Satrancın harika çocukları

“Kaybettiğin bir oyundan öğrendiklerin, kazandığın bir oyundan öğrendiklerinden çok daha fazladır. İyi bir oyuncu olmadan önce yüzlerce defa yenilmelisin!”

Böyle şahane alıntılar yapabilen gençlerle birlikteyim!
Onlar, bu ülkenin medarı iftiharı.
Onlar, genç nesil satranççılar.
Tatlılar, komikler, çok zekiler, sosyaller, benim aklımı uçuran başarılara imza atmışlar ama çok mütevazılar…
Daha önce de sporcu röportajları yaptım ama kendini bu kadar iyi ifade edebilenlerine rastlamadım.
Satranç farkı bu olsa gerek… Henüz 17 bile değiller, filozof gibi konuşuyorlar.
Ama iç bayıcı değiller, renkliler, sosyaller hem de birbirleriyle rakipler!
Hepsi arkadaş, 2005’ten bu yana tanışıyorlar, birlikte bütün dünyada o turnuva senin, bu şampiyona benim Türkiye’yi temsil ediyorlar.
Okulda da çok başarılılar.
Hatta biri, ‘Nezihe Ezgi Menzi’, Dünya Okullar Üçüncülüğü ve Avrupa Okullar ikinciliğinin getirdiği ek puanla SBF Türkiye birincisi olmuş.
Bir kısmı satrançtaki başarılarından dolayı burs almış.
Vahap Şanal ve Cemil Can Ali Marandi, ikisi de 16 yaşında ve unvanları uluslararası usta. Biri İzmirli, biri Ankaralı. Bu yılın Avrupa 18 Yaş Gençler Birincisi Takımı’ndan ikisi de…
Marandi üç kere Avrupa birincisi olmuş, 2012’de Dünya Okullar Bireysel Satranç Şampiyonası’nda 15 yaş birincisi.
Hepsinin satranç hayatında birincilikleri, ikincilikleri, üçüncülükleri var…
Madalya üstüne madalya…
İtiraf etmeliyim ki beni şaşırttılar!
Özgüvenleri yüksek, problem çözme yetenekleri tavan, bir sürü kombinasyonu aynı anda düşünebiliyorlar, zamanla yarış halinde de hızlı ve kesin karar verebiliyorlar. Yaratıcı ve üretkenler, dünyanın dört bir yanında turnuvaya katıldıkları için de sosyaller…
Yolları açık olsun!

Satrancın harika çocukları

Nezihe Ezgi Menzi (16 yaşında, Bayan Usta Adayı-WCM, Mersin)

Erkekleri yenince sinirleniyorlar!

Satranç ne zaman girdi hayatına?

-Altı yaşımda. Anaokulundaki satranç öğretmenim yetenekli olduğumu, bu alanda kendimi geliştirmem gerektiğini söylemiş bizimkilere. Onlar da beni bir kulübe yazdırmışlar. Çok kısa bir sürede, kendi yaş grubumda Türkiye birincisi, 10 yaş grubunda da Türkiye dördüncüsü oldum. 7,5 yaşında milli takıma çağrıldım.

Vayyy, süpermiş! Satranca bu kadar bağlanmanın sebebi neydi?

-Herkesin sevdiği bir oyun değil. Ama ben bayılıyorum. Analitik bir kafam var ve düşünmeyi seviyorum. En başından beri istekliydim. Bu sporda yetenek de önemli ama istek daha önemli.

Sence zekilerin oyunu mu bu?

-Bence en önemli kriter zekâ değil. Zekâdan çok çalışma ve azim. Düzenli çalışmadıkça, kimse seni bir adım öteye götüremiyor. Satrancın en önemli kuralı kendi kendine çalışmayı bileceksin.

Gece yarısı kalkıp satranç oynadığın olur mu, çağırır mı oyun seni?

-Hem nasıl!

Düzenli oynamayı sevdiğin insanlar var mı?

-Evet, bazı arkadaşlarım var.

Sana özgü hamlelerin var mı? Biriyle bilgisayarda oynasan mesela, kim olduğunu bilmese, yaptığın hamlelerden, “Ezgi’yle oynuyorum” der mi?

-Beni tanıyan biriyse mutlaka der! Herkes kendi karakterine, oyun tarzına uygun bir ‘açılış’ seçer. Bu, parmak izi gibi bir şey. Hamlelerinden de anlaşılır.

Neyimiz eksik onlardan

Satranç oynayan kızlar azınlıkta mı?

-Evet. Özellikle de Türkiye’de...

Neden sence?

-Kızlar genellikle SBS ya da diğer sınav dönemlerinde satrancı tamamen bırakıyorlar. Ya aileleri öyle istediği için ya da kendileri öyle tercih ediyor, sorumluluk duygusu yüzünden. Kızlar için dersler birinci planda, o yüzden de beklenilen gelişmeyi kaydedemiyorlar. Erkeklerse satrancı meslek olarak görebiliyorlar. Böyle bir lüksleri var. Bir de dünyada erkek satrancının maddi getirisi var. Kadınlarda böyle bir şey söz konusu değil! Ama bence bütün bunlar saçma bir önyargı. Esas mesele, kızların erkekler kadar destek görmemesi. Evet, bizim federasyonumuz bu konuda çok gayretli ama yine de dünyanın her yerinde, sanki erkekler daha akıllıymış, satrançta daha çok gelişebilirmiş muamelesi yapılıyor.

Kanına dokunuyor mu?

-Dokunmayan kadın var mıdır? Elbette! Neyimiz eksik onlardan!

Gerçi filmlerdeki şampiyonlar da hep erkek...

-Savaş oyunu olduğu için, uzun süre kadınların oynaması yasakmış. Katolik baskı yüzünden. 20’nci yüzyılda oynamaya başlamış kadınlar. Böyle de bir durum var.

Dünya okullar üçüncülüğü ve Avrupa okullar ikinciliği sana ek puan sağlayarak SBS Türkiye birinciliği getirmiş. Ne hissettin?

-Çok mutlu oldum! Çünkü benimle sınava girecek yaşıtlarım çok yoğun bir tempoda ders çalışıyorken, ben dört ay okula gidemedim. Yedi ve sekizinci sınıfta dünyanın dört bir yanında hep turnuvalarda ve kamplardaydım. Hem okulu hem satrancı birlikte götürmeye çalışıyordum. E tabii çok sevindim. Bana müthiş bir hediye oldu.

“Satranç, önümü açıyor” gibi hissettin mi?

-Elbette. Bambaşka bir ufkum oldu. Farklı insanlar, farklı kültürler tanıdım bir kere. Bu kadar çok ülkeye kendi başıma başka nasıl gidebilecektim ki? Özgür, kendine güvenen, bağımsız bir insan oldum. Bir de olaylara çok yönlü bakabiliyorum şimdi. Satrançta, rakibinin yapabileceği her hamleye karşılık bir hamle geliştirmen gerekiyor. Hayatta da böyle. Sadece senin davranışlarınla şekillenmiyor olaylar. Karşındaki insanların da tepkilerini beklemen gerekiyor. Trafikte de böyle değil mi? Sen müthiş bir sürücü olsan kaç yazar? Başkasının hatasıyla da kaza yapabilirsin. Satranç sayesinde çok hızlı ve çok yönlü düşünmeye başlıyorsun.

Hayatımda hep olacak

Sınavlarda mesela soruları daha hızlı çözebiliyor musun?

-Hızlıdan çok, daha dikkatli çözmemi sağlıyor. Sonuçta bizim bir vakit olayımız var. Vakit kaybı olunca, konum kazanç bile olsa hükmen yenik sayılırız. Bizler, zaman yönetimini küçük yaşlardan beri öğrenmiş oluyoruz.

Her alanda faydası var demek ki bu satrancın... Erkek arkadaşlarla ilişkilerde?

-Bakın, o konuda çok yardımcı olamıyor ne yazık ki!

Satranç bilmeyen bir erkekle sevgili olabilir misin? Yoksa bilmesi, tercih sebebi mi?

-Bilmesi tercih sebebi tabii. Profesyonel olarak oynaması önemli değil ama bilsin.

Çok iyi dans etmesini mi istersin, çok iyi satranç oynamasını mı?

-Ben ikisini birlikte alsam!

Gelecek planlarında satrancın yeri ne?

-Geleceğin ne getireceğini bilmiyorum ama hayatımda satranç hep olacak.

Hep parlak bir öğrenci mi oldun?

-Evet. Ama inek kategorisinden değil. Çünkü aynı zamanda sosyal etkinliklerde de yer alırım.

Kızlar ve erkekler arasında oyun tekniği bakımından bir fark var mı?

-Erkekler daha riskli hamlelere girerler, “Ya hep ya hiç!” diye düşünürler. Kızlarsa daha garantili ve yavaş oynuyorlar. Benim genelde erkek gibi oynadığım söylenir.

Hangi ülkelere turnuvaya gittin?

-25-30 ülke olmuştur. Avrupa, Amerika, Güney Amerika, Uzakdoğu... Aklınıza gelebilecek her yer. Sekiz yaşımdan beri yalnız seyahat etmek hepimizi olgunlaştırdı. Demircan, Vahap, Batuhan, Volkan ve ben 18 yaş altı A Milli Takım ve aynı zamanda Gençler Takımı’yız. Sürekli turnuvalara birlikte gidiyoruz.

Erkekleri yenersen sinirleniyorlar mı?

-Hem de nasıl! Bizimki en güçlü takım. Turnuvalarda favori takım. Bütün takımların ilk sorusu “Niye bir kız oynatıyorlar? Yoksa kaybetmek mi istiyorlar?” oluyor. E ben yenince de sinirleniyorlar tabii.


Satrancın harika çocukları

Cemil Can Ali Marandi (16 yaşında, Uluslararası Usta-IM, Ankara)

Üç defa Avrupa şampiyonu oldum

Senin başlangıç hikâyen...

-Kreşte. Karate de denedim, binicilik de satranç da. Bunu sevdim. Bir de kuzenim oynuyordu, ona özendim. Satrancın temellerini öğrettiler, taşlar nasıl dizilir, nasıl hareket ettirilir...

Nesini sevdiğini hatırlıyor musun?

-Biriyle karşılıklı oynama ve rekabet. Sonra eve gelen tanıdık, tanımadık herkesle oynamaya başladım. Hatta onları taciz ediyordum, benimle oynamaya zorluyordum.

Annen baban mühendis... Onlar ne kadar destek oldu?

-Başlarda birlikte oynuyorduk. Annemle oynadığımda, oyunu seveyim diye bana bilerek yeniliyordu. Babam daha çok yeniyordu. Oyunun her yönünü anlayabileyim diye. Her zaman kazanamayacağımı daha küçük yaştan öğrenmiştim.
Başarılı bir öğrenci miydin?

-Evet.

Satranç, sence zekilerin oyunu mu?

-Zekâ önemli ama daha önemli olan çalışmak. Sadece yetenekle hiçbir branşta başarılı olunamıyor.

Sen kuzenini geçtin mi şimdi?

-Kuzenim il birincisiydi, ben üç defa Avrupa şampiyonu oldum.

Belli bir yaşa gelip, “Hadi ya ne satrancı!” der mi insan?

-Ben kendimi sosyal hayattan hiçbir zaman mahrum bırakmadığım için demem. Düzenli antrenmanlarımız oluyor ama ara sıra arkadaşlarımla sinemaya, bilardoya, futbol ya da basket maçına gittiğim de oluyor.

Bu oyunun en çok neresinde iyisin?

-Yaratıcılığımı ön planda tutuyorum. En önemli tarafım bu. Bilmediğim bir pozisyona, yaratıcılığımla farklı bir bakış açısıyla girebiliyorum. Genelde insanlar güvenli suları severler, rahat olmadıkları alanlarda çökerler. Ben asıl orada daha rahat oynuyorum. İkimiz de bilmediğimiz sulardaysak...

Kaybedince ne hissediyorsun?

-Öyle bir üzüntü ki! Bazen insanı sabaha kadar uyutmuyor! Ama bir sonraki gün maç varsa, hedefe doğru bakmam gerektiğini biliyorum. Turnuva, satrançta nakavt sistemiyle oynanmadığı için, maçı kaybedince bitmiyor. Bir mağlubiyet bazen sonucu çok fazla etkilemiyor.

Satranç oynamayı bilmiyorsa kız arkadaşın, bu eksi puan mı?

-Şu anki kız arkadaşım satranç oynamıyor. Ama ben onunla birlikte olmaktan çok mutluyum. Satranç oynasa da oynamasa da onu seviyorum.

Satrancın hayatla ortak noktası ne?

-Yaşamın ta kendisi! Satrançta ileriyi planlamazsanız olacakları göremiyorsunuz ve beklemediğiniz bir duruma düşüyorsunuz. O yüzden her şeyi planlamanız gerekiyor. Hayat da öyle değil mi, şimdiyi yaşayacaksın ama ufak ufak geleceğe dair hedefler de koyacaksın, planlar yapacaksın, uçuşmayacaksın, atacağın adımları bileceksin ve ona göre ilerleyeceksin.

Dünya çapında olmak

Sana ne kazandırdı?

-Hayatımı planlamayı öğrendim, yaşamımı düzene soktum. Bir de en önemlisi, hayatıma dışarıdan bakabilmeyi öğrendim. Sanki kendi hayatım değilmiş gibi. Bu, çok faydalı bir şey. Daha objektif olabiliyorsun. Antrenörlerimiz bize, kendi maçımıza bile bir izleyici gibi bakmamızı söyler, oradan alışkanlık.

Hedefin ne?

-İlk yirmide ya da ilk yüzde dünya çapında bir oyuncu olmak.

Üniversitede ne olmak istiyorsun?

-Yazılım mühendisi. İkisini de aynı anda yürütebileceğimi düşünüyorum. İkisi de analitik düşünce ve yaratıcı bir şeyler bulmak. Var olan kodlardan yaratıcı versiyonlar üretmek. Satrançla benzedikleri için istiyorum.

Arada arkadaşlarına, “Sen kiminle konuşuyorsun biliyor musun!” demek istediğin olmuyor mu?

-Asla! İnsanlar beni ben olduğum için sevsin isterim, başarılarımdan dolayı değil. Neşeli, yüzü gülen biri olarak bilinmek isterim.

Satranç Federasyonu’nun sana bu kadar yatırım yapmasının özel bir sebebi var mı?

-Ben, Vahap ve Batuhan üçümüz altın çocuklar jenerasyonundan çıktık. Erken bir sıçrama yaparak kendi yaşıtlarımıza göre daha farklı olduğumuzu gösterdik.

Aranızda rekabet var mı?

-Tabii. Üçümüz birbirimizi kamçıladık. Ben ilerideyken Vahap bana yetişiyordu. Sonra Batuhan gelip ikimize de yetişti. Böylelikle hep birlikte yükseldik. Biz hem birlikte büyüdük hem en iyi dost hem de çok ciddi rakip olduk.


Satrancın harika çocukları

Hande Nur Şahin (17 yaşında, İstanbul)

Beni hayata bağlıyor

Handeciğim senin hikâyen nedir? Sen kaç yaşında başladın satranca?

-10 yaşımda. Okulumuzdaki satranç kulübünde. Satranç oynayanların birbirleriyle müthiş bir bağı vardı, çok hoşuma gitti. Başlangıç eğitimimi orada aldım. Sonra hakem ve satranç antrenörlüğü yapmış bir öğretmenim oldu. Onunla çalışmaya başladım. Sonra turnuvalara katıldım. Asıl orada satranç camiasının ne kadar büyük olduğunu gördüm. Büyülendim. Federasyon da sağ olsun, bana sahip çıktı.

Tekerlekli sandalyede olmanın sebebi ne?

-Bir kas hastalığım var. ‘Spinal Muscular Atrophy’ diye geçiyor. Sinirlerin tam olarak çalışmaması. Genetik.

Ne zaman teşhis kondu?

-İki yaşımdayken içe basmaya başlamışım. Zamanla artmış sorunlar. Dört yaşımda bir ameliyat geçirdim. Ondan sonra da bir daha hiç yürüyemedim.

Bambaşka kapılar açtı

Hayatın ne kadar zorlaştı?

-Küçükken insan pek farkına varmıyor. Ama büyüdükçe problemler artıyor. Allah’tan ailem her zaman destek oldu. Hiçbir faaliyetten eksik kalmadım. Okulsa okul, geziyse gezi, satrançsa satranç!

Peki bu hastalık için yapılabilecek bir şey var mı? Tedavisi var mı?

-Fizik tedaviye gitmem gerekiyor. Orada pasif kol ve bacak hareketleri yaptırıyorlar. Ama okulla satrancı birlikte götürebilmek için yedinci sınıfta fizik tedaviyi bıraktım. Annem ve babam evde bana aynı hareketleri yaptırıyorlar. Böylelikle satranca daha çok vaktim kalıyor.

Satranç senin için ne ifade ediyor?

-Çok şey! Beni hayata bağlıyor. Güç veriyor. Bir de inanılmaz renkli bir dünya. Satranca başlamadan önce sadece okul çevrem ve arkadaşlarım vardı. Dünyam onlardan ibaretti. Ama satrançla birlikte bambaşka kapılar açıldı hayatımda, çok farklı bir dünyanın içine girdim. Beni en çok bu tarafı heyecanlandırıyor.

Başka engellilerle tanıştın mı?

-
Tanıştım. Türkiye’de benden başka yürüme engelli satranç oynayan biri yok.

Bu oyunun en çok nesini seviyorsun?

-Nasıl izah edilir bilmiyorum. O tahta çağırıyor beni. İçten gelen bir şey.

Ne öğretiyor insana?

-Ooo bir sürü şey! Ama en önemlisi hayatı öğretiyor! Kazanmayı seviyorum. Ama kaybetmeyi kabullenmeyi de öğretiyor.

6 saatlik maç

Hayatın içindeki neleri satrançta görüyorsun?

-Bir satranç oyuncusu, oyunu boyunca planlar yapar ve bunları uygulamaya çalışır. Ama bu planları uygularken başına bir sürü şey gelir. Hani derler ya, “Hayat, sen plan yaparken başına gelenlerdir!” İşte o hesap. Sabırlı ve kararlı olman gerekiyor. Zaten tahtanın başında beş saat oturunca da insan sabretmeyi öğreniyor.

Kendini geliştirmek için neler yapıyorsun?

-Kendi başıma çalışıyorum. Antrenörüm Hasan Kılıçarslan’la çalışıyorum. Bu sene dershane ve üniversite var. Bakalım ne olacak...

Ne okumak istiyorsun üniversitede?

-Tıp. Hayalim psikiyatrist olmak.

Sadece zeki insanlar mı satranç oynar?

-Zannetmiyorum. İnsan çalışırsa her şeyi yapabilir. Zekâ farklı, zekâyı yönlendirmek farklı. Aslında her insan zekidir ama biraz yön verilmesi gerekir.

Bir sürü derecen var. Nasıl bir mutluluk bu?

-O son maç bittiğinde derecen belli oluyor ya, işte o müthiş bir an! Turnuva bitmiş ve sen amacına ulaşmışsın. Hiçbir şeye değişmem!

Maç öncesi dikkat ettiğin şeyler var mı?

-Uykuma dikkat ederim. Bir de ayran içmem.

En uzun maçın...

-Altı saat sürdü. Yunanistan’da Ezgi’yle bir maç yaptık. Berabere kaldık.

Hedefin?

-Betül Cemre Yıldız ve Kübra Öztürk gibi büyük usta olabilmek. Türkiye Kadınlar Şampiyonu da olmak isterim. Bu yıl beşinci oldum, yaklaştım ama daha çalışmam lazım. İleride, engelli çocuklara satranç öğretmek gibi hayallerim de var. Onları teşvik etmek istiyorum. “Ben yaptım, siz de yapabilirsiniz!” demek istiyorum.

Kızlar ve erkekler arasında bir ayrım var mı?

-Aslında var. Seviye olarak var. Tüm dünyada böyle. Bunun nedenini ben de tam bilmiyorum ama dünyada da kadınlar ve erkekler arasında puan farkı var. Kadınlarınki daha düşük.

Ne yani, erkeklerin analitik zekâsı kadınlardan daha mı fazla?

-Yok canım! Erkeklerin oynamaya daha çok vakti oluyor, aynı şekilde daha çok turnuvaya gidebiliyorlar, daha kolay izin alıyorlar. Bu yüzden olsa gerek.


Satrancın harika çocukları

Vahap Şanal (16 yaşında, Uluslararası Usta-IM, İzmir)

Satranç hayatta yaptığım en iyi şey!

Senin satranç hikâyen...

-Ana okulunda başladı.

Nesi seni etkiledi?

-Bir şekilde iyi oynuyordum. İnsan, iyi yaptığı şeylerden zevk alır, çünkü çevresi tarafından onaylanır. Sonra da hayatımın vazgeçilmez parçası oldu.

Satranç neden spor olarak kabul ediliyor?

-E çünkü diğer sporlarda olduğu kadar profesyonel olmanız gerekiyor. Her şeyinize dikkat etmelisiniz. İyi uyumalısınız, iyi beslenmelisiniz. En ufak olumsuzluk beynimizin hızını düşürebilir. Bizim oynadığımız turnuvalar üst düzey turnuvalar, sabah kalktığımız saatin bile önemi var. Mesela maça yemek yiyip çıkarsanız yandınız, beyninizden çok mideniz çalışır. Etleri de akşam yiyoruz. Maçtan önce ayran içmiyoruz uykumuz gelmesin diye.

Çözülemeyecek oyun

Dijital dünyanın bu kadar başını alıp gittiği bir dünyada satranç ağır ve eski kalmıyor mu?

-Yoo. Tam tersine teknolojik ortamlara alındı. Şu an Brezilya’daki bir turnuvayı cep telefonumuzdan izleyebiliyoruz. Tahtadaki en iyi hamleyi gösteren programlar var mesela. Öyle olduğu için babam maçlarımı izleyebiliyor. Satrancı çok iyi bilmese de kenarda doğru hamle yazınca takip edebiliyor. Yanda “Bunu oynarsa kazanabilir” diye oranlar veriliyor. Çin’de olimpiyat üçüncüsü olduğumuzda, babam sabah 03.00’te bizi buradan izliyordu.

Sence bu sporun yüzyıllardır oynanıyor olmasının sebebi ne?

-Bir kere çözülemeyecek ve bitmeyecek bir oyun. Hamle olasılıklarını çarpınca, milyardan çok hamle var. Toplam 500 milyona yakın oyun oynanmış tarihte. Hiçbiri aynı değil.

Herkesin kendine özgün insanları etkileme tarzı vardır ya, satranç senin silahlarından biri mi? Etkileyemeyeceğin kimse yok mu?

-Hiç o mantıkla oynamadım. Ben hayatımdan satrancı çıkarınca bir şey kalmasına dikkat ediyorum. Günde yaklaşık 10 saat çalışıyordum, bunu altı saate çekerek sosyal hayatıma da önem verdim. Çünkü insanın bir yerden sonra içine oturuyor, satranç dışında da bir hayatı olsun istiyor. Turnuvada maç oynuyoruz, “Bunu kesin kazanmam lazım, çünkü elimdeki tek şey bu!” havasına giriyorsun. Ben öyle sınırlı biri olmak istemiyorum ama satrancı çok seviyorum o başka...

En çok kimleri yenince seviniyorsun?

-Amerika’da sabah akşam antrenörleriyle çalışan, beş hocayla aynı evde yaşayan, yemeğine, uykusuna fevkalade dikkat eden, hayatı sadece satrançtan ibaret tipler var. Onlardan birini yenince hoşuma gidiyor.

Seni daha mı ciddiye alır oldu insanlar?

-İnsanlar değil, ben kendimi daha ciddiye alır oldum!

‘Şah-Mat’

Rüyanda satranç oynadığın oluyor mu?

-Oluyor. Bir kere küçükken, “Şah mat!” diye bağırmışım. Bir kere de –bizde, turnuvada 0 saniye kuralı vardır, maça geç gelen kaybeder- rüyamda asansörde kaldığımı gördüm. Elektrikler kesiliyor, sonra kurtulup, merdivenlere koşuyorum, orada da biri beni tutuyor, bir türlü maça gidemiyorum. Böyle kâbuslar...

Bu oyunun hayatla benzerliği ne?

-Tamamen aynı bence. Bir kere oyunu çözmek diye bir şey yok, hayat da öyle değil mi? Hep sürprizler yapıyor bize. En güzel şeyi de sürekli kendini geliştirebiliyorsun ve hamle keşfediyorsun. Dünya Şampiyonu’nun bir yazısını okudum, “İki sene önce zayıf oynuyordum!” diyor. Bunu söyleyen adam, iki sene önce beşinci kez dünya şampiyonluğunu kazanmıştı.

Sana ne faydası oldu? Zekânı mı geliştirdi, disiplinli bir adam mı oldun?

-Ben geleceğimi merak ederek yaşıyorum. Benden ne olacak diye merak ediyorum. İstekli yaşıyorum, bir hedefim var çünkü.

Kızlarla erkekler arasında nasıl bir yarış var?

-Kızlar çok konsantre olamıyor. Ben mesela tam konsantreyim, aklımdan çok az şey geçiyor ama karşımda saçıyla oynayan bir kız var!

Seni yenen kız olmadı mı?

-Olmuştur. Ama genel olarak kızların oyun seviyeleri daha düşük.

Satrancın senin için en vazgeçilmez tarafı ne?

-Hayatta en iyi yaptığım şey. Şimdilik hiçbir şeyi bunun kadar iyi yapmıyorum.

Nasıl bir programın var?

-10 senedir düzenli çalışıyorum. İki ay çalışmayı bıraktım, kafam yavaşladı. Tahta bana eskiden küçücük bir şey gelirdi. Oynamayı bıraktım, kontrol edemedim, büyük gibi geldi. Sürekli antrenman yapmak gerekiyor.

Çok cool duruyorsun! Kazanınca da bu kadar sakin misin, yoksa deliriyor musun mutluluktan?

-En ufak bir başarıda çok sevinince, en ufak hatada da çok üzülüyor insan. O yüzden bunu dengede tutmaya çalışıyorum. Benim açımdan mutlu olmak önemli. Sevinç ve üzüntü anlık duygular, mutluluktan farklı. O yüzden turnuvada onları kullanmamaya çalışıyorum.


X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku