Korkusuz yapımcılara öneriler

‘Shameless’ın ‘Utanmazlar’ adıyla Türkiye ekranlarına uyarlanacak olması son zamanların en çılgın haberi herhalde. Hatta ‘Sopranos’u İstanbul’a taşıma fikrini bile gölgede bırakır. Madem 2015 böyle kaçıklıkların yılı olacak, Med Yapım gibi cesur şirketlere önerilerim var.

Shameless yalnızca Amerikan uyarlamasıyla ABD’nin değil, orijinaliyle Büyük Britanya’nın da gördüğü en ‘utanmaz’ dizi. Sadece içki, uyuşturucu, seks değil; çarpık aile, tepetaklak ev, kaotik sosyal düzen ve çiğnenip suratınıza tükürülmüş bir sistem eleştirisi. Med Yapım Türkiye’de bunu tutturabileceğine inanıyorsa ayakta alkışlıyorum. Televizyon tarihimizde bir devrim, sansürün hükmüne karşı afili bir ayaklanma planlıyorlar herhalde. Öyleyse Med Yapım’ın açtığı bu fantastik kapıdan daha fazla manyaklık neden girmesin? Bence Shameless’ı uyarlayan, efeler gibi bunları da alır getirir, ulusal kanala, prime time’a koyar:

Korkusuz yapımcılara öneriler
Shameless

Sons of Anarchy
Motosiklet çetesi hikâyesi hiç olmayacak bir şey değil. Sonuçta Emrah yaptı bunu zamanında. Elde zincirlerle sokak kavgası sahneleri televizyon sineması tarihimizin unutulmaz anlarındandır. Çetenin elebaşı Jax Teller rolüne de, en azından saç rengiyle cuk oturacak Kıvanç Tatlıtuğ’umuz var. Kadınlara eziyet olsun, hırtlık, itlik olsun, mafya, racon, kabadayılık olsun hepsi zaten çekmekte usta olduğumuz enstantaneler. Şiddetten de kaçmıyoruz asla. Bir tek seks meselesi sıkıntı olabilir ama Shameless’ın edepsizliğinden korkmayan motosiklet çetesinin aşırılıklarından hiç ürkmemeli. ‘Anarşinin Oğulları’ da vurucu bir isim olur üstelik. Arkaya çArşı duvar yazılarıyla İstanbul koy. Dramayı aç, sigarayı kıs. Gayet yerel, gayet nizami.

Korkusuz yapımcılara öneriler

Supernatural
Çok üstünde durmamış olabilirsiniz ama uzun yıllardır bir doğaüstü olay izleme merakımız var. Samanyolu TV bu konuda bir efsane mesela. Sırlar Dünyası’nı hatırlıyor musunuz? İlkel bir ‘Supernatural’ olduğunu kabul etmek lazım. Sam ve Dean Winchester kardeşlerin şeytanlı, melekli, iblisli dünyasını bu tecrübeye dayanarak uyarlasalar hiç de sakil durmaz. Çünkü belli ki artık sansürden, RTÜK’ten korkusu olmayan provokatif konular peşindeyiz. Tanrıya bile horozlanan iki canavar avcısı kardeş biz çılgın Türkler’e iyi gelir. Üstelik ‘Kuzey Güney’ usulü erkek kardeş çekişmelerine de kaptırmışlığımız var. Med Yapım’ın bunun da üstesinden gelebileceğine inanıyorum.

Korkusuz yapımcılara öneriler

Skins
Bu çok utanmaz İngiliz dizisini de Amerika’ya uyarladılar ama pek tutmadı. Bence bizde şansı daha yüksek. Gençlik dizisi dedin mi akan sular duruyor zaten. ‘Medcezir’, ‘Güneşi Beklerken’, ‘Kaçak Gelinler’ televizyonun en büyük hitleri oldu. Öyleyse neden ‘Skins’in kayıp kuşağı yeni yıldızlarımız olmasın? İçkiyle, uyuşturucuyla, şuursuz seksle, “Yuh daha neler”li tüm ergen hareketleriyle barışığız. Çünkü Haluk Bilginer’in ‘Shameless’ın Frank’ini oynayabildiği bir ülkede yaşıyoruz.

Korkusuz yapımcılara öneriler

House of Cards
İşte bu biraz riskli. Ama ‘Reaksiyon’u yapan bunu da yapar. Ben Pana Film’den umutluyum. Neden Haluk Bilginer hem Frank Gallagher hem Frank Underwood olmasın? Ak Saray’da neler dönüyor, kim kimin kuyusunu kazıyor, komplo teorisi, entrika en sevdiğimiz şeyler. Biraz ipin ucu kaçarsa kanalın, yapım şirketinin, senaristlerin sonu acı olabilir ama önemli değil. Bu yola Shameless’ı Türk izleyicisine kazandırarak çıkıldı sonuçta. İki devlet entrikasından mı korkacaksınız?
Bu dizilerden herhangi birini uyarlamaya çalışacak ilk kahraman kimse sonsuz desteğim onunla.

Korkusuz yapımcılara öneriler

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Tecavüzcüler, katiller, dayakçılar ne izliyor?

Özgecan Aslan’ın ölümüyle bir kez daha ülkedeki erkekleri böyle canavarlaştıran şeyin ne olduğunu düşünüyoruz. En yakınımızda suçlamaya hazır televizyon var. Fakat sorun sadece tecavüz sahnesinde değil, tecavüzcüyü besleyen kara ahlakçılıkta.

Daha yılın ilk iki ayı bitmeden 40 kadın cinayeti işlendi. Erkekler geçen yıl 281 kadın öldürdü, 109’una (kimisi kız çocuğu) tecavüz etti. Bıçaklananlar, tekme tokat dövülenler, saçlarından tutulup sokakta sürüklenenler, yakılanlar, kolu, bacağı, burnu, çenesi, parmakları kırılanlar, bu sırada çocuğunu düşürenler, zaten tecavüz sonucu hamile kalıp doğuranlar, korkudan susanlar, kaçamayanlar binlerce.


Özgecan Aslan

Bu sırada RTÜK Başkanı Davut Dursun dizilerin cinsellik ve şiddet içerdiğini, bunun Türk aile yapısına, sosyal ahlâka aykırı olduğunu söylüyor. Bülent Arınç dizileri eleştirirken “uyarılma yaşı” gibi meseleleri dert ediyor; “(Bazı diziler) Türkiye’deki cinsel hayatı sınırsız ve sorumsuz hâle getiriyor. Yani uyarılma yaşı eskiden kızlarımızda 13-14, erkeklerde 15-16 iken şimdi 7-8’lere kadar gerilemiştir” diyor.


Paramparça

Yazının Devamını Oku

Televizyonun en tatlı çifti

Onca kaba hikâyenin arasında, Fox’un yeni dizisi ‘Aşk Yeniden’ stresimizi aldı. Buğra Gülsoy ve Özge Özpirinçci’nin içlerinde birer romantik komedi perisi uyuyormuş demek. Bir anda ekranda izlediğimiz en iyi ikiliyi yarattılar.

‘Aşk Yeniden’ ilk bölümüyle AB’de birinci oldu. Bol bol hak ederek. Salı günü karşısında ilk bölümüyle ‘Sevdam Alabora’ da vardı. ATV nasıl ucuz dramdan kuruyorsa, Fox ekranı da bir bardak soğuk limonata gibi ferahlattı. Zeynep (Özpirinçci) ve Fatih’in (Gülsoy) tanışması her türlü Jennifer Aniston, Kate Hudson filminde karşınıza çıkabilecek sevimli tesadüflerden biri. Uçakta bebekli yalnız bir kadın, business class’ta viskisini yudumlayan hoş adam, türbülans ve çarpışma. 1. Kavga 2. Barışma 3. Anlaşma.

Televizyonda romantik komedi türüyle tanışıklığımız çok eski değil. Romantizm ile komediyi harmanlama fikrine uzun yıllar yaklaşamadık. Oysa ‘Mavi Boncuk’, ‘Neşeli Günler’, ‘Kara Gözlüm’, ‘Fosforlu Cevriye’ ve daha yüzlercesinden şakalı, komikli sempatik karakterleri drama bağlayan bir Yeşilçam geleneğinden geliyoruz. Fakat televizyonda bu iş uzun süre oturmadı. Ya melodramın dibine vurduk ya sitcom peşinde koştuk. Son yıllarda Batılı anlamda romantik komedi kalıplarını doldurmaya çalışan işler izliyoruz. ‘Kaçak Gelinler’, ‘Gönül İşleri’ gibi…

Fakat ‘Aşk Yeniden’ şimdilik bu işi en iyi becerenlerden olacak gibi görünüyor. Birincisi, mesela ‘Kaçak Gelinler’de çok kör göze parmak giden selfie gençliğini yakalama çabası yok. Bu da rahatlatıcı. İki cümlede bir ‘zamane gençlerini aşırı gözlemledik’ diye kafamıza kakılmıyor. Romantizm dinamiklerini de derin uçurumlarla verme çabasında değiller. Oğlan zengin, kız orta halli. İkisi de New York’ta yaşamış. Kız mesela ‘Paramparça’nın ergenleri gibi para, pul peşinde değil. Üstelik evlenmeden yalnız başına çocuğunu kucağına alıp maceraya atılmış cesur bir kız. İşadamı bilmemkimin karizmasına kör kütük âşık olacak bir mağdur kuzu hiç değil.

SANKİ JULIA ROBERTS

Buğra Gülsoy’un çok sahici biçimlendirdiği Fatih, ‘Acımasız, zengin, aşka inanmayan Zıttırıvırthanoğlu veliahtı’ değil. Acayip iyi niyetli, biraz şaşkın, tüm erkekler gibi azıcık hastalanınca ölüm döşeğinde gibi mızmızlanan tatlı bir tip. Özge Özpirinçci’nin Zeynep’i ise, bugüne kadar oynadığı karakterler arasında ona en yakışanı olabilir. Sanki ‘Kaçak Gelin’in (Runaway Bride), ‘En İyi Arkadaşım Evleniyor’un (My Best Friend’s Wedding) Julia Roberts’ı, ‘Acemi Prenses’in (Princess Diaries) Anne Hathaway’i. Zengin masasında çorbayı hüpletmeden yiyemeyen dağınık saçlı sempatik kız stereotipi Türkiye televizyonlarında kimseye böyle yakışmadı.

Bir de ortada dünyalar tatlısı 10 aylık bir bebek var. Bu yumuşak kalpli annelerin hepsini şıp diye ekrana bağlayacak müthiş cin bir fikir. ‘Küçük Ağa’nın, ‘Poyraz Karayel’in reyting başarısından biliyoruz ki, minnoş çocukların mutluluğunu görmek için 50 bölüm ekrana yapışıp kalabiliriz.

Üstelik Selim o kadar mıncıklamalık bir bebek, annesi öyle gerçek sınırlarında şaşkın/hevesli/hisli ki, izlemeye doyulmaz. Sırf uçakta emzirme sahnesi için ve nihayet ekranda bebekli bir kadına bez çantası vermeyi akıl ettikleri için senaristleri tebrik etmek lazım.

Yazının Devamını Oku

'Bu söz için biri intihar edebilir!'

Başlıktaki laf Star TV'nin yeni programı 'Patron'un yarışmacısına ait. Kendi yarışmacısını bile hakaretlere isyan ettiren bu an, fesatlıktan para yapmaya çalışanları uyandırır mı?

Bu kez tarzına çok güvenen kızlar değil de, ‘tasarımlarıyla acayip iddialı’ stilistler yarışıyor. Bu Tarz Benim’den pek bir farkı yok. Yalnızca tasarımcılar feci tecrübesiz bebekler oldukları için daha korkunç kıyafetler (ya da bele bağlanan yırtık kumaşlar) izliyoruz. İlk bölümde stilistinin kırptığı şeyleri beğenmeyen 27 yaşındaki Deniz Demirci, ‘Kusurlarını örtmemiz lazım’ lafına çok alındı. Bir de üstüne Hakan Akkaya ‘Evet! Kusurlusun’! Basenlerin geniş! Bu bir kusur! Kalçanı saklaman lazım! Kabul et!’ diye coşunca kızcağızın tüm kompleksleri, kamera karşısında 10 kilo fazla görünmesinin biçimsiz stresi çığ gibi başına yıkıldı. Titreye titreye ‘Ama bana böyle diyemez. Kusurlu diyemez…’ diye sayıklarken kanı çekilmiş gibiydi. Bir anda ‘Ağzımızdan çıkan sözler yüzünden biri intihar edebilir’ diye patlayıverdi. Hakan Akkaya ‘Saçmalama artık daha neler aahahah’ dedi ama 90 dakika boyunca 21 yaşındaki bir kıza berbat/manasız/paçavra/korkunç/anneanne kafası/sen git bankacı ol/kendini ne sanıyorsun/küstah/zevksiz/sorunlu derseniz hayattan epey soğutabilirsiniz.

Kalçan geniş işte, geniş!

Ucundan ünlücük olma hevesiyle bu cadı kazanına kendini hevesle atan kızlar bile artık bu zorbalık oyunundan sıkılmış olmalı. BBG devrinden beri prodüksiyonun özenle planladığı kavgaları izliyoruz. Hala yapım şirketleri kızların yellozluğundan medet umuyor. Önce tüm yarışmacılara gıcık olup sonra jürinin tüm kibiriyle zavallıları bir güzel çitilemesinden ferahlamamız bekleniyor. Ve bu kötülüğümüzü besledikleri için ‘sosyal medyada çok konuşulan’ olmakla gurur duyuyorlar. Ayakta alkışlanacak bir durum gerçekten! ‘Senin tasarımlarını giyeceğime çöp poşeti giyerim!’ diyerek, siyah torbayla podyuma çıkan yarışmacı öyle dahice bir fikir ki, çirkeflik dozu fesat şovların şerbetlilerinin bile ağzını açık bıraktı. Bravo!

Ya da Hakan Akkaya’nın kızların basenleri, bacakları mevzusuna seri katil soğukluğunda girişebilmesi tam bir ‘iyi TV’ anı sayılıyor herhalde. ‘Sen kendini nasıl görüyorsun acaba? Kalçan vücuduna göre geniş işte! Geniş!’

27 yaşında bir kızın ulusal kanalda dünyanın bir çöp poşeti içinde sağlı sollu aşağılanması sonra da ‘Ağlayacak mısın? Yine mi ağlayacaksın? Hadi ağla o zaman’ diye darlanması artık kimseyi rahatsız etmiyor.

Yazının Devamını Oku

Salya sümük âdâbı

ATV’nin yeni yarışması ‘En Sevdiğim 3 Şarkı’ ağlatmak için öyle zorlama bir çaba içinde ki, dünyanın en büyük dramını alıp koysalar taş kesileceğiz.

Bu tür yarışmalarda en kötüsü başkasının adına utanma hissi. Dişlerinizi sıkarak Nihat Doğan’ın cümleyi toparlayamayışını izlemek mesela. Behzat Uygur’un formatı anlamadığı için bize de anlatamayışına üzülmek. ‘Bu Tarz Benim’ kızlarının tuhaf bir şekilde kuliste reenkarne oluşunda anlam aramak. Özlem Özden’e doğuştan yetenekli olduğu yalanını zerk edenlere, ondaki bu özgüvenin sınırsızlığına şaşırmak. Çok kötü sesli insanların, çok uzun süre anneleriyle ilgili türkü söylemeleri bile bu listede sonlara düşüyor.
Epey karışık ama formatı şöyle özetleyeyim: 12 yarışmacı kura ile eşleşiyor. Altı çift şarkı kapışması izliyoruz. Ardından jüri üyeleri yarışmacıları ‘İner misin Çıkar mısın’ usulü platformlara yerleştirip gitsin/kalsın yapıyor. Ama asla sesine, müzik kabiliyetine göre değil. Hayat hikâyesine göre. Çünkü işin sonunda 50 bin lira var. Sorumuz da şu: “Bu 50 bin lirayı ne yapacaksın?”

Peki o zaman niye şarkı söylüyorlar da pandomim yapmıyorlar diye sormayın. Production House format konusunda Türkiye’nin en cin şirketi olduğuna göre kesin bir bildikleri olmalı (bkz: Bu Tarz Benim).
Neyse, böyle böyle 12 oluyor 6, 6 oluyor 3. Saat oluyor 00.30. Üç buçuk saat, birtakım genç insanlar hangi özellikleriyle orada bulunduğu anlaşılmayan jüriye 50 bin liraya ihtiyacı olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Zaten insan şunu yazarken bile utanıyor. Bir nevi dilencilik çünkü. “Bu bir ses yarışması değildir” diye ortaya çıkan, yarışmacılarından hiçbir yetenek beklemeyen bir programın ‘ödüllendirme’ kıstası ne olabilir? Madem acıklı hikâyeye para verilecek, beceren becermeyen herkese şarkı söyletmek onları para uğruna şarlatanlık yapmaya zorlamak değil midir?

Ayrıca bir de üstüne babası hasta olan, çocuğunu göremeyen, okulunun parasını ödeyemeyen, evlenemeyen insanlar “inandırıcı gelmiyor”! “Ayy ne bileyim bana pek inandırıcı gelmedi anjiyo manjiyo” diyor Hande Ataizi, Umutcan’a. Umutcan ne yapmalıydı pek emin değilim. Babasını kaybeden Ata’nın ‘HERKESİ GÖZYAŞLARINA BOĞMASI’ daha etkileyiciydi herhalde.

TV’de izlediğimiz en tuhaf şey

Eğer ihtiyacı olanlara yardım edecek bir format oluşturulacaksa bunun da bir âdâbı var. Bir sürü kadın programı hatta Sinan Çetin bile yaptı zamanında. Konuklar (yarışmacılar değil) stüdyoya gelir, derdini anlatır, hayırsever izleyenler hastane masrafını karşılar, kanal kayıp çocuğunu bulmaya yardımcı olur vs... Bu insanlar para ya da yardım için yarışmaz. Eğer şöhret peşindekilere kapı açılacaksa bunun için de şöhret olmaya yetecek becerisini sergilemesi istenir. Karar veren de elbette bu işten anlayan biri olur. Mesela Hande Ataizi kimin hikâyesinin daha içli olduğuna karar verecek kişi değildir.

Yazının Devamını Oku

Parasız zenginlerin zaferi

‘Bu Tarz Benim’ TV8’de başladı. Kızlar bu sezon da galaya, sergiye, Bebek’te balığa doymuyor. Zenginmiş gibi yapanların hayal dünyası son zamanlarda televizyonda izlediğimiz en absürt şey.



Rich Kids of Instagram (Instagram’ın Zengin Çocukları) fenomeninden sonra, bizimkilerin de Rich Kids of Turkey (RKOT) işine girdiğini duymuşsunuzdur. Fotoğraflar epey zevksiz haliyle. Çoğunlukla yata binerken “anlayamazsınız”lar, baba parasının aktığı Ferrari’ler, Vegas’ta popo ellemeler, Miami’de kumlara serilmelerden oluşuyor. Bazı gençlerin fotoğraflarla da belgelemeye ihtiyaç duyduğu gibi balya balya dolarları var ama asıl ilginç olan, nispeten ortalama harçlığıyla Dan Bilzerian’lığa soyunanlar. Olmuyor da değil. Olduruluyor bir şekilde. Puronun dandiği bulunuyor, elbet bir deniz manzarası uyduruluyor, elalemin lüks arabasına sinsi gibi yaklaşılıp selfie patlatılıyor, arkadaşı zengin olanın Lucca’daki masasına çöken pek sırıtmıyor. Yancılık geçer akçe RKOT ortamlarında. Üstelik başkasının rüzgarıyla yetinenlerin hayatı gerçek zenginlerden daha ilginç.

‘Bu Tarz Benim’ de parasız zenginlerin hayallerinin gerçek olduğu o büyülü diyar işte. Yarışmacı Özden’in Norah Jones konserine değil de ‘after party’sine gitmesi bu yüzden. Partilere gitmek yerine mütemadiyen ‘davet edilmeleri’ de ancak burada mümkün. Sanat galerisi, 1908 model otomobil olan müze, klasik müzik resitali, bale ve Kuruçeşme’de balıkla son bulan bir peri masalı. İçi şöhret ve yağmur gibi yağan paracıkların şehvetiyle yanan genç genç kadınlar.

Yancı milyonlar nihayet başrolde

Bana kalırsa caps’lene caps’lene suyu çıkan Nurella’nın da öyle fazla bir etkisi yok programın başarısında. Yüzyıllar boyu yancı olan milyonların sonunda başrole çıkmalarıyla ilgili ferahlama asıl ilgimizi çeken. O hayalgücüne şaşıp kaldığımız kızlar, stüdyoya gelmeden önce parasız zengini oynuyorlardı. Topuklu ayakkabının kırmızı tabanlısını alıp Louboutin’mış gibi yaparak, Ortaköy’deki gece kulüplerinde geceyi suyla geçiştirerek, çakma çanta konusunda uzmanlaşarak... Kötü burun estetikleriyle “bibibi” diye konuştuklarının farkına varmadan şöhret peşinde koştular. Paralı hırboları önemsemek zorunda kaldılar. Bir ünlüyü uzaktan tanıyor diye o çekilmez kızla ‘tatlişkoluk’ münasebetine girdiler.

Yazının Devamını Oku

Beyaz Türkler ne izlesin?

Ucuz hikâyelerin nefis prim yaptığı devirde ‘Poyraz Karayel’ eski ekolü temsil ediyor. ‘Yeni Türkler’le ‘Beyaz Türkler’ reyting tablosunda hep ilkinin kazandığı bir tuhaf yarış içinde.



Yeni Türkiye dizileri eski Cihangirliler’in ocağına incir ağacı dikti. Bir kafe köşesine yanaşsanız, “Birkaç seneye kalmaz dükkanı kapatırız” muhabbetine denk gelirsiniz. Kanallar da, izleyici de, yapımcı da kabul etti. Bu reyting ölçüm sistemiyle, böyle acayip kriterlerle ‘eski AB’ avcunu yalar.

Bütün setler o ucu bucağı belirsiz ‘çoğunluğa’, ‘gerçek Türkiye’ye, ‘Anadolu insanı’na çalışıyor. Muhafazakâr dayağından pısmamış iki iş yapmaya çalışsanız, birinin kafası mutlaka uçuyor.
‘Poyraz Karayel’, abidik gubidik güldürülerin, hâlâ Özcan Deniz’in ve ağa köteğinin iş yaptığı ekrana düştü. İçinde hayat belirtisiyle, güzelce başladı hem de. Duvardaki #şiirsokakta yazısı, Oğuz Atay göndermeleri, tatlı tatlı ‘Ben Yalnızım’ ezgileri filan… Hatta bir değil iki kere rakı muhabbeti geçti, inanılır gibi değil! Artık “Seni bir rakı balığa götüreyim” lafının bir dizide geçmesi bile şaşkınlık sebebi biliyorsunuz. Antenler yanıyor çünkü, ALKOL KÖTÜLÜKLERİN ANASI olduğu için.

Yazının Devamını Oku

Ezra bizi kandırıyor

Show TV’nin iddialı dizisinin yönetmeni Tayfun Güneyer genellikle yaptığı işlerin ‘ticari’ kaygılarını savunuyor. Sanat derdi olmadığını söylüyor. Belki bu fiyaskodan sonra bir nebze kaygılanmaya başlasa iyi olur.



Biz dolandırıcıları akıllı bulan bir milletiz. Hatta hayran oluyoruz nasıl kandırdıklarına. Gazeteler “Akıl almaz tezgah” filan diye başlık atıyor. Zavallı insanların parasını iğrenç birkaç dalavereyle hüpleten adamlar hep çok zeki. Dolandırılanlar hep saflıktan, durgun zekadan zokayı yutmuş. Küstahlık da IQ seviyesini yükseltiyor tabii. Mesela, “Dolandırdım ne var” diye efelenen pişkinler, pişman olanlardan daha makbul. Diyelim çakma çantayı, ayakkabıyı hevesli hanımefendilere kakalayarak zengin olan çetenin fikir babası, “Onların marka takıntısı sayesinde çakma değil, gerçek Ferrari’ye biniyorum ahahahah” dedi. Bu, inanılmaz kıvrak zekasının temsilidir çoğuna göre...



Televizyon da böyle işte. Onun bunun çakmasını, göz göre göre fikir hırsızlığını habire alkışladığımız bir ortam. Vaktimizi, paramızı alıp karşılığında çöpe kanaat etmeye ikna eden ‘çok zeki’ bir mekanizma.

Yazının Devamını Oku

Göbecikle aşılamayacak dertler

Show TV’nin yeni dizisi ‘Roman Havası’nın bu derece uçuk bir neşe içinde olması televizyon için hiç iyi haber değil.



‘Roman Havası’ başlamadan önce Habertürk Petek Dinçöz’le röportaj yaptı. İçinde 32 kere keyifli kelimesi geçiyordu. “Rolünüze nasıl hazırlandınız” sorusundan tutun, “İçimde bir Roman kadını var” spotuna kadar bütün magazin röportajcılığı klişeleri boncuk gibi dizilmişti. İşte set çok eğlenceliydi, bütün oyuncular çok büyük, yetenekli filandı, dev kadroydu, Romanlar çok şekerdi, şugardı…

Petek Dinçöz “İleride torunlarıma bırakabileciğim bu projede olmak zorundayım!” diyerek, diğer müthiş teklifleri (mesela bir sabah programı) reddetmişti. Oya Başar da var aynı röportajda. Zarife rolüne hazırlanırken birkaç “Roman kelime” öğrenmiş o da. “Aralarında kullandıkları gizli sözler var” diyor. Ben dizinin ilk bölümünde böyle sırlı bir jargona rastlayamadım. Belki de ‘şopar’ ve ‘denyo’ kelimelerinden bahsediyor Başar; ‘çingen’den sonra en hevesle kullanılan kelimeler bunlar çünkü.

Neyse, röportaj buram buram PR kokulu, al gülüm ver gülüm, “Ah çok keyifli, çok tatlı, hahaha...” diye gidiyor. “Romanlar” diye hiç çekincesiz, mesela görümceden bahsedilir gibi atıp tutuluyor. “Çok bohem”, “parasız ama mutlu”, “dertsiz tasasız”, “bir kavga bir dans” insanlarmış yani. Zaten Dinçöz’ün dediğine göre dizi de parasız ama mutlu olmanın nasıl bir şey olduğunu anlatıyor.

Yazının Devamını Oku

İşte size dizide can sıkıcılığın formülü

Klişeler bazen iyi. Ama yüz yıldır kurtulamadığımız bir tanesi var. Boşluğa düşen her senarist yılan gibi ona sarılıyor. Star TV’nin yeni hit’i ‘Paramparça’ da bu hastalıktan muzdarip.



Kanal, Nurgül Yeşilçay ve Erkan Petekkaya’lı dizisi ‘Paramparça’yı “iftiharla sunuyor” haftalardır. Böylesi gururla sunulmayacak bazı şeyler var. Her sezon onlarca aynı tezgahtan çıkmış diziyi izledikten sonra rahatlıkla söyleyebilirim. Bir dizi, film veya hikâyede en dayanılmaz şey sosyal statüyü kafamıza kakmak için kullanılan ezbere klişeler. ‘Paramparça’nın çok peynirleşmiş bir ‘doğumda karışmışlar’ masalından yürümesi değil sorun.

Doğumda karışan kızlardan birinin bir yana, ötekinin öbür yana ak ve kara, gece ve gündüz gibi savrulması. Bu dizi tüm yalan rüzgârı heyecanıyla, olmayacak tesadüfler zincirleriyle, Yeşilçay/Petekkaya karizmasıyla alıp yürüse de, öyle sıkıntılı bir hayat algısı ki bu; dizinin dünyasını kurgulayanlara “Hangi gezegende yaşıyorsunuz” diye sorası geliyor insanın.


Yazının Devamını Oku

Bir Kerem Bürsin meselesi

Bu akşam başlayacak ‘Şeref Meselesi’, Kerem Bürsin’in Kıvanç/Kenan devrini resmen kapattığının mührü olabilir. Uzun zamandır ekranda izlediğimiz en özgün oyuncunun işi esas şimdi başlıyor.



Kanal D’de ‘Şeref Meselesi Yaklaşırken’ öngösterimini izlerken bir yandan da Kerem Bürsin hakkında yazılanları okuyordum. Ona delicesine, saçlarını sökercesine, gözleri dolarcasına tutkun fangirl’ler bir yana… Bir de “çok kasıntı, samimiyetsiz, tripli” bulan, “o aksan ne, vücut dili ne” diyen bir kitle var. Bu “nesini beğeniyorsunuz”culara kötü bir haberim var: Daha uzun bir süre daha Bürsinmania’ya katlanmak zorunda kalacaksınız. O kasıntı bulduğunuz şeyin özgüven olduğunu, samimiyetsizlik kokusunu Türkiye’ye ait olmayan her şeyden aldığınızı, isim koyamadığınız şeylere mesafe koyduğunuzu anlayacaksınız.

O, lisedeki Amerika’dan gelen cool çocuk. Kırık Türkçesiyle kelimeleri yuvarlıyor. Önce kıllanıyor, sonra İngilizce sınavında kopya istiyorsunuz. Dişlerini saklamadan ağız dolusu gülüyor, hiç sizinkine benzemiyor. Çok iyi basketbol oynuyor, yüzerken kafasını ördek gibi havada tutmuyor. Dünyanın bir ucundan diğer ucuna değmiş geçmiş, bukalemun gibi rengarenk bir tip. Tüm expat (gurbetçi) çocukları gibi ayrıcalıklı görünmekten mahçup. O da nezaketinden.


Yazının Devamını Oku

En iyi 5 TV blogu

Televizyona düşkünlüğümüzün 20 yıldır elle tutulur bir eleştiri kültürü yaratamamış olması inanılır gibi değil. Neyse ki son bir sene içinde umut verici bir hareketlenme var. Nefis TV blogları, parlak yazarlarıyla yeni bir izleme kültürü yaratıyor.

Yıllardır ülke sınırları dışında TV kritiği işinin nasıl alıp yürüdüğünü içlenerek izliyorum. Sektörün içindekilerin epey gıcık olduğu adamlar olsalar da eleştirmenler, dizi sonrası iyi bir TV eleştirisi okumak uyuşmuş algı kanallarımızı açıyor. Biz bu kadar yıldır televizyonu hayatımızın göbeğine koyuyoruz ama hâlâ neresinden başlayıp konuşacağımızı bilmiyoruz. Çay muhabbetinin ötesine geçemedik. Yüksel Aytuğ’la yetindik filan. Ama bir süredir şahane bir hareketlenme var. Bu işi hak ettiği biçimde ciddiye alan TV blogları açılıyor. Birkaç favorim var:

1. Ranini.TV
Sitenin kurucusu Ranini zaten bu alanda bir efsane. Ben eskiden onu kişisel blogundan takip ediyor, her izlediğimi bir de ondan okumak istiyordum. Ama şimdi koskoca, dopdolu bir sitesi var. Şahane genç yazarlar keşfediyor, Tuna Kiremitçi, Cem Davran, Ahmet Mümtaz Taylan gibi isimlerden yazı alıyor ve elbette kendisi de yazıyor, röportaj yapıyor. En son yaptıkları ‘Hatırla Sevgili’ dosyası aylık dergilerin kotaracağı cinsten incelikli, iddialı. ‘Bookmark’ listenizin kesin adayı. www.ranini.tv

2. Ekranella
En son girdiğimde ‘hacklendiğini’ duyuran bir pop-up’la karşılaştım. Aklım çıkıyordu. Hangi manyak Ekranella gibi tatlı bir şeye dadanır bilmiyorum. Neyse ki bir süre tumblr adresinden sürecek yayın yakında kendi adresine dönecek. Gazeteci Elçin Yahşi’nin kurduğu Ekranella’ya Perihan Mağden, Uğur Vardan, Ebru Çapa gibi ağır topların yazmışlığı var ama benim favorim Bağlan Keskin. İnanılmaz kıvrak, kendine özgü, muzır, acayip eğlenceli bir dili var. Twitter hesabı da (@baglankinn) yazıları kadar takip edilmeye değer. www.ekranella.com

3. Onda Gördüm

Yazının Devamını Oku

Muhafazakarlar komik olabilir mi?

ATV’nin ‘Kertenkele’si dindarları kızdırdı. İş Diyanet’in cami çekimlerini yasaklamasına kadar gitti. Bir hidayet öyküsü anlatmak isterken baltayı taşa vuran komedinin güldürmeyen tarafı ne?



ABD Cumhuriyetçilerinin kanalı Fox, bir ara Jon Stewart ve Stephen Colbert’e rakip, muhafazakar şakalı komikli bir haber programı yapmak istemişti. Ömrü 13 bölüm oldu. Bunun üzerine NY Mag, The Atlantic gibi dergiler aynı meseleyi tartıştı: Konservatif komedi neden tutmuyor?

Bu konu üzerine kitap yazan Alison Dagnes’ın yorumu şöyle: “Muhafazakarlığın doğası politik hicvin serpilmesine elverişli değildir. Güç sahiplerini eleştirmek konusunda çekingen ve yavaştır. Mizahı kınayan bir kaynaktan doğmuştur, katıksız inançları özünden sıyrılmasına izin vermez.”

Oysa komedinin en basit kurallarından biri, güçlüyle dalga geçmenin, ‘küçük insanlarla’ dalga geçmekten kolay olduğudur. İktidar sahipleri ya da sosyal çevrenizde avantajlı olanlar hakkında şaka yapılması, onları olmayacak pozisyonlarda görmek gülmenize sebep olur. Yoksa zavallı insanlarla, azınlıklarla, çaresizlerle, ezilenlerle ilgili makara kukaraya kahkahalarla gülmezsiniz.

Yazının Devamını Oku

Ütopyasızlık da bize mahsus

Acun Ilıcalı, ABD televizyonlarında son yıllarda yaşanan en büyük fiyaskoyu Türkiye’ye getirdi. ‘Ütopya’nın ‘sosyal deney’ iddiası Amerika’da can çekişirken, bizim derdimiz sadece inek.

Fox’un ‘Utopia’sı TV8’e ‘Ütopya’ olup gelmeden önce, “majestik projeler nasıl batırılır” sorusuna ders gibi cevap verdi. Acun Ilıcalı Türkiye’ye getirdiği yabancı formatların orijinalleriyle karşılaştırılmasından pek hoşlanmaz. Ama bu durumda ‘Ütopya’ deneyinin şanını kurtaracak gezegendeki tek insan kendisi olabilir.

Fox’un daha geçen sene reality departmanının başına getirdiği Simon Andreae’nin biraz sıradışı bir TV zevki var. Öldüren memeler, yasak geyşalar ve seksin kimyasıyla ilgili programları gazlamış mesela. Fox onu tam da ‘Utopia’ öncesi bu pozisyona getirerek nasıl bir çılgınlık peşindeydi bilemem tabii de, her bölümü yüzde 25 reyting kaybederken bir şeylerin çok çok yanlış gittiği kesin.

Kısaca özetleyecek olursak;

Kör göze parmak cast en sadık reality dostunu bile yordu. 1992’de MTV’de ‘Real World’u izlediğimizden bu yana bir şeyler değişmiş olmalı. Bir öfkeli adam, bir ırkçı, bir dindar, iki-üç hoppa kız, bir çift romantik ve bilge ihtiyar formulünü ‘son yılların en büyük sosyal deneyi’ iddiası içinde kimse yutmadı demek ki.

Yazının Devamını Oku

Bir büyük tatlı yalan: Yeşilçam

ATV’nin yeni dizisi Üç Arkadaş Yeşilçam kolaycılığının son örneği. Neden dönüp dönüp hayatımızda artık hiçbir karşılığı olmayan bu melodram alemine sığınıyoruz?



İlk sahne: Kör Gülperi uyandı. Suratında bundan sonraki iki saat yapışık kalacak tebessümle yatağından kalktı. Antika radyoyu açtı. Cızır cızır nihavend makamından ’Gözleri Aşka Gülen’ çalmaya başladı. Gülperi nedense sürekli tebessüm ederek yumurta kırdı, çay demledi, fotoğrafları öptü. Küçümen şirinler yuvası evi türlü ‘huzur objesiyle’, ideogramla dolu. Bez bebekler, dantel örtüler, sardunyalar, eski fotoğraflar ve elbette o iki bin yıllık radyo. Yani yapan, yöneten, yazan bizi bu geçmiş zaman döküntülerine boğarak diyor ki, “Seni yaşadığın keşmekeşten koparıp, herkesin bez bebeklerin saçını ördüğü, komşularına çay demlediği, sevmenin ‘ah ne güzel, ne güzel’ olduğu bir yere götüreceğiz.”

Gülperi dışarı çıkıyor. Arnavut kaldırımlı sokaktan pıttırı pıttırı giderken çok sevgili Meral Ablası’na “İstanbul’a gidiyorum ablacığım. Ameliyat olacağım. Göreceğim. Bu karanlık bitecek” kabilinden bir şeyler diyor gülümseyerek, gülümseyerek, durmadan gülümseyerek. Arada her şey yeterince bağlamından kopmamış gibi bir Nâzım Hikmet patlatıyor: “Güzel günler göreceğiz, güneşli günler!”

Böylelikle Memduh Ün’ün 1958’de kurguladığı masumiyet evrenine adımımızı atıyoruz. Türk dizilerinin Yeşilçam’dan son yıllarda böyle kana kana beslenmesinin birkaç sebebi var. Birincisi, melodramın gücü. Acı ve ağlatının karikatürize edilmesi, iyiler ve kötülerin bıçak gibi ikiye ayrılması, tüm duyguların gözden kaçmaya imkân vermeyecek şekilde abartılması herkesin hayatını kolaylaştırıyor. Yönetmen, senarist, oyuncu karmaşık karakterlerle uğraşmıyor. İzleyici sevse de sevmese de mutlaka anlıyor. Kötüler cezasız kalmıyor, sürprizler hep açıklanıyor, âşıklar her zaman kavuşuyor. Bittiğinde masajdan çıkmış gibi gevşiyoruz.

Yazının Devamını Oku

Hayaller İstanbul gerçekler Pakistan

Carrie Mathison İstanbul’a gelmedi ama büyüklerimizi epey huylandırmayı başardı. ‘Homeland’ üzerine türlü komplo teorisi kurulurken, Hollywood’la hayali savaşımız kızışıyor.

Hollywood yıldızları 2013 yazında Recep Tayyip Erdoğan’a bir açık mektup göndermişti. Gezi Parkı eylemlerindeki polis şiddetini kınıyorlardı. Aralarında bu tür meselelerde asla eksik olmayan Susan Sarandon ve Sean Penn ikilisinin de olduğu mektup, tüm anglosakson nezaketiyle, soğuk soğuk uyarıyordu. Bizim taraftan tepki ise ‘F*ck Off’ diye bir kampanya oldu. Erdoğan da ilanı yayımlayan Times’a “Fiyatın ne, onu söyle!” diye çıkıştı. Üzerine iktidara yakın gazeteciler uzun uzun ‘Hollywood lobisinin’ çevirdiği pis işleri açıklamaya çalıştı. Herkes bize düşman olduğuna göre Hollywood da kültürel emperyalizmin pınarından üzerimize bin türlü uğursuzluğu boca etmekten geri kalmayacaktı!

17 Aralık-İran-Halkbank-Yetenekli Bay Sarraf-ayakkabı kutusu sırasında ise Batı yakasının en prestijli CIA draması ‘Homeland’in yeni sezonda Türkiye’ye taşınacağı konuşuluyordu. Hayırdır inşallah. Üstelik konu da İran-banka-ABD-teröre kaynak filan…

Neyse sonunda Carrie Mathison’ın (Claire Danes) da geçen hafta yayımlanan ilk bölümde dediği gibi İstanbul’u çok istediler ama olmadı. Çünkü hükümet yetkililerimiz “ülkemizi kötü gösterirler” kaygısıyla senaryonun her satırını okumak istemişti. Beğenmedikleri yeri değiştirip ‘one minute’ çekecekler, uğraştıracaklar diye İstanbul hop oldu Pakistan.
YENİ TÜRKİYE’NİN GLOBAL SANSÜR KURULU
Son 10 yılda İstanbul’da pek çok Hollywood filmi çekildi. ‘Taken 2’, ‘Hit Man’ ve ‘The International’ bunların arasında en ünlüleri. Ama elbette İstanbul’un yıldızının parladığı an James Bond’un Kapalıçarşı’yı fethettiği ‘Skyfall’. Ya da biz öyle bir parlama olacak sandık. Oysa olaylar Kapalıçarşı esnafının Daniel Craig’e “çekil git, siftah yapamadık” diye oyuncak kedi atmasıyla başladı. “Ülkemiz insanı böyle paçoz olamaz” hezeyanıyla, “İstanbul’u yanlış tanıtıyorlar” tutturganlığıyla noktalandı. Zavallı prodüksiyon ekibi, film içinde neden Türkiye tanıtımı yapmadıkları konusunda röportaj verip özür dileyecek hale geldi.

Yazının Devamını Oku

KURT SEYİT VE ŞURA DAHA NE YAPSIN?

Ekranların en sofistike çiftinin TOTAL izleyicisiyle arası bir türlü düzelmedi. ‘Kurt Seyit ve Şura’ yeni sezona da düşük reytinglerle girdi. Ama bu sezon dantelli bir aşk hikâyesinden fazlası var.



Sonradan ‘köşeyi dönme’ usulü kabul görüyor da içine doğulan servet bazılarına antipatik geliyor. Bir dolu kirli numarayla holding patronu olmuş adamların, mafya babalarının zenginliğinden soğumuyor kimse. Ama hanedanlık torunları, piyano resitalleri, valsler, balolar, dantelli eldivenler, tüllü şapkalar ve tüm o ‘gâvurluk’ hallerinde kimimizi ezen bir hal var. Ne kadar daha eğitimsiz, ne kadar daha yoksul, ne kadar daha cahil, ne kadar daha pırıltısız bir ömür geçirdiğimizi hatırlatan bir tarafı var tüm bunların. Şura gibi tatlı bir kızı bile gönül rahatlığıyla sevmeyi engelleyen de bu olsa gerek. Dizinin yeni sezona TOTAL’de 23’üncülük gibi ürkütücü reyting’lerle başlaması bu tutmayan kimyanın eseri büyük ölçüde. Bu kibar kibar konuşmalar, efendilikler, bize ne kadar kaba olduğumuzu anımsatan nezaket gösterileri Türkiye’nin en yakışıklı jönünden bile uzaklaştırabiliyor izleyiciyi.

Tabii evinde Bach’la büyümüşleriniz varsa gönül rahatlığıyla Seyit ve özellikle Şura’nın dünyasına akıp gidebilirsiniz. Ama bazen Pera’nın şık şıkırdımlığı da bir St. Petersburg kadar uzak gelebilir.
Yine de hemen vazgeçmeyin. ‘Kurt Seyit ve Şura’, bu sezon izleyicisine kendisini sevdirmek için üstün bir çaba sarf ediyor. O zenginlerin, ‘gâvurların’ dünyasına uzaktan bakıp küsen teyzeler için Emine karakteri var mesela. Olabildiğine tutucu, kötümser, karanlık, korku dolu. Buna rağmen bir Zerrin Tekindor klasiği; iki cümleyi geçen her repliğinde tüyleri diken diken ediyor, ağlatıyor ya da kesin güldürüyor. Öyle sahici, bildiğimiz bir yanı var yine.

ÇAMAŞIRHANENİN ALAMETİFARİKASI

Emine ve kızı Mürvet sayesinde Seyit-Şura-Celil-Petro-Tina ekibinin dünyasına daha tanıdık bir yerden bakabiliyoruz. Onları çözemediğimiz sıralarda Mürvet de şaşkınlıkla izliyor mesela. Aynı şekilde Emine’nin muhafazakârlığını ‘cıkcık’layanlardansak o mahalleyi anlamamız için de Rus ekolü yardımımıza yetişiyor.

Yazının Devamını Oku

Bu kızlar brunch’a nasıl gitsin Nurella?

Show TV’nin yeni stil yarışması ‘Bu Tarz Benim’; Nur Yerlitaş, İvana Sert, Kemal Doğulu jürisiyle bize ne kadar sefil olduğumuzu hatırlatıyor. Tarz değilsen öleceğine inandırılmak gibisi yok!



Bazen insana uzayda yaşadığını hissettiren bir program kumanda aletinden sekip tokat gibi yüzümüzde patlıyor. “Ben neredeyim? Niye böyle oldu? Bu olağansa, ben ne yapıyorum?” diye küçük ataklar geçiriyor insan. Bir süre sonra gerçeklerle yüzleşiyorsunuz. Evet, 1994 doğumlu kızlar hâlâ Barbie oynama epizoduna yakın. Mesela bebekleri öpüştürmeyi daha 5 sene önce bırakmış olabilirler. Bu sebeple, ergenlik sırasında izleyip ba-yıl-dığı ikonokonikcan İvana Sert’in yeni programı ‘Bu Tarz Benim’in Show TV’de başlayacağını duyunca deliye dönmüşlerdir. Başvurularına kabul geldiğinde Murat Boz ya da Dalkılıç tvitlerine cevap vermiş gibi sevinmişlerdir. Ve Öykü Serter’in maksimum yaratıcılık beklediği “Bu kıyafetle nereye gidiyorsun?” sorusuna ÖSS’den hevesli çalışmışlardır.

Mesela son izlediğim bölümde Buse Bursa’da brunch’a gidiyordu. Ama yarışmacı arkadaşları göbeği açık Bursa’da brunch’a gidemeyeceğini söyledi. Net. Öykü Serter de “Bursa’da böyle gezebiliyorsun yani, hmm” diye pofurdadı. Bu da Buse’nin hayali. Göbeği açık bluzuyla kız kıza brunch’a gitmek.

KAPİTALİZM BU YAVRULARI DÖVE DÖVE EĞİTMİŞ

Bu küçük şapşikler hep bir Barbie gezegeninde, bitmeyen spiral podyumlarda yürüyorlar. Tarz olmanın gerektirdiği ödevleri uslu kuzular gibi sıra sıra AVM güvenliklerinden geçerek yerine getiriyorlar. Her şeyin çakmasıyla yetinmek zorunda kalıp İvana Sert’in balyoz gibi kalplerine inen “O çantanın markası ne?” sorusuyla yıkılıyorlar. Bütün hainlikleriyle birbirlerini eleştiriyorlar: “Senin popon büyük olduğu için… Göbeğini çalkalasan yoğurt olacağı için…”

Yazının Devamını Oku

Reaksiyon’un hedef kitlesi kim?

Star TV’nin ‘Reaksiyon’u bu yılın ‘Fatih’i olabilir. Dev beklentiler, oluk oluk akan para koca bir fiyaskoya dönüşüyor. Hem hedef kitlesine, hem hedefte olmayıp maruz kalana yazık.



Reaksiyon’u mezara gömmeden önce birkaç gereksiz beklentiyi ortadan kaldırmak lazım:

‘BEHZAT AMİRİMİN BURADA NE İŞİ VAR?’
Nihayetinde Erdal Beşikçioğlu parasını oyunculuktan kazanan bir adam. Vali rolünde oynadı diye ona küsemeyeceğimiz gibi, vay efendim nasıl MİT ortamlarına daldın diye de kızamayız. En fazla şuna içerleriz: “Sen Behzat Ç. karakterini Erdal olarak da özümsedin, kendinden bir şeyler buldun. Eş zamanlı düzene atarlandın. Kutu biranı açtın, bu ülkenin üzgün, kırgın, kızgın çocuklarıyla tokuşturdun. Behzat olarak değil, Erdal olarak tüm röportajlarında kendini böyle pozisyonladın. N’oldu la şimdi?” deriz.

Yazının Devamını Oku

Bir mutsuzluk ustası olarak Osman Sınav

ATV’nin yeni dizisi ‘Hatasız Kul Olmaz’ ekibinin iyi bildiği bir şey varsa o da neşesizliği yüceltmek olmalı.

Osman Sınav yine herkesin içinin kapkara olduğu, daracık dünyaların hikâyesini anlatıyor.

Mutlu bir ülke değiliz. Ama kolay unutur, çabuk neşeleniriz. Küsmeyi, kinlenmeyi, horozlanmayı onurlu bir şey saysak da, hemen affederiz. Merhametli, ‘yazık, günahlı’, şefkatliyizdir çoğunlukla. Hain değilizdir. Ya da kötülükle övünmeyiz, ayıp sayarız. Fesatlığı hiç sevmediğimiz kadınlara bir dedikodu içinde yakıştırırız ancak. Kederli insanlarız da, böylesine kuru değiliz.
Osman Sınav’la da aynı ülkede yaşıyoruz ama ne garip, o yıllardır herkesin lanet olası hayatlar yaşadığını anlatmayı seçiyor. Karakterlerinin paslı bir çivi kadar hastalıklı ruhlarını övüyor. Ayılığı kutsuyor. Kadınlarına ‘bu’, ‘şu’, ‘lan’dan başka hitap biçimine yanaşmıyor. Mini eteği, yalnız anneliği mesele ettiği kadar, kuzen aşkını, ensesti, tecavüzü kafasına takmıyor.
‘Hatasız Kul Olmaz’, Osman Sınav’ın kurak hayal gücünün son örneği. Türkiye’nin öfkeli, kompleksli, kayıp kuşağının arızalarını sağmak için tasarlanmış klişelerin yeni dalgası. Pek de uyumlu bir kadrosu var. Mesela Murat Han yine bir tahta rolünde. Ekin Türkmen, Osman Sınav projelerinde eksik olmayan küstah/yelloz tipini iyi anlamış. Ertan Saban doktor/bad boy Ferit için belli ki hiç zorlanmamış. Ne de olsa sandalyeyi ters çevirip oturmak, bardaki kızlara arkadan sarılarak bilardo öğretmek, soru sorup cevabını dinlememek, sabah kalkınca ilk iş yumruğunu test etmek gibi birkaç ezberle kotarılıyor artık bu işler.
Herkesin intiharın eşiğinde olduğu bu İznik köşesindeki 70’inci dakikamızda kimin kim olduğu bir zahmet açıklığa kavuştu. Yoksa başkanın yeğeninin kuzenine âşık olduğunu ve onu en yakın arkadaşıyla evlenirken bastığı için intiharına sebep olduğunu anlamayacaktık. Daha dıdısının dıdısı yan karakterlerin bu skandala nasıl dâhil olduğunu çözebilmiş değiliz. İkinci bölümü bu akşam izleyeceklere zihin açıklığı diliyorum.
Mesela Bulut’un (Murat Han) tekinsiz bir yaratık gibi habire defetmeye çalıştığı eski karısı alkolik Dilber’in sırrı çözülmeyi bekliyor.

Yazının Devamını Oku