"Duygu Sedefoğlu" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Duygu Sedefoğlu" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Duygu Sedefoğlu

Modanın kurumsal hali…

16 Ocak 2017

 Fotoğraf: Halil Can ÖNDEMİR (DHA)

Birçok farklı alanlarda iş hayatına devam ettikten sonra kendi işini kurma kararı alıyor. Hem de sıfır sermaye ile! Sonra Allah “Yürü ya kulum” diyor, şimdi Adana ve bölgesinde çok güzel işler alarak yoluna devam ediyor.

Bir de oğlu Yiğit Atak var, hayatını oğluna adamış, onunla beraber mutlu mesut yaşayan bir anne…

 

Yani hem anne, hem iş kadını… Sıfırdan var olmanın en güzel ve en net örneklerinden…

 

Buyurun birlikte devam edelim…

 

Serap Sak kimdir biraz sizi tanıyalım?

1974 Konya doğumluyum. Selçuk Üniversitesi Turizm Otelcilik mezunuyum. Yaklaşık 18 yıl önce de Adana’ya geldim. Tabii üniversite sonrası turizm alanında çalışmaya başladım. Daha fazla bu sektörde devam etmek istemediğim için ayrıldım. İlaç sektöründe iş hayatına devam ettim.

İlk iş hayatına giriş nasıldı peki?

Stajlarla başladı. 1 yıl kadar Bodrum’da iyice her şeyini öğrenerek başladı.

Peki ne vazgeçirdi?

Tammm yetişme çağları, eğlence zamanları ama siz eğlenebileceğiniz yerde çalışıyorsunuz nedense o bana sonradan cazip gelmedi. Ayrıca çok yorucu bir sektör, kendime ayıracak zamanım olmuyordu. 4 seneden sonra sektörden ayrıldım.

Hiç ara vermeden de ilaç sektörüne mi giriş yaptınız?

Aynen, hiç ara vermeden 10 sene devam ettim. Sonra 1 yıl kadar İncirlikte bir şirkette Satın alma ve Lojistik Müdürlüğü görevinde çalıştım. Ondan sonra da 1-2 yıl kadar ara verme dönemim oldu.

Çocuk için mi?

Tam tersi (Gülüyor) Asıl çocuk varken çalışma hayatım devam etti.

2 senelik ara verme süreci nasıl geçti?

Gezip tozmayla, ne bileyim dans dersleri alıyordum. Spor yapıyordum. Sürekli kendimi oyalayacak şeyler yaptım ama baktım ki mutlu değilim. Bünye çalışmaya alışkın çünkü. Üretmeye alışmış bir insanı evde oturtturmak gerçekten çok zor.

Küt diye herhalde bu iş seçeneğiniz olmamıştır, mutlaka birkaç seçenek de olmuştur herhalde?

Çok düşündüm, istedim ki yaptığım işin sürekliliği olsun, pazarı olsun. Bir de en önemli seçeneklerimden biri de başlangıçta çok fazla sermaye gerektirmemesiydi. Hani ben de giyinmeyi etmeyi, modayı takip edip, kombin yapmayı sevdiğim için seçeneklerimin arasına bunu da dâhil ettim.

Yola tek başına mı çıktınız peki?

Moda evi olan bir arkadaşım vardı, ilk başta onunla beraber çıktık, kısa bir süre sonra ben tek başıma devam ettim.

Yaptığınız işi tanımlayabilir misiniz?

Üniforma yapıyorum yani personel kıyafeti. Restoran, otel, fabrika gibi özel sektörlerin yanı sıra kurumlarla da çalışıyorum. Belediye gibi… İhtiyaç olan her üniformayı yapabiliyorum.

Tasarımı şirketler mi yapıyor yoksa siz mi?

Onların da tasarımları oluyor ya da tamamen benim sıfırdan bir tasarım yaptığım da oluyor, ya da var olan tasarımlarının üzerinden yenileme de geçiyorum. Daha çok otel ve restoranlarda butik tasarımlar yapıyorum ama. Fabrikalarda çok da özel tasarımlar gerekmeyebiliyor. Mesela butik işlerde nakış işlemesi tercih ediyoruz, fabrika işlerinde de baskı yapıyoruz.

Başka alternatifiniz var mıydı?

Butik dükkân açma fikri de vardı ama bütün gün dükkâna kapanıp müşteri beklemek de çok cazip gelmedi o yüzden bu alan karşıma çıkınca direkt başladım.

Büyüme, yol alma aşaması nasıl oldu?

Bütün işler birbirine referans oldu. O da benim için büyük bir avantaj oldu.

Yola çıktığınızda sermayeniz ne kadardı?

Gerçekten hiç sermayem yoktu. Aldığım ön avanslarla gidip kumaşımı aldım, atölyelerime ödemelerimi yaptım. İlk başladığımdan bugüne kumaşçılarımla ve atölyelerimle hep peşin çalıştım. Yaptığım işlerde de peşin çalıştım o yüzden de rahat döndürebildim.

Eskiden esnaflar “Söz senettir” derlermiş. Hala devam ediyor mu bu?

Türkiye’nin durumu malum ortada... O yüzden eskisi gibi insanlar ödemelerini rahat yapamayıp, geciktirme olabiliyor. Tabii ki sözün senet olduğu zamanlarda oluyor ama yine de bir sözleşmemiz oluyor ki zaten müşterilerimizle artık birbirimizi tanıyoruz.

Kaç yıl oldu?

5 yıl.

Ne kadar yol aldınız? Mesela yola çıktığınızda kaç kişiydiniz, şimdi kaç kişisiniz?

Tabii ki iyi yol aldık. İlk başta bir atölye ile çalışıyordum şimdi birçok atölye ile çalışıyoruz. Bir kumaşçım varken şimdi birçok kumaşçım var. Keza butik atölyelerim var.  O yüzden iş anlamında geldiğim nokta benim için tatmin edici. Sadece birçok kişi ile çalışma anlamından ziyade daha güzel işler, daha kaliteli işler çıkarabiliyoruz artık. Ki benim için en önemli şeylerden biri iş almak değil, işi alıp zamanında teslim etmek çok önemli.

Sadece Adana mı yoksa çevre illerde de iş yapıyor musunuz?

Evet, çevre illerde de işler yapıyoruz. Mersin’de çok fazla var.

Çocuğunuz kaç yaşında?

16 yaşında bir oğlum var, şuanda lisede okuyor.

Hedeflerinde sizin işi devam ettirmek var mı?

O İstanbul’da konservatuar okumak istiyor. (Gülüyor) O yüzden hiç gözü yok. Babası da İstanbul’da yaşıyor zaten. Yüksek ihtimal lise bitince oraya gidecek.

İş hayatında kadın olmak desem, ne söylersiniz?

Kadın olmak bir kere en başta güçlü olmayı gerektiriyor. Bu sadece iş hayatı için geçerli değil… Bazen gerçekten yorulduğumu hissediyorum ama sonra kendime yetebildiğimi gördüğüm zaman kendimi daha da güçlü hissediyorum.

Evde oturan ama üretmek isteyen kadınlara ne söylemek istersiniz?

Bir insan yeter ki yapmak istesin, istedikten sonra inanın yapamayacağı şey yoktur, özellikle de kadınların. Bir kere evde oturunca insan gerçekten köreliyor, ne bileyim ben köreldiğimi düşünüyordum. Sosyal aktivitelerle kendimi oyalıyordum ama iş hayatına yeniden döndüğüm zaman bunu net gördüm. O yüzden başarmak isteyen her türlü başarır. Mesela Network Marketing diye sistemler var, oturdukları yerde, evlerinde bile yapabilirler. Adana’da Portakal Çiçeği Karnavalı var, o karnavala özel bir şeyler üretip satabilirler. Evde pasta börek yapıp satabilirler. Bence Adana kadını hakikaten çok aktif. Adana’ya dışardan gelmiş biri olarak bunu çok iyi görebiliyorum. Kendilerini geliştirmeye açık ve üretken kadınlar.

Son olarak eklemek istedikleriniz neler?

Son yıllarda duyduğumuz, gördüğümüz, şahit olduğumuz kadına şiddet, kadının zor durumlarda bırakıldığı süreçte bir kadın olarak var olmaya çalışmak benim için gurur. O yüzden bütün kadınlar var olmalı ve üretmeli diyorum. Ki gelecek nesiller de ona göre yetiştirilmeli, donanımlı olmalı ve bu şekilde büyütülmeliler…

Yazının devamı...

Herkesin umudu 2017

4 Ocak 2017

2016’ya girerken bir dolu umutlar, hayaller, dilekler vardı. Kimi belki gerçekleşti kimisi gerçekleşmedi… Ülke olarak da çok zor bir yıl geçirdik, inşallah kötü olan her şey geride kalır… Ve gerçekten 2017 hepimize ilaç gibi gelir…

Yeni yılın ilk gününde bu köşe okuyucularımıza açık… Herkes umutlarını yazdı… Daha bir sürü temenniler vardı, ancak bu kadarını yayına alabildik…

Yeni yılın ilk günüyle başlasın bütünn güzellikler. Sağlık olsun başta… Kalplerde aşk olsun, evlerde kahkahalar olsun… Ülkemizde barış olsun, huzur olsun… Herkesin kalbine göre olsun…


Bikem ULUDAĞ
Hoş geldin yeni yıl!!!! Senden neler mi istiyoruz? Sağlıkk, huzur, mutluluk, başarı, aşk, sevgi-saygı, kardeşlik, dostluk, hoşgörü, neşe, para-pul, mal-mülk, şan- şöhret  istiyoruz da  istiyoruz!!!! :) İnsanların dileklerini gerçekleştirebilmeleri için, gerekli olan şeyin "KENDİLERİ" olduğunu hatırladıkları ama her şeyden önce "INSAN" olmayı hatırladıkları bir yıl; barış dolu bir dünya, birlikte huzur dolu bir Türkiye diliyorum.

Mukaddes ÖZOĞUL
Çocukların güldüğü, kadınların özgür olduğu, hayvanların eziyet görmediği bütün hayallerimizin gerçek olacağı huzur dolu bir yıl diliyorum.

Bircan PUHUR
2017 Ülkemiz ve tüm dünya için adalet, insanlık, huzur ve barış getirsin. Bütün kötülükleri geride bırakacağımız umut dolu, güzellik dolu bir yıl olsun. Gelecek kaygısı taşımadan  uyanacağımız yarınlara kavuşmak dileğimle mutlu yıllar

Dilek Şire EREN
2000 yılına girdiğimiz yılbaşı gecesini çok net hatırlıyorum. Yeni milenyum olduğu için daha görkemli kutlamalara barış, huzur, sağlıkla geçen mutlu bir gelecek dilemiştim. Ne yazık ki 2016 unutmak istediğimiz bir yıl olarak bitiyor. Her yeni yıl yeni bir umuttur hepimiz için. Huzurlu sağlıklı, barış  ve güzelliklerle bir 2017 diliyorum.

Sibel ARMUT
Çocukların, annelerin mutlu olacağı ve dünyaya barış temenni ediyorum

Nurşin ULUSU
Geleceğimizi oluşturacak her yeni gün bir önceki günden daha güzel, barışçıl, sevgi dolu isteklerimize uygun ve  hepimizi mutlu edecek şekilde olsun. İyi seneler

 

Beyza Aksan

Yeni yıldan beklentilerim çok fazla bu kez… 2016’nın özellikle son çeyreğinde çok üzüldük, çok yıprandık. Önce ülkemdeki lanet terör olaylarının bitmesini, çekilen acıların biraz da olsun dinmesini istiyorum. Sonra da herkese sağlık, mutluluk, huzur ve en önemlisi de sevgi dolu bir dünya diliyorum. Umarım 2017 hem dünya açısından hem de ülkemiz için kavgaların dindiği, sevginin ve saygının arttığı ve yıllar sonra bile hatırlayacağımız sevinçlerle dolu bir sene olur.

 

 

Yazının devamı...

“Sinir uçları açık insanlarız…”

26 Aralık 2016

 Fotoğraf: Sude Çavuşoğlu (DHA)

 

Bundan birkaç yıl önce şehrin takımları için çok güzel kampanya başlatılmıştı “Şehrin takımına sahip çık…”

Şehrine sahip çıkmakla başlar her şey… Önce mahallenden başlar, bakkalı, kasabı, berberi, manavı… Mahallenin esnafıdır kalkındıran, sonra şehrin markasına geçer… Derken şehrin ticareti canlanır…

 

İşte tam da onun gibidir şehrin özel tiyatroları da…

 

Hepimiz ilkokuldayken, ortaokuldayken sınıf arkadaşlarımızla el ele tutuşup, öğretmenlerimizin eşliğinde bu tiyatrolara gidip, çocuk oyunları izlemişizdir… Muhtemelen izlediğimiz o oyunları da unutmuşuzdur. Ama o tiyatrolar bugün hala ayakta ve yetişkin oyunlarıyla sahnedeler.

 

Onlardan biri de Tiyatro Mavra!

 

Bu haftaki röportaj konuğum yıllarını tiyatroya adamış Adanalı oyuncu Akil Yıldırım… 30 yıllık belediye tiyatrosu birikiminden sonra Adana’da Tiyatro Mavra’yı kurdu…

 

Öyle naif, öyle içten ki… Ve öyle iyi bir gözlemci ki! Her hareketine, her anlatımına kahkahalar atıp, bir yandan da derin düşünceye dalabilirsiniz… Bir insanın hayatı komedi olur mu? Onun olur! Çünkü “Baktığı pencere”si bambaşka…

 

Buyurun birlikte tanıyalım…

 

 

 

Akil Yıldırım kimdir biraz sizi tanıyalım?

1965 Adana doğumlu. Anne ve babasının tek oğlu…

Başka kardeş yok mu?

Tabii bir kardeşim var Ali Haydar Bozkurt. Allah herkese öyle dost versin.

Nasıl keşfedildiniz de tiyatrocu oldunuz mu desek?

Lisede Edebiyat öğretmenim tarafından. Baktı ki derslerle alakam yok, geldi dedi ki “Akil, zorlamaya gerek yok olmayacak” O zamanlar kendisi de şehir tiyatrosundaydı. “Seni gel konservatuara yazdırayım” dedi.

“Senden bir şey olmaz” derken herhalde kabiliyetinizin tiyatro yönünde olduğunu görüyor değil mi? Hani sırf bir meslek olsun diye konservatuara götürmemiştir?

Aynen aynen! Okumayla bir şeye gidemeyeceğimi anlamış. Kendisi de tiyatro kökenli olduğu için anlıyor.

Tiyatro deneyiminiz var mıydı?

Tabii. Liselerarası oynamıştık. “Kadıköy iskelesi” diye bir oyundu, sahnede de mayamda oluşunu anlamış demek ki. Belediyenin konservatuarında çok çok iyi hocalar vardı, Nuran Tekerek, Emin Olcay, Ender Yiğiter, Cengiz Sezici gibi iyi oyuncular vardı.

Sonra?

Kursları aldık, “Çağdaş Sanat Tiyatrosu” diye Ender Yiğiter hocamız eşiyle tiyatro açtı, orada çocuk oyunuyla başladım.

Anne baba bu işe ne diyor?

Baba çiftçi, bin dönüm arazi yönetiyor. Kesinlikle karşı! Hatta babam derdi ki “Oğlum sen niye el âlemi güldüyorsun, para vereyim sen git gül” derdi. Babam rahmetli olana kadar benim mesleğimi soranlara “Ticaretle uğraşıyor” derdi.

“Babamı keşke dinleseymişim” diyor musunuz?

Hayır demiyorum, hatta rahmetli babam beni izliyordur ve “İyi ki de beni dinlememiş” diyordur, buna eminim. Dünyanın en zevkli mesleğini yapıyorum.

Hangi tarafından tutulunca zevkli peki? İnsanları güldürmek mi, düşündürmek mi? Hüzünlendirmek mi?

Her şeyiyle! Öğretmesiyle, öğretmesiyle, mesaj vermesiyle…

Aslında öğretmeniniz “Senden bir şey olmaz” derken sizden büyük bir şey çıkarmış sanki?

Sanırım doktor, mühendis olmaz şeklinde düşündü. Ama şu yaşıma kadar doktor da oldum, mühendis de oldum, kaymakam da oldum, asker oldum, eşcinsel de oldum, öğretmen de oldum, bekçi de oldum.

Zor olan rol var mı?

Zor değil de altından kalkamadığın rol zordur, iş ki o gömleği giyebilmekte. İki dakikalık rolü başarmak çok önemli... Çalıştıktan sonra zor bir şey yok ama.

Kaç günde ezber yapıyorsunuz?

Bir oyun 45 günde çıkar.

Nasıl oluyor?

Masa başında biter iş. Rolünü okursun, anlarsın, yönetmen ile oyuncu aynı frekanstaysa oyun su gibi gider.

Gülme krizleriniz nasıl oluyor?

Hepsi provada gerçekleşiyor. Provada gülüyoruz, ağlıyoruz her şeyi dibine kadar orada yaşadığımız için seyirci karşısına çıktığımızda işin ciddiyetine geçmiş olunuyor.

Her oyunda sufle alınıyor mu?

İyi bir oyuncu sufle almaz. Her şeyi başında bitirirsiniz. Eskiden de o, mesela 3 saatlik oyunlar var işte o zaman anlat anlat anlaattt... İşte orada unuttuğun zaman alırsın. Belki de hala vardır ama sanmıyorum, o da kalmamıştır.

Doğaçlamaya mı kalıyor?

Aynen doğaçlamaya da kalıyor. Ben mesela sufle alamam, dikkatim dağılır “Arkada n’oluyor!” olurum.

Çocuk oyunuyla başlamak bir tercih miydi?

Çocuk oyunu bu işin başlangıcıdır. Çocuk oyununda oynamayan bir kişi yetişkin oyununda başarılı olamaz. Bütün vücut estetiği çocuk oyununda kazanılır. Çocuk oyununda maymun oluyorsun, tavşan oluyorsun, cambaz oluyorsun. Zaten konservatuarlarda verilen derslerde vücut estetiğidir, “Hadi maymun taklit et” derler. Bütün uzuvlarını tanıyasın diye. Bir oyuncuya en büyük desteği çocuk oyunu verir bence.

Belediye tiyatrosundan sonra “Tiyatro Mavra”yı kurdunuz, kaç yılın birikimi oldu?

30 senelik birikim. Emekli olduk, burayı açtık. Bu saatten sonra ne bakkal dükkânı açabiliriz, ne de başka bir şey… Ticareti bilmeyiz biz, para istemeyi bilmeyiz biz.

Mersin’in Arslanlı Köyü’nde Ümmiye Koçak var mesela, tanıştınız mı?

Hayır ama tanışmak isterim. Bakın işte bunlar özel insanlar. Kadın köyde kendi kendine tiyatro kurmuş. Aktif insanlar…

Sanatla uğraşan bütün insanlar çok özeldir!

Çok teşekkürler, sizin gibi düşünenler de var ama maalesef “Amaaaaan” diyen de var.

Eşinizle de tiyatroda mı tanıştınız?

Lisede talebemdi, oyunlarını çalıştırıyordum. Hocam diyordu sonra işte gördüğünüz gibi (Gülüyor)

Hani çok esprili, sürekli komediye bağlayan bir kişi olarak sanırım tiyatro yapmak çok da zor olmasa gerek?

İşimiz gözlem, dağarcığımızda malzememiz olmazsa ne anlatabiliriz ne de uygulayabiliriz. Kitap okurum ama haldır haldır değil. En çok yaptığım gözlemleme. Kırmızı ışıkta duran adamın duruşuna bakarım, yorumlarım. Ya da bakarım el ele tutuşmuş iki insan, durakta bekleyen insan. Bir gün o rolü oynarken belki de onu canlandıracağım.

Bu kadar birikimle, yaşanmışlıkla oyun yazsanız zorlanmazsınız değil mi?

O da ayrı bir iş tabii. O da ayrı bir bilgi dağarcığı ister.

Anlattığınız esprili olayları “Yahu bunu sahneye taşımalısın” diyorlar mı?

Tabii… “Yaaa Akil dün bir yere gittik, sen de olsaydın çok oyun çıkardı” İşim gücümmm yokkk yemeğe gitmişimmm, yemeği filan bırakacağım o güzelll sofraya arkamı dönüp, elime kâğıt kalem alıp yazacağımmmm!!!!  (Gülüyor)

Ali Haydar Bozkurt’la da oynadınız herhalde değil mi?

Tabii tabii, Gösteri Sanatlar Merkezi’nde beraber oynadık, Ferhan Şensoy’un 2 oyununu yönetti, ki düşünün Ferhan Şensoy gibi bir adamın oyununu yönetmek zordur! Ve biz bir sene kapalı gişe oynadık.

Siz gibi neşeli komedi olan insanları hep incelemeye çalışmışımdır. Sizler asıl daha duygusalsınız?

İşte bazen o yüzden tiyatrocu denildiğinde vurdumduymaz gibi değerlendirilir. Biz aslında başka pencereden bakmaya çalışıyoruz.  Bir de biz sanatçılar, sinir uçları çok açık insanlarız. Hemen mutlu olabiliriz, hemen âşık olabiliriz… Kavganın bile esprisini yapabilen insanlarız. Bak mesela askerlik gibi, askerde dayak yemiştir çok ağlamıştır. Askerlik biter, yıllar geçer o olay anlatılırken hep gülünür.

Evet o anlık acılar geçtikten sonra insan hep gülerek anlatır!

Aynen öyle! Bak annem ölmüş, Allah rahmet eylesin. Yıkanıyor biz de kenarda acılı duruyoruz. Akkapı Mezarlığı’ndayız, oranın delisi geldi. Deliyi gördüm, arkadaşlar da arkada. Hani heppp çeker yaaa “Yarabbi inşallah burada durmaz” dedim. Şöyle döndüm baktım, herkes kıpkırmızı! Hareketleri de bir tuhaf, geldi “Allahuuu ekbeeerrrr” dedi. Yavvv anammm ölmüş!!!! Ağzımı kapattım, “Kıııh” oldum. Arkaaa taraftakiler koptu. Napalımmm elimizde değil, zavallı işte akıllı olsa yapar mııı? Annem de gördüyse kesin gülmüştür, demiştir “Buna gülünür” orada “Kaldırın lan şunu” diyebilirdim, neden diyeyim? Pencere önemli işte... Sonra bir oyunda o deliyi oynadım bak.

Şuanda kaç oyun sahnelediniz?

Romeo’yu Beklerken, Hastasıyız, Sahilde Şamata, Ada…  Kültür Bakanlığının katkılarıyla… Yetişkin oyunları bunlar.

Çocuk oyunları?

Onlar sürekli var. Saatleri de okullara göre oynanıyor. Cumartesi Pazar mesela epey yoğun... Mesela çocukların gelmesini özellikle istiyorum, geliyorlar gişeden kendileri alıyorlar, biletleri tutuyorlar. O kültürü alıyorlar.

Bir tiyatrocu olarak “Adanalı” desem, anlatılır mı yaşanır mı?

Yaşanılması lazım. Kuşçu Pazarı’nı nasıl anlatırız, Adana yazını nasıl anlatırız? İki gün soğuk oldu “Dondukkk yaaaa!” der, yazın yandığını unutur. (Gülüyor)

Eşiniz de şimdi oyunculuğa devam ediyor mu?

Maalesef çocuklardan sonra ara verdi. Burayı açınca işte o ilgileniyor, Allah’tan Nermin var, hakikaten çok emek veriyor. Mesela okullardan geliyorlar,  “Kaç kişi geldiniz hocam, işte şu kadar fiyat” diyemem terlerim.

Çocuk oyunları kaç dakika sürüyor?

40 dakika. 40 dakikadan sonra dikkatleri dağılıyor. Mesela pedagoglar eşliğinde oyunları yönetiyoruz. Bütün oyun baştan sona izleniyor, çocuğu etkileyecek bütün cümleler, sahneler çıkartılıyor. 90’larda ki bir kuşağı bu yüzden mahvetmişiz! O ışıklar da o vurgularla. Mesela “Sennn bunu çaldınnnnnnn!” diye bir şey var değil mi! Hayır çalma kelimesi yok, “Sen bunu izinsiz almışsın” diyoruz. O kadar derin detaylıyız. O çocuğun o kelimeyi bile bilmemesi lazım. Ama yok 90’da “Çaldınnn, hırsızzsınnn” diye hatta şarkı vardı öyle. Mesela bakkala giderdik “Gitme seni çalarlar” derlerdi, “Ya beni niye çalsınlar!” Bizi mahvetmişler! (Gülüyor)

Son olarak eklemek istedikleriniz?

Yeni yılda kişisel olarak değil, ülkemiz olarak dileğim var. İnşallah kıza zamanda düzlüğe çıkarız, terörden kurtuluruz. Barış dolu bir yıl olarak yeni yıl bize gelir. Bütün temennimiz budur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazının devamı...

Dedelerinden aldıkları bayrağı zirveye taşıdılar

26 Aralık 2016

 Fotoğraf: Sude UÇAROĞLU (DHA)

 

Bu haftaki röportaj konuğum 1955 Yılında kurulan Madenci Kahve’nin Yönetim Kurulu Üyesi Zeynep Madenci.

İlkokul yıllarında çalışmaya başlamış. Öyle zorlamalarla filan değil, baya baya isteyerek… Hem çalışmış hem de okumuş. Babasının tek istediği “Okuyun ama Adana olsun…” 4 kardeş de babalarının bu isteğini geri çevirmiyor. Hem okuyup hem çalışıyorlar.

 

Biri Gıda Mühendisliğinden, ikisi İşletme Fakültesi’nden, erkek kardeş de Makine Mühendisliği’nden mezun oluyorlar ama hepsi de Çukurova Üniversitesi’ni kazanıyorlar, mezuniyetten sonra da işlerinin başına geçiyorlar.

Baba Nurullah Madenci rahmetli olmadan önce de iş dağılımı yapıyor. Rahmetli olduktan sonra da anne Işıl Madenci Yönetim Kurulu Başkanı olarak devam ediyor.

Şimdi bir fabrikaları, “Madenci Kahve” olarak 3 şubeleri ve kahvenin dışında üretim yaptıkları ürün çeşitleriyle yollarına devam…

 

Hikâye dede Mehmet Madenci ile başlıyor… 5 Ocak Meydanı’nda küçücük bir dükkânda av malzemeleri satıyor. Babaanne de kahve kavuruyor, satıyorlar. Tam da o yıllarda Türkiye’de Türk Kahvesi satışında sıkıntı oluyor, Tekel getirmiyor. Babaanne ortaya çuvalları çıkarıyor… Ve marka ortaya çıkıyor.

Buyurun birlikte devam edelim…

 

 

Zeynep Madenci kimdir biraz sizi tanıyalım?

1980 Adana doğumluyum. İlkokuldan itibaren de çalışıyorum.

Çok erken yaşta?

Evet ama eğitimimi de tamamladım. Çukurova Üniversitesi İşletme Fakültesi mezunuyum. Hatta tek tercih yaptım, o da geldi.

Neden?

Birincisi hem çalışıp hem de okumak istiyordum. Gerçi sadece ben değil, kardeşlerim de tek tercih yazdı. Çukurova Üniversitesi olacak, işle ilgili bir bölüm olacak aynı zamanda ikinci öğretim olacak ki gündüz çalışabilelim, akşam da okula gidebilelim diye.

Bu şartların sebebi ne peki?

Babam bu işle tek başına ilgileniyordu, markayı da bugünlere hani getirmiş, emek vermiş. E bizden başka da ona yardımcı olabilecek kimse yoktu. Bütün kardeşler olarak işimizi de seviyoruz, ailemizi de. Bu şekilde biz de destek olmuş olduk. Beni ilkokuldan sonra yanına aldı zaten. Mecburiyet olarak hissettirmedi, bana işi sevdirdi.

En küçük siz misiniz peki?

Hayır, en büyük kardeş benim. 4 kardeşiz. Üç kız, bir erkek kardeşiz. Zümrüt Madenci, Gıda Mühendisliği okudu. Sedef Madenci, işletme mezunu. Muhammet Madenci, Makine Mühendisi.

Herkes şimdi bu şirkette mi?

Anneniz de Yönetim Kurulu Başkanız mı?

Aynen, annemiz Işıl Madenci başımızda, büyük patroniçemiz o. (Gülüyor)

Aslen nerelisiniz?

Adanalıyız.

Madenci kahvenin hikâyesi nasıl başlıyor?

Kurucumuz Mehmet Madenci, dedemiz. Babam da Nurullah Madenci. Maalesef 8 sene önce kaybettik. En başa dönersek, 1955 yılında av malzemesiyle bizimkiler işe başlamışlar.

Nerede?

5 Ocak Meydanı’nda. Hilal Han İş Merkezi var, kuruluş yerimiz orası. Daha sonra markete çeviriyor, Babaannem evde kahve kavururmuş. Dedem de dükkâna götürür satarmış. Bir personel ve bir dükkân düşünün. O personelimiz çocukken başlamış çalışmaya ve hala da bizde çalışır. İşte babam askerden geldikten sonra dedem vefat ediyor, belediye o zamanlar dükkânın olduğu yeri de yıkıyor, babam da bu dükkânı alıyor. (Çakmak caddesi girişi) Buradan sonra da işler alıyor başını gidiyor.

Kaç şube var?

Üç şube.

Tamam, av malzemeleri var ama patlama noktası ne?

Türkiye’de kahve bulunamadığı zaman oluyor. O yıllarda kahveyi Tekel getiriyormuş. Bir dönem devletin izlediği politikadan dolayı getirmemiş. Ülkede kahve yok! O dönemlerde de dedem “Ne satsak, nasıl yapsak?” diye düşünürken, babaannem dolabı bir açıyor 2-3 çuval kahve! Eski zaman kadını işte, her kavurmada bir fincan kahve köşeye ayırmış. Dedem bunu çıkarıyor, herkese paylaştırarak satıyor.

Nasıl yani?

Her müşteriye 50 gramdan fazla satmıyor.

Ne yapıyor peki zamlı mı satıyor?

Hayır, fiyat da aynı.

Ne kadar süre idare etmiş kahve satışı?

Çok fazla değil, 1-2 gün kadar satmışlar. Zannediyorum şehirde duyulmamız da o sırada başlıyor.

Yani marka olmanın ilk adımı mı?

Aynen. Bir de kahveye hile karıştırmamasının etkisi de var.

O yıllarda içecek alternatifi de yok. Evde yapılan limonata, ayran, çay varmış. Değil mi?

Aynen! Gazoz varmış bir de.

Sohbetimiz sırasında logonuzdan bahsetmiştiniz. Detay alabilir miyim?

Taaaa o yıllarda düşünün, 1955 yılında logomuz varmış bizim! Küçücük bir bakkal dükkânının logosunun olması büyük bir şey bence...

Peki o logo ile devam mı yoksa yenilendi mi?

5 sene öncesine kadar o logo kullanılıyordu. Şimdi biraz değiştirdik. Logomuzda bir dede figürü var. O dede de bizim ilk çalışanımızın resmi. Yeni logoda da değiştirmedik. Evden, dükkâna at arabasıyla kahveyi taşıyan ilk çalışanımız, Halo Dayı. Mesela dedem logoyu, babam da ambalajı düşünmüş ve yaptırmış. Ki ambalaj yoğunluk olarak ulusal markalarda olurdu. Babam da bunda adım atmış.

Demek ki dede de babanın da ufku açıkmış?

Aynen! Babam da Ticaret Lisesi mezunuymuş. Risk alabilen bir insandı.

Küçük yaşta işe başlamışsınız. Var mıydı hayaller?

Vardı tabii. Mesela lisedeyken Capital dergisini okurdum. “İlerde bu derginin kapağına çıkacağım” derdim.

Çıktınız mı?

(Gülüyor) Ekinde çıktım. Firmayı ulusal yapma hedefimiz var, inşallah olur.

Şimdi fabrikanız var değil mi?

Evet, Ceyhan yolu üzerinde.

Sadece kahve mi üretiyorsunuz?

Hayır. Kahve, baharat, nar ekşisi, un grubu, pasta malzemeleri, limon sosu... Üçü bir arada, sahlep…

Sizin çocuklar da başladı mı çalışmaya?

Henüz küçükler. (Gülüyor) Ama hepsi fabrikaya da, dükkâna da geliyorlar. Ben mesela doğum yaptım bir hafta sonra çarşıdaki dükkâna çocuğu alıp geldim.

İşi devam ettiren kaçıncı kuşaksınız?

Üçüncü kuşak.

Babanızı tanımlayın desem?

Ben gerçekten baba aşığı bir insanım. O kadar özel bir insandı ki. Rahmetli olmadan önce iş dağılımı yaptı. Rahmetli olduktan sonra da işle alakalı hiçbir şey aksamadı. Sanki varmış gibi işler güzelce devam etti. Bir şey sorardım, “Ne yaparsan yap” derdi. Sonrasında da sormazdı. Yetkileri sonuna kadar verirdi. Çok ani vefat etti, 46 yaşındaydı ve ilk kalp krizinde aramızdan ayrıldı.

Düşünsenize herkesin güzel anlarındasınız? Dertleşirken, kız istemede… Her şeyde!

(Gülüyor) Evet.

Anne geliyor mu?

Evet, inanılmaz güçlü bir kadın. Finans işlerimizle ilgileniyor.

Şubelerinizden biri de kafe şeklinde öyle mi?

Evet, Gazipaşa Mado sokağındaki şubemiz. Gelen giden “Miss gibi kahve kokuyor, ne var kahve yapsanız” dediler. Tamam o zaman dedik. Tepsi şahsa özel hazırlanıyor. Küçük bir tabela var “Sude Hanımın kahvesi” diye geliyor, içinde minik bir kâğıtta falı var. Böyle bir sunum sayesinde sağolsun sosyal medyada inanılmaz öne çıktı. Mesela Foursquare’da 6 masamızla birinci çıkmışız! Ki gerçekten ticari beklentimiz, kaygımız yoktu. Ama şimdi katkısı büyük…

Şimdi hedefiniz ne?

Bir anca açılalım, bir anda büyüyelim diye hırslarımız yok. Yavaş büyüyoruz belki ama sağlam adımlarla ilerliyoruz.

Son olarak eklemek istedikleriniz?

İnşallah 2017, 2016’nın zorluğunu unutturan güzel bir yıl olur. 

Yazının devamı...

Adana’da Zeytin Hasadı Şenliği…

14 Kasım 2016

 

Fotoğraf: Sude UÇAROĞLU (DHA)

Şimdi de 10 gün süren zeytin hasadını eğlenceli hale getirmişler. Çalışanlarının motivasyonlarını da yükseltecek iş yapmışlar. Sıkmalar, börekler, mangallar… Uçurtmalar… Her hasat şenlik halinde… Hatta sizlerde gidip görebilirsiniz… Hayalleri bu zeytin hasadı şenliğinin daha da büyümesi, insanların bu işten keyif alması…

Umarım en kısa zamanda hayalleri gerçekleşir… Portakal Çiçeği Karnavalı şehri bambaşka bir hale bürümüşken, kim bilir Zeytin Hasatı Şenliği nasıl güzel hale gelir…

Buyurun röportajla devam edelim…                                                                                                                                           

Selahattin Eskiyörük kimdir biraz sizi tanıyabilir miyiz?

1977 Adana doğumluyum. Çiftçi kökenli bir ailenin mensubu olduğumdan çocukken çiftçilik yapmak isterdim. Sonrasında teyzem Rasime Eşelioğlu’nun desteği ve yönlendirmesi   ile avukat olmayı tercih ettim, 2002 yılından beri Eşelioğlu Hukuk bürosunda teyzem-annem  Av Rasime Eşelioğlu ile birlikte  avukatlık yapma şerefine nail oldum.

 

Zeytin işi nasıl oldu peki?

Çiftçilik içimde uhde kaldığından 7 yıl önce zeytin bahçesi kurarak sektöre giriş yaptım, 2 yıllık arge sürecinden sonra da 2012 yılında da Naturel Sızma Zeytinyağı ve Sofralık Zeytin sektöründe faaliyet gösteren Siliya Gıda A.Ş’ni kurdum.

Ege zeytinciliğin merkezi… Ve ekonomik bir değer… Adana’daki zeytin potansiyeli hakkında neler söylersiniz?

Ege Bölgesi zeytinciliğinin geçmişi çok uzun yıllara dayanıyor. Oysa ki; Bölgemiz ağaçlarının çoğu 2000 yılında Zeytinciliğin yaygınlaştırılması gayesiyle Bakanlar Kurulu Kararı ile  kurulan  Doğu Akdeniz Zeytin Birliği’nin desteğiyle dikilen genç ağaçlardan oluşuyor.3 milyon civarında bulunan ve Organik Tarım  ile  İyi Tarım uygulamalarının çok sık uygulandığı zeytin bahçelerimizde önümüzdeki 5 yılda Türkiye ortalamasının üzerinde ürün elde edileceğini,Hollanda’da uygulanan Altın Üçgen modeli yani,Çiftçinin ürettiği,Devletin teşvik ettiği ve Üniversitelerin de verimliliği arttırdığı bir potansiyel ile özellikle sofralık zeytinde Türkiye’nin parlayan yıldızı olacağını düşünmekteyim.

 

Mesela restoranlarda aspir zeytin yağı yerine kullanılıyormuş. Biliyor musunuz nedir bu?

Ayçiçeği tohumu ile aynı aileye mensup olan  yine kimyasal değerler ve  damak tadı açısından da Ayçiçek Yağı ile  uyumlu olan Aspir Yağının az da olsa bazı restoranlarda Ayçiçek Yağına alternatif olarak kullanıldığını biliyorum.Tüketiciler Sızma Zeytinyağı’na çok alıştığı,çok bilinçli olduğu ve özellikle de  talepte bulunuldukları için başta Balık Restoranları olmak üzere çoğu restoranlarda Naturel Sızma Zeytinyağı kullanılıyor.

 

Tamamen kendi kendinize yaptığınız bir şenlik mi?

Evet şu anda kendi kendimize yaptığımız bir şenlik. Esasında önümüzdeki yıllarda bölgemizi kapsar şekilde bir hasat şenliği en büyük hayalim olduğundan bir nevi provasını yapıyoruz.Zeytin hasatımızın şenlik havasında geçmesine özen gösteriyoruz.

 

Ne gibi?

Hafta sonları anneler zeytin toplarken çocuklar aldığımız uçurtmaları uçuruyor ve zeytin ağaçlarının arasında top oynuyorlar.Hafta sonları tüm hasata katılan personelle birlikte ya mangal yapıyoruz, ya da sıkma-gözleme yapıp yiyoruz.Hasatlarımız Şenlik havasında geçtiğinden,çalışanlarımızın motivasyonu çok yükseldiğinden  çok verimli bir hasat dönemi geçiriyoruz.Silisya Zeytinyağı olarak 2015 yılında Türkiye’de düzenlenen Zeytinyağı kalite yarışmasında Altın madalyanın ve 2016 yılında Japonya’da düzenlenen Zeytinyağı Kalite Yarışmasında aldığımız Gümüş madalyanın gerçek sahibi bu anneler ve çeyiz hazırlığı için hasata gelen bu genç bayanlar.Bizim için çok kıymetliler.

 

Çok kısa zaman önce bu bölgeye zeytinde teşvik verildi. Bir 5 sene sonra Adana üretimde hangi aşamada olur?

Hollanda’da uygulanan Altın Üçgen Modeli bize çok uygun.Bölgemiz çiftçisi çok büyük bir  şevkle Zeytin üretimi yapıyor,Bakanlığımız çok ciddi hibe ve teşvik veriyor,Çukurova Üniversitesi de kendisinden talep edilen her türlü desteği sonuna kadar veriyor.Son dönemde bölgemizde doğal sofralık zeytin üretilmesi gayesiyle sayıları giderek artan zeytin salamura haneler in varlığı bunun en güzel göstergesi.Önümüzdeki 5 yıl içerisinde bu zeytin  salamura hanelerin bir kısmı kooperatifleşecek bir kısmı da butik zeytin üretimi ile Türkiye’de bilinir markalar haline geleceklerdir.

 

Son olarak eklemek istedikleriniz neler?

Birçok faydası olan Sızma zeytinyağı Çocuk gelişiminde hayati önem taşıyan yağ asitlerini Anne sütüne eş miktarda içerir.Söz konusu yağ asitleri çocukların kemiklerini güçlendirir,Özellikle annelerin sıklıkla tüketmesi gerekir.Yine sızma zeytinyağı hücreleri korur,Kalp ve Damar sağlığımızı çok olumlu yönde etkiler,Tansiyonun kontrol altına alınmasına yarar,Cilt kalitesini arttırır.Özetle mutlu ve sağlıklı bir yaşam için mutlaka Sızma Zeytinyağı tüketelim.

Yazının devamı...

“Dış dünyaya açılacak kapıları yapmadık”

7 Kasım 2016

 

Fotoğraf: Sude UÇAROĞLU (DHA)

 2014 yılında da dernek olarak Singapur’daki Jurong Adasını incelediler ve “Adana’ya rol model olmalı” dediler. İki sene sonra bir araya gelip “Ne değişti?” diye sohbet ettik…

“Maalesef çok da bir şey değişmedi…” dedi ama yine de bir sürü önerileri var… Bundan iki sene önce 67 milyar dolar ihracat yapmış bir adanın Adana’ya rol model olması büyük önem taşıyor.

Ceyhan Yumurtalık Enerji İhtisas bölgesi için Ömer Faruk Sakarya analizlerine hala devam ediyor ve diyor ki; “Ceyhan Yumurtalık Enerji İhtisas Bölgesi’nde ileri teknoloji ürünü yatırım yapacaklara devlet olarak şunu veriyoruz bunu veriyoruz diye teşvikler açıklamalı.”

 

Ve sadece Petrokimya olarak kalmasından yana da değil, petrol ve türevleri olarak yeniden dizayn edilmesinin önemini de altını çize çize anlatıyor…

 

Buyurun birlikte devam edelim…

 

 

İki sene önce sizinle Jurong Adasını konuşmuştuk… İki senede neler değişti?

Hiçbir şey değişmedi!

Neden?

2014’un son çeyreğinde “Adana’ya Jurong Adası model olmalı” diye dile getirdik… Hatta bunu ilgili birimlerle de paylaştık. Sonra Odaların yaptığı bir zirvede Ekonomi Bakanımız da bunu dile getirdi, sunumlarla bunu anlattılar. Çok mutlu olduk! Sonrasında Sanayi Odamız Adana’daki Enerji İhtisas Bölgesine örnek olabilecek ülkelerin çalışmasını yaptı. 2015 Son çeyreğinde Jurong Adası uygundur diye açıklama yaptılar.

Sonra ne oldu?

Biliyorsunuz Enerji İhtisas Bölgesinin ilgili işlemlerinin yürütülmesi Sanayi Odası’nda. Tabii şuanda bir takım bürokratik sıkıntılar var. Orada Petrokimya yapması ile ilgili yetkilendirilen firmanın ciddi bir isteksizliği başladı son dönemde.

Son dönemde yaşanan sıkıntılardan mı?

Ya uluslararası konjonktürden dolayı yavaşladılar, geri adım atıyorlar gibi ya da kendilerinde ekonomik bir sıkıntı olabilir bilemiyorum.

Peki çok detaya inmeden “Jurong adası”nı anlatır mısınız?

Jurong Adası, aslında bir ada değil. Toplam büyüklüğü 10 KM2 olan 7 ayrı adanın birleştirilip 32KM2 alan haline getirilmesi. Bizim Ceyhan Yumurtalık Enerji İhtisas Bölgemiz 14 buçuk KM2.

Bundan 2 yıl önce 67 Milyar Dolar İhracat kazandırmış değil mi?

Aynen! Biz o adanın yarısı kadarız ama genişlemek için inanılmaz yerimiz var. Onlar da sadece ham petrol olarak kalmamış, ihtiyacı olan yere işleyip göndermişler. “Burayı teknoloji üssü” yapalım demişler. Araba lastiği üretmeye başlamışlar. Yani adamlar gelişen teknolojiyle beraber hammaddesi petrol olan alanlarda kendilerini ileriye taşımışlar.

Ceyhan Yumurtalık Enerji İhtisas Bölgesi’nde ciddi aşama kaydedildi mi peki?

Epeyce yol aldılar. Ama dediğim gibi bürokrasiye takıldı. Doğru kurgularla bu yapıya biz de ulaşabiliriz. Ve dünyadaki ihtiyaçlara göre dizayn edilmesi önemli. Petrolü getirip gemiye yükleyip satarsanız 1 lira kazanırsınız, işleyip gemiye yükleyip gönderirseniz 3 lira kazanırsınız… Oraya lastik fabrikası gibi petrol türevlerini işleyecek bir yer yaparsan 5 lira kazanırsın. İleri teknoloji ürünler yaparsan 10 lira kazanırsın.

Yani yeni ihtiyaçlara göre bu söyledikleriniz yeniden mi dizayn edilmeli?

Aynen öyle, petro kimya olarak dizayn edildi orası. Bakın yeni teşvik yasaları çıkacak. Mesela denilsin ki “Ceyhan Yumurtalık Enerji İhtisas Bölgesi’nde ileri teknoloji ürünü yatırım yapacaklara devlet olarak şunu veriyoruz bunu veriyoruz” denmeli…

Birçok önemli ismi Adana’ya davet ettiniz, ekonomi toplantıları yaptınız, analizler yaptınız… Genel olarak ne gibi artılarını gördünüz?

Nouriel Roubini geldi biliyorsunuz, biz kendisine para versek “Bu lafı de” desek hayatta demez, adam marka… Adam çıktı “Adana’daki enerji ihtisas bölgesi Türkiye’nin gelecekte önemli bir noktası olacak” dedi… Gerhard Schröder geldi, “Yumurtalık’taki enerji ihtisas bölgesi dünyanın enerji ekseninde çok önemli bir yer alacak, 20 yıl sonra burasıyla birlikte Türkiye çok önemli bir nokta haline gelecek. Burası sadece Ortadoğu’nun, doğu Afrika’nın değil, dünyanın yıldızı olacak.” dedi. 

Açıklanacak teşvik paketi de Adana’nın kaderi denilebilir mi?

Evet… Bu enerji ihtisas bölgesi çağın gerekliliğine uygun olarak yeniden dizayn edilmesi ve siyasilerimiz, odalarımız, valimiz ve Adana’nın dinamikleriyle de bunun kabul ettirilerek teşvik alması sağlanmalı.

Peki sizin sektöre girmek adına bir planlamanız var mı?

Böyle ileri teknoloji ürün üretip satmak inanın bir kişinin harcı değil, çok ciddi yatırıp isteyen bir sektör. Maalesef Adana’da birlikte iş yapma kültürü yok. Kendimize rakip gördüğümüz Kayseri, İstanbul, Gaziantep gibi bölgelerde insanlar bir araya gelip sermayesini birleştirip daha büyük yatırımlar yapıyor. Bu kültürü de yerleştirmek lazım Adana’ya.

Adana’nın kurtuluşu denilebilir mi?

Adana’nın iki kurtuluş yolu var. Eskiden olduğu gibi Tarım ve Tarıma dayalı sanayinin güçlü olması ve Yumurtalık’taki enerji ihtisas bölgesi. Bu ikisi ülkenin en refaha sahip olan ili olmasına sebep...

Zaten Tarım Bakanlığı destekleme anlamında çalışmalar yapıyor…

Evet, havza bazlı destekleme yapacaklar. Şuanda sadece örnek olarak diyecek ki “Pamuk ve narenciyeyi destekliyorum” dediği takdirde gerçekten çok iyi olacak. Biz yıllarca Adana’da şunu yaptık, hammaddeyi verdik, fabrikalarını kurdurduk ama arkasından dünyaya açılacak kapıları yapmadık!

Baba ve çocukların yaşadığı kuşak çatışması da Adana’nın ileri gidememe sebebi olabilir mi? Yeni nesil daha çok teknolojiye hâkim ve onun üzerinden iş yaparken babalar tam tersi mesela…

İlla ki olacak kuşak çatışması… İş hayatındaki kuşak çatışmasının sebebi tecrübe ile hevesin birbiriyle çatışmasıdır. Baba büyük bir tecrübeye sahiptir ve tırnaklarıyla kazıyarak gelmiştir. Çocuk baba sayesinde sahip olmuştur, büyük bir hevese sahiptir işte iş hayatındaki çatışma budur.

Nasıl aşılır peki?

Bir önceki kuşağa arzu ettiğin şeyin faydalı olacağını göstereceksin, onun direncini kıracaksın. Genç kuşağa da basamakları birer birer çıkmanın en doğrusu olduğunu anlatacaksın.

Adana’nın ciddi bir mevduat oranı da var yalnız?

Aynen öyle. 2012 yılında basın toplantısında bunu söyledim. Şuanda 11 milyar dolar gibi bir mevduatı var, 18-19 milyar dolar gibi de kredisi vardı o dönemler. Antep’e bakıyorsunuz 5 milyar dolar parası var, 25 milyar dolar kredisi var. Girişimciliğin, atılımın örneğidir.

Bu da tarıma dayalı bir şehir olmasının sebebi aslında değil mi?

Evet, öyle.

Geçtiğimiz hafta yapılan İnovasyon Haftası hakkında ne düşünüyorsunuz, olumlu etkiledi mi sizce?

Tabii ki! Çevre illerden de bir sürü insan geldi. Herkes kendi alanında, kendine bir şey katacak konular buldu. İnsanlar sürekli İstanbul’a gidemeyeceği için bu tip organizasyonların yapılması çok önemli.

Avantajlı şehirdeyiz diyor musunuz?

Diyorum. Hem hava yolu, hem kara yolu hem de deniz yolu ile ulaşımı kolay bir şehir, “Daha kısa sürede, daha ucuza gönderirim” dedirtiyorsan herkes gelir Adana’da yatırım yapar. Uluslararası hava limanımız var, 70 Km İleride Liman var. Otoban yanımızda. Bunla beraber insanlara buradaki güvenliği anlatırsan, alt yapı iyi... Bizim sorunumuz şu, biz kendimizi iyi anlatamıyoruz!

Son olarak eklemek istedikleriniz?

Adana sadece Türkiye’nin değil dünyanın önemli noktası olacak. Ama 10 yıl ama 20 yıl sonra… Bürokrasi sıkıntıları çözülecek, yatırımcının iştahı gelecek. Biz de Adanalı olarak elimizden geleni yapacağız, Ceyhan Yumurtalık Enerji İhtisas Bölgesini çağın en son gerekliliğine uygun şekilde dizayn edeceğiz, kuracağız, işleteceğiz kentimize çok büyük bir refah sağlayacağız. 

Yazının devamı...

Çocuklar için podyuma!

26 Ekim 2016

 

Fotoğraf: Halil Can Öndemir (DHA)

Yani Çukurova Giad Başkanı Ömer Faruk Sakarya ekonomiye can verirken eşi Zehra Sakarya’da yüreklere dokunuyor.

 

Mesela Sevgi Evleri’nde kalan çocukların yüreklerine dokunuyorlar, Rehabilitasyon merkezinde kalan genç kızların yüreklerine dokunuyorlar… Huzurevlerinde kalan yaşlılarla zaman geçirip onların yüreklerine dokunuyorlar… Onlarla hem zaman geçirip hem de ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyorlar. Ve bunları yaparken de hazıra konmayıp kendi emekleriyle bir şeyler yapıp kazanıyorlar ve elde edilen gelirle işlerini görüyorlar.

 

Şimdi de  kişisel marka, stil ve imaj uzmanı Rüzgâr Mira Okan’ı Adana’ya davet edip “Kadın ve Moda” konulu bir konferans düzenlediler… Kadınlar bu bilgileri alırken geliri de Adana Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Onkoloji Bölümü’ne gidecek… Organizasyonun sunuculuğunu da Oyuncu, Sunucu Yeliz Doğramacılar Arman yapacak…

 

Eğer siz de 25 Ekim’de Hilton Oteli’nde yapılacak bu organizasyona katılmak isterseniz 0322 457 17 11 numaralı dernek telefonundan iletişime geçebilirsiniz…

 

Zehra Sakarya kimdir biraz tanıyabilir miyiz?

1979 doğumluyum, Niğde Bor’luyum…

Eş de Niğde Borlu, akraba filan mısınız?

Dedelerimiz aynı mahallede büyümüşler. Dedemle, Ömer’in amcası çok iyi dostlardı. Bizi de ailelerimiz tanıştırdı. Ailelerimiz de tanımıyordu onlar sadece dostlardı. Ömer zaten doğma büyüme Adanalı aslında.

Çukurova Giad Kadın Platformu olarak neler yapıyorsunuz?

Huzurevine gittik, Sevgi evlerine gittik… Portakal Çiçeği Karnavalı’nda satış yaptık, elde ettiğimiz o gelirle de Sevgi Evlerinden birinin içini döşedik, evi de Çukurova Giad’lı eşlerimiz yaptı. Anneler Günü, Babalar Günü’nde kesinlikle Huzurevlerine gidiyoruz, küçük de olsa hediyeler veriyoruz. Rehabilitasyon merkezinde yenileme yaptık, oradaki kızlarımızın ihtiyaçlarını elimizden geldiğince karşılamaya çalıştık.

Nereden çıktı bu platform?

Biz zaten üye eşleri olarak görüşüp, hoş vakit geçiriyorduk… Etkinlikler yapıyorduk hadi bunu resmileştirelim dedik ve platformu kurduk… Hani yapıyorken daha derli toplu güzelce yapalım dedik.

Çukurova Giad üyeleri zaten çalışıp, projeler üretiyor. Siz de eşlik ediyorsunuz. Eşler olarak özel hayatta da yüklerini alıyorsunuz, şimdi de işte mi alıyorsunuz?

Yani çok öyle demeyelim, birbirimize destek oluyoruz ki biz onlardan çok destek görüyoruz. Mesela buzdolabı mı lazım hemen üyelerimizi arıyoruz kim satıyorsa bize en uygun şekilde veriyorlar.

Peki şu denilmiyor mu “Biz zaten yeterince yardımlarımızı yapıyoruz, gerek yok”?

Mutlaka yaptığımız şeyleri bir şeylerle birleştiriyoruz. Mesela “Portakal Çiçeği Karnavalı geliyor, bir şeyler yapalım satalım” diyoruz ve onu etkinlik haline getiriyoruz. Bir etkinlik yaparken onların da gönlünü hoş ediyoruz. “Arkadaşlar şuraya yardım yapıyoruz bize şu kadar para verin” demiyoruz.

Şimdi yeni bir projeniz var Rüzgâr Mira Okan… Bilet satışından elde edilecek geliri de Numune Hastanesi Çocuk Onkoloji Bölümü’ne bağışlayacaksınız… Nasıl gelişti proje?

2 buçuk yıldır bu etkinliklere doğumdan dolayı ara vermiştim. “Hadi artık bir şeyler yapalım” denildi. Bir yerlere dokunurken, etki yapmaya çalışırken hani diğer yandan da zevk alınsın, eğlenelim istedik. Zaten amacımız bu şekilde… Bu konuda da Rüzgâr Mira Okan’ın çok doğru biri olduğunu düşündüm.

Hemen tarih belirledik, arkasına Hilton ile görüştüm. Sağolsunlar işin ucunda yardım da olacağı için sponsor oldular.

İşin içinde çocuk olunca her şey değişiyor değil mi?
Aynen öyle. Hepimiz anneyiz, içimizde bir şey var. Dayanamıyoruz çocuklara…

Defile de olacak sanırım?

Evet, sadece konferans niteliğinde olsun istemedik. Bunu güne yayalım. Hem sohbet edelim hem eğlenceli olsun diye. Beymen de işin içinde oldu ve Rüzgâr Hanımın konferansından sonra bir defile yapacak onlar da. Maddiyat işin içine girince profesyonel manken kullanamazdık dolayısıyla manken olarak podyumda dernek üyelerimiz yürüyecek. (Gülüyor)

Siz de çıkacak mısınız?

(Gülüyor) Bilmiyorum belki en sonunda çıkıp selam veririm.

Sunucu da Yeliz Doğramacılar Arman olacak galiba?

Evet, sağolsun bizi kırmadı o günün sunucusu olacak. Hatta podyumda o da yürüyecek.

Hastanede bir ihtiyaç saptatınız mı?

Evet, devlet gerçekten ihtiyaçlarını karşılıyor fakat bazı ihtiyaçlar da karşılanmıyor. Sanırım fuzuli görülüyor. Mesela gelen çocukların aileleri kıyafetlerini yıkıyorlar ama asacak yer yok, ya oda içine ip gerip asıyorlar, ya yatak kenarlarına filan. Bu da nemden dolayı çocuklar için sağlıklı bir şey değil. O yüzden kurutma makinası ihtiyaçları vardı, bir de o bölümde sensörlü kapıya ihtiyaçları vardı. Elimizden ne gelirse yapmaya çalışacağız.

Kaç tane bilet basıldı?

400 tane.

Talebe göre mi değişiyor?

Aynen, 300 taneydi talep gelince 350 yaptık, şimdi bir 50 daha bastırdık. Bunun bir yardım olduğunu duyup “Gelemeyeceğim ama yine de alayım” diyen arkadaşlarımız oldu.

Katılmak isteyenlere bilet bitti mi denilecek, yoksa bir çözüm üretilecek mi?

Yok yok gelsinler, herkese yer buluruz.

Seviyor musunuz modayı takip etmeyi?

Her kadın gibi evet ben de severim… Yenilikleri incelemeyi, izlemeyi tabii ki seviyorum… İlgi duyduğum bir alan.

Son olarak eklemek istedikleriniz?

Biz böyle bir işe giriştik ve çok heyecanlıyız, destek olan herkese teşekkür ederiz. Elimizden geldiğince de güzel işler yapmaya, yüreklere dokunmaya devam edeceğiz… Şimdi o güzel çocuklarımız için bir şeyler yapmaya çalışıyoruz, inşallah her şey çok güzel olur.

Yazının devamı...

Mersin'de AMATEM

10 Ekim 2016

 Fotoğraf: Mustafa ERCAN (DHA)

 

Mersin’de AMATEM…

 

Bu haftaki röportaj konuğum Psikiyatrist Oğuzhan Doğan… Konumuz Madde bağımlılığı… Mekânımız da Mersin’in Yenişehir İlçesi’nde yeni açılan Alkol ve Madde Bağımlılığı Merkezi (AMATEM)

 

İnsan bu binanın içinde gezerken hepsini bir arada görünce daha çok dua ediyor... Allah kimseyi bu maddelerle tanıştırmasın, yaşatmasın…

 

Çok güzel bir merkez yapmışlar. Mis gibi! Sosyal alanları kocaman... İçerisinde yok yok! Spordan, sanat atölyelerine kadar içerisinde bir sürü yapılacak şey var.

 

Evet, bu gibi yerlere çok ihtiyaç var ama asıl önemli olan bu merkezlere ihtiyaç bırakmadan sosyal hayatta daha temkinli, dikkatli, duyarı olmak… Çocuklarınızı, eşinizi, dostunuzu, komşunuzu koruyun kollayın… Bana değmeyen yılan bin yaşasın denmez… Önce ona, sonra şuna derken olan olur… Sahip çıkarak, farkında olarak, kimseyi dışlamadan güzellikleri göstererek kim bilir belki de bu illetten herkesi kurtarabiliriz…

 

Böyle bir yerde olmanın size verdiği his nasıl bir şey?

Her şeyden önemlisi hastaların insanı bir ortamda bulunması çok önemli… Hastalar genelde fiziksel şartları, sosyal şartları kötü yerlerde bu hizmeti alıyorlar. Buradaki hizmet gördüğünüz gibi çok konforlu, belki de otel konforu diyebilirsiniz… Bu da herkesin motivasyonunun yükselmesine sebep.

Yeniden doğuş yeri olarak adlandırılabilir mi?

Yeniden doğuş çok iddialı bir kavram olabilir ama bana göre buna yakın bir şey. Eski yaşamın farklılaşması, yenilenme yeri… Eski alışkanlıkların kırılması, yaşamı yapılandırma, geleceği yapılandırma yeri.

Düşünün iki hastanız var. Tedaviler bitmiş aradan 2 yıl geçmiş. Yolda karşılaşıyorsunuz. Biri yeniden başa dönmüş. Diğeri sıfırlanmış, yeni hayat kurmuş… Ne hissettirir size?

Tıbbı bir konu bu… Bağımlılık hayat boyu duran bir hastalık. Hayat boyu gidişler gelişler olacak. Bir sene boyunca ilgilendiğimiz, her şeyden arındırdığımız bir hastanın bir yıl sonra yeniden maddeye başlaması bizim için çok şaşırtıcı ya da umut kırıcı olmaz. Biz tekrar deneyeceğiz, tekrar deneyeceğiz. Hedefimiz bu. Grip nasıl her sene yeniliyor, şeker hastalarının şekeri yükseliyor. Bağımlılık da işte böyle... 2 sene 3 sene arınmış bir hasta tabii ki umut verir bize.

Peki başarısız olarak nitelendirilen bir kimse var mı?

Madde bağımlılığı çok karmaşık etiyolojik bir olay, yani sadece bir kişinin başarısızlığı olarak değerlendirmek zor... Siz hekimliği çok iyi yapmış olabilirsiniz, hasta buradan çok iyi ayrılmış olabilir. Ama sosyal şartları yetersiz, iş sahibi olmayan, yaşam koşulları kendisine güvenli duvar örmeyen bir hasta tekrar maddeye başlayabilir.

Bu madde bağımlılığının da sanıyorum ortası yok. Ya maddi olarak en dipte ya da maddi olarak en üst seviyede bir durum?

Tabii. Yaşamdaki zorluklar madde kullanımını arttırıyor, yeni haz arayışı da madde kullanımını arttırıyor. Genelde bu ikinci örneklendirmenizde Kokain maddesiyle karşılaşırız. Pahalıdır ve çok çabuk tüketilir, çokça tüketilir. Daha alt gelir seviyesinde de eroin kullanımı yaygın.

Şuanda bakınca sigara en masum bağımlılık gibi görünüyor ama sigara da en kötü madde bağımlılığı arasında değil mi?

Sigara bütün toplumu etkileyen, ciddi hastalıklar oluşturan bir şey. Kısa etkili maddeler kısa sürede kişinin yaşamını zorlaştırıyor mesela eroin, bir iki yıl içerisinde kişide ailesel ve maddi anlamda kalıcı hasarlar yaratabiliyor. Fakat sigara daha fazla bir popülasyonu etkiliyor. Sigaraya bağlı kronik Akciğer hastalığı, harcanan para, kalp krizi, hasta sayısı, kanserler… Değerlendirdiğimizde belki diğer madde bağımlılığı yapan maddeler daha küçük marjinal grubu oluşturabilir. Sigaranın etki alanı büyük, grip hastalığı gibi düşünün.

Bir maddenin etkisi ne kadar sürüyor?

6 saat kadar.

Nasıl bir süreç peki?

Bu biraz subjektif bir şey, kişiden kişiye göre değişebiliyor. Aşırı iyilik, farklılık, güven, ağrıların acıların kesilmesi gibi, rahatlık hali.

Bu her dozda değildir ama değil mi?

Aynen öyle! Asıl ayrıntı bu… Az önce saydıklarım birkaç dozda olur ondan sonra o etki kaybolur. Sonrasında krizi geçirmek için madde almaya başlarlar. Vücut alışır, artık o maddeye tepki vermez. Kas krampları, krizler… Zor bir süreç olduğu için kişi tekrar madde alır, kendini iyileştirdiğini düşünür.

Kişi geldi, ilk olarak hangi odaya alınıyor?

Kişinin nasıl olduğuna, maddeyi nasıl kullandığına bakıyoruz. Eski yoksunlukları nasıl geçmiş, yaşamı tehdit eden boyutları var mı? Buna göre bir projeksiyon yapıyoruz. Eğer süreci zor geçirecekse onu arındırma odasında tutarız. Ama yok ayakta normal bir şekilde atlatabilecekse tek kişilik odalara alırız.

Kaç yataklı merkez?

Birbirlerini etkiliyorlar mı peki? Mesela biri o an krize girdi, o duygu hali diğerlerini nasıl etkiliyor. Olumsuz ya da olumlu mu?

Hastalardan aldığım geri bildirimde olumlu etkileşim oluyor. Bu zor bir durum ve zor durumu gözlemleyip, üzülüyorlar kendilerine ders çıkarıyorlar.

Yaş grupları ne? Mesela merkezi gezerken yaşı epeyce fazla olan birini gördüm?

Alkol bağımlısı o. Alkol genelde 40-60 yaş arası, madde bağımlıları da 15-25 yaş arası. 25 yaş üstü çok nadir.

Geldiklerinde 3 hafta bu merkezde kalabiliyorlar. Peki gelip birkaç gün sonra yarıda bırakmak isteyen oluyor mu?

Nasıl ikna etmeye çalışıyorsunuz?

Tabii öncelikle çıkma sebebini anlamaya çalışıyoruz. Hastalığın verdiği etki mi, ilaçlarla takviye yaparsak bunu düzeltebilir miyiz, yoksa sosyal bir sorun mu var yoksa fiziksel bir sorun mu var diye anlamaya çalışıyoruz. Bizim hedefimiz daha uzun süre burada tutmak. Bu süreç zor, ağrılı, krizli ve hastanın ikilemde kaldığı bir süreç... Bıraksam mı devam etsem mi gibi… Biz de bırakması için motive edici teknikler kullanırız.

Zorla da tutulur mu?

Hayır, kendi rızasında olması en önemli şey... O zaman deriz ki “Başka zamanda yardım alacak, şuanda çok uygun değil”

O halde kişilerin kendi talebiyle bu merkeze gelmesi en önemli ayrıntı mı? Yani kişinin ailesi getirdiğinde o kadar da önem arz etmiyor mu?

Bağımlılıkta herkes şunu bekliyor “Yatsın, tedavi olsun ve bir daha da kullanmasın.”

Bu 3 haftalık süreç içerisinde mi?

Evet. Bütün dünyada bu süreç içerisinde “Zararı azaltma” diye bir şey var. İnsanlar bir zaman sonra tekrar başlayabiliyor. Daha gerçekçi olalım deniliyor. O zaman ne yapalım? Kişinin madde kullanmadığı süreyi ne kadar arttırırsak o kadar iyi. Yani maddeyi hayatı boyunca hiç almayacak gibi daha gerçekleşmesi güç amaç yerine daha gerçekleştirilebilir bir amaca yönelmeli. Kişinin 10 yıllık bir süreçte 5 yılı maddeden uzak olması çok çok iyi bir şey. Hem maddi hem fiziksel olarak çok önemli bir katkı... Buraya gelen ailelere de bu mesajı veriyoruz. “Merak etmeyin bu bir hastalık, tedavi edeceğiz ama şunu da iyi bilin tekrar maddeye dönmesi bir başarısızlık değil. Tekrar madde kullanması her şeyin sonu demek değil. Telaş etmeyin, umutsuzluğa kapılmayın. Tekrar bize getirin.”

Yani ailenin de çok önemli görevi var değil mi?

Aynen! Çok iş düşüyor aileye.

Peki kaç defa buraya gelme şansı var?

Kısıtlama yok, birçok kez gelebilir.

Kişinin hayata dair hedefi amacı varsa bırakması daha mı kolay oluyor?

Evet. Sohbetin başında da konuştuğumuz gibi sosyal yaşamı, ortamı… Gelecekle ilgili planları olan birisi “Kullansam ne olacak kullanmasam ne olacak” diye bir olgunlaşması gerekiyor.

Burada sadece tıbbı tedavi mi var?

Hayır, iki türlü eğitim var. Hem tıbbı hem de psiko eğitim sürecimiz var. Bağımlılık süresini hastayla tartışıyoruz.

Samba eğitimi mi?

Aynen…

Yalnız bu samba bildiğimiz dans olan samba değilmiş?

Evet evet… İstanbul Üniversitesinden Prof. Dr. Kültegin Ögel hocamızın bağımlılık konusundaki geliştirdiği bir sistem. Bilgilendirici, eğitsel ve oyunsal yönü olan farklı oturumlarla gerçekleştirilen psiko eğitim sistemi.

Grup şeklinde mi? Drama vs vs…

Aynen grup şeklinde…

Herkes kendi hikâyesini mi anlatıyor?

Farklı oturumlar var. Önce bağımlılık konusunda temel bilgiler, maddelerin etkilerini konuşuyoruz. Çoğu hastamız kullandığı maddenin içinde ne olduğunu bilmiyor, fiziksel etkilerini bilmiyor. Sigara ile Akciğerin ilişkisi olduğunu bilmeyen lise talebeleri var. O nedenle önce bilgilendirme yapıyoruz, ondan sonra kişisel öykülere geliyor. Ne zamandır kullanıyor, hangi durumlarda kullanıyorlar gibi dramaya doğru gidiyor. Riskli durumlar nelerdir, ileriye yönelik neler yapılır böyle aşama aşama eğitim bilgilendirmeden değişime yönelik devam süreç.

Peki kriz anları bekleniliyor mu yoksa saatleri mi takip ediliyor?

Hastalara zaten kriz önleyici ya da yatıştırıcı ilaçlar verdiğimiz için ağır krizleri genelde görmüyoruz yani hastalar genellikle tedavi süresince öyle çok ağır eksitasyonlar göstermiyorlar.

Şuana kadar kaç hasta geldi?

Yaklaşık 300 hasta yatarak tedavi oldu, 2400 hastada ayakta tedavi oldu.

Son olarak eklemek istedikleriniz neler?

Madde bağımlılığı tıbbı bir hastalıktır, kişinin iradesiyle, kişinin kendi çabasıyla yenebileceği bir durum değil. En basiti, şekerinizi insülin olmadan düşüremezsiniz o nedenle madde bağımlılığı da bir fikir ortamında bir tıbbi ortamda düzelebilecek bir şey. Madde bağımlılara dışlayıcı, suçlayıcı davranılmamalı. Bizim burada en fazla gördüğümüz şey madde bağımlıları değer verildiği zaman, güven duyulduğu zaman, kendileriyle ilgilenildiklerini hissettikleri zaman değişime dönüşüme açıklar. Fakat sürekli toplumda da ailesinde de eleştirilip, dışlanıldığı, madde kullanan kişi olarak görüldüğü zaman bu değişim için kendilerinde güç göremiyorlar. Ama biraz iyi bir terapi, onlara güven vermek, inandığınızı belirtmek bile değişimin başlangıcı olabilir. Bu 20 günlük değil hayat boyu aklında kalabilecek bir süreç. Madde bağımlılığının hastalık olduğunu, hayat boyu tekrarlayabileceğini herkes bilmeli, tekrarlandığında umutsuzluğa kapılmamalı. İşverenler iş, sosyal çevredeki insanlar değer vererek onları dışlamadan yaşamlarına yardımcı olarak hayatlarına yardımcı olmalılar.

Yazının devamı...