Veda edebilmek becerisi üzerine

Veda etmek, edebilmek...

Haberin Devamı

Kolay değildir yahu.

 

İnsanın elinde bulundurduğu en zor tekelidir veda edebilmek. Bir insanın herhangi bir konuda veda etmeyi istemesi ve etmesi beni hep çok etkiler.

 

Kimyam bozulur.

 

Belki de geçmişte yaşadığım şeylerin de bunda etkisi vardır. Uzman birisine sorulsa, kesin cevabını eminim o bulur. Ben bulamıyorum.

 

Ben kolay kolay veda edemem. Kestirip atamam.

 

Ben hatta küsemem bile!

 

Haberin Devamı

Sanırım hayatta küs olduğum 1 ya da 2 kişi var. Onlar da benim isteğim dahilinde olmadı, onların tercihiydi öyle kaldı.

 

Neden veda edemediğimi bilmesem de, küsememe nedenimin genetik olduğunu iyi biliyorum.

 

Biz çok güzel kavga edebilen bir aileyiz.

 

Sülalecek birbirimize girer, sonuna kadar can hıraş kendi fikrimizi anlatır, savunur, karşımızdakine katılmıyorsak katılmaz; ama yine de birbirimizi dinleriz.

 

Yani...

 

Dinlemeyi deneriz en azından. Zaten dinleyemiyorsak bir fırça da bunun için yeriz!

 

Bir konuda anlaşamasak da, o konuda tartışmayı küsmeye yeğleriz.

 

Asla çekip gitmeyiz.

 

Bu arada, kavgadan kastım yanlış anlaşılmasın, dövüşüyoruz demiyorum.

 

Sıkı bir tartışmadan bahsediyorum.

 

Ama ne olursa olsun, konu ne kadar hararetli olursa olsun, en sonunda mutlaka bir çay demler, hep beraber oturur bir güzel tavşan kanı çayları hüplete hüplete gülerek içeriz.

Haberin Devamı

 

Neden bu kadar tartıştığımızı bile unutur, kendimizle dalga geçeriz.

 

Küsemeyen insan, veda etmeyi de bilemez değil mi?

 

Belki öyledir.

 

Hayatımda kesin kararlar aldığım, alabildiğim ve de uygulamaya koyabildiğim çok az şey var.

 

Ben hep mantıklı olabilen bir tip hiç olmadım. Bundan sonra da olmam sanırım. (7-70 olayı J)

 

Hep ihtiraslarıma, heyecanlarıma, duygularıma kapıldım gittim, gidiyorum.

 

Yapacak olduğum şeyi canım istediyse yaparım.

 

Mantıken istememek gerekiyorsa bile, içimden öyle geliyorsa yine yaparım.

 

Bir çeşit kölelik gibi bu.

 

İhtiraslarımın kölesiyim.

 

Oysa veda etmek bir çeşit özgürlük verir insana.

 

Düşünsenize kölesi olduğunuz her neyse; duygularsa duygular, mantıksa mantık, hepsinden bağımsız hareket edebildiğinizi...

Haberin Devamı

 

Perihan Mağden Radikal’ de yazmaya veda edince düşündüm bunları.

 

Romanını yazma özgürlüğünü seçti.

 

Köşesini bırakıp gitti.

 

Vedasını okurken, öyle çok şeyi aynı anda düşündüm ki...

 

Bazen, bu köşe yazısı yazma yani köşe yazarı olma fikri bana anlamsız geliyor.

 

Kimin dediğini ya da nerede okuduğumu, belki de duyduğumu şu an tam çıkartamıyorum ama birisi: “Köşe yazısı suya yazı yazmak gibi, kitap ise kalıcıdır!” demişti.

 

İlginç bir saptama.

 

Sanki balıklar gibiyiz bu köşelerde.

 

Yem atıyor birisi, haydaaa son sürat yüzüyoruz minik ekmeklere.

 

Ucundan ısıran götürüyor.

 

Kimi büyük bir parça alıyor, kimi daha ufak, kimisine hiç kalmıyor, zavallı balıklardan bazıları arada kaynayıp gidiyor.

Haberin Devamı

 

Bazen ekmekler birinin midesine oturuyor, öbürü açlıktan diğerlerine saldırıyor.

 

Bütün balıklar bir daha yem gelene kadar yüzüyoruz denizde.

 

Ama kimse ekmeğini taştan çıkarmak için, yoktan varetmek, “yaratmak”, “sıfırdan üretmek” için uğraşmıyor.

 

Olanı tüketiyor.

 

Olaya böyle bakınca günceli değerlendimek en “elde nasıl olsa var bir” olanı.

 

Oysa hayata değeni, hayatı, olacak olanı, olmayanı, hayalleri, aşkı, entrikayı, kurguyu yaratıp anlatabilmekse...

 

En sıradışı, en zor ve en çok topa tutulan olanı.

 

En köşe yazısı olmayanı, roman olanı!

 

Birden özendim.

 

Yani ne bileyim işte,

 

Hayallerine dalıp karakterler yaratma, hikayelerden taşan roman yaratma hakkını seçme özgürlüğüne özendim.

Haberin Devamı

 

Amanın ne saçmayım şu anda sormayın!

 

Özendim de ne oldu?

 

Hani “Kızım madem öyle kim tutar seni derler adama!” durumu.

 

Kimse!

 

Eeee?

 

Ne için hayallerimi, kahramanlarımı, tüketiyorum bilmem.

 

Neye vakit harcıyorum da, neye harcamıyorum onu da bilmem.

 

Güncel günceli anlatarak değişmiyor ki, hay lanet olsun!

 

Olanla biteni yorumlamaktan perişanız.

 

O çok eleştirdiğim maç sonrası programları gibi hissediyorum bazen.

 

Maç bitik, skor belli, hakem hatası da olmuş bitmiş geri dönüş yok mesela, hala daha kırk saat aynı pozisyon öyle mi böyle mi öyle mi böyle mi bır bır bır vır vır vır...

 

Sonuçta, edebiyatı hayatımızdan uzaklaştırıyor kendimizi “köşeye” sıkıştırıyoruz orası kesin.

 

Günde 17 saat ayaktayım!

 

Devamlı şu ekranın karşısındayım.

 

Gözlerim ağrıyor.

 

Oysa bu 17’ nin içinde veda etmek istediğim; ama edemediğim öyle çok 1’ lik var ki...

 

Bozdur bozdur harca Yonca.

 

Yani... öfff!

 

Ben böyle, pardon ama, nah kitap mitap çıkarırım! (arada yanlışlıkla kaçıverdi ağzımdan...)

 

Zaten kitap için sponsor filan bulmak lazım olacak bu ekonomi böyle giderse.

 

Neyse ne...

 

Sizi de sıktım, farkındayım.

 

Özür dilerim.

 

Bakmayın siz bana, benimkisi anlık bir koyverme işte!

 

Öylesine...

 

Haydi bana bugunlük eyvallah.

 

Bakalım yarın hala böyle mi düşünüyor olacağım?

 

Malum...

 

Hem gıcık,

 

Hem de iki çocuklu bir anneyim.

 

Yani,

 

Hem tükürgen hem de tükürdüğünü yalamayı en iyi bilen de yine benim!

 

Nasıl olsa kendimi kendime getiririm.

 

Yonca

“Tarhana”

Yazarın Tüm Yazıları