• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Bodrum'un mutluluğa açılan kapıları

    Zamansız bir aşk gibi Bodrum… Hiçbir şey eskisi gibi değil derken yeniden kalbinizi kazanan, dünüyle bugünüyle hep sevilen ve hiç vazgeçilemeyen bir aşk. Her semti ayrı bir karaktere sahip. Lüksün ve eğlencenin merkezi Türkbükü, çocuklu ailelerin tercihi Gündoğan, günbatımının adresi Yalıkavak, bohem Gümüşlük, buz gibi deniziyle Akyarlar, şarkılara konu olan Bitez... Gelin birlikte Bodrum’un büyüsünü yaşayabileceğimiz, birbirinden keyifli konaklama adreslerine bir göz atalım.

    Boho Otel: Lobiden odalara kadar her yerde lebiderya manzarayla mest olacağınız bir adres. Büyüklükleri ve dekorasyonu birbirinden farklı 5 odasıyla mayıs-ekim arasında hizmet veriyor. Otel lezzetli kahvaltısı kadar, artizan mutfağından çıkan akşam menüsüyle de adından söz ettiriyor.

    Casa Nonna: Kumbahçe’de Akdeniz mimarisinden esinlenerek yaratılan bir butik otel. Mavi Bayraklı denizi, özel plajı, SPA hizmetleri, lüks ve konforun birleştiği bir tasarımı var. Kendi tarlasında üretilenlerin kullandığı Akdeniz mutfağı ve deniz ürünleriyle de özel bir lezzet adresi. 

    Divan Otel: Renkleri ve tasarımıyla tam bir Akdeniz sıcaklığı yaşatan, klasikleşen Bodrum adreslerinden biri. Otelin farklı büyüklüklere sahip 60 konforlu odası var. 17 dönümlük alana kurulu otelde SPA ve sauna da mevcut. 

    Eskiceshme Otel: Eskiçeşme Mahallesi’nde hizmet veriyor. Ev konforunu yansıtmayı özellikle tercih eden bir otel. Farklı büyüklüklere ve tasarımlara sahip 38 odası var. Otel merkeze yürüme mesafesinde ama bulunduğu mahalle nedeniyle sakin bir noktada. 

    Mu Suites: İki kız kardeşin hayallerini gerçekleştirdikleri bir adres olarak açılmış. Her biri titizlikle dekore edilmiş, 7’si süit toplam 10 odası var.

    No:81: 49 odalı bir otel. Odalar bahçe manzaralı, deniz manzaralı ve farklı konseptlere sahip süitler olarak ayrılıyor. Otelin içinde kendine ait gece kulübü de var. 

    Caresse, a Luxury Collection Resort & Spa: Asarlık mevkisinin en sakin ve gizli noktasında konumlanan otel, bünyesindeki ‘Dharma Detoks Klinik’le öne çıkıyor. 84 odalı otel, panoramik deniz manzarasına sahip. Leziz deniz ürünleri restoranı Barbarossa ve Buddha-Bar Beach otelin sahil kısmında. 

    Ramada Resort by Wyndham: Modern ve sade dekorasyonu var ve merkeze yakın. Otel birçok noktadan Kos Adası’nı da içine alan muhteşem bir manzaraya sahip ama benim favorim sonsuzluk havuzunda serinlerken Bodrum’u izlemek. 

    Amanruya: Göltürkbükü Demir mevkisinde 36 bağımsız taş villayla hizmet veriyor. Bu yaz için genişletilen Beach Club ve iskelesi, ‘Poolside Bar’ı ve taze hazırlanmış Japon esintili yemekler sunan Sushi by Amanruya otelin bu yıl fark yaratacak yenilikleri. 

    Rixos Premium Bodrum: Yenilenmiş konseptiyle konuklarına çok çeşitli etkinlik ve aktivite imkânı sağlıyor. Uzakdoğu restoranı Umi Teppanyaki, deniz ürünleri restoranı Kalamata, İtalyan restoranı L’olivo ve yeni pastanesi Patisserie Art ile misafirlerine etkileyici gastronomik deneyimler yaşatıyor. 

    Mandarin Oriental: Cennet Koyu’nda panoramik bir deniz manzarasına karşı her biri kendine ait özel açık alanı ve birçoğu sonsuzluk havuzunu içinde barındıran, 59 oda, 35 daire, 25 süit ve 13 villa olmak üzere toplam 132 adet konaklama ünitesiyle hizmet veriyor.

    Susona Bodrum: Torba’daki otelin tüm odaları panoramik deniz manzarasına sahip. Frankie Beach Club ve bohem tarzda Malva Restaurant lezzet konusunda iddialı. 

    Club Med Bodrum: Kızılçam ve fıstık ağaçlarıyla çevrili, peyzajıyla oldukça etkileyici bir otel. Palmiye Spa ise Ege’nin sonsuz mavisi ve muhteşem yeşilinin buluştuğu bir mekânda, Uzakdoğu’dan Kuzey Avrupa’ya farklı kültürlerin geleneksel masajlarını sunuyor.

    Hapimag Sea Garden Resort: Bodrum’un halen doğallığını koruyan koylarından Yalıçiftlik’teki otel deniz için Mavi Bayraklı üç koy alternatifine sahip.

    Six Senses Kaplankaya: Avrupa’nın en büyük SPA merkezlerinden birini bünyesinde bulunduran otelin birbirinden güzel üç farklı plajı var. Kendi organik bahçesinden ve çevredeki yerel üreticilerden gelen malzemelerle hazırlanan yemekleri ve bütünsel wellness yaklaşımıyla dikkat çekiyor. 

    Khai Hotel: Ortakent Yahşi Yalısı’ndaki tesis 60 odayla misafirlerini ağırlıyor. Mavi Bayraklı plaj, odalara 50 metre uzaklıkta.

    METT Hotel&Beach Resort: Condé Nast Traveller Middle East edisyonu Okur Ödülleri kapsamında, ‘2021’in En İyi Yeni Uluslararası Oteli’ de seçildi. Bodrum Marina’dan yalnızca birkaç dakika uzaklıkta ve büyüleyici bir manzaraya sahip. 

    The Marmara Bodrum: Merkeze hâkim konumu ve The Marmara kalitesiyle hizmet veriyor. Bodrum manzarasına hâkim konumdaki otel bu yıl Tuti Restaurant ve Pool Bar’da sunulan lezzetlerle gastronomi konusunda da oldukça iddialı.

    Yazının devamı...

    Bodrum'un mutluluğa açılan kapıları

    Zamansız bir aşk gibi Bodrum… Hiçbir şey eskisi gibi değil derken yeniden kalbinizi kazanan, dünüyle bugünüyle hep sevilen ve hiç vazgeçilemeyen bir aşk. Her semti ayrı bir karaktere sahip. Lüksün ve eğlencenin merkezi Türkbükü, çocuklu ailelerin tercihi Gündoğan, günbatımının adresi Yalıkavak, bohem Gümüşlük, buz gibi deniziyle Akyarlar, şarkılara konu olan Bitez... Gelin birlikte Bodrum’un büyüsünü yaşayabileceğimiz, birbirinden keyifli konaklama adreslerine bir göz atalım.

    m Boho Otel: Lobiden odalara kadar her yerde lebiderya manzarayla mest olacağınız bir adres. Büyüklükleri ve dekorasyonu birbirinden farklı 5 odasıyla mayıs-ekim arasında hizmet veriyor. Otel lezzetli kahvaltısı kadar, artizan mutfağından çıkan akşam menüsüyle de adından söz ettiriyor. m Casa Nonna: Kumbahçe’de Akdeniz mimarisinden esinlenerek yaratılan bir butik otel. Mavi Bayraklı denizi, özel plajı, SPA hizmetleri, lüks ve konforun birleştiği bir tasarımı var. Kendi tarlasında üretilenlerin kullandığı Akdeniz mutfağı ve deniz ürünleriyle de özel bir lezzet adresi. m Divan Otel: Renkleri ve tasarımıyla tam bir Akdeniz sıcaklığı yaşatan, klasikleşen Bodrum adreslerinden biri. Otelin farklı büyüklüklere sahip 60 konforlu odası var. 17 dönümlük alana kurulu otelde SPA ve sauna da mevcut. m Eskiceshme Otel: Eskiçeşme Mahallesi’nde hizmet veriyor. Ev konforunu yansıtmayı özellikle tercih eden bir otel. Farklı büyüklüklere ve tasarımlara sahip 38 odası var. Otel merkeze yürüme mesafesinde ama bulunduğu mahalle nedeniyle sakin bir noktada. m Mu Suites: İki kız kardeşin hayallerini gerçekleştirdikleri bir adres olarak açılmış. Her biri titizlikle dekore edilmiş, 7’si süit toplam 10 odası var. m No:81: 49 odalı bir otel. Odalar bahçe manzaralı, deniz manzaralı ve farklı konseptlere sahip süitler olarak ayrılıyor. Otelin içinde kendine ait gece kulübü de var. m Caresse, a Luxury Collection Resort & Spa: Asarlık mevkisinin en sakin ve gizli noktasında konumlanan otel, bünyesindeki ‘Dharma Detoks Klinik’le öne çıkıyor. 84 odalı otel, panoramik deniz manzarasına sahip. Leziz deniz ürünleri restoranı Barbarossa ve Buddha-Bar Beach otelin sahil kısmında. m Ramada Resort by Wyndham: Modern ve sade dekorasyonu var ve merkeze yakın. Otel birçok noktadan Kos Adası’nı da içine alan muhteşem bir manzaraya sahip ama benim favorim sonsuzluk havuzunda serinlerken Bodrum’u izlemek. m Amanruya: Göltürkbükü Demir mevkisinde 36 bağımsız taş villayla hizmet veriyor. Bu yaz için genişletilen Beach Club ve iskelesi, ‘Poolside Bar’ı ve taze hazırlanmış Japon esintili yemekler sunan Sushi by Amanruya otelin bu yıl fark yaratacak yenilikleri. m Rixos Premium Bodrum: Yenilenmiş konseptiyle konuklarına çok çeşitli etkinlik ve aktivite imkânı sağlıyor. Uzakdoğu restoranı Umi Teppanyaki, deniz ürünleri restoranı Kalamata, İtalyan restoranı L’olivo ve yeni pastanesi Patisserie Art ile misafirlerine etkileyici gastronomik deneyimler yaşatıyor. m Mandarin Oriental: Cennet Koyu’nda panoramik bir deniz manzarasına karşı her biri kendine ait özel açık alanı ve birçoğu sonsuzluk havuzunu içinde barındıran, 59 oda, 35 daire, 25 süit ve 13 villa olmak üzere toplam 132 adet konaklama ünitesiyle hizmet veriyor. m Susona Bodrum: Torba’daki otelin tüm odaları panoramik deniz manzarasına sahip. Frankie Beach Club ve bohem tarzda Malva Restaurant lezzet konusunda iddialı. m Club Med Bodrum: Kızılçam ve fıstık ağaçlarıyla çevrili, peyzajıyla oldukça etkileyici bir otel. Palmiye Spa ise Ege’nin sonsuz mavisi ve muhteşem yeşilinin buluştuğu bir mekânda, Uzakdoğu’dan Kuzey Avrupa’ya farklı kültürlerin geleneksel masajlarını sunuyor. m Hapimag Sea Garden Resort: Bodrum’un halen doğallığını koruyan koylarından Yalıçiftlik’teki otel deniz için Mavi Bayraklı üç koy alternatifine sahip. m Six Senses Kaplankaya: Avrupa’nın en büyük SPA merkezlerinden birini bünyesinde bulunduran otelin birbirinden güzel üç farklı plajı var. Kendi organik bahçesinden ve çevredeki yerel üreticilerden gelen malzemelerle hazırlanan yemekleri ve bütünsel wellness yaklaşımıyla dikkat çekiyor. m Khai Hotel: Ortakent Yahşi Yalısı’ndaki tesis 60 odayla misafirlerini ağırlıyor. Mavi Bayraklı plaj, odalara 50 metre uzaklıkta. m METT Hotel&Beach Resort: Condé Nast Traveller Middle East edisyonu Okur Ödülleri kapsamında, ‘2021’in En İyi Yeni Uluslararası Oteli’ de seçildi. Bodrum Marina’dan yalnızca birkaç dakika uzaklıkta ve büyüleyici bir manzaraya sahip. m The Marmara Bodrum: Merkeze hâkim konumu ve The Marmara kalitesiyle hizmet veriyor. Bodrum manzarasına hâkim konumdaki otel bu yıl Tuti Restaurant ve Pool Bar’da sunulan lezzetlerle gastronomi konusunda da oldukça iddialı.

    Yazının devamı...

    Adriyatik’in incisi gönlümün birincisi

    Kendi dillerinde Hrvatska diye geçen ülke Akdeniz’in parlayan yıldızı. Ülkenin nüfusu bizdeki büyük şehirlerden az ama turist sayısı nüfusunun üç katı. Güneşin çok cömert davrandığı Hırvatistan’da birbirinden güzel 1.185 ada, 6 bin kilometre sahil şeridi, yüzlerce marina ve çok sayıda milli park var. UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ndeki Dubrovnik’e gidip 1.942 metre uzunluğundaki surlardan içeri girince adeta bir açık hava müzesinde gibi hissediyorsunuz. Pile veya Ploce kapılarının arkasındaki Tarihi Dubrovnik’in (Stari Grad) sokaklarında dolaşmak, Barok ve Rönesans mimarilerinin muhteşem eserleri arasında yürümek, geçmişin görkeminde kaybolmak gibi. 1458-1808 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun koruması altına giren şehir, vergi karşılığında Osmanlı topraklarında ticaret yapabiliyor ve Venedik’e karşı Osmanlı’nın korumasından yararlanıyordu.


    Lord Byron’ın ‘Adriyatik’in İncisi’ olarak tanımladığı Dubrovnik şu anda en hareketli günlerini yaşıyor. 1 Kasım ile 1 Nisan arasındaysa adeta hayalet şehir oluyor. Önerim; şehri mutlaka tepeden seyredin. Ya teleferiğe binip şehrin ışıklarını boşlukta sallanarak izleyin ya da şehri saran dünyaca ünlü surlar boyunca uzun bir yürüyüş yapın. Üç farklı noktadan surlara çıkabilirsiniz. Saat istikametinin aksi yönde yaklaşık 1.5 saat yürümek size fazla geldiyse kısa yolları deneyebilirsiniz.

    En kalabalık kapı: Pile

    Popüler olduğu için her zaman kalabalık olan Pile Kapısı’ndan şehre girince 1438’de yapılan Onofrio Çeşmesi ile Frensisken Manastırı karşılayacak sizi. Manastırda aynı zamanda Avrupa’nın en eski eczanelerinden biri var ve hâlâ açık. Girişin sağındaki duvarda bir taş var, bunun üzerine çıkıp ayakta durmak büyük başarı. Hatta taşın üzerinde dönebilirseniz şansın en kısa zamanda kapınızı çalacağına inanılıyor. Burada fotoğraf çektirenlerden oluşan kalabalık da işte bu efsanenin bir sonucu. Surların içindeki anacaddenin adı Stradun (Placa). Stradun Caddesi’ndeki evler eskiden tüccarların evleri olduğundan hemen girişte dükkân bulunuyormuş, o yüzden tezgâha benzer bir bölüm ve yeşil panjurlar mimarinin tipik özellikleri. Placa’nın sonunda saat kulesi, onun önünde de Orlando Sütunu’nu göreceksiniz. Sütunun karşı tarafında Sponza Sarayı, arkasında Sivaslı bir aziz olan Blaise’e adanmış bir kilise var. Aziz Blaise şehrin koruyucusu kabul ediliyor ve her 3 Şubat’ta onuruna büyük bir kutlama düzenleniyor.


    Aziz Blaise Kilisesi’nin devamında şehrin katedrali var. İki dini yapı arasındaysa gotik tarzda inşa edilmiş olan Rektör’ün Sarayı duruyor. Dubrovnik, Ragusa Cumhuriyeti’nin başkentiyken rektörler yöneticiymiş. Rektörler tarafsızlıklarını korumak için adeta saraya hapsedilir, aileleriyle bile görüşemezlermiş. Pile Kapısı’na göre daha sakin olan Ploce Kapısı’nın yakınındaki Dominiken Manastırı, 15’inci ve 16’ncı yüzyıl sanatçılarının tablolarına ev sahipliği yapıyor. İkonalarıyla dikkat çeken Sırp Ortodoks Kilisesi’ne göz attıktan sonra, şehrin camisine de uğrayabilirsiniz. Camide Türkçe yazılar ve Fatih’in ahitnamesi bulunuyor.

    Çin malı değil, orijinal

    Tarihi şehirde eve dönmeden birkaç hediyelik eşya alabileceğiniz birçok dükkân göreceksiniz. Prijeko 18’deki Medusa’da Çin malı yerine orijinal hediyelikler bulabilirsiniz. Mercandan yapılma mücevherlerin satıldığı Clara Stones ise Naljeskoviceva 3 adresinde... Dubrovnik’e gidip Adriyatik’in berrak sularında yüzmemek olmaz. Tarihi şehre en yakın plajın adı Banje. Buradaki East West Plajı’nda güzel vakit geçirebilirsiniz. Plaj akşam gece kulübüne dönüşüyor. Doğayla baş başa yüzmek istiyorsanız eski limandan her yarım saatte bir kalkan feribotlarla çıplaklar plajının da olduğu yemyeşil Lokrum Adası’na gidebilirsiniz. Dubrovnik’te en keyif aldığım otellerden biri Rixos Premium Dubrovnik.


    Otel her an sizi selamlayan Adriyatik Denizi manzarasıyla modern mimari, lüks ve doğal güzellikleri bir araya getiriyor. Tito döneminde yapılan bir bina çok başarılı bir renovasyon sonunda sıcak ve şık bir otel olmuş. Özellikle otelin girişindeki atriumda sizi karşılayan dev ağaçlar ve turkuvaz denizle cennetten bir köşe vaat ediyor. Şehrin dışındaki Hotel Dubrovnik Palace, Grand Villa Argentina ve Hotel Excelsior da konaklamak için tercih edebileceğiniz güzel adresler. Şehrin içinde kalmak isterseniz size önereceğim alternatifler; Türk mimar Sinan Kafadar’ın dekorasyonunu yaptığı Pucic Palace ile Prijeko Palace. Prijeko’nun altında bir şarap mahzeni, terasında da hoş manzaralı bir restoran var.

    Lezzet durakları

    Hırvat mutfağına, coğrafyanın etkisiyle, İtalyan lezzetleri hâkim. Deniz ürünleri konusunda da oldukça başarılılar. Özellikle lignje dedikleri ahtapotu mutlaka tadın. Stone Körfezi’nin istiridyeleri uluslararası yarışmalarda ödüller alacak kadar lezzetli. Dubrovnik’te risotto’ya rizot, minestrone diye bilinen sebze çorbasına manistra diyorlar. Kırmızı şarabı suyla karıştırdıkları bevanda ve beyaz şarabı sodayla harmanladıkları gemist meşhur içkilerinden… Stradun Caddesi kafeler ve dükkânlarla dolu. Sadece yayalara açık olan bu caddede turlayın ve katedralin arkasındaki barlar sokağında bir mola verin. Aradaki dik sokaklarda da sürpriz bar ve restoranlar var. Café Festival uğrayabileceğiniz en keyif veren adreslerden biri. Gradska Kavana kahvaltı için tercih edilebilir. Lezzetli bir sandviç için Buffet Skola en doğru adres. Konusunda Dubrovnik’in en iyisi olan Dolce Vita’da dondurma ya da krep yiyin.



    Maceracılar atlıyor!

    Anacaddenin üst paralelindeki Prijeko Caddesi de iyi restoranların olduğu bir yer. Moby Dick ve Konoba Rozario tercih ettiğim yerlerden. Zamanjina Caddesi üzerindeki 1929’dan kalma Ragusa 2’de ahtapotlu risotto’yu deneyin. Etseverler Domino Restaurant’da mantar soslu bifteğin tadına bakmalı. Liman manzaralı ve Michelin yıldızlı 360 şehrin bir diğer lezzet durağı. İtalyan yemekleri sevenlere önerim Mea Culpa Pizzeria&Trattoria. Pizzaları gayet başarılı. Bosna yemekleri yapan Taj Mahal ve bir suşi bar olan Bota diğer tavsiye edeceğim yerlerden. Teleferikle çıktığınız tepedeki Restaurant Panorama’da hem öğle hem akşam yemeği servisi var. Villa Ursula’daki Victoria da muhteşem manzarası ve otantik ortamıyla çok güzel bir yer. Günbatımında surların önündeki Buza’da manzara seyrederken oldukça yüksek bir yerden denize atlayan maceraseverleri görürseniz şaşırmayın. Revelin Club isimli gece kulübüyse 16’ncı yüzyıldan kalma bir binada. La Bodega ve Cele şehrin en güzel barlarından. Pile Kapısı’nın girişindeki Club Nautika’da manzaranın tadını çıkarın. Aynı işletmenin surların içinde Proto isimli bir restoranı daha var.

    DENİZDEN DE TURLAYIN
    Karaka teknesiyle panoramik bir tur yapabilirsiniz. Kısa tur 45 dakika ama vaktiniz bolsa tam günlük turları ya da yemekli günbatımı turlarını tercih edin. Gezinti yaptığınız teknenin ‘The Games of Thrones’ ve ‘The Borgias’ dizilerinde kullanıldığını unutmayın. Dubrovnik’ten günlük turlarla gidebileceğiniz çok yer var. Saraybosna’daki meşhur Mostar’a üç saatte ulaşabilirsiniz. Dubrovnik’e yarım saatteki Cavtat sevimli bir sahil kasabası. Split’teki, Diokletyan isimli Roma imparatoruna ait saray çok iyi durumda. Tarihi kısmı küçük bir Dubrovnik gibi olan Korcula, bir milli park olan Mljet ve Karadağ ise diğer alternatiflerden.

    Yazının devamı...

    Dağların arasında doğanın kucağında

    Kent merkezine hâkim iki tepenin birinde tarihi kale, diğerindeyse saat kulesi var. Şehri kuşbakışı izlemek için bir tepeyi seçip tırmanmanız gerekiyor. Kale, 12’nci yüzyıla kadar uzanan bir geçmişe sahip ama ne yazık ki ilk halinden günümüze sadece iç kale kısmı kalmış.

    Candaroğulları döneminde yapılan yenilemelerle bugünkü görüntüsüne kavuştuğundan bir Bizans yapısından çok Türk mimari özelliklerine sahip. İçinde sarnıçlar, zindan, kaçış tünelleri ve Bayraklı Sultan Türbesi var. 1885 yılından kalma saat kulesine çıktığınızda, şehir manzarasına karşı çayınızı yudumlayabileceğiniz bir de teras bulacaksınız.



    Devrime şahitlik edin

    Şapka Devrimi’ne sahne olan Kastamonu’da o günlere şahit olmak için yolunuzu Arkeoloji Müzesi’ne çevirin. Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerine ait çeşitli eşya ve sanatsal objelerin sergilendiği müzeye 1917’de İttihat ve Terakki Kulübü olarak inşa edilen bina ev sahipliği yapıyor. Müzedeki bir bölüm ‘Atatürk Salonu’ olarak düzenlenmiş. Salonda o günlere ait fotoğrafları ve Atatürk’ün Kastamonu gezisinde kullandığı çeşitli eşyayı görebilirsiniz. Hükümet Konağı’nın altındaki, Türkiye’nin ilk Kent Tarihi Müzesi’ni de ziyaret edin. Müzede şehrin yakın tarihine şahitlik edeceksiniz. Kastamonu’nun tarihi evlerinden bahsetmeden olmaz. Kentte, başta İnebolu, Taşköprü ve Tosya olmak üzere ilçelere dağılmış 1.400’den fazla tarihi konak mevcut. Bu konakların 600 kadarı şehir merkezinde. Sokaklarda eski evlerin arasında dolaşırken kentin tarih boyunca süregelen kültürel çeşitliliğinin izlerini göreceksiniz.



    Manevi duraklar da var

    19’uncu yüzyıl sonlarında yapılan Liva Paşa Konağı’ysa 1997 yılından bu yana Etnografya Müzesi olarak kullanılıyor. Kastamonu’ya özgü el sanatlarından günlük yaşam hallerine geleneklerin yansımalarını müzede görebilirsiniz. Kendinizi yüzyıllar öncesinde gibi hissetmeniz için tüm inceliklerin düşünüldüğü detayların arasında, şimdiki zamanla vedalaşmamak elde değil. Oldukça etkileyici camiler de göreceksiniz Kastamonu’da. Şehrin en eski camisi olan Atabey Gazi Camisi 1273 yılında yapılmış. Halk arasında Kırk Direkli Cami olarak da bilinen yapıyı 40 direğe oturtulmuş ahşap bir tavan örtüyor. 1506 yılında dönemin kadısı için inşa edilen Nasrullah Camisi’nin ön cephesi, ibadet etmeye gidenler ve güvercinlerle daima dolu olan muhteşem bir çifte şadırvanla süslenmiş. Bulunduğu meydanda yöresel ürünler alabileceğiniz dükkânlar da var.



    Biraz ileride camiyle aynı adı taşıyan köprüyü de görmeyi ihmal etmeyin. 1475’ten kalma İsmail Bey Camisi Külliyesi’nin han ve medresesi el sanatları atölyelerine çevrilmiş. Kalenin tam altındaki tepeye 1547 yılında kurulan Yakup Ağa Camisi, Kanuni Sultan Süleyman’ın saltanatı sırasında inşa edilmiş. Vitraylarıyla ünlü, 1571 yılından yadigâr Sinan Bey Camisi’nin banisi hakkında herhangi bir belge bulunmuyor ama Koca Sinan Paşa lakaplı ve hayır eserleriyle ünlü devlet adamının yaptırmış olması en kuvvetli ihtimal. Şeyh Şaban-ı Veli Külliyesi’ne her gün zemzem kadar tatlı olduğu söylenen suyundan içmek için giden çok sayıda insan var. Daday yakınlarındaki Kasaba Köyü’nün muhteşem Mahmutbey Camisi’ni de listenize alın. Dışarıdan oldukça alelade görünse de içine girdiğinizde büyüleneceksiniz. Harikulade ahşap çatısı, sütunları ve galerisiyle hiç çivi kullanmadan inşa edilen bu olağanüstü yapı, kirişler boyunca devam eden ve galeriyi süsleyen ustalıkla işlenmiş geometrik şekilleriyle Türkiye’de başka hiçbir yerde denk gelemeyeceğiniz özelliklere sahip. 1366 yılında Candaroğulları döneminde yaptırılan cami, 2014’te UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alındı.



    Seçkin milli park

    Toplam büyüklüğü 172 bin 119 hektar olan Kastamonu- Bartın Küre Dağları Milli Parkı, ender bulunan doğal alanlardan biri olduğu için 2000 yılında ‘Milli Park’ statüsünde korumaya alınmıştı. İki yıl sonra da Panpark ilan edildi, yani Avrupa Seçkin Milli Parklar Ağı’na kabul edildi. Türkiye’nin ilk, Avrupa’nınsa 13’üncü panparkı. Ormanda 157 endemik bitki türü yaşıyor fakat bunların 3’te 1’i yok olma tehlikesi altında. ‘Sıcak nokta’ kabul edilen Küre Dağları Milli Parkı ülkemizde korunması gereken 9, Avrupa’da korunması gereken 100 sıcak orman noktasından biri. Pınarbaşı Köyü’nü geçtikten sonra milli parka giriyorsunuz. Tabela sistemi güzel düzenlenmiş. Yollar doğa şartları gereği bazen biraz bozulmuş olsa da genel olarak ulaşım rahat. Ama buraya bütün bir gününüzü ayırmanızı öneririm. Çünkü nereye gitmeyi tercih ederseniz edin doğanın büyüsüne kapılıp zamanın nasıl geçtiğini unutacaksınız. Küre Dağları Milli Parkı içindeki 12 kilometrelik Valla Kanyonu, 800 metre ile dünyanın en derin ikinci kanyonu olma unvanına sahip. Milli parkın girişinden yaklaşık 1 saatlik bir mesafede kanyon yürüyüş parkurunun başladığı yere ulaşıyorsunuz. Ardından buradan kanyona uzanan 1 kilometreyi aşkın orman yolunu yürüyorsunuz. Yolun sonundaysa spiral seyir terasından gördüğünüz muhteşem manzara bütün yorgunluğunuzu unutturuyor. Zarı Çayı’nın yüzyıllara uzanan yolculuğuyla oluşmuş Horma Kanyonu, milli parktaki başka bir çekim merkezi. En büyük özelliğiyse kanyonu bir ucundan diğer ucuna 3 kilometre uzunluğunda ahşap platformla geçebilmeniz. Özellikle 10 metre yükseklikten dökülen Ilıca Şelalesi yaz günlerinde serinlemek isteyenlerin ve fotoğrafseverlerin de gözdesi.

    MÖ 2000’li yıllara doğru...

    Valla Kanyonu girişinden yaklaşık 1 saatlik bir araba yolculuğuyla Ilgarini Mağarası’nın yürüyüş yolu başlangıcına ulaşılıyor. Tarih öncesi döneme ait bulguların da olduğu Ilgarini, dünyanın en büyük 4’üncü mağarası. 1.250 metre rakımdaki mağaranın girişinde bir köy kalıntısı var. İçeride de gerçek anlamda bir yol ayrımıyla karşılaşacaksınız. Sağdaki yolu takip ettiğinizde zamanın acımasızlığına maruz kalmış bir su sarnıcı ve 1 milyon yaşında olan sarkıtlarla dolu odalar göreceksiniz. Soldaki yolsa sizi 250 metre derinliğe ve MÖ 2000’li yıllara götürecek. Geç Roma ve Bizans dönemlerine ait şapel, mezar ve sarnıçlar görecekleriniz arasında.

    Club Med’den Türk turizmine güzel havadis

    Bu hafta katıldığım bir davette hem özel insanlarla tanışmanın hem de güzel haberler almanın mutluluğunu yaşadım. Davetin ev sahipliğini yapan Club Med Dünya Başkanı Henri Giscard d’Estaing, eski Fransa Cumhurbaşkanı Valéry Giscard d’Estaing’in de oğlu. Gücünü, sürdürülebilirlik ve yaşam sanatıyla zenginleştiren, seyahat sektörünün öncülerinden Club Med’in yeni projelerini çok beğendim.

    Konforun tanımı... ‘Üstün kaliteli hizmet’ anlayışı doğrultusunda yeni akımlara imza atan Club Med, Exclusive Collection ile konforlu tatilin tanımını yeniden yorumluyor. Bu konseptle ‘sihirli’ destinasyonlar ve kişiselleştirilmiş hizmetler Club Med tarzına sadık kalınarak samimi bir atmosferde birleştirilmiş. Misafirlerine, çalışanlarına ve çevreye duyarlı yaklaşımlarıyla öne çıkan Club Med, Fosun Grup’un desteği ve 73 senelik tecrübesiyle her şey dahil tatillerde iki stratejik öncelik belirlemiş: Dağ turizminde küresel liderlik ve ‘Exclusive Collection’ ile yeni lüks tatil. 2022 yılında yedi yeni tesis açılışı planlanmış.



    Bunlardan ikisi, Çin’de Club Med Changbaishan ve İspanya’da Club Med Magna Marbella’nın açılışları yılın ilk yarısında gerçekleşti. Fransız Alpleri’nde yeni Club Med Tignes ve dağda ilk Exclusive Collection’ı açan kurum Club Med Val d’Isère’yse yıl sonuna kadar hizmete alacak.

    Yazının devamı...

    Krallara ev sahipliği yapan şehir

    Coğrafyanın babası sayılan Amasya doğumlu Strabo, belki biraz da mitolojik hikâyelerin etkisinde kalarak, şehrin kuruluşunu Amazonların kraliçesi Amasis’e atfetmiş. Arkeologlar şehirdeki yerleşimin MÖ 5.500 yılına uzandığını tahmin ediyor. Birçok kaynakta, kentin tarihi Hitit yerleşimiyle başlatılıyor. Fakat herkes Büyük İskender’in MÖ 4’üncü yüzyılda bölgeye gittiği ve Pontus Krallığı’nın onun ardından geliştiği konusunda hemfikir. Krallık doruk noktasına 2. Mithridates zamanında ulaşmış. Yeşilırmak Nehri’nin kıyısında dağların eteklerine oyulan ve günümüze dek ulaşan kral kaya mezarları da güçlü Pontus kralları için yapılmış. Şehir, MÖ 47’de Romalılara geçmiş. Ondan sonra da Amasya’da çok az iz bırakan Bizans’a. 1075’de Selçuklular tarafından alınmış. Osmanlılar döneminde padişahlar şehzadelerinin çekirdekten yetişmesini ister, bu amaçla eğitimleri için Amasya’ya gönderirmiş. Bu nedenle Amasya’nın yüzyıllardır süregelen unvanı ‘Şehzadeler Şehri’. Bu önemini Cumhuriyet tarihimizde de devam ettirmiş. Kurtuluş Savaşı’nın temellerinin atıldığı Amasya Kongresi’nin anısına dev bir Atatürk heykeli yapılmış.

    Şehrin koruyucuları

    Amasya’ya yolunuz düştüğünde Selçuklu ve Osmanlı izlerini bugüne taşıyan ahşap evlerin ardındaki yamaçta konumlanan ihtişamlı kaya mezarları hemen dikkatinizi çekecek. Hele ki akşam ışıklandırıldığı saatlerde kaya mezarlarını seyretmek ayrı bir güzellik. 18 mezarın sadece kralların gömüldüğü yer olarak değil, aynı zamanda birer tapınak olarak da kullanıldığına inanılıyor. Kaya mezarlarını gezerken ‘Kızlar Sarayı’ tabelası dikkatinizi çekecek ama burada bir saray aramayın. Geçmişin ihtişamlı günleri için eski çizimler ve hayal gücünüz size yardımcı olabilir. Bölgede 1146 yılında Selçuklu Sultanı 1. Mesud’un bir cami, medrese, hamam ve saray yaptırdığı, ömrünün sonuna kadar bu sarayda yaşadığı biliniyor. Kaya mezarların tepesinde, Pontus döneminden kalma kalenin yıkıntılarını da görebilirsiniz.

    Sanki ‘yerli Floransa’

    Amasya’daki eski evlere bakarken ister istemez o klasik düşünce geliyor aklıma: Bu yapılar Avrupa’da bir şehirde olsaydı kim bilir nasıl değeri bilinirdi! Yeşilırmak kenarındaki tarihi sur duvarları üzerine bitişik nizamda inşa edilmiş, şehirle özdeşleşen 19’uncu yüzyıldan kalma evler, koruma altında. Bazıları çok güzel restore edilmiş, bazılarıysa kıymetinin anlaşılacağı günleri bekliyor. Geleneksel Osmanlı evlerinin tüm özelliklerine sahip yapılar; bodrum üzeri çıkılmış tek ya da iki kat, haremlik selamlık bir düzen, avlu ya da bahçe genellikle ortada; dışa kapalı bir görünüm; taşkın ikinci kat uygulamaları, cumbalar, içerinin görünmesini önleyen pencere kafesleri gibi özelliklere sahip. 19’uncu yüzyıl zenginlerinin nasıl yaşadığına dair fikir edinmenize yardımcı olan Hazeranlar Konağı, Osmanlı evlerinin en güzel örneklerinden.

    Cami ve medreseler

    Muhteşem güzellikteki Sultan 2. Bayezid Camisi 1486’da yapılmış. Şehrin doğusundaki Gümüşlü Camisi’nin inşa tarihiyse 1326. Mehmed Paşa Camisi’nin, imarethane, hastane, han ve hamamı var. 1468’de yapılan caminin, ağaç oymacılığının en güzel örneklerinden olan kapısı Amasya Müzesi’nde sergileniyor. 1488’de inşa edilen Kapı Ağa (Büyük Ağa) Medresesi’ni ve Selçuklu yadigarı Gök Medrese Camisi’ni görülecekler listenize ekleyin.

    Mumyaları görün

    Amasya Müzesi kesinlikle görülmeyi hak ediyor. Kalkolitik Çağ’dan başlayıp Osmanlı dönemine kadar 12 farklı medeniyete ait yaklaşık 23 bin 500 eser barındırıyor. En ilgi çeken bölümse bahçedeki Selçuklu mezarı. Mezarda, Burmalı Minare Camisi’nin altında bulunan mumyalar var. Mumyaların tarihinin Moğolların Anadolu’ya akın edip Selçuklu saltanatına son verdikleri döneme dayandığı biliniyor.

    Ferhat Su Kanalı

    Geç Helenistik-Erken Roma dönemine Antik Amasya Kenti’nin su ihtiyacını karşılamak üzere yapılan kanalın yaklaşık 2 kilometre uzunluğundaki bölümü görülebiliyor. Kayalar oyulup tüneller açılarak yapılmış. Bu durumuyla, ünlü ‘Ferhat ile Şirin’ efsanesine konu edilmiş. Halk arasında ‘Ferhat Su Kanalı’ olarak da biliniyor. Kentte, tarihin büyük aşklarına bir anıt niteliğinde selam gönderen Ferhat ile Şirin Âşıklar Müzesi de ziyaret edilebilir.

    Yazının devamı...

    ‘100 mücevheriyle’ İstanbul’a yeniden ilanı aşk

    İstanbul denince akla kimisi için Boğaz, martı, yalılar, Ayasofya, Süleymaniye, kültür, miras, Bizans, Osmanlı, Tarihi Yarımada gelir; kimisi içinse kaos, gökdelen, trafik, çarpık yapılaşma, kalabalık, gürültü kirliliği ve dahası…

    İstanbul’u tek boyutlu bir şehir olarak değerlendirmek imkânsız. Onu ilginç kılan da bu büyülü harmanı!

    Bazen aynı yere kim bilir kaçıncı kez bakınca yeni bir detay gösteriyor. Onu keşfetmek isteyenleri binlerce yılın renkli, coşkulu, acı tatlı izleri üzerinde yükselen bir köprüden geçiren; her adımda Roma’dan Cumhuriyet’e, Bizans’tan Osmanlı’ya selam verdiren bir şehir. Sanırım bu yüzden onu keşfetme ve anlatma tutkum hiç bitmiyor.
    Bu hafta raflardaki yerini alan ‘İstanbul’un 100 Mücevheri’ benim 28’inci kitabım; kitaplarımın 17’si İstanbul üzerine… Ama her defasında sanki ilk İstanbul kitabım çıkıyor gibi heyecanlandığımı fark ediyorum. Birisi filizlenirken bir diğer kitabın tohumu düşüyor kalbime ve biliyorum ki daha yüzlerce hatta binlerce mücevher çıkar bu şehirden.

    Kitabı 19 Mayıs’la 29 Mayıs arası bir tarihte çıkararak bu eşsiz şehri bize miras bırakanlara da bir saygı selamı yollamak istedik. Bu yazı da tam 29 Mayıs’ta, fethin yıldönümünde yayımlanarak bu selamın perçini oldu.

    Fetihle armağan edilen, Kurtuluş Savaşı ile işgalden kurtulan İstanbul’un 100 mücevheri var sayfalarımızda. Müzelerden camilere, parklardan saraylara İstanbul’u 100 farklı yerden göreceksiniz. İmparatorlar, mimarlar, valide sultanlar, paşalar ve daha sayısız isim, sayfalarda gezinirken size eşlik edecek.

    Bu hafta kitabımdan tadımlık birkaç rotayı paylaşmak istedim; hem en kısa zamanda sayfalarda kavuşmamıza vesile hem de bu güzel günlerde şehri keşfetmenize ilham olsun diye.
    Sihirli tılsımlar: Dikilitaşlar

    Güç göstergesi olarak hipodromlara dikilitaş yerleştirme geleneğinin İstanbul yansımalarını bugün Sultanahmet Meydanı’nda, yani geçmişin hipodromunda görebilirsiniz. Meydanı adımlarken karşınıza üç farklı sütun çıkacak. Ortada ve en görkemlisi Theodosios Sütunu. MÖ 1450’de, Firavun 3. Thutmose için yapılmış ve Mısır’da Karnak Tapınağı’na dikilmiş. İstanbul’a geliş tarihi 390. Diğer sütun, Yılanlı ya da Burmalı Sütun olarak anılıyor. Birbirine dolanmış üç yılan başının altın bir vazonun üç ayağını oluşturduğu sütun, MÖ 479’da Yunan şehir devletlerinin birleşerek Persleri yendiği savaş anısına yapılmış. Delfi’deki Apollon Tapınağı’nın önüne dikilmiş. 330’lu yıllarda sütunu İstanbul’a getirten İmparator Konstantin olmuş. Bir de Örme Dikilitaş var. Biraz daha kaba bir işçiliğe sahip. Hipodrom’un güney ucunda kalıyor, hakkında çok az şey biliniyor. Konstantin ya da 1. Theodosios tarafından konulduğu düşünülüyor.
    İmparatorun rüyası: Ayasofya

    Aynı yerde birçok kez yıkılıp yapılan mabetlerden sonra 532’de bugünkü yapının temelleri atılmış; 26 Aralık 537’de de tamamlanmış. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u aldığında Ayasofya harap haldeymiş. Hemen camiye dönüştürülmesini emretmiş ama adını değiştirmemiş. Böylece Hagia Sophia, olmuş Ayasofya. 1935’te Atatürk’ün emriyle müzeye dönüştürülmüş. Yapının hünkâr mahfili kısmında kapısı dışarıda olan bir bölümü 1991’den bu yana mescitti. 2020’de yeniden cami olarak ibadete açıldı. Görkemli kubbesi 558’de neredeyse yıkılma aşamasına geldiğinde Miletli İsidoros’un yeğeni genç İsidoros ve Anthemios her şeyi yeniden hesaplayıp yerden 56 metre yüksekliğindeki bugünkü kubbeyi yapmış. Ayasofya’nın, Bizans döneminde, 989 ve 1346 yıllarında çöken ve onarılan kubbesi Mimar Sinan’ın istinat duvarları eklemesinden sonra hiç çökmemiş ve büyük ölçüde genç İsidoros’un yaptığı değişikliklerle günümüze ulaşabilmiş.
    Şehrin koruyucusu: Yangın Kulesi

    İstanbul Üniversitesi’nin bahçesindeki Beyazıt Yangın Kulesi, zarif mimarisiyle şehrin silüetini güzelleştirenler arasında usulca süzülüyor. Eski İstanbul’un en önemli sorunu yangınlarmış. Çözüm için şehrin farklı noktalarına yangın kuleleri dikilmiş. Birçok kez yıkılıp yeniden yapılan kule 1828’de 2. Mahmut döneminde bugünkü halini almış. 118 metre yüksekliğinde. Mimarıysa Senekerim Balyan.
    En güzel su yolu: Valens Kemeri

    İstanbul her zaman suyla anılan ve şekillenen bir kent olmuş ama her zaman çözmesi gereken bir içme suyu sorunu varmış. Muhteşem sarnıçlar, mühendislik ve mimari harikası su kemerlerinin yanı sıra çeşmeler, sebiller, şadırvanlar, hamamlarla İstanbul’da suyun izini her yerde sürmek mümkün. Bugün etrafını saran yapı kirliliğine, kalabalığa ve trafiğe karşın estetiğiyle gözlere ilaç gibi gelen Bozdoğan ya da geçmişteki adıyla Valens Su Kemeri aynı zamanda şehrin en eski su kemeri. 375 yılında yaptırılmış.
    Boğazkesen: Rumeli Hisarı

    Fatih Sultan Mehmet için İstanbul’u almak hayatının amacıymış. Onu kutsal amacına taşıyan en önemli adımlardan biri Avrupa Yakası’nda Boğaz’ın en dar ve en akıntılı yerine yaptırdığı kale olmuş çünkü kalenin yapılmasıyla birlikte Karadeniz’den şehre giden yardım kesilmiş. Fatih, İstanbul’u alma aşkıyla yanan bir diğer padişah olan büyükbabası Yıldırım Bayezid’in Anadolu Yakası’nda yaptırdığı kalenin tam karşısını seçmiş. İlkbaharda, taş duvarlar arasına erguvan renkleri saçılmışken ya da geceleri ışıltısıyla İstanbul manzarasına imzasını atarken görmelisiniz Rumeli Hisarı’nı.
    Dünyanın kolyesi: Boğaz

    Bizanslılar vaktiyle ‘dünyanın kolyesi’ demiş bu muhteşem su yoluna. İmparator Konstantin, Boğaz’a vurulup Roma İmparatorluğu’nun yeni başkenti olarak İstanbul’u seçmiş. Güzelliğinin yanı sıra en çok da stratejik konumu nedeniyle İstanbul Boğazı’na yüzyıllardır hazine gözüyle bakılmış. Sarayburnu’ndan Karadeniz’in çıkışındaki Anadolukavağı’na kadar yaklaşık 30 kilometre boyunca uzanan Boğaz kıyılarını bugün özellikle Lale Devri’nde yapılan birbirinden güzel yalılar süslüyor. Boğaz’da 366 tane birinci, ikinci ve üçüncü derece tarihi eser niteliği taşıyan yalı var. Tarihi niteliği olmayan yalıları da ekleyince sayı 600’e çıkıyor.
    En eski semtlerden biri: Çengelköy

    Meşhur çınarının altında çay içmek, ara sokaklarda kahve molası vermek, yalılarıyla selamlaşmak ve mahalle dokusunu yaşatan esnafla da iki çift laflamak için vazgeçilmez bir durak. Evliya Çelebi İstanbul’un fethinden sonra semtte birçok kanca ve çengel bulunduğu için bu adı aldığını yazmış. Adını deniz kenarında bir cami yaptıran Kaptanıderya Çengeloğlu Tahir Paşa’dan aldığı da bir diğer anlatı.

    Benzersiz bir köy: Kandilli

    Kandilli demek, yalıların estetik ve romantik dünyasına zarif bir davet demek… Tüm Boğaz yalıları içinde en etkileyici olanlardan biri Kont Ostrorog Yalısı. Biraz ilerisinde televizyon dizilerinin gözde mekânlarından Abud Efendi Yalısı var. Boğaz yalıları içinde en uzunu, 18’inci yüzyılda Sadrazam Mehmet İzzet Paşa için yaptırılan 21 odalı Kıbrıslı Yalısı. Osmanlı devletinin 30’uncu padişahı 2. Mahmut’un kızı Adile Sultan için inşa edilen saray da Kandilli’de.
    İstanbul rüyasının nişan yüzüğü: Anadolu Hisarı

    Osmanlı’daki İstanbul’u fethetme rüyası ve ‘müjdelenen kumandan’ olma arzusu, Fatih Sultan Mehmet’le birlikte başlamamış. Bu hayali gerçeğe dönüştürmeye çalışan ilk Osmanlı sultanı Yıldırım Bayezid. Fetih mümkün olmamış ama Göksu Deresi’nin Boğaz’a döküldüğü ve geçmişte Antik Jüpiter Tapınağı’nın olduğu yere yaptırdığı kale, şehri kuşatmasının yadigârı olarak günümüze ulaşmış. Anadolu Hisarı, üç gözetleme kulesi ve onları çevreleyen duvarlardan oluşuyor. Dış surlar, büyükbabasının hayalini gerçeğe dönüştüren Fatih tarafından eklenmiş.
    Kale gibi okul: Fener Rum Lisesi

    1881’de mimar Pericles Demades tarafından Fransa’dan ithal malzemeler kullanılarak yapılan bu devasa kırmızı tuğla bina, zaman zaman ‘kırmızı kale’ olarak da isimlendirilmiş. Haksız da sayılmaz bu tanımı yapanlar çünkü bir okuldan çok bir kaleyi ya da şatoyu andırıyor. Özellikle Haliç’te tekne turundaysanız binayı görmemeniz ve ihtişamından etkilenmemeniz imkânsız.

    Yazının devamı...

    Çölün ve denizin renkli dünyası

    Televizyon programım ‘Ayrıcalıklı Rotalar’ın çekimlerinde çok yoruluyorum. Ancak bu program aynı zamanda en çok beslendiğim kaynağım. Mesela geçen hafta çekim için Mısır’daydık ve güzel bir haberim var; Mısır’ın 20-45 yaş arasındaki Türklerden istediği turist vizesi sadece Şarm elŞeyh için kaldırılmış. Sina Yarımadası’nın en güzel noktasındaki bu tatil beldesi Türkler için bu nedenle de artık daha cazip bir hale geldi. Kahire’ye 488 kilometre uzaklıktaki, yıl boyunca deniz suyu sıcaklığının 20 derecenin altına inmediği Şarm el-Şeyh, Avrupa ülkelerine olan yakınlığı, denizaltı zenginlikleriyle yıldızı yükselen yerlerden biri.

    Şarm el-Şeyh’ten önce Sina Yarımadası hakkında bilgi vermeli. Burası Hz. Musa’ya On Emir’in indirildiği ve Mısır’dan atılan Yahudilerin İsrail’e giderken geçtikleri yer. Bizim gündemimize Mısır ile İsrail arasındaki savaş dolayısıyla giren yarımada, Afrika ve Asya kıtaları arasında. Mısır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirmesinden sonra 1956’da İsrail ordusu Sina’ya girmişti.

    1967’deki Altı Gün Savaşı’nda İsrail’in eline geçen yarımada, 1978’deki Camp David Antlaşması’ndan sonra Mısır’da kaldı. Topraklarının yüzde 90’ını çöllerin kapladığı, 1914’e kadar çoğunu Osmanlı’nın görevlendirdiği hıdiv unvanlı valilerin yönettiği Mısır, Eski Dünya’nın Yedi Harikası’ndan ikisi olan Gize Piramitleri ve İskenderiye Feneri’nin de olduğu yer. Başkent Kahire, Afrika’nın en büyük şehri.

    Şarm el-Şeyh’te güneş 12 ay boyunca cömertliğini esirgemiyor. Bölgenin en güzel özelliği nemsiz havası; gündüzleri denizdesiniz ama geceleri bir hırka giymeyi gerektirecek kadar serin. Denizin altı da muhteşem, üstü de. Burada doğanın tadını çıkarmak için ister çölde safari ve deve turu yapın, ister tekneyle Kızıldeniz turu. Ama önce gelin merkezde ufak bir tur yapalım.

    Mısır’ın en önemli turizm merkezlerinden biri burası. Bu şehir aslında, 1967’deki Mısır-İsrail savaşı esnasında, İsrailliler tarafından askeri amaçlarla kurulmuş. Yapılan antlaşmalarla daha sonra Mısır’a verilmiş. 1980’lerde birbiri ardına açılan otellerle turizmin başkentliğine soyunan Şarm elŞeyh, İstanbul’a sadece 2.5 saatlik uçuş mesafesinde.

    Eski Çarşı’yı görün

    Her türlü turistin ihtiyacına cevap veren bu şehirde otantik dokuyu hissetmek isterseniz yolunuzu çarşıya çevirin. Alışveriş sevenlere önerim, Eski Çarşı. Burada sıradışı mimarisiyle dikkat çeken Sahabe Camisi’ni gezip görmeyi ihmal etmeyin. 2017’de açılan camide Osmanlı mimarisinin etkileri görülüyor. El Mustafa Camisi’nden sonra şehirdeki ikinci büyük cami olan El Sahabe’nin minareleri 76 metre.

    Eski Çarşı’nın yakınında, deniz kenarında çok ilginç bir kafe var; Farscha Mountain Lodge. Garip bir uyum içindeki objelerin çokluğu başınızı döndürebilir. Günbatımı için muhakkak uğrayın. Soho Meydanı diye geçen yerse adını Londra’daki Soho’dan almış. Burası ışıl ışıl bir çarşı. İçinde 300 civarında dükkân, 12 restoran ve etkinliklerin yapıldığı bir salon var. Burada güzel bir alışverişi akşam yemeğiyle birleştirebilirsiniz.

    Biraz uzakta ama gittiğiniz yola değecek bir önerim daha olacak size. Şarm’a 227 kilometre mesafedeki Azize Katerina Manastırı dünyada faaliyetini hâlâ devam ettiren en eski manastır unvanına sahip. İstanbul’daki Ayasofya’yı da yaptıran İmparator Jüstinyen’in eseri olan yapıda inanılmaz bir ikona ve el yazması eser koleksiyonu var. Bölgedeki, Mısır’ın en yüksek dağı da bu azizeden almış adını.

    Kimi kaynağa göre adı kıyılardaki kızıl renkli dağlardan gelen Kızıldeniz, dalış için dünyadaki en iyi yerlerden biri. Watanya ve Travco marinalarından dalış için tekne turlarına katılabiliyorsunuz. Öğle yemeği de tura dahil. Sualtı zenginliklerini keşfetmek için şnorkelle veya tüplü dalış yapabileceğiniz turları veya alt yüzeyi cam olan tekneleri tercih edebilirsiniz. Ras Muhammed Milli Parkı en popüler rotalardan biri. Mısırlılara göre Ras Muhammed, Avustralya’daki Büyük Mercan Kayalıkları’ndan sonra dalınacak en güzel yer. 200 civarında mercan türü, binin üzerinde balık çeşidi parkı cazip hale getiriyor.

    Tiran Adası’nın karşısındaki Laguna ve bir gemi batığının bulunduğu Gordon mercan kayalıkları en tercih edilen yerlerden. Dikkat etmeniz gerekense zehirli balıklar. En iyisi bazıları yakıcı ve kesici olan mercan kayalıkları da dahil hiçbir şeye dokunmadan yüzmek. Aklınızda olsun, bizim kaldığımız otelde olduğu gibi bazı otellerin önünde kendi mercan kayalıkları var.Çölde safari yapılır...

    Denizin altını keşfettikten sonra Şarm el-Şeyh’te yapılacak en güzel aktivitelerden biri çöl safarisi. Quad veya ATV dedikleri, dört teker çekişli araçlara tek, çift ya da 4 kişi binebiliyorsunuz. Gideceğiniz yollar çok tozlu olduğu için tavsiyem, başınızı kapatmanız ve gözlük takmanız. Çölün uçsuz bucaksızlığı, Bedeviler, develer insana ‘1001 Gece Masalları’nı anımsatıyor. Yankı Vadisi’nde sesinizi çöl dağlarında çınlatabiliyorsunuz. Yarımadanın sualtı kaynakları zengin olan yerlerindeki vahalardan en büyüğü 30 bin palmiye ağacının olduğu Feiran Vahası. Mısır’da çölü de çektik sizlere, denizi de... Çekimlerden artakalan kısacık sürelerde bizi ağırlayan Rixos’un burada iki oteli var.

    850 metrelik iskelesinden otelden ayrılmadan dalış deneyimi sunan Rixos Premium Seagate ve sadece yetişkinlerin kalabildiği Rixos Sharm El-Sheikh. İkisi de yan yana ve havalimanına sadece 10 dakika mesafede. Üstelik otel yönetimi Türklere karşı daha da müthiş misafirperverler ve hayatımızı kolaylaştırmak için seferberler. Haydi, Şarm el-Şeyh’te çöl kumunun ve muhteşem denizin sakladığı gizemleri birlikte yeniden keşfedelim.

    Yazının devamı...

    Kızıl çöllerin renkli ülkesi

    Krallıkla yönetilen Ürdün, Suriye, Irak, Lübnan, Filistin, Suudi Arabistan ve Mısır’la olan sınırları sayesinde Ortadoğu’nun en çok sınır komşusuna sahip ülkesi. Batı Şeria toprakları Ürdün tarafından 1950’de ilhak edilmiş. Ama 1967’deki Arap-İsrail Savaşı sonucunda İsrail’in kontrolüne geçmiş ve Ürdün-İsrail sınırı yeniden yapılanmış. Ürdün Kralı II. Abdullah’ın eşi, Rania Abdullah aslen Filistinli. Ülke nüfusunun önemli bir kısmını oluşturan Filistinlilere vatandaşlık hakkı tanıyan tek Arap ülkesi Ürdün. Ortadoğu’da petrolü ve doğalgazı olmayan nadir ülkelerden olsa da Ürdün dinarı, dünyanın en güçlü para birimlerinden. Çöl toprakları ile verimli Ürdün Vadisi arasındaki başkent Amman, İstanbul gibi 7 tepeye kurulmuş. Tarihi 7 bin yıl öncesine uzanan, taşın başrolde olduğu şehirde Batı Amman modern yapılaşması, Doğu Amman ise tarihi ve otantik dokusuyla dikkat çekiyor. Amman merkezde, sanki Eminönü’nü hatırlatan baharat dükkânları, kilimler ve geleneksel ürünler satan mağazalar, yerel tatlıcılar var.

    Kaleye çıkıp şehri izlemeli

    Şehri tamamen görmek için kale en ideal yer. Eski adı Philadelphia olan Amman’ı oluşturan 7 tepeden biri, bu tepe. Buluntulardan bölgede cilalıtaş devrinden beri yerleşim olduğu tahmin ediliyor. Avrupa’yı gotik mimariyle tanıştıran Emeviler döneminden kalan bir saray, bir Bizans kilisesi ve Herkül Tapınağı’na ait kalıntıların bulunduğu tepeyle süslenmiş Amman; eteklerindeyse Roma dönemine ait 1.800 yıllık ve 6 bin kişilik bir antik tiyatro var. Amfi tiyatroya bir de karmaşık yeraltı geçit sistemi kurulmuş.



    Bu geçitlerden biri yukarısındaki kaleye bağlanıyor. Çeşitli dönemlerde bölgede yaşayan farklı halklar ve kültürlerin etkisiyle zamanla gözden düşse de Amman Kalesi, dünyanın hâlâ yaşanan en eski yerleri arasında sayılıyor. Amman’da keşfedebileceğiniz birçok bölge ve sokak var. Kral Abdullah ve Kraliçe Rania’nın da uğrak yeri olan Gökkuşağı Sokağı, adı gibi rengârenk bir cadde. Bahçelerinde asırlık ağaçlar olan restoranların yanı sıra Ölüdeniz’in şifalı çamurundan yapılan kozmetik ve bakım ürünlerini bulabileceğiniz dükkânlara ve kitapçılara da ev sahipliği yapıyor. Amman’a yaklaşık 50 km mesafedeki Jerash, Petra’dan sonra ülkenin en büyük ikinci turizm merkezi. Döneminin çok gelişmiş ticaret şehirlerinden olan antik kent, yaklaşık 2 bin 100 yıl önce en büyük 10 Roma şehrinden biri olmuş. 749’da büyük bir deprem sonucu çoğu bölümü yıkılmış olsa da şehrin girişindeki dev Hadrian Kemeri, hipodrom, oval plaza, anacadde, Zeus Tapınağı ve 3 bin 500 kişilik tiyatrosuyla en iyi korunmuş Roma şehirlerinden biri olarak kabul ediliyor.



    10 yaş gençleşeceksiniz

    Ölüdeniz (Lut Gölü), dünyanın en alçak noktası. Deniz seviyesinden 400 metre aşağıda ve dünyanın en yüksek tuz oranına sahip içdenizi. Adı da tuz oranının yüksekliği nedeniyle hiçbir canlının yaşayamamasından geliyor. Gölün olduğu yer, 45 dakika uzaklıktaki başkentten yaklaşık 10 derece daha sıcak. Ölüdeniz’in hem suyunun hem kumunun içerdiği minerallerle çeşitli hastalıklara iyi geldiği ve insanı gençleştirdiği düşünülüyor. Başta da cilt hastalıkları ve romatizma... Batmanın imkânsız olduğu sularda eforsuz yüzmek de farklı bir deneyim. Hemen yakındaki Hz. Yahya’nın Hz. İsa’yı vaftiz ettiği yer de gezi listenizde olsun. Hıristiyanlığın farklı mezheplerine ait kiliselerin olduğu bu yerin bir özelliği de vaftiz alanının yanından akan Ürdün (Şeria) Nehri’nin diğer kıyısının İsrail’e ait olması. UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ndeki Petra, Yemen veya Umman civarından geldikleri düşünülen Nebatilerin kayaları oyarak oluşturduğu ve tarihi MÖ 4’üncü yüzyıla kadar uzanan bir antik kent. Nebatiler ticaretle zenginleşen, dönemleri için çok güçlü bir uygarlıkmış. Roma işgaliyle kaderi değişen kent, 4’üncü yüzyılda gözden düşmüş ve unutulmaya terk edilmiş. Ta ki 1812 yılında İsviçreli gezgin Johann Burckhardt tarafından tesadüfen bulunup dünya sahnesinde yeniden yerini alana kadar.

    7 harikadan biri

    Petra’ya ‘Rose City’ yani ‘Gül Şehri’ deniyor. Bölgedeki kayalarda yüksek miktarda demir oksit olduğu ve güneş ışınlarının etkisiyle pembenin, kırmızının birçok tonunu yansıttığı için bu ismi almış. Kent, bir kanyonun ortasında. Yunanca ‘taş, kaya’ anlamına gelen Petra’da, kaya bloklarının muhteşem bir işçilikle tapınağa, tiyatroya, mezara dönüşümünü görüyorsunuz. Petra’daki en etkileyici yapı El- Hazne, yani Hazine. Yıllar süren bir kaya oyma-işleme sürecinin sonunda ortaya çıkmış bir anıt mezar olduğu düşünülüyor. Yüksekliği 40 metre civarında. Üzerinde mitolojiden tanrı ve tanrıçalar betimlenmiş. Sadece Hazine’ye ulaşıp dönmek 2 saatlik bir tur demek. Vadi içinde ulaşım için kullanılan buggy’ler ve at arabaları da var ama ücretleri oldukça yüksek. Petra’nın girişindeki müzede de çok etkileyici. Çok güzel heykel ve frizler var. Bu arada belli günlerde geceleri mumlarla aydınlatılan antik kentte gece keyfi yaşamanızı da öneririm.

    Denize açılan kapı
    Akabe

    Kızıldeniz’in kumsalı ve benzersiz mercan resifleriyle ünlü şehri Akabe, sadece 26 kilometre sahile sahip ve Ürdün’ün denize açılan tek kapısı. İsrail sınırındaki şehir, Mısır’daki Sina Çölü ve Suudi Arabistan’a da komşu. Liman bölgesinden baktığınızda karşıda İsrail’e ait Eylat’ı görebilirsiniz. Devamıysa Mısır. Akabe’den iki saat uzaklıktaki Mısır’ın ünlü tatil merkezi Şarm El-Şeyh’e devam edip oradan direkt Türkiye’ye dönebilirsiniz. Akabe’nin sualtı dünyası çoğu egzotik adadan daha iyi. Dalmaya vaktiniz yoksa şehirde değişik deniz canlılarını görebileceğiniz bir akvaryum var. Şehir özel serbest ekonomik bölgesiyle vergi ve gümrük ödemeden alışveriş imkânı da sunuyor ziyaretçilerine.

    Bitmeyen demiryolu

    Turistlerin Vadi Rum’a giderken fotoğraf çektirmek için durduğu tren istasyonu, Hicaz Demiryolu’nun bir parçası. İlk etabı, 2. Abdülhamit tarafından 1900-1908 yıllarında Şam’la Medine arasında inşa ettirilen ve İstanbul’dan başlayan demiryolu hem bugünkü adı Suudi Arabistan olan Hicaz’a gitmek hem Osmanlı vilayetlerini birbirine bağlamak için düşünülmüş. Demiryolu inşaatında 2 bin 666 kâgir köprü ve menfez, 7 demir köprü, 9 tünel, 96 istasyon, 7 gölet, 37 su deposu, 2 hastane ve 3 atölye yapılmış... Fakat türlü aksaklıklardan proje, asıl hedefteki ulaşım noktası olan Mekke’ye kadar uzatılamamış.

    Konaklama ve yemek için birkaç öneri

    Seyahatimiz boyunca konakladığımız otellerden çok memnun kaldım. St. Regis Amman, W Hotel Amman ve Al Manara Aqaba otellerinin genel müdürü Erden Kendigelen’in Türk misafirperverliğini en iyi şekilde temsil etmesi benim için ayrı bir gurur kaynağı oldu. Vadi Rum’daysa Prens William ve Cambridge Düşesi Catherine’in de tatil için tercihi olan Palmera Camp Wadi Rum çok keyif veren bir adresti. Memories Aicha Luxury Camp de iyi bir konaklama tercihi.



    Ölüdeniz’de kalmayı düşünenler için önerim, Dead Sea Marriott Resort&SPA. İyi bir akşam yemeği için muhteşem bahçesi ve harika Lübnan lezzetleriyle öne çıkan Fakhreldin’i tercih edebilirsiniz. Eski bir başbakanın evinden dönüştürülmüş olan 25 yıllık mekânın duvarları eski Amman’ı yansıtan fotoğraflarla süslü. Kral Abdullah ve Kraliçe Rania’nın da uğrak yeri olan ve şehirdeki en iyi falafelci olarak bilinen Al Quds’ta mutlaka bir sandviç yiyin. “Ben rahat rahat yemek yiyeceğim” derseniz, adresiniz Sufra olsun. Kolonyal mimariyi Arap esintileriyle birleştiren eski ve çok güzel bir villada hizmet veriyor. St. Regis Amman’ın 17’nci katındaki Zenith Restaurant’da, Türk şefin elinden çıkan muhteşem lezzetleri de denemenizi öneririm.

    Mars gibi: Vadi Rum

    Ürdün’ün muhteşem çöl manzarasına sahip Vadi Rum, ilginç kayalıkların muazzam derinliklere sahip görüntüsüyle insana sonsuzluk duygusunu yaşatıyor. 720 kilometrekarelik bölümü koruma altında olan Vadi Rum’da bolca demir oksit olduğu için farklı bir renge sahip kumlar, tepeler, kayalıklar var. Göz alabildiğine kızıllığa bir de gündoğumu ve günbatımını eklerseniz hafızanızdan çıkması mümkün olmayan görüntülerle karşılacaksınız. Oscar’lı Ridley Scott, ‘Marslı’ filmini çekmek için bölgeyi boşuna seçmemiş! Vadinin farklı yerlerinde duvar yazıları ve resimleri de göreceksiniz. Bu resimlerin bazıları develeriyle buradan Petra’ya giden Nebatilere ait. Geceyi çölde kampta geçirmek isterseniz akşam yemeğinde kuma gömülerek yavaş yavaş pişirilen ve yanında sebzeyle servis edilen ‘zarb’ denilen kebapların tadına bakmayı, özel teleskoplarla yıldızları izleyip hikâyelerini dinlemeyi ihmal etmeyin.

    Yazının devamı...