• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Geçmişin gölgesinde bir mola

    OSMANLI’NIN YENİ DÖNEMİNİ SİMGELİYOR
    Dolmabahçe Sarayı

    Son altı Osmanlı padişahına ev sahipliği yapan saray, çok sayıda binadan oluşan Topkapı Sarayı’nın aksine tek büyük bir yapı ve etrafında birkaç köşk ve geniş bir bahçe olarak inşa edilmiş. Yenilikçi bir sultan olan Abdülmecit’in yeni sarayını, Tarihi Yarımada’nın dışında Boğaz’a yaptırması Osmanlı’nın geçmişle geleneksel bağını kırdığının da işareti kabul ediliyor.

    Saray, Balyan ailesinden Garabet ve oğlu Nigoğos Balyan tarafından tasarlanmış. 13 yıl süren inşası 1856’da tamamlandığında ana binanın 285 odası, 43 salonu ve 6 banyosu varmış. Özellikle yaz aylarında ayrı bir güzelliğe kavuşan saray bahçeleri, ustaların sanatlarını sergilemek için yarıştığı alanlar haline gelmiş. Sarayın iç dekorasyonu Paris Operası’nı da tasarlayan Sechan isimli bir Fransıza ait. İçerideki Bakara ve Bohemya kristalleri, Sevres ve Yıldız porselenleri, Hereke halıları göz kamaştıran güzellikte. Kullanılan döşemelik ve perdelik kumaşlar yerli malı. Birçok yabancı konuğun hediyeleriyle zamanla daha da görkemli bir dekorasyona kavuşmuş.

    İmparatorluğun ihtişamını vurgulamak için gösterişli detaylarla süslenmiş Selamlık bölümünden protokolün hüküm sürdüğü Süfera Salonu’na çıkan muhteşem kristal merdivenlerde, Atatürk’ün hayata gözlerini yumduğu odada, önemli kutlamalar için kullanılan Muayede Salonu’nda, sarayın günlük yaşantısına şahit olabilecek şekilde düzenlenmiş Harem bölümünde geçmişin ihtişamını hissedebilirsiniz. Sarayın yaklaşık 500 tablodan oluşan bir resim koleksiyonuna sahip olduğunu da hatırlatayım. Sarayın saltanat kapısına doğru giderken Sultan II. Abdülhamit için inşa edilen 27 metre yüksekliğindeki, dört katlı saat kulesine biraz zaman ayırın. 1890’da Sarkis Balyan tarafından yapılan kulenin köşelerine birer fıskiye, zemin kata iki termometre ve iki barometre yerleştirilmiş. Süslü ikinci katta Sultan II. Abdülhamit’in tuğrasını, dördüncü katın her yüzünde Fransız yapımı saatleri görebilirsiniz.

    Kabataş’tan Beşiktaş’a kadar uzanan bu saray kompleksinin Veliaht Dairesi günümüzde Resim Müzesi’ne ev sahipliği yapıyor. 1937’de İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’ne (bugünkü Mimar Sinan Üniversitesi) bağlı olarak Atatürk’ün emriyle kurulan müze, 19’uncu yüzyıl Türk sanatçılarının tablolarından oluşan geniş bir koleksiyona sahip.

    Matbah-ı Amire (Dolmabahçe Saray Mutfakları) binalarıysa Dolmabahçe Sarayı depolarında saklanan eserlerin sergilenebilmesi için 2006’da bir depo müze olarak açıldı.

    BATI TARZINI YANSITIYOR
    Ihlamur Kasrı

    19’uncu yüzyılda Haliç kıyıları gözden düşmeye başladığında Boğaz’daki yeni saraya yakın, ağaçlıklı küçük vadi Sultan Abdülmecit’in ilgisini çekmiş. Dolmabahçe Sarayı’nın 1856’da tamamlanmasından sonra padişah Nigoğos Balyan’ı kasrı yapması için görevlendirmiş. Hâlâ güzelliğini koruyan ve o zamanki gözde Batı tarzını yansıtan padişahların hasbahçesi ve süslü havuz muhteşem. Daha büyük olan Mabeyn (Merasim) Köşkü’nün şık tavan süslemelerine dikkat edin. İngiltere’den ithal edilmiş porselen şömineler ve çivit renkli cam kapı panelleri sultan ve misafirlerinin kullanımına sunulmuş. Harem ve maiyetin geri kalan kısmı için yapılan Maiyet Köşkü, bugün kafe olarak hizmet veriyor. Her iki binanın dış yüzeyi, içlerinin aksine Osmanlı geleneksel süslemesinden farklı oymalarla bezeli.

    BOĞAZ’DA BİR YAZLIK
    Beylerbeyi Sarayı

    II. Mahmut’un 1829’da yaptırdığı ahşap sahil sarayı, 1851 yangınında büyük hasar görmüş. Küçük bir kısmı ayakta kalabilen sarayı Sultan Abdülaziz 1861’de dönemin ünlü mimarı Sarkis Balyan’a emanet etmiş. Sürgünden 1917’de dönen II. Abdülhamit, 1918’de ölene kadar burada yaşamış. Bina yazlık saray olarak inşa edildiğinden ısıtma sistemi yok. 26 odalı binadaki altı salon içinde en dikkat çekici olan ‘Havuzlu Salon’ 16 mermer sütunla çevrilmiş. Saray köşelere yerleştirilmiş odaların bir sofaya açıldığı geleneksel Osmanlı evi tarzında yapılmış. Tıpkı Dolmabahçe Sarayı’nda olduğu gibi Beylerbeyi de baştan aşağı Hereke halıları, Bakara kristalleri ve Yıldız porselenleriyle döşenmiş. Sarayın en göze çarpan özelliklerinden biri duvarlar ve tavanlardaki Polonyalı sanatçı Stanislaw Chlebowski’ye ait deniz ve gemi tabloları. Bu da Sultan Abdülaziz’in denize olan düşkünlüğünün bir sonucu. Dekorasyonda ayrıca Kuran’dan ayetler, şiirlerden alıntılar kullanılmış. Sarayın ünlü ziyaretçileri arasında 1869’da Süveyş Kanalı’nın açılışına giderken İstanbul’a uğrayan İmparatoriçe Eugenie, İran Şahı ile ünlü Windsor Dükü ve Düşesi de var. Beylerbeyi’nin son dönem Osmanlı saraylarından ayrılmasını sağlayan ‘Set Bahçeleri’ ve altından geçen tünel görenleri etkiliyor. Bu bahçelerde yer alan Sarı Köşk, saltanat atlarının barındığı Ahır Köşk, eski saraydan kalan Mermer Köşk günümüze ulaşabilen en önemli Osmanlı mimari anıtları arasında.

    SULTAN ABDÜLMECİT’İN SÜSLÜ AV KÖŞKÜ
    Küçüksu Kasrı

    Küçüksu Kasrı, 19’uncu yüzyılda Osmanlı padişahlarının nasıl yaşadığını görmek isteyen ama Dolmabahçe Sarayı’nı kalabalık ve boğucu bulanlar için mükemmel bir yer. Nigoğos Balyan 1856-57 yıllarında Sultan Abdülmecit için eski bir ahşap binanın yerine 8 odalı bir av köşkü olarak yapmış binayı. Kasır, Küçüksu Deresi’nin kıyısında, nilüferlerle süslü küçük bir bahçenin içinde. Sultan kayıkla gelirmiş buraya, günümüzün ziyaretçileri, süsleme işçiliği daha sade olan arka taraftan alınıyor kasra. İçeri girdiğinizde varaklarla süslenmiş kubbenin altında at nalı biçiminde bir salon karşılıyor misafirleri.

    Muhteşem Hereke halıları ve hayvan desenlerinden ayırt edebileceğiniz İran halısıyla odalardaki Bohemya kristali avizelere hayran kalacaksınız. Burası av köşkü olarak tasarlandığı için yatak odaları yok ama 4’üncü Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel burada kaldığında üst kat odalarından birine bir yatak koydurup uyurmuş. Küçüksu Kasrı’nın hemen yanında Boğaz boyunca görülebilecek en güzel çeşmelerden olan ve III. Selim’in annesi için 1807’de yaptırdığı Mihrişah Sultan Çeşmesi var. Yazar ve sanatçıların güzelliğine övgüler dizdiği çeşme Anadoluhisarı’ndaki Göksu Deresi ile beraber Avrupalılar tarafından ‘Asya’nın Tatlı Suları’ olarak anılan Küçüksu Deresi’nden gelebilecek sel tehlikesine karşı bir kaide üstüne oturtulmuş.

    HIDİVİN HEDİYESİ
    Beykoz Mecidiye Kasrı

    Hünkâr Kasrı olarak da anılan, Beykoz’un kuzeyinde, tepenin üstünde tüm güzelliğiyle mermer bir köşk durur. Mısır Hıdivi Kavalalı Mehmed Ali Paşa tarafından Padişah Abdülmecit için Sarkis ve Nigoğos Balyan’a yaptırılmış. Ancak 1855’te başlayan yapım, 1866’da tamamlandığı için kasır, Mehmet Ali Paşa’nın torunu Said Halim Paşa tarafından Sultan Abdülaziz’e armağan edilmiş. Mısır’daki Memluk yönetimine son veren Mehmet Ali Paşa’nın Osmanlı’ya karşı başlattığı isyan Rusların yardımıyla bastırılabilmiş, bunun sonucunda da Rus savaş gemilerinin Boğazlardan geçişine izin veren 1833 Hünkâr İskelesi Antlaşması imzalanmış Beykoz’da. Fransız İmparatoriçesi Eugenie, Hünkâr Kasrı’nda kalan konuklardan sadece biri. Yetimhane ve hastane olarak hizmet veren köşkü 1997’de Milli Saraylar Başkanlığı devraldı. Yapılan restorasyon çalışmaları sonrasında kasır, müze olarak 2017 yılında hizmete açıldı.

    PAŞANIN ŞEHİRDEN UZAK CENNETİ
    Beykoz Abraham Paşa Cam ve Billur Müzesi

    Mısır Hıdivi İsmail Paşa’nın kethüdası olan Abraham Paşa, Sultan Abdülaziz tarafından paşalık rütbesi verilerek vezirliğe kadar yükseltilmiş, inanılmaz derecede zengin bir devlet memuruymuş. Aynı zamanda avcı ve kumarbaz olan paşa, Pera’daki ünlü Cercle d’Orient’in de sahibiymiş. Beykoz’da bugünkü Beykoz Korusu’nun olduğu yerde içindeki köşkler, kuşhaneler, havuzlar, tiyatro binası ve ahırların olduğu, biraz daha gözlerden uzak bir yer yapmış kendisi için.

    Abraham Paşa’nın çiftliğindeki ahır binaları üç yıl süren restorasyon sonucunda geçen günlerde Abraham Paşa Cam ve Billur Müzesi olarak açıldı. Adını Osmanlı dönemindeki Beykoz Cam ve Billurât Fabrika-i Hümayunu’ndan alan müzede Selçuklu’dan Osmanlı’nın sonuna kadarki dönemden 1500 eser yer alıyor. Abraham Paşa çiftliğinin bahçesiyle de titizlikle ilgilenmiş.

    117 farklı ağaç türüne ev sahipliği yapan bahçede kendinizi bir botanik müzesinde gibi hissedeceksiniz.

    Yazının devamı...

    Bir doğa harikası Slovenya

    Tarihçi ve profesyonel rehber olarak geçen 35 yıl içinde sürekli hareket halindeydim. Binlerce insan tanıdım bu yolculuklar sayesinde. Tabii bir sürü de anı biriktirdim. Bu anılarımın arasına ekleyeceğim bir olayı da pandemi döneminde yaşadım. Avusturya’daki Vivamayr Maria Wörth sağlık merkezine gitmek için Lübliyana Havalimanı’na indiğimde yeniden farklı bir coğrafyada olmanın keyfini hatırladım. Üstelik çok sevdiğim Slovenya’daydım. Size Slovenya’yı tek cümlede şöyle özetleyebilirim: Aynı gün içinde Alp Dağları’nda doğayla baş başa keyif yapıp Akdeniz’in ılık sularına kendinizi bırakabilirsiniz.

    Avrupa’da ilk demokrasi

    İsviçre’nin yarısı kadar bir yüzölçümüne sahip Slovenya. Arabayla dolaşmayı sevenlerdenseniz karlı dağlar, yeşil ormanlar, derin vadiler, mağaralar ve üzüm bağlarıyla bu ülke sizi kendine hayran bırakacak. Ülkenin yüzde 57’si ormanlarla kaplı. Slovenya’nın dağlarına Sezar’ın şerefine Julian Alpleri demişler. Slovenler Avrupa’nın ilk demokrasisine sahip olduklarını iddia ediyor. 7’nci yüzyılda Karintiya Düklüğü’nü kuran ataları asillerin değil, sıradan insanların oylarıyla seçilirmiş. Hatta Thomas Jefferson Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’ni hazırlarken bunu göz önünde bulundurmuş.

    Konumu gereği bağımsızlığını kazanana kadar hareketli bir tarihi olmuş ülkenin. Oldukça uzun bir süre, 1350’lerden 1918’e kadar Avusturya kontrolünde kalmış. 1. Dünya Savaşı’nın ardından ülkenin batı kısmı savaş tazminatı olarak İtalya’ya verilmiş, Kuzey Karintiya ise Avusturya’da kalmış. Slovenya’nın kalan kısmı da Yugoslavya’nın bir parçası haline gelmiş. 2. Dünya Savaşı’nda Nazi işgaline karşı direnmişler, İtalya’ya verdiklerini geri almışlar ama bu sefer de Trieste ve Gorizia elden gitmiş. Tito döneminde Slovenyalılar küçük nüfuslarının 2 buçuk kat fazlasıyla ekonomiye destek oldular. Sonunda Yugoslavya’dan ayrılarak tam bağımsızlıklarını

    25 Haziran 1991 tarihinde elde ettiler. Ülke 2004 yılından beri hem NATO hem de Avrupa Birliği üyesi. Ülkenin başkenti olan Lübliyana’da gerçekten kendinizi bir masal diyarında hissedeceksiniz. Şehir, mimarisi, kalesi, yeşil alanları ve gece hayatıyla Avrupa’nın yükselen yıldızı. Yaklaşık iki saat içinde dolaşabileceğiniz bu şirin kentte gezmeye Lübliyana Kalesi’nden (Ljubljanski Grad) başlayın. En kolay yoldan, manzarayı izleyerek fünikülerle çıkabileceğiniz kaleden bütün şehri seyredin. 15’inci yüzyıldan sonra askeri amaçlı kullanılan kalenin avlusuna giriş ücretsiz ama güzel bir manzara için kulesini tercih edin. Şehrin merkezi Ljubljanica Nehri kıyısındaki Üçüz Köprü’den geçip diğer tarafındaki eski şehre ulaşabilirsiniz.

    Bu şehrin mimarisine büyük katkı sağlayan Joze Plecnik (1872-1957) isminden bahsetmezsek bir şeyler eksik kalır. Bu mimar nehrin üzerindeki 1842’den kalma Üçüz Köprü’ye iki köprü daha ilave edip hoş bir görüntü yaratmış. Köprülerin üzerinde ve nehir boyunca pazar günleri antikaların da satıldığı bir pazar kuruluyor. Nehir üzerinde Plecnik’in yaptığı Merkez Çarşı’da mola vermeyi ihmal etmeyin. Üçüz Köprü’nün diğer yanında ise 18’inci yüzyıldan kalma St. Nicholas Katedrali ve ejderhaları şehrin sembolü haline gelen Ejderha Köprüsü (Zmajski Most) var. Efsaneye göre Jason ve Argonotların lideri Altın Post’u çalıp Ljubljanica Nehri’ne gelmiş ve buradaki ejderhayı öldürmüş.

    Lübliyana’nın 1718’den kalma gotik belediye binasının önündeyse Roba Çeşmesi var. Presernov Meydanı’ndan Miklosiceva Cesta’ya giderken çok şık art nouveau binalar göreceksiniz. Özellikle Grand Union Hotel’e bir bakın. Lübliyana Üniversitesi binası Habsburg döneminde bölge parlamentosuymuş. Filarmoni Orkestrası binasıysa 1898’den kalma.

    Cankarjev dom şehrin kültürel merkezi olarak geçiyor. Girişi ve duvarları çıplak insan heykelleriyle kaplı parlamento binası, ülkenin sanata ve insana bakışını tüm çıplaklığıyla sembolize ediyor. Presernov Meydanı’nda göreceğiniz 1660’da yapılmış somon renkli bina Fransisken mezhebine ait Müjde Kilisesi (Franciskanska cerkev). Slovenlerin çok sevdiği romantik şair France Preseren (1800-1849) ulusal bilincin yerleşmesine büyük katkıda bulunmuş. Adını taşıyan meydanda şiirlerini aşkı Julia Primic için yazan Preseren’e adanmış bir anıt var.

    Sanatın merkezi diyebileceğimiz Metelkova’ya da muhakkak uğrayın. Binaların sadece içinde değil eserler, her bina duvarlarındaki kolajlar ve resimlerle bir sanat eserine çevrilmiş mekânda. Kompleksin içinde hostel, topluluk merkezleri ve müzik dinleyerek dinlenebileceğiniz alanlar da var. Sanata ve tarihe meraklıysanız Metelkova’nın hemen yanında Modern Sanatlar Müzesi, Ulusal Galeri ve Slovenya Etnografya Müzesi’ni ziyaret listenize alın. Lübliyana’nın dışından akan Sava Nehri şehrin girişinde ikiye ayrılıyor ve sağ kolu şehrin ortasından geçiyor. Nehrin her iki kenarı tüm gün capcanlı. Soluklanmak için nehir kenarında mola verin. Keyifli bir yürüyüş için Tivoli Parkı’nı da tercih edebilirsiniz.

    Görmeden dönmeyin

    Başkent Lübliyana’dan bir saat uzaktaki Bled, göl, ada ve kalenin ideal bir kombinasyonu olan muhteşem bir yer. Kaleden manzaranın tadını çıkardıktan sonra adanın ortasındaki kiliseyi ziyaret etmeyi ihmal etmeyin. Burayı görünce Van Gölü’nde Akdamar Adası’ndaki Ermeni Kilisesi geliyor insanın aklına ve değerinin hatırlanmasını diliyorsun içinden.

    Bled’in benzeri Bohinj de çok güzel. Sahildeki Piran küçük bir Venedik gibi. Postojna ve Skocjan mağaraları ise dün-
    yanın en ilginç mağaralarından. Avrupa’nın en büyüğü olan Postojna Mağarası’nın 20 kilometresi açık ve trenle gezebiliyorsunuz. Slovenya gezinizde birden fazla şehre gidecekseniz listenize Celje, Kranj ve Maribor’u ekleyin.

    Olmazsa olmaz tatlar

    Sloven mutfağında peynir ve etle doldurulmuş zlikrofi dedikleri mantı çok meşhur. Zrezek pirzola, golaz, gulaş ve riba gibi yemeklerin yanı sıra Balkan mutfağından burek (börek), cevapcici (köfte) ve raznjici (şiş kebap) gibi lezzetler var. Ülkede
    tatlı krepe palacinke diyorlar.

    Yazının devamı...

    Unutulmaz bir tatil vaat eden butik oteller... 12 adreste 15 öneri

    Yüksek tavanlı odalar: World House

    Galata Kulesi civarının o hoş havasını soluyabileceğiniz çok güzel bir noktada, 130 yıllık bir binada hizmet veriyor. Tamamen yenilenmiş sadece 10 odalı butik bir otel. Standart, birbiriyle bağlantılı ya da balkonlu oda seçeneklerinin yanı sıra teraslı süiti de var. Eski bir binada olmasının avantajıyla tüm odalar yüksek tavanlı.

    Bazı duvarlarda tuğla dokunun korunması ve yerlerde ahşap zemin tercih edilmesi sıcak bir hava yaratmış. Otelin girişindeki Latife Kafe’nin kahveleri ve ev yapımı tatlılarıysa favorileriniz arasına girecek.
    Beyoğlu, İstanbul Tel: (0212) 293 55 20

    Geçmişin mirası: Mr. Cas

    Meşhur Çiçek Pasajı’nın karşı komşusu. 1900’lerden yadigâr Güney Palas’ta açılan otel, modacılar, yazarlar, sinemacılar başta olmak üzere birçok ünlüyü misafir etmiş. Geçmişin bu renkli mirası, otele girdiğiniz anda etrafınızı sarıyor. Tavandaki kalem işleri, eski fotoğraflarla süslenmiş merdivenler, ahşap ve mermer detaylar göz alıcı. Otelin içinde ünlü modacı Yıldırım Mayruk’a ayrılmış özel bir bölüm de var. Hepsi yüksek tavanlı 35 odasında cumba, balkon, jakuzi, şömine gibi farklı detaylar bulabilirsiniz.
    Beyoğlu, İstanbul - Tel: (0212) 293 00 07

    Birinci derece tarihi eser: Splendid Palas

    Büyükada vapurundan inince tam karşınızda kubbeleri ve kırmızı panjurlarıyla dikkatinizi çeken otelin yeri çok merkezi. Ama bir o kadar da keyifli ve adanın günlük kalabalığından uzak. 1908’de, Sakızlı Müşir Kazım Paşa tarafından yaptırılan bina, o gün bugündür otel olarak kullanılıyor. İşletmecileri değişmiş ama mülkiyeti hep aynı ailede kalmış; şu anda bayrak 6’ncı kuşağın elinde. 48 odası var. Birinci derecede tarihi eser statüsündeki otel, geçmişle kurduğu zarif bağı her köşeye yansıtmış.
    Büyükada, İstanbul - Tel: (0216) 382 69 50

    Mevsime göre menü: Grandma’s Wonderland

    İstanbul’un içinde doğayla tazeleneceğiniz çok keyifli bir adres. Sadece 7 odası var. Sanki şehirden çok uzaklara kaçmış havasını yaşatması nedeniyle kahvaltılar, özel akşam yemekleri ya da şirketlerin motivasyon buluşmaları için çok seviliyor. Mutfakta özgün bir çizgi yakalamışlar. Menü mevsime göre değişiyor. 86 dönümde kurulu ve yıl boyu açık olan otelin oldukça geniş lobisinde antika parçalar görebilirsiniz. Silivri, İstanbul Tel: (0542) 253 50 80

    Gastronomik bir deneyim: Casa Lavanda

    Dört mevsimi birbirinden güzel halleriyle yaşatan Casa Lavanda, aile sıcaklığını ve detaylara gösterilen özeni her adımda hissettiriyor. 20 dönüm araziye inşa edilen beş ayrı binada 14 odası var.

    Dekorasyon, İngiliz ve Fransız stilinin yansımalarını taşıyor. Antika parçalar ve aile yadigârı eşyalar da kullanılmış. Açık havuzu, SPA’sı, orman manzaralı saunası ve oldukça geniş lounge alanıyla kendinizi şımartmak için sebep çok. En önemli sebepse mutfak; tam anlamıyla gastronomik bir deneyim yaşatıyorlar. Ulupelit Köyü, Şile, İstanbul Tel: (0216) 736 56 40 - 41

    Sakin ve yeşil: İda Costa

    Ege mimarisine sadık kalarak inşa edilen, taşın sakinliğini yeşilin güzelliğiyle buluşturan 9 dönümlük bir dünya. Farklı tiplerde
    20 odası var. Hepsinde sakinlik ve sadelik ön planda. Pastel renklerle dokunuşlar yapılmış.

    En küçük oda 30 metrekare. Her güne özel menüler hazırlayan otelde, sabahları köy ocağında pişen taze ekmekler ve yerel ürünlerle hazırlanan kahvaltı sofraları karşılıyor misafirleri. Akşam yemeklerindeyse şefin seçimleriyle baş başasınız...Assos, Çanakkale
    Tel: (0286) 764 00 10 - (0530) 955 71 00

    Modern mimari örneği: Omm Inn

    Eskişehir’in son yıllardaki en önemli kazanımı olan Odunpazarı Modern Müze’nin (OMM) yanı başında açılan Omm Inn, zevkle hazırlanmış bir dinginlik durağı. İlk andan itibaren tasarımın gücüyle etkisi altına alıyor. Odalardaki atıştırmalıklardan koridorlara yayılan kendilerine özel kokuya kadar her detay, misafirlerini gustosu yüksek bir deneyime davet etmek için düşünülmüş. Üç tipte 15 odası minimalist modern mimarinin ferahlığıyla düzenlenmiş. Konumunun merkezi olması en büyük avantajlarından biri.
    Odunpazarı, Eskişehir
    Tel: (0222) 220 06 46

    Doğa ananın çağrısı: Pacha Mama

    Otele, kadim kültürlerden ve farklı dinlerden izler taşıyan ahşap oyma bir kapıdan geçerek adım atıyorsunuz. Alaçatı’da alışkın olduğumuz stilden uzak, özgün dokusuyla hemen etkiliyor. Dekorasyona toprak tonlar hâkim ki bu ‘doğa ana’ anlamına gelen adıyla uyum sağlıyor. İkisi süit olarak düzenlenmiş 16 odasında zevkli ve mistik bir hava var. Havuzlu bahçeye açılan odalar çok hoş.
    Alaçatı, İzmir - Tel: (0232) 729 47 29

    Sanki Floransa’dayız... Nefes

    Alaçatı’nın kendine has havasını Floransa esintileriyle harmanlayan, üzerine de güler yüzlü bir ev sahipliği koyan çok güzel bir otel. Alaçatı’daki eski Rum evlerinden çıkan taşlar kullanılarak inşa edilmiş. Dört binada 25 oda var. Binaların çevrelediği bahçede üç ayrı yüzme havuzu ki bunlardan ikisi tuzlu, diğeri tatlı suda yüzmeyi sevenler için. Alaçatı’nın merkezinde olmadığından tam bir kafa dinleme durağı. Ama merkezin hareketliliğine karışmak isterseniz, kolaylıkla ulaşabilirsiniz.
    Alaçatı, İzmir - Tel: (0537) 817 01 01

    Bohem bir zarafet: Pere Mere

    Zeytin ağaçlarıyla dolu bahçesi, bohem stilin sade ve zarif yorumuyla şekillenen odaları, içten ev sahipliğiyle çok zarif bir otel. Yalınlıktaki şıklığı yakalamışlar. Her detayda ev özenini ve rahatlığını hissediyorsunuz.

    Çünkü sahipleri aynı zamanda burada yaşadığı için her şeyin özel olmasına dikkat ediyorlar. 14 odaları; odalarda da cumbalı, balkonlu, bahçeli gibi farklı seçenekleri var. Kahvaltıda iddialılar çünkü mutluluğun formülünün güne güzel bir sofrada başlamaktan geçtiğine inanıyorlar. Alaçatı, İzmir - Tel: (0544) 378 56 65

    19’uncu yüzyıl masalı: Kocaev - Mehmet Ali Ağa Konağı

    Sadece bir otel demenin haksızlık olacağı, geçmişi bugüne taşımayı ve yaşatmayı misyon edinmiş, benzerine az rastlanır bir proje. Adeta bir müzede geziniyor hissi veren konakta hem 19’uncu yüzyıl Türk evi atmosferini yaşayabilir hem de kalem işi sanatının hayranlık verici örneklerini görebilirsiniz. Konağın 18 odası var. Zarif bir konak atmosferini yaşamanız hepsinde mümkün. Ayrıca üç ayrı binada 12 odaya daha sahip. Doğanın tüm güzelliğiyle önünüze serildiği coğrafya buradaki misafirliğin en güzel hediyelerinden.
    Datça, Muğla Tel: (0252) 712 92 57

    Bağımsız ve romantik... Kabak Dome

    Laponya’daki iglolara benzeyen odaları ve Kabak Koyu’na tepeden bakan konumuyla çok sevdiğim bir otel. Hepsi birbirinden bağımsız olacak şekilde inşa edilmiş 10 odası ve her odanın önünde çift kişilik jakuziler var. Genç bir şefin işbaşında olduğu restoranı da başarılı. Manzara öyle büyülü ki yemeklerin lezzetiyle doğanın güzelliği birleşince aklınızda unutulmaz tatlar kalıyor.
    Faralya, Muğla - Tel: (0532) 390 68 48

    Tasarım ödülü var: Unique

    2016’da Avrupa’nın En İyi Lüks Tasarım Oteli ödülünü alan; özgün, yerel ve zevkli bir adres. Her adımı duygulardan, tarihten, el emeğinden beslenerek inşa edilmiş. Kayaköy’deki Rum evlerinden ilhamla kayaların üzerinde katman katman yükselen bir otel. Dört ayrı binadan oluşuyor ve ortasına güzel bir bahçe konumlandırmışlar. 19 odası var, çoğu Fethiye Marina manzaralı. Otelin restoranı Nude, çok başarılı. Fethiye, Muğla Tel: (0252) 612 11 45 - (0530) 512 11 45

    Ruhu olan bir mekân: Fidanka

    Ağaçları, çiçekleri, güzel bahçeleri, antika eşyaları, ruhu olan mekânları, doğayı, sanatı, güzel yemekleri seviyorsanız burayı da seversiniz. Çünkü tüm bunları çok seven İstanbullu bir ailenin, kendilerine Akdeniz’de kurduğu dünyanın başköşesinde az önce saydıklarım var. Hepsinin girişleri ayrı, 16 oda; hepsi teraslı ve odalarda ömürlük bir manzara var; özellikle günbatımlarında. Otel, The Times’ın 20 muhteşem otel listesine de girmişti.
    Kalkan, Antalya - Tel: (0242) 844 12 45

    Müzede bir gece: Ruin Adalia

    Kaleiçi’nin tarihi ve renkli atmosferinde, 19’uncu yüzyıl havasını taşıyan beş Osmanlı yapısından oluşan otel planlandığında, bir müze otel olması düşünülmemiş. Ta ki 2008’de başlayan inşa çalışmalarında otelin altındaki arkeolojik kalıntılara ulaşılana dek. Tüm planlar değişmiş, inşa süreci uzamış ve otelin misafirlerle buluşması tam 12 yıl almış.

    Çiçeği burnunda otele gittiğinizde, aynı zamanda bir müzeye de konuk oluyorsunuz. Roma, Bizans, Selçuklu, Osmanlı izlerini bir arada görebilirsiniz. Engelli odası da var. Kaleiçi, Antalya Tel: (0242) 248 99 00 - (0552) 689 07 07

    Yazının devamı...

    Bir zamanlar Patagonya’da

    Macellan 1520’de gittiğinde, gördüğü Kızılderili ateşlerinden dolayı ‘Ateş Toprakları’ demiş bölgeye. Sonra da bakmış yerlilerin ayakları giydikleri çarıklardan dolayı daha da büyük gözüküyor, İspanyolca ayak anlamına gelen ‘pata’dan yola çıkarak onlara ‘Patagon’, memleketlerine de ‘Patagonya’ adını vermiş. 19’uncu yüzyıla kadar insanlar daha ziyade keşif gezileri için bu bölgeye gitmiş. Buharlı gemilerle okyanus aşırı seyahatlerin daha kolay hale gelmesi, Eski Dünya’dakileri daha bilinmeyen yerlere doğru yönlendirmiş.

    1810’da özgürlüğüne kavuşan Şili, bakmış ülkenin güney bölümleri elden gidiyor, Patagonya’nın kendi kısmına kuzeyden yerleşimciler yollamaya başlamış. Falkland Adaları’ndan getirilen koyunlarla hayvancılık, ardından balıkçılık, ormancılık, kömür derken bölgede ciddi bir hareket başlamış. Bugün en önemli gelir kaynaklarından biri de turizm.

    Arjantin’le Şili arasında kalan ve Antarktika’nın yukarısında, dünyanın en güney noktası olan Patagonya sadece adının cazibesinden dolayı bile gidilebilecek bir yer. Doğal güzellikleriyle ilgi merkezi olan bölgede penguenlerden balinalara, denizaslanlarından bir tür sukuşu olan kormoranlara yüzlerce farklı canlı yaşıyor.

    Her yıl milyonlarca turist Patagonya’da göllerden şelalelere, buzullardan karlı zirvelere, görsel bir şölenin tadını çıkarıyor. Bölge büyük bir coğrafyaya dağıldığından sıcaklık bulunduğunuz yere göre değişebiliyor. Ocak ayında Puerto Madryn’de 28 derecelerde olan hava Ushuaia’da gece 5 dereceye kadar düşebiliyor. Aralık ayında güney yarımküreye yaz daha yeni gelmiş olsa da dışarıda lapa lapa kar yağabiliyor! 22 Haziran’da da ‘en uzun gece’ partisi var. Gecenin uzunluğu 18 saati geçiyor.

    Dünyanın sonu: Ushuaia

    Adı ‘Batıya sokulan körfez’ anlamına gelen Ushuaia’ya (Uşuaya okunuyor) 1871’de Anglosaksonlar gelmiş. Önce İngilizcenin hâkimiyeti söz konusuyken sonrasında bayrağı İspanyolca devralmış. Dünyanın sonuna nasıl olsa kimse gelmez deyip Ushuaia’yı 1947’ye kadar büyük bir hapishanenin bulunduğu bir yerleşim olarak kullanmışlar. 1980’lerde 8 bin kişi yaşarken turizmin gelişmesi ve Antarktika’ya giden gemilerin bu limandan kalkmasıyla nüfus da 60 binlere çıkmış.

    Ushuaia’ya turistlerin yüzde 30’u cruise yolculuğuyla ulaşıyor. Buzul kaplı 1500 metrelik zirveleriyle Fuegan Ant Dağlar’ına sırtını yaslamış olan şehirde her şey ‘dünyanın sonu’na endeksli. Beagle Kanalı’nda katamaranla bir tur yaptığınızda sizi önce Dünyanın Sonu Deniz Feneri’nin yakınına götürüyorlar. Limandaysa ‘Dünyanın sonu limanına hoş geldiniz’ tabelası karşılıyor ziyaretçileri. Sahilde koskocaman ‘Ushuaia dünyanın sonu, her şeyin başlangıcı’ yazıyor. Tüm hediyelik eşyalarda da dünyanın sonuyla ilgili yazılar var. Önerim ‘Sonlar yeni başlangıçlardır’ mottosunu hatırlamanız ve anacadde San Martin üzerindeki güzel dükkânların keyfini çıkarmanız.

    Şehirden 15 dakika uzaklıkta, Tierra del Fuego (Ateş Toprakları) Milli Parkı var. İçindeki ‘dünyanın sonu treni’yle parkı gezebiliyorsunuz. Park, tilkisinden ördeğine, lama benzeri guanakodan kunduzuna hayvanların etrafta huzur içinde dolaştığı yeşil bir cennet. Roca Gölü mavisiyle insanı büyülüyor.

    Macellan penguenleri

    Patagonya’nın Arjantin’deki kısmı Rio Negro (Kara Nehir), Neuquen, Chubut, Santa Cruz (Kutsal Haç) ve Tierra del Fuego isimli beş bölgeden oluşuyor. Buenos Aires’ten 1350 kilometre uzaklıktaki Puerto Madryn’e gitmek için önce Trelew’a uçmanız gerekiyor.
    Trelew’a iki saat mesafedeki Punta Tombo, Macellan penguenlerinin yaşam alanı. Kışın Brezilya sahillerinde yaşayan bu penguenler ilkbahara doğru Patagonya sahillerine göç ediyor. 18 penguen çeşidinden biri olan Macellan penguenlerinin boyları 45 santim civarında ve 20 yıl kadar yaşıyorlar. Küresel ısınmaya bağlı mevsim değişiklikleri bu hayvanların güneye dönüşünü her sene daha da zorlaştırıyor ve maalesef türleri için ciddi bir tehlike oluşturuyor.

    Punta Tombo’ya giden yolda sert esen rüzgârlar dolayısıyla genelde bodur ağaçlar ve değişik hayvanlar var. Sürüler halinde dolaşan guanakolar görüyorsunuz. Yünleri çok değerli çünkü bir guanakodan senede ancak 300 gram yün çıkıyor. Mara dedikleri yabani tavşanlar da ortalıkta dolaşıyor. Devekuşuna benzeyen reaların dişileri ise yumurtlama döneminden sonra kaçıp babayı yumurtalarla baş başa bırakıyor. Etrafta yavrularla dolaşan bir ebeveyn rea görürseniz anlayın ki o fedakâr baba.

    Puerto Madryn’den yaklaşık bir saat mesafedeki Valdes Yarımadası enteresan bir yer. Bir tarafında San Jose Körfezi var ki Antoine de Saint Exupéry’ye ‘Küçük Prens’i yazarken ilham kaynağı olmuş. Diğer tarafında da Nuevo (Yeni) Körfezi var, burası da balinaları seyretmeye gidebileceğiniz bir yer. Puerto Madryn’den 100 kilometre uzaklıktaki Puerto Piramides’den teknelerle açılıp yavrularına yüzmeyi öğreten 30 ton ağırlığında, 16 metre boyundaki balinaları görebiliyorsunuz. Yarımadanın ucundaki Caleta Valdes’de de denizfilleri var, bunlar dev boyuttaki foklar...

    Yazının devamı...

    İstanbul aşkımın başladığı yer: Kandilli

    Kandilli’nin en büyük şansı, sarayları...

    Ev sahipliği yaptığı rasathaneden dolayı depremle adı sıkça anılan Kandilli’nin bence en büyük şansı Adile Sultan Sarayı ve Cemile Sultan Korusu arasındaki vadiye yayılması, o yüzden Boğaz’da yeşil alanını korumayı başarmış semtlerden. Sultan II. Mahmut’un kızı Adile Sultan (1825-98) hayatında büyük kayıplar yaşamış, kendini hayır işlerine adamış acılı bir kadın. Aynı zamanda bir şair de olan sultan, Balyan ailesini Kandilli’de kendisi için bir saray inşa etmekle görevlendirmiş.

    1916’da Türkiye’nin ikinci kız okulu olan bina, daha sonraları kız lisesi olarak hizmet vermeye devam etmiş. 1986’da çıkan yangında büyük hasar gören okul, Prof. Dr. Türkan Saylan ve arkadaşlarının çabaları ve Sakıp Sabancı’nın katkılarıyla restore edilip 2006’da bir eğitim-kültür merkezi ve restoran olarak yeniden açıldı.

    Cemile Sultan (1843-1914) ise Sultan Abdülmecit’in kıymetli kız evlatlarından biri. II. Abdülhamit 1876’da tahta çıktığında, Kandilli’deki sarayı kardeşi Cemile Sultan adına 25 bin altın ödeyerek satın alınmış. Maalesef sahil sarayı yıkılmış ve koru içindeki Orta ve Cici Bey köşkleriyse 1952’de yanmış. Günümüzde İstanbul Ticaret Odası tarafından işletilen tesislerle hizmet veriyor.

    Boğaz’ın incileri benzersiz yalılar

    Güzellikte birbiriyle yarışan Kandilli yalıları içinde en etkileyicilerden biri kesinlikle Kont Ostrorog Yalısı. 19’uncu yüzyılda Osmanlı sarayında danışman olan Polonyalı Kont Leon Ostrorog için yapılan yalı, Pierre Loti tarafından da ziyaret edilmiş. Şimdiki sahibi Rahmi Koç. Biraz ilerisindeki, Garabet Amira Balyan tarafından 19’uncu yüzyıl ortalarında yapılan Abud Efendi Yalısı ise sadece denizden görülebiliyor. Sadrazam Mehmet İzzet Paşa için yaptırılan 21 odalı Kıbrıslı Yalısı, Boğaz’daki en uzun yalı. Daha sonra Kıbrıslı Mehmet Emin Paşa tarafından satın alınmış. Pierre Loti, İmparatoriçe Eugenie ve son Irak kralı II. Faysal yalının misafirlerinden bazıları.

    Saraydan rasathaneye

    İstanbul’un ilk rasathanesi 16’ncı yüzyılda, ünlü bir gökbilimci ve fizikçi olan Takiyuddin (1526-85) tarafından Kabataş’ta kurulmuş. Fakat ulemanın bu tür şeylerle uğraşmanın bir günah olduğunu söylemesiyle, Sultan III. Murat, Kaptanı Derya Kılıç Ali Paşa’ya burayı yıkması için emir vermiş.

    Bundan iki yıl sonra Beyoğlu’nda yeni bir rasathane, Rasathanei Amire yapılmış ancak bir süre sonra, Maçka’ya taşınmış. En sonunda 1911’de günümüzdeki yerine, bir zamanlar Hekimgörmez Sarayı’nın bulunduğu İcadiye Tepesi’ne nakledilmiş. Hekimgörmez Sarayı’nın üzerine kurulu olduğu tepe, bol güneş aldığı, sağlıklı olduğu ve sarayın ilginç isminin buradan geldiği söylenir. Bugün, Boğaziçi Üniversitesi’nin bir parçası olan rasathane Deprem Araştırma Enstitüsü olarak da hizmet veriyor.

    180 derece manzara

    Kandilli çok enteresan bir yerdir. Burunda olduğundan şehri 180 dereceden gören altı bina burada. İlk ikisi Fatin Gökmen ve Glavany evleri. Kandilli Kız Lisesi üçüncü yapı. Sahilin hemen gerisinde kalan Casanova Köşkü, onun arkasındaki, eskiden bir Levanten aileye aitken Sohtoriklerin satın aldığı köşk ve devamındaki Aleksander Dabcovich’in vârisleri tarafından Yalçın Ayaslı’ya satılan bina da diğerleri.

    Bu evler inanılmaz bir şekilde Beykoz’dan Marmara Denizi’ne kadar tüm Boğaz’ı olağanüstü bir açıdan görür. Casanova Köşkü’nün hikâyesi ilginç. İstanbul’a geldiğinde bu köşkte kaldığı rivayet edilen Giacomo Casanova farklı deneyimler edinmiş. Anılarında kendisine ilgi, sevgi, şefkat gösteren Reisülküttap İsmail Efendi’den bahsediyor. “Her zevki tattım ama İstanbul’da tattığım bambaşkaydı” demiş. Yorumu size bırakıyorum.

    Kasırların en güzeli: Küçüksu Kasrı

    Bugünkü kirlenmiş ve cılızlaşmış Küçüksu Deresi’ne baktığınızda buranın bir zamanlar Anadoluhisarı’ndaki Göksu Deresi’yle beraber 18’inci yüzyılda eğlence düşkünlerinin akın ettiği yerler olduğuna ve Avrupalılar tarafından ‘Asya’nın Tatlı Suları’ olarak anıldıklarına inanmak oldukça zor. Küçüksu Deresi’nin kıyısındaki kasır 19’uncu yüzyılda Osmanlı padişahlarının nasıl yaşadığını görmek isteyenler için mükemmel bir yer.

    Nigoğos Balyan 1856-57 yıllarında Sultan I. Abdülmecit için yapmış kasrı. Mükemmel korunmuş sekiz odasını gezmek, barok üslubun nasıl zarif kullanılabileceğini gösteren mimarın ve sanatçıların önünde saygıyla eğilme isteği veriyor insana. Küçüksu Kasrı’nın sultan kasırları içinde en güzeli olduğu yetmezmiş gibi, hemen yanında Boğaz boyunca görülebilecek en güzel çeşme olan ve III. Selim’in annesi için 1807’de yaptırdığı Mihrişah Sultan Çeşmesi de var.

    Yazının devamı...

    Dertlerden uzak, mavi-yeşil bir cennet

    Ülkenin tam adı Seyşeller Cumhuriyeti. 41’i granit ve 75’ten fazlası mercan adası olmak üzere Hint Okyanusu’ndaki 100’ün üzerinde adadan oluşuyor. Bu adaların bazıları sadece birkaç kişinin sığabileceği büyüklükte… Denizin üzerinde mozaik gibi duran bazı küçük adalara konaklama mekânları tarafından el konulmuş. Aslına bakarsanız bu durum misafirler için bir avantaja dönüşmüş çünkü kaldığınız yerde kendinizi küçük de olsa bir adanın hâkimi gibi hissediyorsunuz.

    Birçoğunda yerleşim olmayan adaların en büyüğü Mahe. Adadaki başkent Victoria ise aynı zamanda ülkenin limanı! En büyük geçim kaynağı, ekonominin yüzde 25’ini döndüren turizm. Fakat hükümet sanayi yatırımlarını, balıkçılığı ve tarımı destekleyen politikalar yürütüyor. Genç nüfus ağırlıkta…

    Seyşeller’de yöneticiler, adalarını turizm açısından dünyaya daha iyi tanıtabilmek için ‘Seyşeller’in yedi harikası’ sloganıyla yeni bir kampanya başlatmışlar: Dünyanın en güzel kumsalları, ağızları sulandıran Kreyol mutfağı, dünyanın en ağır iki loblu Hindistan cevizi olan coco de mer, dev karakaplumbağaları, dünyanın en küçük kurbağaları, Seyşeller mavisi ve balina köpekbalığı. Suç oranının oldukça düşük olduğu ülkede Türk vatandaşlarına vize uygulanmıyor. Ülkedeki sağlık koşulları ve gitmeden yaptırılması gereken aşılarla ilgili olarak Sağlık Bakanlığı’ndan bilgi alınabiliyor.

    Voodo’dan Big Ben’e

    Mahe, 142 kilometrekarelik alanıyla ülkenin en büyük ve en kalabalık adası. Üstelik diğer adaların aksine gece hayatı da var. Mahe Botanik Bahçesi’nde devasa palmiye ağaçları, kocaman nilüferlerin yüzdüğü havuzlar ve dev kaplumbağalar göreceklerinizden sadece birkaçı... Doğa tutkunuysanız, başkent Victoria’daki Doğa Tarihi Müzesi’ni de görmelisiniz. Farklı türde hayvan ve bitkilerin sergilendiği müzeyi rehber eşliğinde gezebilirsiniz. Ulusal Tarih Müzesi ise ev sahipliği yaptığı eski gemi kalıntıları, vodoo büyüsü için kullanılan aletler ve ev eşyasıyla müze ziyaretçilerini korsanlık günlerine kadar götürüyor.

    Mahe Adası’ndaki Seyşeller’in başkenti Victoria’yı yürüyerek keşfetmeniz mümkün. Sokaklarını adımlarken dünyanın en küçük başkentlerinden birinde gezdiğinizi hatırınızdan çıkarmayın. Hem Fransız hem de İngiliz sömürge dönemlerinden kalan binaları, sanat galerilerini, bir katedrali ve Londra’daki ünlü Big Ben’in küçük bir kopyası olan saat kulesini görebilirsiniz.

    Ülkenin ikinci büyük adası Praslin, balayı adası olarak haklı bir şöhret yapmış. Kristal kumsalları ve berrak deniziyle ayak basar basmaz yüzünüzde bir gülümseme oluşuyor. Üstelik ada dünyanın en büyük meyvesi ‘coco de mer’in de anavatanı. Süs eşyası olarak kullanılan ve kadın vücudunu andıran coco de mer, ortalama 18-20 kilogram. Ülkeden çıkarabilmeniz için büyük bir bavula sahip olmanız yetmiyor, izin alıp oldukça yüklü bir vergi de ödemeniz gerekiyor. Alışık olmadığımız büyüklükte kertenkelelerle ender rastlanan ve çizgi film karakterlerini hatırlatan kuşları görmek isterseniz 1984’te UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan Valle De Mai Ulusal Parkı’nı ziyaret etmelisiniz. Giriş ücretli ve benzerlerine göre oldukça pahalı.

    Dünyanın en güzel plajları

    La Digue, Seyşeller’in dördüncü büyük adası fakat gözünüzde küçük bir kara parçası canlandırmanız yeterli zira sadece birkaç kilometre... İsmini 18’inci yüzyılda adaları keşfe çıkan Fransız gemilerinden birinden alan adada gezmek nostalji turu yapmak gibi... Ulaşım için iki seçeneğiniz var; ya süslenmiş geleneksel kağnılara bineceksiniz ya da eski moda kamyonet benzeri araçları tercih edeceksiniz. Yerli halkın kullandığı bisikletlerse adanın huzur veren atmosferine katkıda bulunup hayatın yavaşlamasını sağlıyor. Dünyanın en güzel plajları arasında sayılan Anse Source d’Argent Plajı’nda yüzmeyi de ihmal etmeyin.

    Arap gemilerinin sığınağı

    Mahe’den 30 kilometre uzaklıktaki Silhoutte Adası ise 9’uncu yüzyılda Arap gemilerinin sığınağıymış. İlk keşfedilen adalardan biri olmasına rağmen yerleşimin başlaması ancak 19’uncu yüzyılı bulmuş. Bu aslında büyük bir şans olmuş, çünkü bu sayede çok farklı bitki ve hayvan türleri varlıklarını günümüze kadar sürdürebilmişler. Adanın küçüklüğüne rağmen gezebileceğiniz iki ulusal parkı ve tarihi anıtları olduğunu belirtmem gerek.

    Jet sosyetenin mekânı olan Fregate Adası da ismini bir kuş türünden almış. Sadece 2 kilometrekarelik bir alanı kaplıyor. Bembeyaz kumsalları, el değmemiş yeşiliyle muhteşem bir tatil vaat ediyor ama tabii fiyatlar jet sosyete standardında... Endemik türleri de görebileceğiniz çeşit çeşit kuşlar ve dev kaplumbağalarla Kuş Adası da küçük ama mutlaka görülmesi gereken bir adres.

    Doğayla bir olmak

    Doğa, değişik renklerle balıklar üzerinde görsel bir şölen yaratmış. Adada denizde ve karada karşılaşacağınız hayvan türlerinin çoğu son derece dost canlısı; özellikle balıklar sizden kaçmadığı zaman şaşırmayın. Ancak köpekbalıkları konusunda dikkatli olmalı; fazla maceraya atılmadan sadece önerilen yerde yüzmek gerekiyor. Muhteşem mercan kayalıklarına tüplü dalış yapmak unutamayacağınız bir anı olacak; eğer buna cesaret edemezseniz en azından şnorkeli deneyin ki dipteki manzarayı kaçırmayın. Ayrıca isteyenler için balık avlama turları düzenleniyor.

    Golf bir diğer önemli aktivite; müşterisi olmadan da birçok otelin golf sahasından yararlanabilirsiniz. Su sporları, bisiklet turları ve binicilik de tatilinizin keyfine keyif katacak diğer aktiviteler. Adada boyları birkaç santimden 15 santime kadar değişen, ağırlıkları ise 1 kilograma kadar ulaşan meyve yarasalarıyla karşılaşabilirsiniz. Kocaman gözleri ve mükemmel koku alma duyularıyla yiyeceklerini kolayca bulan yarasalar adı üstünde sadece meyve yiyorlar ama en beklenmedik anda turistlerin karşısına çıkarak onlara ufak sürprizler yapabiliyorlar.

    Kreyol mutfağı

    Bir zamanlar Avrupa ülkelerine ait sömürge devletlerde doğan beyazlar için Kreyol tanımı kullanılırmış. Zamanla bu insanların konuştuğu lisan, kültür ve mutfak da aynı isimle anılır olmuş. Kreyol mutfağında ana malzemeler deniz ürünleri ve pirinç. Sofraya gelen farklı meyvelerin tadına bakmadan, özellikle de rambutan ve değişik muz çeşitlerini yemeden dönmeyin. Halk arasında favori içki bira ama bu kadar uzağa gitmişken önerim meyve kokteyllerini denemeniz.

    Pandemi notu

    Seyşeller’e seyahat edebilmeniz için uçağa binmeden önce ilk uçuş saatine en fazla 72 saat kala numunesi alınmış negatif sonuçlu PCR testi sunmanız zorunlu. Ülkeye vardıktan sonra 5’inci günde PCR testinin tekrarlanması gerekiyor. Bilgiler sürekli güncellendiği için seyahatinizden önce gideceğiniz ülkenin COVID-19 ile ilgili önlemlerini detaylıca araştırmanızı öneririm.

    Yazının devamı...

    Troya ve Assos’ta mitolojik bir tur

    İlkbahar hep bayramların mevsimidir, kutlamalarla geçer. Neredeyse bütün dinlerin ve kültürlerin ilkbaharla ilgili bir ritüeli vardır. Adı cemre olur, kor gibi bir ateşin havaya, toprağa, suya düştüğüne inanılır. Bileğe bağlanan bir marteniçka olur, ilk bahar dalını veya
    ilk leyleği görmenin heyecanı yaşanır. Adına ister Nevruz diyelim, ister Paskalya, baharda hep yeni başlangıçlar
    ve bereket kutlanır.

    Tabii ki mitoloji de bu hikâyeden kendi karakterleriyle bahseder. Baharın havasına uygun, kalplere dokunan bir hikâyedir bu. Toprak ve bereket tanrıçası Demeter’in kızı güzel Persephone’ye ölülerin tanrısı olan amcası Hades âşık olur. Onsuz yaşayamayacağını bildiği için de Persephone’yi kaçırarak yerin altındaki dünyada yaşamaya mahkûm bırakır.

    Anne Demeter o kadar üzülür ki toprak kuraklaşır, artık ürün vermez olur. En sonunda amca ve anne bir anlaşma yaparlar. Persephone her bahar yeryüzüne annesinin yanına gelecektir, sonbahar geldiğindeyse geri dönmek zorundadır. Bu sebeple Demeter, her kış bitiminde sevincini, yeryüzünü yeşile boyayarak gösterir, sonbahardaysa hüznü tabiatın renklerine yansır, yeşil yerini sarıyla kahvenin tonlarına bırakır.

    Gerçek mi, masal mı?

    Gelin biz de Demeter’in coşkusuna katılıp bu toprakların destanlarıyla ünlü bir köşesine gidelim. Dünyanın en önemli boğazlarından biri olan Çanakkale’ye... Mitolojiyle başlayıp gerçeğe uzanan Troya Savaşı’nın hikâyesi dünyada meşhur. Batı’da her öğrenci güzel Helen’in sebep olduğu savaşın hikâyesini okur ama yıllar süren bu savaşın geçtiği yerin Türkiye’de olduğunu bilmez!

    Antik şehrin yerini bulup ilk kazmayı sallayan, Kaliforniya’daki ‘altına hücum’ döneminde zengin olan Alman kökenli Heinrich Schliemann. Schliemann, Homeros’un yazdıklarının gerçek olabileceğini düşünüp Osmanlı İmparatorluğu’na geliyor. Sultan Abdülaziz’in izniyle kazılara, daha doğrusu katliama başlıyor. Çünkü tek amacı var, hazineyi bulmak. Bunun için de yatay kazılar yapacağına, antik şehre tabiri caizse bodoslama yani dikey olarak dalıyor ve amacına da ulaşıyor.

    Hazineyi bulduğu gün tüm işçilere izin veriyor ve karısı Sofia ile beraber bulduklarını önce Yunanistan’a götürüp değişik ülkelere pazarlamaya çalışıyor ama sonra Alman milliyetçiliği ağır basıyor ve elindekileri Almanya’ya veriyor. II. Dünya Savaşı’nda kaybolan hazine 1993’te Rusya’da ortaya çıkıyor! Eserler bugün Puşkin Müzesi’nde.

    Troya’nın büyüleyici ve heyecan verici öyküsünü dinledikten sonra ören yerindeki kalıntılar biraz hayal kırıklığı yaratıyor. 1996’da UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınan Troya’da yapmanız gereken hayal gücünüzü kullanmak ve baktığınız eserlerin binlerce yıldır burada olduğunu düşünmek. Dünyanın en önemli çağdaş arkeoloji müzesi örneklerinden biri olan Troya Müzesi, 2018 Troya Yılı’nda açıldı.

    Doğayla uyumlu

    Troya’yı gezdikten sonra adım başı bir antik kent çıkacak karşınıza... Ama Ege Denizi’nin sakinliğinde dinlenmek için doğrudan Assos’a gitmenizi öneririm. Çanakkale’den gelirken doğayla uyum içindeki Selçuklu köprüsü üzerinde, tepeye hâkim konumuyla Assos’un siluetini görürsünüz önce. Assos Yunanca birinci demek.

    Batı Anadolu’daki çoğu kent gibi Assos da Lidya, Pers, Helen, Bergama, Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinin ardından bugünkü halini almış. Bizans surları ve Hüdavendigâr Camisi bu dönemlerin izlerinden sadece birkaçı.

     Antik kente girdiğinizde adımlarınız sizi şehrin en yüksek noktasındaki Athena Tapınağı’na götürecek. Bu güzel tapınağın altında oturun ve armağan ettiği zeytin ağacıyla Atina şehrine adını veren bilgelik tanrıçasına sevgilerinizi gönderin. Günbatımında buradan, kadın şair Sappho’nun yaşadığı Midilli Adası’nı seyretmenin keyfine varın.

    Assos’un limanı da ayrıca çok güzeldir. Surlar boyunca mendireğe doğru inerken karşınıza çıkacak olan Ege manzarası eminim ki zihninize kazınacak. Antik Liman, tarihi binalarla çevrelenmiş. Eski palamut depolarının restore edilmesiyle ortaya çıkan otel ve pansiyonlar Rum mimarisinin izlerini taşıyor. Assos birbirinden farklı ve güzel birçok koya ev sahipliği yapıyor. Geceyi yeşil ve mavinin iç içe olduğu bir cennette, Ayvacık’taki Simurg Inn’de geçirebilirsiniz.

    Aristo’nun aşk şehri

    Assos, Aristo’yu da ağırlamış bir dönem. Efsaneye göre Assos Kralı Hermias ile ünlü düşünür Aristo okul arkadaşıymış. Hermias’ın davetlisi olarak gelen Aristo, Hermias’ın kardeşi Pythias’a görür görmez âşık olmuş, yemeden içmeden kesilmiş. Hermias, Assos’ta bir okul açması halinde kız kardeşini Aristo’yla evlendireceğinivaat etmiş. Aristo da teklifi değerlendirerek Assos’ta bir felsefe okulu açmış ve sonra da Pythias’la evlenmişler. Hatta Aristo ‘Erdeme Övgü’ adlı eserini burada yazmış.

    Daha sonra Bergama ve Roma Krallığı’nın hâkimiyetine girmiş ve büyük gelişim göstermiş. Tarsuslu Aziz Pavlus ve Aziz Lukas’ın şehri ziyareti, Assos’u Anadolu’da Hıristiyanlığı en erken kabul eden kentler arasına sokmuş.

    Meşhur at casus mu yoksa anıt mı?

    İlion olarak da geçen Troya’nın kralı Priam’ın oğlu Paris doğduğunda, kahinler krala oğullarının şehre felaket getireceğini söylerler. Paris bebekken İda yani bugünkü adıyla Kaz Dağları’na bırakılır. Mitolojiye göre dünyanın ilk güzellik yarışmasında üç tanrıçadan birini seçme görevi Baştanrı Zeus tarafından Paris’e verilir.

    Kendisine dünyanın en güzel kadını Helen’i teklif eden güzellik tanrıçası Afrodit, verdiği rüşvet sayesinde ödülün sahibi olur. Ve Sparta Kralı Menelaus’un karısı Helen kaçırılıp Troya’ya getirilir. Bunun üzerine kral karısını ve şerefini kurtarmak için ordularıyla beraber Troya’ya yelken açar. Bu destanda, Yunan tarafında Agamemnon, Aşil, Odysseus, Patroklus ve Nestor; Troya tarafında ise Priam ve oğulları Paris ile Hektor vardır.

    10 yıl süren savaşta iki taraf da bir sonuç elde edemez. En sonunda Yunan tarafı bir hileye başvurur, geri çekiliyormuş gibi yaparlar ve Troya’nın kapısına da tahta bir at bırakırlar. Zafer sarhoşluğuna, içkinin getirdiği sarhoşluk da eklenince Troya halkı gecenin ilerleyen saatlerinde sızıp kalır. Gerçek zaferse şehrin içine alınan atta saklanan Yunan askerlerin olur.

    Diğer bir teoriye göre denizlerin tanrısı Poseidon aynı zamanda depremleri yapacak gücün de sahibidir. Troya Savaşı’nın sürdüğü 10 sene sonunda bir depremde, Yunanlar yıkılan şehir surlarından içeriye girince, Poseidon’a olan şükranlarını göstermek için anıtsal bir ahşap at heykeli dikerler.

    Yazının devamı...

    Bizi mutlu eden tarihi hanlarımız

    Doğu ve Batı medeniyetleri tarih boyunca hep bir şekilde temas halinde olmuş. Göçler, ticaret, savaşlar, gezginler... İki taraf birbirini hep merak etmiş ve ulaşmanın yollarını aramış. Her buluşma, rekabetin yanında iki tarafı da zenginleştirmiş.

    İpek ve Baharat yollarının önemli durak ve limanlarına ev sahipliği yapan Anadolu toprakları da bu ticaretin tam ortasında hem Doğu hem de Batı’dan beslenmiş. Doğu’nun lezzetleri, kumaşları, icatları önce Anadolu topraklarından geçip Batı’ya ulaşmış; Batı’nın Doğu’yu keşif yolculukları da hep bu topraklardan başlamış. Bu sebeple ülkemizde farklı dönemlere ve medeniyetlere ait sayısız eser var.

    Zanaatkâr ve tüccar buluşması

    Yerel zanaatkârları ve mallarını satmaya gelen tüccarları buluşturan hanlar da bu eserler arasında özel bir yere sahip. Sosyal ve ticari hayatın en önemli merkezleri olan hanlar genellikle iki katlı ve avlulu yapılmış, bazılarının alt katı binek hayvanlar için ahır olarak kullanılmış. Zaman içinde bazıları kaderlerine terk edilip ihmal edilmiş olsa da neyse ki günümüzde birer ikişer ayağa kaldırılmaya, yeniden ziyaretçilere açılmaya başladı.

    Gelin Asya ve Avrupa’nın kavuşum noktası olan İstanbul’dan başlayarak Anadolu’ya doğru uzanalım ve bu hanlardan günümüze ulaşabilen birkaçını hatırlayalım. Belki bu satırları okurken Faruk Nafiz Çamlıbel’in ‘Han Duvarları’ şiiri düşer aklınıza. Ve günün birinde yolunuz düşerse hanlardan birine, tarihe tanıklık eden bu duvarlar acı-tatlı hikâyelerini fısıldar size...

    Panoramik İstanbul manzarası
    Büyük Valide Han (İstanbul)

    Kapalıçarşı ile Mısır Çarşısı’nın dolambaçlı arka sokaklarında hâlâ eski hanları keşfetmeniz mümkün. Bunlardan biri de ‘Kösem Sultan Hanı’ olarak da bilinen Büyük Valide Han. Bina, 4. Murat’ın annesi Kösem Sultan tarafından 1651’de inşa ettirilmiş. Hanın ortasına bir Şii camisi yapılmış. Üç avlusunun da harap hale geldiği hanın üst katına çıktığınızda göreceğiniz manzara gerçekten olağanüstü; Boğaz, Haliç ve eski şehrin büyük kısmını içine alan panoramik bir İstanbul manzarası...

    Buradan ayrıca yandaki Bizans Eirene Kulesi’ni de görme imkânınız var. Kule, 1926 depreminde büyük ölçüde zarar görmüş ve üst bölümleri yıkılmış. Hanın üçüncü avlusuna Acemlerin yerleşmesinden ötürü Sair (Yabancı) Han adı verilmiş. İsmi bugüne bozularak gelmiş ve Sağır Han olmuş. İçerideki Bizans kilisesi ne yazık ki şimdi tamamıyla harap durumda.



    James Bond’u da ağırladı
    Zincirli Han (İstanbul)

    Kapalıçarşı’nın Kuyumcular Caddesi’ni takip edin, Zincirli Han’a ulaşacaksınız. 18’inci yüzyıl sonunda yapıldığı düşünülen tek avlulu ve iki katlı handa kuyumcu atölyeleri var. Avluyu sokağa bağlayan beşik tonozlu bir geçitte ikinci kata çıkan merdivenleri göreceksiniz. Orijinal haliyle korunan merdivenler ve üst kattaki dükkânlar sizi adeta geçmişe davet ediyor.

    Çarşının içi kadar kırmızı kiremitli çatısından da manzara gerçekten büyüleyici! Tarihi Yarımada ayaklarımızın altında... Burası James Bond’un ‘Skyfall’ filmindeki aksiyon sahnelerinin çekildiği yerlerden.



    Artık daha çok huzurun adresi
    Koza Han (Bursa)

    Osmanlı döneminin önemli ticaret merkezlerinden olan Bursa’da en çok ziyaret edilen ve şehrin tarihi dokusunu en iyi görebileceğiniz yer. Uluğ ve Gazi Orhan Bey camileri arasında kalan hanlar bölgesindeki yapı, 15’inci yüzyıl sonlarında 2. Bayezit tarafından İstanbul’daki eserlerine gelir yaratsın diye bir vakıf olarak yaptırılmış.

    Geçmişte ipek ticaretinin merkezlerinden olan han, bugün şehrin karmaşasında mola vermek isteyenlerin adresi. Sakince kahvenizi yudumlarken avlunun ortasında göreceğiniz yapı, hanın mescidi, altında da şadırvanı var. İçindeki dükkânlarda çeşit çeşit ipek kumaşların satıldığı han, İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth’i de ağırlamış. Koza Han’a gelmişken hemen yanındaki Kapalıçarşı’ya uğramayı da ihmal etmeyin.

    Şehrin en hareketli yeri
    Kızlarağası Han (İzmir)

    Eski İzmir’de ticaretin kalbinin attığı, Konak Meydanı’nın hemen arkasındaki Kemeraltı Çarşısı, bugün restore edilen hanları, birçok ürünü bulabileceğiniz dükkânları ve kafeleriyle şehrin en hareketli noktaları arasında. İzmir’in en büyük hanı konumundaki, 1598’de yapılan Kızlarağası Han hem dükkânlar arasında gezinmek hem de biraz soluklanmak için en iyi tercihlerden. Handa dolaşırken, bir zamanlar bulunduğunuz yerin deniz kıyısı olduğunu ama asırlar içinde 200 metre kadar doldurulduğunu hatırınıza getirin.

    Ticaretin kalbi hâlâ burada
    Gümrük Han (Şanlıurfa)

    Peygamberler şehri Urfa’yla tanışmak için kaleye çıkın ve şehri kuşbakışı izleyin. Sonra kaleden inip sokaklara karışın ve Doğu’nun gizemini hissedin. Şehirde neredeyse her meslek grubuna ait bir çarşı var. Adeta bir merkez olan Gümrük Han’da çay molası verin. Kulpsuz fincanlarda servis edilen, sert mırra kahvesi de burada denenebilecek lezzetler arasında. Yakınlardaki, adını yöresel bir baharat olan isottan alan ‘İsot Pazarı’nı da mutlaka ziyaret edin.

    Kentin anılarını saklıyor
    Taşhan (Erzurum)

    Han, Kanuni Sultan Süleyman’ın damadı Rüstem Paşa tarafından yaptırılmış. Bu sebeple Rüstem Paşa Hanı olarak da anılıyor. Oltutaşından yapılan tespih, yüzük ve kolye gibi aksesuarlara meraklıysanız veya Erzurum’dan bir anı götürmek isterseniz en güzel örneklerini Taşhan’da bulmanız mümkün. Hanın hemen yakınında, Anadolu’daki kapalı avlulu medreselerin son örneklerinden biri olan Yakutiye Medresesi’ni de ziyaret etmenizi öneririm.

    Yolların kesişme noktası
    Taşhan (Tokat)

    Karadeniz ile Akdeniz arasında ve geçiş yolu üzerindeki kent, tarih sahnesine ilk olarak 7 bin yıl önce çıkmış. Hitit, Helen, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı Tokat’ta yaşayan medeniyetlerden bazıları… Şehri gezerken
    Gök Medrese’nin içindeki Tokat Müzesi’ni ziyaret edin. Sonra hemen yanındaki görkemli Taşhan’a uğrayın. Voyvoda Han diye de anılan yapı 1631’de inşa edilmiş. Geçirdiği restorasyon sonrasında yöresel el sanatlarının sunulduğu bir çarşıya dönüştürülen han, 20’nci yüzyılın başına kadar Ermeni tüccarlar tarafından kullanılmış.

    İsmini sultandan almış
    Alara Han (Alanya)

    Alanya’nın bugünkü isminin Anadolu Selçuklu Sultanı Keykubat’ın tahta çıktığında aldığı ‘Alâeddin’ unvanından geldiğini biliyor muydunuz? Bu unvandan esinlenerek ‘Ala’nın kenti’ anlamına gelen ‘Alaiye’ denmiş bu topraklara. Alara Han da Alara Çayı’nın hemen kenarına sultan tarafından 1231-1232 yıllarında yaptırılmış. Sıradışı bir plan düzenlemesine sahip olan hanın kitabesindeki betimlemelerden, sultanın ordusuyla Alanya, Antalya ya da Konya güzergâhlarındaki seyahatleri sırasında konaklaması için inşa edildiği düşünülüyor.

    Çatısı altında yüzlerce yıl var
    Hışvahan (Gaziantep)

    Gaziantep’in tarihi merkezi olan Kültür Yolu üzerinde, kalenin eteklerindeki Hışvahan, çatısı altında yüzlerce yılı saklıyor. Lala Mustafa Paşa tarafından yaptırılan Gaziantep’in bu en eski hanının inşası, 1563-1577 yılları arasında tamamlanmış. Geçmişte bir ticaret merkezi olan han, adını da pamuk kozası anlamına gelen ‘hışva’ kelimesinden almış. Tarihi yapısına uygun olarak modern bir tarzda yeniden tasarlanan yapı, günümüzde 10 odalı bir butik otel olarak hizmet veriyor. Mutfak, Antep’te hayatın merkezi. O sebeple avlu, develik ve revak bölümlerinde farklı restoranlar bulunuyor. Hazırladıkları menülerde, çeyiz sandıklarından çıkan lezzetlerin modern sunumları var. Avludan muhteşem kale manzarasına karşı kahvenizi yudumlamanın tadına varın.

    Başkentin ilk sanayi müzesi
    Çengel Han (Ankara)

    Ankara’nın hanlar bölgesinde, özgünlüğünü bugüne kadar koruyabilen ender yapılardan biri. Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Mihrimah Sultan’ın eşi Damat Rüstem Paşa tarafından, 1522–1523 yıllarında yaptırılmış. Özellikle 16’ncı ve 17’nci yüzyıllarda uluslararası bir ticaret merkezine dönüşen Ankara’nın başlıca hanları arasında yer almış.


    Bu değerli eser, yapılan restorasyon çalışmaları sonunda Nisan 2005’te Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı’na bağlı bir müze olarak ziyarete açıldı. Şehrin ilk sanayi müzesinde denizcilikten karayolu taşımacılığına, havacılıktan iletişime kadar 10 binden fazla obje sergileniyor. Atatürk ve Ankara Koleksiyonu, tarihin en eski oyuncakları ve balmumu canlandırmaları çocukların olduğu kadar büyüklerin de ilgisini çekiyor.



    Unkapanı, Yağkapanı, Balkapanı...

    İstanbul’a dışarıdan ticaret yoluyla gelen un, yağ, şeker gibi başlıca ihtiyaç maddeleri önce buradaki hanlarda depolanırmış. Sadece depolama da değil; bu hanlar gümrük noktası ya da bir nevi borsa gibi işlev görürmüş. Gerekli kontrollerden geçirilir, fiyatı belirlenir ve vergilendirmesi yapılırmış. Bu sebeple özellikle Eminönü bölgesine çok sayıda han yapılmış. Gelen malların tartılması için bu hanlarda Arapça ‘kabban’ denen büyük teraziler bulunur.

    Hanlara da bu terazilerin söylenişine atıfla ‘kapan’ adı verilirmiş. İstanbul’a dışarıdan giren ürünler, kapanlardaki işlemlerin ardından bir kurul tarafından dağıtılırmış. Böylece halkın ihtiyacı olan temel maddelerde karaborsacılık önlenerek, herkesin aynı koşullarda erişimi sağlanırmış. Kapanlar genellikle getirilen ürünlerin adıyla anılırmış. İstanbul’daki en önemli hanlar; Unkapanı, Galata’daki Yağkapanı ve Balkapanı’ymış.

     

    Yazının devamı...