Kızım Tamar, bir Ermeni ile Türk’ün kilisede vaftiz olan ilk bebeği

Sophie Marceau mu desem, Isabelle Adjani mi? Bazen de Juliette Binoche gibi. Tuhaf bir güzelliği var Şebnem İşigüzel’in.

Ona bakıp bir sürü meslek yakıştırabilirsiniz ama romancı demezsiniz. Oysa edebiyatta iddialı, hatta gündelik hayatta olmadığı kadar. İlk kitabı "Hanene Ay Doğacak" ile Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü kazandı. Ardından "Öykümü Kim Anlatacak", "Eski Dostum Kertenkele", "Neşeli Kadınlar Arasında", "Kaderimin Efendisi", "Sarmaşık", "Çöplük" ve son romanı "Resmi Geçit" geldi. İlginçtir ki İşigüzel, yurtdışında daha çok tanınıyor, Almanya’da Çöplükler Kraliçesi ilan edildi, hakkında müthiş övgüler yazılıyor, konferanstan konferansa çağrılıyor. Evet bir sürü kitap yazmış bir romancı ama aynı zamanda karma bir evlilik yapmış bir "eş" ve 10 yaşındaki dünya şekeri Tamar’ın annesi...
/images/100/0x0/55eb1149f018fbb8f8a8ec5c
Kocanız Manuel Çıtak’la nasıl tanıştınız?

- Kapı çaldı. Açtım. Karşı dairedekiler, "Birisi gelip alacak" diye bana bir şey bırakmışlardı. Gelen Manuel’di.

İlk görüşte aşk mı?

- Evet.

Nesine vuruldunuz?

- Gözlerine.

Bazıları "Hissettim" diyor. Siz hissettiniz mi? "Biz bu adamla aile olacağız!" dediniz mi?

- Valla, ben sadece yazdığım romanların sonunu kestirebiliyorum. Hayatta çok beceriksizim. Ama aşk, kapıma kadar gelmişti. Bundan sonra en güzeli sadece sevmek olurdu, ben de öyle yaptım.

Ne zaman evlenmeye karar verdiniz?

- Epeyce itişip, didiştikten sonra.

Evlilik teklifinin var mı romantik bir hikayesi?

- Ortada teklif-meklif yok ki. Üzgünüm. Biz romantik değiliz. Ama onun yerine neşe, komiklik ve sıkı kavga hikayeleri verebilirim!

Fotoğraf sanatçısı bir adamla romancı bir kadın. Nasıl oluyor iki sanatçının aşkı? Arıza, hangi noktada çıkıyor? Kim, kimi daha çok alttan alıyor?

- Hiç kimse. Bizde topu kapan, kaleye koşar. Kavgayı kazanmaya bakarız. Mutfak penceremizin karşısına geçip bizi seyretsen, iştahlı, yemek yerken konuşmayı seven, kavga etmeyi de ihmal etmeyen, sevecen bir aile görürsün.

Çocuk yapmaya nasıl karar verdiniz?

- Aniden.

Karnınız burnunuzdayken Peride Cemal’e gitmişsiniz, "Yazmayı unutacaksın!" demiş, "Çocuğun ilkokula başlayıncaya kadar belki adını bile yazamayacaksın, sonra raflarda dizili romanlardan, hikayelerden daha değerlisini yazmış olduğunu fark edeceksin!" Ne hissettiniz o anda?

- Peride Hanım çok şekerdir. "Yazmayı unutacaksın" acı ama tecrübeli elden bir reçete. Tamar doğduğunda, evde Jeanne d’Arc gibi dolaşıp süt yetiştirmeye çalışırken, tebrik için Adalet Ağaoğlu aradı. Ben o an "Pişmanım!" diye böğürebilirdim. Ama lohusa kafam, bana yazarlar kulübünün bir üyesi olduğumu düşündürttü. Gençlik divanımda kıvrılıp okuduğum, sevdiğim yazarların arasındaydım. Üstelik bir de bebeğim vardı ve çok güzel kokuyordu.

Ne kadar savruldunuz o dönem?

- İki yıl boyunca yırtık Adidas ayakkabılarla dolaşacak kadar! İmzalamam için bana uzatılan kitabıma bön bön baktığımı hatırlıyorum. Beceriksiz bir kadın olduğum için hiçbir organizasyon da yapamadım. Dolayısıyla, bir bebekle avunmayı ve yorulmayı seçmiş oldum. Yine de Sarmaşık ve Çöplük romanlarımı o zaman biriktirdiğimi şimdi anlıyorum. Öküz Dergisi’ne "Bebek Tamar" yazıları yazdım. Yazılar, masum başlayıp toplumsal ya da politik bir sıkıntıya dayanıyordu. Ardından Radikal 2 yazıları geldi. Bir gün çok acayip bir şey oldu: Olumsuz sayılabilecek bir Nazmiye Demirel yazısı için Süleyman Demirel, kadranında kendi fotoğrafının bulunduğu bir saat gönderdi. Kapıyı kucağımda Tamar’la açtım, polisler "Bunu Şebnem Hanım’a ver!" dediler, muhtemelen beni bakıcı zannettiler, "Tabii iletirim kendisine" dedim.

Bu işlerin doğrusu var mı peki sizce? Şöyle bir cümle kurar mısınız: "İki yıl her şeye ara vermek, sadece çocukla ilgilenmek gerekiyor..."

- Yok canım. Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, hiçbir şeyin doğrusu yok.

Yine de "En çok bize ihtiyaç duydukları o dönemde, çocuklarının başında olamayanlara üzülüyorum" diyorsunuz. Şansı olduğu halde, kariyer uğruna bunu tepen kadınlardan söz ediyorsunuz ve "Onlardan, ileride gerçekten iyi birer büyükanne oluyor!" diyorsunuz. Bayıldım bu tespite! Var mı böyle örnekler etrafınızda?

- Romanlarımı yazarken hep başkalarını anlamaya çalışıyorum. Roman yazmak zaten aynı zamanda başkası olabilme hayali. Katilleri, serserileri, toplum dışına itilmişleri, herkesi anlarsınız, hatta olursunuz ve yazarsınız. İnsanın içinde kıpırdanıp duran kötülüğü de anlatmaya zaafım var. Durum böyle olunca, güç ve iktidar uğruna, çocuğunu görmeden yaşayan anneleri de anlayabilir miyim acaba? Onlar, toplum normlarına uymayan anneler oldukları için daha fazla acı çekiyorlardır. Yaralarını sarmak için de büyükanneliği bekliyor olabilirler.

Siz önce anne, sonra mı romancısınız?

- Bu konuda eşitlik ilan ediyorum! Ama kızım, her zaman daha torpilli. Gerçi romanlarımın burun farkıyla öne geçtiği de olmuştur.

Anna Karenina kendisini trenin altına attı ya, benim hayatım kaydı

Kore’de bir konferansta konuşmanıza, "Ben bir çocuk genelevinde büyüdüm" diye başlıyorsunuz. Dinleyenler kalp krizi geçirecek gibi oluyor... /images/100/0x0/55eb1149f018fbb8f8a8ec5e

- Evet, bu yıl Nobel ödülünü alan Le Clezio bile kasılıp kaldı! Edebiyat, kurmaca ve romanlarla ilgili konferanstı bu. "Bana inandınız mı? Hikayeme inandınız mı?" dediğimde ise salondan bir ferahlama sesi geldi. Orada da söylediğim gibi, "Edebiyat işte bu: Kurmak, hayal etmek!" Okuyucuların, Çöplük’te Kasparov’la birlikte yetişen satranççı kız Leyla’nın varlığına inanmaları da aynı şey.

Anlattığınız hikayelere siz de inanıyor musunuz?

- Yazarken evet. Resmigeçit’te anlattığım Florya Deniz Köşkü’nü hiç görmedim mesela. Gitsem ve hizmetli Mösyö Kevork’un mutfaktaki lomboz deliğini anlattığım yerde buluversem cadı olduğuma inanabilirim. Çöplük’te ise yerin altında yaşayan evsizler ve organ mafyası bölümü vardı. Kitap Almanca’da çıktığında ZDF televizyonuyla oraya gittik ve ben içeri girmeye korktum. Yazı masamın başında her deliğe girip çıkacak kadar cesurum. Gerçek hayatta ise, karşıdan karşıya geçemeyecek kadar sarsak.

"Yazmak beni hayattan muaf tutuyor" ne demek?

- Yazı masam kadar bir dünyada yaşıyorum ben. Dışarıdaki dünyanın içine karışmadan yapabildiğim bir işim var: Roman yazmak! Hepinizin yapabildiği işleri kolayca yapamadığımı düşünüyorum. Diyelim seyahat edeceğim, hep kaybolacağımı, evime dönemeyeceğimi düşünürüm. Romanlarında o kadar kötücül şeyler yazıp, hayat karşısında böyle ürkek ve korkak olmak da tuhaf tabii. Kimbilir, belki de kocam ve kızım olmasa, münzevinin teki olup çıkardım.

Ne zaman romancı olmaya karar verdiniz?

- Anna Karenina, kendisini trenin altına attı ya, benim hayatım kaydı! Günlerce ağladım. Annemle babam hálá anlatıp anlatıp gülerler. Romanların, okuyucularına yaptıklarını gördükçe hayranlığım büyüdü. Bu oyuna ben de katılmaya karar verdim.

Almanya’da sizin kıymetinizi daha mı çok biliyorlar?

- Türkiye yoksul ama romanları seven bir ülke olabilirdi. Ama olmadı. Almanya ise edebiyatın güzel evi. Beni Çöplük Kraliçesi ilan ettiler. Mutlu oldum.

ANILARI KİM İNKAR EDEBİLİR?

Ermeniler, 1915’te Anadolu’da büyük bir trajedi yaşadılar. Torunlarının, Türk arkadaşları geldiğinde odalarından çıkmayan küskün Ermeni ninelerinin, biz Türklere utanç verecek anılarını dinlemeliyiz, duymalıyız, bilmeliyiz. Tarih inkar edilebilir ama anıları kim inkar edebilir? Tarihi, başkalarının acılarına bakarak anlayabiliriz. Başkalarının acılarına bakmayı öğrenmeliyiz. Artık, "Biz sizi değil, siz bizi kestiniz!" tartışmasına bir son vermeliyiz.

Küçük elleriyle göğsüne vurdu ve ben Ermeniy’im dedi

Aşık olduğunuz adamın Ermeni olması sizi etkiledi mi?

- Yok hayır.

New York’ta olmayabilir de, Türkiye’de yaşarken, insanın sevgilisinin/ kocasının/ çocuğunun babasının Ermeni olmasının, kayda değer bir tarafı yok mu? İnsan ürkmüyor mu, korkmuyor mu, tedirgin olmuyor mu? Nedir?

- Tamar 5 yaşındayken bir gün takside giderken, birdenbire doğrulup, küçük elleriyle göğsünü yumruklayarak "Ben Ermeni’yim!" demişti. Aynasından "Ya sev, ya terk et" flaması sarkan şoför, direksiyonunun başında küçüldükçe küçüldü. Ermeniliğiyle övünen bir çocuğa ne yapabilirdi ki? Ben de yurtdışında "Fransız mısın?" ile başlayıp "Bildim, İspanyolsun" ile devam edenlere, "Ben Türk’üm!" cevabını veriyorum. Ama aynı zamanda "Ermeni’yim, Kürt’üm, Aleviyim..." Ama ne yazık ki, "Ben Türk’üm" kimliğinin bunların hiçbirine tahammülü yok. Sorun burada.

Manuel Çıtak’la birlikte yaşamaya başladıktan sonra Ermeniler hakkında yeni neler öğrendiniz, keşfettiniz?

-Bir kere, nüfusta, adlarının bilerek yanlış yazıldığını keşfettim. Bir tür nüfus memuru faşizmi! Ermenilerin savcı, hakim, asker, itfaiyeci, devlet görevlisi olamayacaklarını keşfettim. Yasalar buna engel değil ama hayalet yasalar buna engel. Milli beraberliğin nasıl olacağını tartışanlara da şunu söylemek isterim: Taş atan Kürt çocuklarına 23 yıl, Hrant’ı Ermeni olduğu için öldürenlere kahramanlık pozları, rahibi öldürenlere ucundan azıcık ceza, öyle mi? Milli beraberlik asıl böyle olmaz!

Eşiniz Hıristiyan mı?

- Evet. Hıristiyan denince de, aklıma hep şu hikaye geliyor: Yazlarımızı, bir Ege köyünde geçiriyoruz. Midilli’nin tam karşısı. Köylünün, Midilli’yle garip bir ilişkisi var. O büyülü, kara parçasına bakıp bakıp "Bugün yakın, bugün uzak" diye konuşuyorlar. "Artık benim dedikodumu yapacak kalmadı" diyen köyün en yaşlısı Fatma Nine de Midilli’ye bakmaktan kendisini alıkoyamayanlardan, ama onunki biraz farklı, sevdalı gibi bakıyor. Orada "gavurlar" yaşadığı için Midilli’ye sevdalı sevdalı bakmak da günah! Kocası da bu yüzden, evlerini Midilli’yi göremeyecek biçimde yaptırmış. Ancak Fatma Nine gözlerini kapasa bile görebiliyormuş. Sonunda bir gün, düşünmüş, taşınmış, "Bana bak bizi de, onları da aynı Allah yaratmadı mı?" diye kocasının karşısına dikilmiş. Aynı gün, evinin kör duvarında, Midilli’yi görecek biçimde bir pencere açılmış. Bence Türk toplumunda, "ötekini" görebileceğimiz pencereyi artık açmalıyız.

Müthiş bir hikaye... Peki eşinizin ailesi arıza yaratmadı mı? "Bula bula bir Türk kızı mı bulman gerekiyordu?" demedi mi?

- Allah’tan demediler. Gerçi bir Ermeni ile Türk’ün evliliği hálá tabu evlilik. Çünkü her Ermeni ailesinde 1915’te verilen kayıplar ve trajik bir hikaye var. Durum böyle olunca bir Türk’e gönül vermek elbette zor.

Ve sonra şahane kızınız Tamar’ı vaftiz ettirdiniz...

- Evet. Tamar, karışık evlilikten doğma, kilisede vaftiz olan ilk bebekti. Daha önce böyle bebekler evlerde vaftiz ediliyormuş. Bizim zamanımızda kilise evliliği mümkün değildi. Ancak Ermeni Patriği Mesrob Mutafyan bu konuda önemli düzenlemeler yaptı. Mutafyan’ın hastalığı ve Hrant’ın katledilmesi Ermeni cemaatinin çok büyük şanssızlığı.

Hrant’la da yakındınız değil mi?

- Evet. Rahmetli bana "Gelin" derdi. Çünkü Hrant da Manuel gibi Malatyalı. Vaftiz töreninde, "Gelin, tam gelin olmuşsun!" deyip gülmüştü. Beyaz bir elbise giymiştim. Manuel’in ailesi, benim yüzümden biricik oğullarını kilisede evlendiremedi. Beyaz elbise onları biraz teselli etmek içindi. Tamar da kelebek gibiydi.

Ağladınız mı?

- Ben değil ama vaftiz olan her çocuk gibi Tamar ağladı.

Peki neden böyle bir şeye ihtiyaç duydunuz? Müslüman bir anne, çocuğunu neden vaftiz ettirir? Bu seremoni mi hoşunuza gitti? Nedir?

- Fatma ninenin penceresi gibi bir şey işte bu da...

Babanın talebi değil yani...

- Alakası yok. Bizimkiler de bana bir lohusa töreni yapıp, kızımın başından Kuran çevirmişlerdi. Benzer şeyler.

Kızınızı vaftiz ettirerek onun dinini seçmiş olmuyor musunuz?

- Biz din hanesini boş bırakmak istemiştik ama boş bırakılmıyormuş. Nüfusta çocuk, babanın dinini alıyor. İsterse 18 yaşında değiştirebilirmiş.

Anne Müslüman, baba Hıristiyan ama kızınız Hırıstiyan olarak yetişiyor. Sadece anlamaya çalışıyorum: Bunun bir çocuğu küçükken Kuran kursuna yollamaktan farkı ne?

- Nüfusunda Hıristiyan yazdığı için okuldaki din derslerinden muaf. Ama Tamar’a Hıristiyanlık da öğretilmiyor ki. Ben Fatma ninenin penceresinden bakıyorum: İnanç, inançtır.

Tamar’ın bir Türk ismi de var mı?

- Yok. Anadolu’nun mezarlıkları Eva iken Havva olan ninelerle dolu. 1915’te kurtulsunlar diye bırakılan Ermeni kızlar onlar. Herkesin biricik bir ismi olabileceğini böyle bir Anadolu mezarlığında öğrendim ben.

GÜZELLİĞE BAKIP GEÇERSİN AMA ÇİRKİNLİĞİ SEYRETMEYE DOYAMAZSIN

Bir edebiyatçı için fazla güzel değil misiniz!

-Teşekkür ederim. Bir okurum "Fiziğiyle Sophie Marceau, Isabelle Adjani, romancılığıyla çok daha fazlası," diye yazmış, elleri dert görmesin. Ama ben güzellikten çok çirkinliği ilginç bulurum. Güzelliğe bakıp geçersin ama çirkinliği seyretmeye doyamazsın.

Ailenizdeki kadınlar nasıl kadınlardı?

- Hayat doluydular, şahaneydiler. Beni hikayelerle büyüttüler. Babaannem parmaklarımızı iksirim dediğim bir yağla ova ova uzattığını iddia eder! Güya çocukken dolma gibiymiş parmaklarımız. Tenimizi de bununla parlatmış. İsli tencere gibiymişiz çünkü. Gözlerimizdeki ışık neşemizmiş... Dinlemeye doyamazsın. "Gülmeyin, gülümseyin" gibi nasihatler ederdi. Ailenin kadınları tarafından bana akan olağanüstü hikayeler var. Büyücü kadınlar gibi kulağıma fısıldaya fısıldaya yazar yaptılar beni.
Yazarın Tüm Yazıları