeselinde izleyicinin olmak istediği şeyi düşlediği bir zamandan bahseder ve der ki: “Seyirci gamsız olmak ister.
Ben de öncelikli olarak seyirciyle kuracağım ilişkide bunu hissettirmeyi hedefledim.”
Bartu’nun “Bartu Ben”deki performansı, biraz seyircinin “izleyici kaldığı şey” karşısındaki tutumuna da ayna tutmuş. Herkesin sahneye çıkmak istediği bir toplumda, sahneye çıkmayı meslek edinmiş insanların yaşadığı travmatik her anı gülünç bir şekilde aktarmayı başarmış.
Büyük Ev Ablukada ilk çıktığında bu kadar popüler değildi.
Ama Bartu şimdi sahneye çıktığında çığlıklardan kendini duyamıyordur muhtemelen.

Yazının Devamını Oku

Geriye sayılmış günlere veda

Gökçeada’da bir sabah. Horoz saatine göre yaşıyor insan burada. Onunla uyanıp, günü keçilerin yürüyüşü, tekelerin kaçışı, oğlakların yol kesişiyle bitirebilirsiniz. Bir iki güzel yer var yemeğine doyamadığınız. Merkez Lokantası ve Eleni...


Gündüz Yıldız Koyu’na gidip, Yıldız Koyu ağacının o muhteşem boynunu öptükten sonra denizin tadını çıkarırsınız gün boyu. O koyda balıklarla yüzer, Kefaloz’a gidip dalış yaparsınız. Zeytinli’ye gider, Nostos’da tatlı yer, dibek kahvesi içersiniz. Birileri yaklaşır yanınıza. Onlar Rumca konuşur sen Türkçe, anlaşırsınız. Ortak dertleriniz vardır, sarılırsınız.
¡ ¡ ¡
Hayatınızda bir Ata Demirer varsa, size harika sofra hazırlatır. Masada Şecaattin Tanyerli çalar. Demet Akbağ bir şiir okur Oktay Rıfat’tan...
“Ağlama Ahmet ağlama
Davranma kuşağına ikide bir
Anam avradım olsun

Yazının Devamını Oku

Gökçeada gökyüzünde bir Akyıldız

İnsan bazen gözünü güzel bir şeyleri görmeye açar da hâlâ uykuda hisseder ya kendini. Tam öyle bir sabaha, Gökçeada’nın güneşli bir gününe götüreceğim sizi.


Ece Temelkuran’ın yıllar evvel bir dergiye hakkımda yazdığı yazı gibi uyandım o gün. “Gonca” demişti Ece, “gülün bir anıdır”. O an dedim o sabah. O an bu andır. Bunu adaya gelenler, yaşayanlar kadar bilir. Eylül fırtınasına az bir zaman kalmıştı. Yıldız Koyu’nda dalmış, balıklarla oynaşmış, dipten renkli taşlar çıkarmıştım. Setim yoktu o gün.
Terasımdaki masa sandalyeyi düzeltirken etrafta koşturan köpeklerime sesleniyordum. Hoş bir kadın geçti balkonun uzağından. Sanki gülümsedik birbirimize. Günün selamı işte. Birazdan telefonum çaldı, arayan Muammer Brav. “Gonca” dedi, “Az önce balkonunun oradan geçen arkadaşım Aşkım Akyıldız’dı.”
Aşkım Hanım’ı kitaplarından, güzel şiirlerinden bilen bilir. Mevlüt Akyıldız’ın eşidir kendisi. Öğrendim ki Mevlüt Bey ve Aşkım da yılın belirli zamanlarını bu adada geçiriyor. Hemen peşine düştüm bu güzel buluşma ihtimalinin. Telefonlaştık.
Akşamüstü Mustafa’nın Kayfesi denilen yerde günü batıracak, ardından ben her zamanki gibi Eleni’ye geçecek ve ekip arkadaşlarımla orada buluşacaktım. Ne de olsa adalıyız artık! Rutinimiz belli! Günü batırmanın zaferini kutlayacaktık!
Mevlüt Akyıldız, Türkiye’nin en değerli ressamlarından. Üstelik kendisi Denizkızı Eftalya’nın albüm kapağının tasarımcısıdır. Hani Kalan Müzik’in yıllar sonra arşivimize kazandırdığı muhteşem ses. Harika buluşma gerçekleşti. Aşkım Hanım’ın şiirlerinden, adanın öykülerinden, Mevlüt Akyıldız’ın eserlerinden, sinemanın bugünkü yerinden söz ettik uzun uzun. Mevlüt Bey’in atölyesine gittik. Deli Saraylı adlı eseri karşıladı beni kapıdan girer girmez. Sonrası yeni, eski tüm eserler üzerine konuşarak geçti. Derken Aşkım Akyıldız, bana adada yaşayan çok değerli birinden söz etti. “Gitmeden önce görmen gerekir” dedi. Tanıdıktan sonra anladım ki ölmeden önce mutlaka görmem gereken biriydi o kişi. Kamil Melih Özaltıner...

Yazının Devamını Oku

Sanat insan içindir

Eylül biterken en sevdiğim şey iki şey.


Birincisi doğum günümü atlatmış olmak, ikincisi ise festivallerin başlaması.
Aslında tüm dünyada gösteri sanatlarının başlaması diyebiliriz.
Bilmeyenler için tekrar ve tekrar vurguluyoruz.
İKSV, 1973 yılında Dr. Nejat F. Eczacıbaşı tarafından kurulmuştur.
Festival denilen algıyı klasik müzikten sinema ve gösteri sanatlarına kadar genişleterek Türkiye’nin kültür sanatına büyük katkıda bulunan, kâr amacı gütmeyen bir vakıftır.
Evet ‘festival zamanı’ hem izleyici hem de performans sergileyecekler açısından heyecan verici.

Yazının Devamını Oku

Zararın neresinde göbek atmalı

Son yılların tartışılmaz tek gerçeği şu; hepimiz diziciyiz. Hiçbir hikayenin bir film dakikasında anlatılmasından yana değiliz. Mümkünse 3.5 saat anlatılsın, bakışlar yayılsın, hatta oyuncu olarak bile başarı kotamız 5 dakika boyunca aynı duyguyla hiçbir şey yapmadan bakışımız olsun derken...

Son yılların tartışılmaz tek gerçeği şu; hepimiz diziciyiz. Hiçbir hikayenin bir film dakikasında anlatılmasından yana değiliz. Mümkünse 3.5 saat anlatılsın, bakışlar yayılsın, hatta oyuncu olarak bile başarı kotamız 5 dakika boyunca aynı duyguyla hiçbir şey yapmadan bakışımız olsun derken... Artık biliyoruz ki oynayanı da, çekeni de, izleyicisi de, her ay KDV’leri hesaplayan muhasebecisi de, kanalı da istiyor ki 150 dakika iş çıkarabilelim. Her hafta!
İki Titanik üst üste izlemek gibi biliyorsunuz, özetiyle birlikte.
Halbuki sinemanın (sinema demek gerek ekran işlerinin ilk ismi olduğundan) izleyicinin düşüyle, kendiyle çatışmasıyla arasında bir konu bağıdır diziler, filmler. Tıpkı tiyatro gibi. Oysa yaklaşık 10 yıldır “Hay Allah, niye böyle bitti” denilen bir film duydunuz mu? “La La Land” bile iki finalli bitti maşallah.
Uzun uzun anlatıyoruz her şeyi. Her şeyi ama! Üstelik sınırlı kelimelerle. Çünkü sansür her yerimizde. Etrafta bitmeyen bir toplum huzuru konuşması. İnanılmaz şaşırıyorum ben. Kim bu mutlular? Bizim adımıza karar verip verip duruyorlar?
Ne geliyorsa başımıza mutluluktan geliyor, ben diyeyim size. Çünkü toplum hüzünlü toplum. Zaman hüzünlü zaman. Huzur kısmını ben kaçırıyorum. Bir genç olarak neyin bana örnek olup olmadığına karar verebilmek, talep etmek istiyorum. Neyse efendim...
Bu mutlular bize bakıp üzülüyorlar bence. “Huzurları kaçık” diye üzülüyorlar. Bana bakıp dertleniyorlar mı mesela?
Bir insanın derdini topluma örnek olma düşüncesiyle terazide dengeleyip anlatmak her zaman zordur. Bir taraf ağır basacaktır çünkü ve biz de o ağırlığı anlatırız zaten. Hayat, biraz da bu hikayeleri anlatmak için “bir sahnedir”. Bir suçluyu da anlatır sanat, yalnızı da, esnafı da. İnsanı tarif eder neticede. Her hikayenin kendi kelimesi, nezaketi, kabalığı, çığlığı, sessizliği vardır. E şimdi 150 dakika olmuş işlerde bunlar nasıl anlatılacak?

Yazının Devamını Oku

Hani benim mizahım nerde

Uzun zamandır yakamıza yapışan bir hastalık bu. Gülememe rahatsızlığı...


Kütüphaneyi karıştırırken Henri Bergson’un “Gülme” adlı kitabı gözüme çarptı.
Halihazırda muhteşem bir ekiple komedi filmi çekiyorum, dedim ki şu kitaba bir daha bakayım. Bu tiyatrocuların el kitabı olsa da, bence gülmeyi seven her insanın okuyacağı türden bir kitap. Yüzleşebildiğimiz kadarıyla tanığız zaten ne kadar az güldüğümüze.

NELERE GÜLÜYORDUK

Ülkece güldüğümüz ortak konuları evimize televizyon getirdi. Fakat bazı tiyatroların, özellikle Devlet Tiyatrosu’nun girmediği köy de kalmamıştır. Yıllarca Devlet Tiyatrosu’nda çalışan Gülenay Kalkan, çekim yaptığımız yerde sohbet ederken dedi ki: “Köye Hamlet götürdüğünü bilirim tiyatronun...”

Yazının Devamını Oku

Bir eylül ihtarnamesi

Doğum günüm 2 Eylül 1986.


Ben hiç eylülde doğmadım aslında.
Kesinlikle kabul etmiyorum bunu.
Eylülde doğmam için önce mutlu bir çocukluğum olması gerekir.
Yazık ki tam bir kış çocuğuyum. Ayım günüm belli değil.
Tek bir sözü söylemek için gelmiş ve çok da kalıcı değilmiş gibidir yüzüm.
Herkes söylediklerime gülümser benim. Şaka yaptığımdan değil, mutlu olduğumdan gülmem gerektiğini söylerler. Hiç gülmem. Mutlu değilimdir, komiğimdir ama.

Yazının Devamını Oku

Harbiye Açıkhava ferahladı

Harbiye Açıkhava, birkaç gün önce Şebnem Ferah’ın sesiyle bir diriliş yaşadı resmen. Merdivenlerine kadar dolu olan Harbiye, Ferah’ın yeni albüm şarkılarını, bir masanın etrafında bir meseleyi açık açık konuşur gibi dinledi.


“Ah, ah annem
Bugün öldüm ben
Bir düğmeyle
Delip geçti tam göğsümden” diye akan “Sözde Namus” şarkısı ile kadınları haykırdı avaz avaz.
Anton Çehov’un 1800’lü yıllarda yarattığı matemli kadın kostümünün günümüz uyarlaması gibi görünen simsiyah elbisesi, pırlantalarla kaplı takılarının arasından, bir fısıltıyla, belki ışıklar arasından seçtiği bir çift göze “Üstünden geçtiler kalbimin, kıramazsın” dedi.
Kristali ters dönmüş mitolojik bir varlığın, Hades’in kapısında sevdiğiyle yüzleşmesi gibi, diyecekleri bitene kadar sahnedeki gökgürültüsü bir an olsun bitmedi. Ne kadar kıyamet varsa hepsine ayna tuttu.

Yazının Devamını Oku

Japonya’dan gelen çoraplar

Geçenlerde uzun zamandır kendisinden haber alamadığım arkadaşımla sosyal medyadan birbirimizi bulup konuşmaya başladık.

Artık Japonya’da yaşadığını ve birkaç değişik işle birlikte tekstille alakalı şeyler yaptığını öğrendim.

Sesini duymak kadar anne olduğunu bilmek de beni duygulandırdı.

16-17 yaşında aileden uzak ilk yaz tatilimi birlikte geçirmiştim onunla.

Yol boyunca Cake’in o yıl çıkardığı Comfort Eagle şarkısı çalıyordu.

İstanbul’a taşındığımız 98 yılından bu yana kurduğum onca arkadaşlık içinde onunki hep başka olmuştu.

Küçücük yaşının yanında bir bina kadar dev duran piyanosu, annesi ve babasının şahane sesi eşliğinde ev, La Scala’da bir prömiyer akşamı gibi olurdu.

Biz Göztepe’de otururduk. Annem babam yeni boşanmıştı ve pek huzurum yoktu evde.

Akşamları Caddebostan sahilinde yürüyüşe çıkardık arkadaşlarla.

Yazının Devamını Oku

Bir Cihangir hikayesi

Demir balkonun ardından bakıyoruz dışarıya.


Avizenin lambasının değişim zamanı gelmiş.
Üst kata taşınacağım birkaç gün sonra.
Komşuluk anlaşması aylar önce yapılmış, bir dost sohbetindeyiz sevgili İklim Tamkan ile.
Sessiz sokağımızın köşesinde titreşen bir torbanın kımıldanışına uyanıyorum.
Saat sabahın beşi. Eşliğinde bir bavul sesi.
Tekerleklerin Arnavut kaldırımı ezerek, sanki bir kavgada haklıyken haksız duruma düşmüş gibi söylenişini duyuyorum.

Yazının Devamını Oku

Bir türbülansın notları

Berlin’den döneceğim gün arkadaşım aradı.

”Gonca umarım bugün dönmüyorsun. Hava çok kötü. Birkaç gün İstanbul böyle olacakmış.”

“Hayır. Bugün dönmüyorum. Çok kıyak bir aksiliğim oldu” dedim. Arkadaşlarım bilir.

Son yıllarda, bu tuhaf zamanın ve nefes aldığım mekanın içinde “anksiyete” adı verilen tuhaf bir sendrom uğrayıp gidiyor.

Üfürüklerin sızdığı kalbimden “şimdi yolun sonuna geldik” diyen heyecanlı bir ritim hızla yol alıyor önce.

Soğuk soğuk terleyen ellerimi kavuşturup, gözlerimi kapamaktan ve tam o anda neler olacağını kestirip ve hatta cenazemi hayal edip, kendimi toprağa vermeden sakinleştiremiyorum kalbimi.

Elinden sıkıca tuttuğum sevdiklerim ve hatta sevmediğim şeylerle ilgili umulmadık olumlu gelişmeler de olmasa pek tadım yok diyebilirim son zamanlarda.

Anneannem evde kavga olunca söylenirdi “Allah canımı alsa da kurtulsam” diye.

Neyi ve kimi haklı bulduğunu çok güzel kamufle ederdi bu sitem.

Yazının Devamını Oku

Bir yas gecesi rüyası

.

“Şimdi benim bir han avlusunda

Hiç bitmeyecek umutsuz kavgam,

Soluyorsa başı önde yorgunluktan;

Bil ki senin hep böyle umarsız,

Yarını göze alamayışından.

İşte bunun için sevmiycem seni...” Metin Altıok 

Bugün bütün gün “anlaşılmayı” düşündüm. İnsan bu dünyaya geldiğinde ne amaç ediniyorsa, giderken cennetlik olmayı hedefliyor. Dolayısıyla buna hak ediş demek çok zor. Her şey o kadar planlı ki yaşarken. Peki ne yazıyor listede tam olarak? Kalbimize huzur veren bu güzel mekanı hak etmek için ne biriktirmeliyiz yaşamda?

Hayatım boyunca saflığını koruyacak ve ne yazık ki bozulamayacak duyguların içinde durdum bugün. Kırılganlık gibi. Hayal kırıklığı gibi. Yeni tanıştığım sevgisizliğim de cabası. Bu noktada köşesinden dönülmüş bir zafer varsa, öfkenin yokluğudur. Dünyaya karşı hissedilen ve hızla aramızda çoğalan sevgisizlik. İnsanı, hayvanı, bitkiyi alıp götürürken içimize yayılan bu yokluk hissini düşündüm.

Yazının Devamını Oku

Güreli’den başka kimse bilmez!

1965 yılında Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı” filmi siyah beyaz perdeye yansırken, 1961 yılında Salâh Birsel’in “Dört Köşeli Üçgen” adlı tek romanı yayımlanmıştı.


Her iki eser 1942’de yayınlanan Albert Camus’nün “Yabancı” adlı romanıyla kardeş gibidir benim için.
“Dört Köşeli Üçgen” romanının Mehmet Güreli’nin yönetmenliğinde çekilen filmini de festivallerden hatırlarsınız.
“Dört Köşeli Üçgen” filmi,
27 Temmuz’da vizyona girecek.
Mehmet Güreli’nin dayısıdır Salâh Birsel.
Türkiye’de iki “bulut geçti” vardır. Biri Salâh Birsel’in şiiridir, diğeri Mehmet Güreli’nin şarkısıdır.

Yazının Devamını Oku

Kendine iyi bak: Yaşarken!

Arabayla Dolmabahçe’nin oradan Levent’e uzayan bir yolculuk esnasında fark ettim. Şehrin içinde yol alırken şehri izlemeyi çok ertelemişim. İyi bir müzik, tarihi duvarlar.


Nükhet Duru’dan “Adamların Adamı” çalıyor. Ölümsüz bir Sezen Aksu şarkısıyla bu yaş bu yaşama feda olsun diyorum.
98 yılının korkunç bir yazında geldim buraya. Kamyonun önünde oturuyordum. Dört saat sürmüştü yolculuk. Klimanın üstüne konulan çıplak ayakları, eşyalarımızı taşıyan amcaların bana ağlıyorum diye İstanbul’u anlatmasını hatırlıyorum.
İstanbul’a gelirken de ağlıyor insan. İstanbul’da yaşarken ve hatta terk ederken de...
Haklıyız. Şikayetimiz hiç bitmez bu şehirle. Köylüsü, şehirlisi, değişik topraklısı hepimiz esnaf adı altında büyümüşüz.
Sokak köşelerinde uyuyan teyzeler vardı. Kadıköy’ün eski dansözü Suna, şarkıcısı Nermin...
Gönlü zengin bu şehrin.

Yazının Devamını Oku

Bir öğretmenin sevgisi

Geçen hafta gazeteci Rahşan Gülşan beni aradı. Burdur’da uzun zamandır hayvanlarla ilgili ciddi mücadele veren bir öğretmen hakkında konuştuk. Onun için güzel bir yardım metni hazırladık, arkadaşlarımıza yolladık.


Sonuçta 1.5 ton mama alacak kadar para topladık. İnanın hiç de zor olmadı. Ayrıca mamacı da dağ gibi indirim yaptı.
İzninizle öncelikle o özel insanlardan bahsetmek istiyorum. Fırat Tanış, Leman Sam, Prof. Dr. Ayhan Kalyoncu, Nissan, Bora Koçak, Eser Özsaraç, Nilgün Bodur, Sabetay Totah, Kalben, Ceylan Ertem, Sunay Akın, Belgin Akın, Halil Sezai, İzzet Çapa ve Sezen Aksu’ya ayrıca teşekkürler ederek...
Mamayı yükledik ve yola çıktık. Türkiye bambaşka bir yer. Şehirler arası arabayla sık ziyaret edenler bilir. Hele yolda yağmura denk geldiyseniz yeşilin ve toprağın kokusu bambaşkadır. Söylemediğimiz şarkı kalmadı sanırım. Benimle 5 saat yol afedersiniz de sükut içinde geçecek değil!
Burdur’da bizi öğretmen Mesut Çal karşıladı. Hemen bahçesinde kurtardığı köpeklerle tanıştık. Mamaları yükledik.
Mesut, müzik öğretmeni orada. Çocukların eğitimiyle, gelişimiyle ilgili hemen hemen tüm organizasyonların ya başında ya da içinde aktif görev yapıyor. “Çocukları nasıl susturuyorsun peki, kızdığın da oluyor mu?” diye sorulunca “Ben çocuklarıma koşmayın, zıplamayın, susun, konuşmayın gibi şeyler söylemiyorum. Aksine daha çok konuşup hareket etmeleri gereken bir zaman” diye karşılık veriyor.
Tambur çalıyor Mesut. Konservatuvar mezunu. Bir sürü iş denemiş, hepsinde başarılı olmuş en son ruhuna burası yakın gelmiş. Müzik öğretmenliği...

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI