Ezgi Acar Şirin

Zamanın Doğruluğu, İlişkinin Kararı, Annenin Hazırlığıdır Çocuk Sahibi Olmak!

14 Ocak 2021
Zamanın Doğruluğu, İlişkinin Kararı, Annenin Hazırlığıdır Çocuk Sahibi Olmak!

Evlilik iki kişinin medeni hukuk çerçevesinde ve toplumsal alanda birlikteliklerini şekillendirdikleri ve ilan ettikleri bir kurumdur. Evlilik kararı alırken en önemli hikaye aşktan, sevgiden, saygıdan geçse de iki kişi arasında şahitler huzurunda imzalanmış bir sözleşmesidir en temelinde.

Evlilik sadece duyguların hakim olduğu bir birliktelik değildir; ev yaşantısı, iş yaşamı, geniş aile sistemleri, bireysel alanlar çoğu zaman evlilik kurumunun var olurken ve sürdürülürken ihtiyaç duyduğu alanlardır. Bu alanların önceden detaylı olarak konuşulmamış, yapılandırılmamış olması da çoğu zaman genel toplumsal normların kabulü olarak görülür ve değerlendirilir çiftler arasında.  Ve böylelikle toplumsal beklentiler yumağı ile başlanır evlilik hayatına.

Çocuk kararı da evlilik kurumunun en yüklü beklentilerindendir. Hayatta yapılması gerekenler listesinde hep en kıymetli yeri almaktadır toplum nezdinde. Dünyaya çocuk getirme kararı adeta evlilik paketinin en bilinen promosyonu gibidir. Çocuk sahibi olmamak veya olamamak halen toplumun en üzünülen ve gizlenen hadiselerinden biri olmakta, çocuk sahibi olmayı reddetmek henüz zihinlerde yer bulmakta zorlanmaktadır. Toplumsal değerler gözetildiğinde çiftlerin çocuk konusunda uzlaşamaması az rastlanan bir hikaye haline gelmektedir.

Değişen dünya düzeni ile birlikte toplumsal değerler de elbette yenilenmektedir. Bireysel hayatlara yatırılan emeğin tam da karşılığının ve beklenen hazlarının alınacağı yaş aralıklarında bir evliliğin ve çoğu zaman bir çocuğun tam zamanlı sorumluluğunu almak ve günümüz koşullarında yetiştirmek çok kolay bir hikaye olarak görülmemektedir.  Bunun çocuk sevmek veya sevmemekle; evliliğe uygun olup olmamakla keskin ve net bir bağı yoktur aslında; bu bir bireysel hikaye değil çiftin kararı olmalıdır. 

Günün sonunda çocuk sahibi olma kararı çiftler arasında bir uzlaşmazlık içermesi, diğer meseleler konusunda anlaşmazlığa düşmesi ile eş değerdir. Çocuk hikayesi daha çok toplumsal normlar çerçevesinde kadına ve annelik rolüne teslim edilse de çiftlerin ikisine ait bir ebeveynlik hikayesidir. Anne için kolaylaştırıcıların azlığı elbette durumu biraz yormakta ama iki tarafında gönlünün, aklının, hayatının ve vicdanının hazırlığını içermektedir.

Peki hem kendine yatırım yapmak, hem evlilik kurumunu yönetmek, hem çocuk sahibi olmak gibi zorlu kararları istediğin vakitlerde vermek mümkün değil midir? Elbette mümkün bir diğerini duyup anlayan, ihtiyacını gören, karşılayan ve saygı duyan birlikteliklerde... Bir önceki yazı doğru zamanın üzerinde durmuştur. Doğru zamansa, ilişkiyi paylaşan iki kişi de hazır ise çocuk kararı alınır.

Toplumsal normların halen anne üzerinden döndüğü zamanlarda kadın bu yükün farkında ve zorluğundaysa üstüne de kendi sürecinin buna uygun olmadığını değerlendiriyorsa elbette birincil bakım verenin hazırlığı bir adım öne çıkar. Kadın hazırsa çocuk sahibi olur, hazırsa evlenir, hazırsa ayrılır…

Yazının Devamını Oku

İlişkilerde Doğru Zaman Diye Bir Şey Var mı?

12 Ocak 2021
İlişki inişleri ve çıkışlarıyla iki insanın içinde varlığını koruduğu veya korumaya çalıştığı bir zamanlama hikayesidir. Duygunun, kimyanın, kişiliğin, ilişkinin bu doğrudur dediğimiz hali elbette çok mümkün değildir. Ama bir zamanlamanın varlığı veya yaşanılan anın doğru zamanda olması öngörülebilir ve üstüne düşünmeye değer olandır. Doğru zamanda evlenmek, doğru zamanda ayrılık kararı almak, doğru zamanda çocuk sahibi olmak, doğru zamanda birlikte yaşamaya başlamak, doğru zamanda evleri ayırmak, doğru zamanda boşanmak…

Zamanın doğruluğunu anlar, saatler, günler üzerinden tariflemek çok mümkün değil elbette. Hayatımızda stres faktörlerimiz ile ihtiyaçlarımızın benzer sonuçlara işaret etmesi bizlere doğru zamanı verir. İhtiyaçlarımız ve hayat olaylarının birbirine karışması ve hangisinin neyi doğurduğunu anlayamadığımız durumlar ise bize zamanlamayı tekrar değerlendirmemiz gerektiğini işaret eder. Günü kurtaran, dünden kalanların üzerinde daha az durulan, yarının ne getireceği yeterince konuşulmayan kararlar kendiliğinden doğru zamanlamadan uzaklaşır. Tüm bu sebeplerle doğru zamanın göreceliğini kabul edip yanlış zamanlamaları tartışmak daha yarar sağlayacaktır.   

İlişki içerisinde stresin arttığı dönemlerde ve durumlarda ilişkiden aldığımız haz ve ilişkide kalma  motivasyonumuz azaldığı için yanlış zamanlamada kararlar almak çok olası hale gelir. Böyle zor zamanlarda da yıpranmış, eskimiş veya çok yeni, üzerine fazla emek ve umut sarf edilmemiş partnerlerimiz ilk gözden çıkardıklarımız olur. Oysa içinde bulunduğumuz stres faktörleri mutluluğumuzu azaltmış, haz mekanizmalarımızın önüne geçmiş, algı ve değerlendirmelerimizi biraz puslandırıp yanlış konumlandırmamıza sebep olmuştur. Bu da bizi en iyi bildiğimiz hikayeden çıkarsak, eskiden vazgeçersek veya yeniye sıkı sıkı tutunursak her şey düzelecek duygusuna sevk eder. Yanlış zamanda alınan köklü değişim kararları ve stresi azaltma arzusu aslında bizi bambaşka ve yepyeni bir bilinmeze dahil etmiş olur.  

Özellikle pandemi gibi olağandışı olan, bildiğimiz ve normalimizde hissettiğimiz hallerin dışında bir düzende seyreder iken ilişkimize dair büyük kararlar almak çok doğru olmayabilir. Kurulan yeni, kısıtlı, sosyal yaşamdan uzak, çoğu kimse için ekonomik farklılıkların olduğu, pek çok alanın dijitale geçtiği, hayatımızda çokça yeniliği bir arada deneyimlediğimiz bu süreçte; evlilik, ayrılık, boşanma gibi kararlar alırken biraz daha dikkatli olmalıyız. Doğru zamanda doğru kararı almak elbette imkansız değil. Dünün, bugünün, yarının ve ihtiyaçlarımızın benzer şekilde bizleri bu kararlara yönlendirdiğini hissediyorsak, işte tam da doğru zamandayız!

Yazının Devamını Oku

Daha Fazla Farkındalık, Daha Fazla Birliktelik, Daha Fazla Umut!

24 Aralık 2020
Yeni yıl yaklaşırken birçok yeni, umut dolu dileğin havaya saçılması gerekirken; hepimiz 2020 yılında yaşananların tekrarlanmaması ve 2020 gibi olmamasını diliyoruz. Oysa hiç mi bir şey öğrenmedik, hiç mi iyi gelen şeyler olmadı geçtiğimiz yılda? Sağlığın hayatımızdaki en önemli mesele olduğunu iliklerimize kadar hissetmedik mi mesela?

Ayrıca sağlığın beden sağlığından ibaret olmadığını, ruh sağlığımızın en büyük sağlık bileşeni olduğunu da fark ettik koca yılın zorlamasıyla. Uyum sağlama becerimizi yeniden keşfettik ki tüm dünya yepyeni bir yaşamı deneyimledi; evde kalmak, evde yaşamak, izole olmak ve hatta bunları yapmak zorunda olmak. Dahası  bu yıl ilişkilerimizin tamamını gözden geçirdik; kendimizle, partnerimizle, çocuğumuzla, dostlarımızla, iş arkadaşlarımızla ve hatta hayatla olan ilişkilerimizi…

Önce kendimize baktık, bu sürece uyumlanırken hangi değişiklikleri tolere edebildiğimize, nelerin bize iyi geldiğine, nelerin bizi haddinden fazla zorladığına, nelere uyum sağlayabildiğimize. Ve değişikliği becerebilme hissi çok da fena hissettirmedi aslında.   Evimizde kalmamız gerektiği dönemlerde ise bedenimizin ve ruhumuzun tüm kalabalıklardan bağımsız neler yapabildiğini gözlemlemek için iyi bir fırsat oldu. Nelerin bizim için çok önemli olduğunu, neleri en çok özlediğimizi fark ettik. En çok özlediğimiz şeyler en çok tutkun olduklarımız, haz mekanizmamızı devreye sokanlarımız ve bu sene mahrum kaldıklarımızdı senenin sonunda. Şöyle deniz kıyısı diyenleri de duyuyorum, o kocaman kalabalık sofralar diyenleri de... Kıymet verdiklerimizi bulduk, Belki de kıymeti nasıl sıradanlaştırdığımızı fark ettik koca bir yılda.

Partnerimizle olan ilişkimize bakmak belki en zoru belki en keyiflisi oldu. Birçok çift biz nasıl bir arada durmuşuz bunca yıl dedi. Tüm olumsuzlukları sosyal destek ağları sayesinde tolere edebildiğini fark etti. Ve birlikteliklerinde ihtiyaç duyduğu köklü değişiklikleri gözlemlemeye başladı, belki değiştirme gücünü aradı, arıyor, belki bambaşka hayat planları yaptı, yapılıyor. Birçok çift ise sosyal izolasyonu lehine çevirdi; birbirine daha çok zaman ayırdı, ilişkilerinde pek çok eksiği gördü, nasıl onarabileceklerini hesap etti, flört etmeği yeniden keşfetti, daha çok sevişti, daha çok yakın hissetti. İyisi ile kötüsüyle ikili ilişkilerin vize senesi gibiydi.

Ebeveyn ilişkilerinin sınavı zordu bu sene. Çünkü çocuğa bakım vermenin devredildiği okul sisteminin kapalı oluşu, tüm ebeveynleri yoğun bakım vermeye, eğitime ve öğretime katkı sunmaya mecbur bıraktı ki bu hiç de kolay değildi. Ebeveynler her yaşta çocuklarının bakım alma ihtiyaçlarının ilk günkü düzeyde olduğunu hatırladı. Çocuklar ise anne ve babalarıyla olmanın keyfini sürerken arkadaşlıkların ve okul sisteminin özlemini hissetti. Bu yılın ardından tüm çocukların okula daha keyifle gideceğini, tüm ebeveynlerin onları daha çok özlemle okuldan alacaklarını düşünüyorum. Çünkü iyisi ve güçlükleriyle pek çok anne baba çocuğunu çok daha yakından tanıma ve zaman geçirme fırsatı yakaladı, tüm yaşanılan zorlu dakikalara rağmen çocuklarıyla daha çok ilişkide kaldı.

Dostlarımızla ilişkimiz sosyal izolasyonun en çok zorlanan, sınanan, özlenen kısmı oldu şüphesiz. Kime kendimizi en yakın hissettiğimizi, kimin hayatımızda ne kadar önemli ve değerli olduğunu anlamamıza sebep oldu. Bazılarımız yüklerinden kurtuldu, kime daha uzak hissettiğini anladı; bazılarımız dostlarının desteklerini ve paylaşımlarını çok özledi. Ama günün sonunda en yakınının kim olduğuna karar verdi.

İzolasyon ve pandemi hayatı 2020’ye damgasını vursa da birçok kişi için büyük resme dışarıdan bakabilmeyi veya kocaman resmin içinde kendini daha yakına konumlandırarak bir yer bulmayı sağladı. Koca senenin zorladığı onlarca olumsuz olaya rağmen bunlar da yaşanmaya devam ettiyse eğer umut hep var demektir. Elbette insanoğlu değişim ve dönüşümü her koşulda başarmaya devam edecek. O zaman 2021 yılına dileklerim hepimiz için SAĞLIK, daha fazla farkındalık, daha fazla birliktelik, daha fazla umut olsun.

Yazının Devamını Oku

Aldatılan Olmak…

1 Ekim 2020
İlişkilerde bazen boşluklar olur. Kendimizi hayal ettiklerimizin içinde bulamadığımız zamanlar, karşılanmayan beklentiler, umduğumuz ile gördüğümüzün farklı olduğu durumlar…

Böyle zamanlarda ilişkilerin asıl ihtiyacı olan yeniden yapılanmak ve değişmektir. Ama çoğu zaman bu sağlanamaz. Bunun yerine ilişkide farklı hikayeler başlar.  Her şey otomatikleşir mesela. Ya da yeniye olan ihtiyaç büyük bir karar ile yapılandırılır, bunlarda genellikle toplumsal öngörülen yapılması gerekenler listesinden olur. Bazen de işler farklı seyreder, dayatmalar, diretmeler, kötü cümleler, birliktelik için uygun olmayan çözüm önerileri, kabul edilemeyecek çözümlerin ısrarı, sevgilinin sorgulanması, kimin ilişkiden giden kimin kalan olacağı beklenmeye başlanması sonun bir parçası olur. En zor sonlardan biri ise var olan ilişki sonlandırılmadan giden heyecanların başkasında aranmasıdır. Aldatma da aldatılan olmak ise çok zordur!

Aldatılan partner çoğu zaman ilişkideki boşlukları bilir, ama nasıl baş edeceğini bilemez. Karşısından bekler çoğuz aman, ama karşısındaki orada değildir. Zordur bu durum. Bir de ilişki başından beri partnerinin ekseninde dönmüşse eğer, gidişine de anlam veremez. İlişkiye bakıp boşlukları konuşamadan bir gidişin gizlice yaşadığı yasında bulur kendini. Ve çoğu zaman yine de geçmişin hatırına kocaman sarılır ilişkisine, gidemez. Çünkü sorun konuşulmamış, masaya yatırılmamış, eksikler görülüp yenilikler ve değişimler yaşanmamıştır. Ne büyük bir yalnızlıktır aldatılan olmak. Elinizde yarım, yamuk yumuk bir ilişki ve kendiniz kalakalırsınız.

Aldatma hikayelerinin yükleri ağırdır. Aldatan yaptıklarıyla yolun sonunda yüzleşir, aldatılan ise öğrendiği anda. Bazen zihnindeki olasılıklar arasındadır, bazen ciddi ciddi farkındadır, bazen ise büyük bir şaşkınlığa düşer öğrendiği anda. Gözden geçirir tüm yaşanılanları. Aldatma hikayesinin tüm detaylarını bilmek ister. Zihnine yerleştirmek ister her karesini. Kendi hayatında neye karşılık geldiğini anlamaya çalışır. Ve ne çok yalan olduğunu anlar hayatında. Gerçeklere hem çok ihtiyaç duyar hem her öğrendiği, fark ettiği şeyde yeniden kırılır, dağılır. Kocaman bir ilişki sorununda çok yalnız hisseder. Bu yalnızlığın öfkesi de tüm yaşadığı karışık duyguların öfkesi de çok keskindir. Tüm susulanları konuşmak ister. Çok konuşmak ve çok anlamak. Ama bu süreçte de yalnız başınadır. Zaten partnerinin bu konuşma ve anlama hikayesinde var olamamasından yaşanmamış mıdır tüm bu olanlar?

Böyle zamanlarda ne zaman başladı derim, ne zaman başladı ilişkinizde boşluklar? Ne zaman ayrıştınız? Nasıl anlamadınız ya da neleri anladınız? İlişkiyi konuşurum aldatma yerine. Zira ilişkiyi konuşmanın tam da vaktidir. Ne bitmiştir, neye ihtiyaç duyulmuştur, neler görmezden gelinmiştir; ilk bunları yatırırız masaya. Karar vermeye hissedilen vakte kadar konuşuruz. Gitme, kalma, yeniden başlama kararı, hangisi olursa olsun karar vermek zor ama gereklidir.

Ve sonra yeniyi konuşuruz, nelerin yenilenmesi gerektiğini. Yeniden bir inşa başlar zihinlerde. Değişmeye olan korkumuz, değişebildiğimizde en büyük destekçimiz olur kendimize. Kendinizde ve ilişkilerinizde değişimden hiç korkmamanız dileğiyle…

Yazının Devamını Oku

Aldatan Olmak...

23 Eylül 2020
İlişkiler “buldum!” diye başlar bazıları için, bazıları kılı kırk yarar. Bazıları partnerini hem kendi hem de çevresi çok beğensin ister, bazılarının ise hisleridir yol göstericisi. Herkes kendinde olmayan bir parçasını, çok olmak istediği bir halini arar, tamamlanmayı, ihtiyaçlarının karşılanmasını, bakım almayı arzular. İki kişinin bir zihne hizmet etmesi de pek mümkün değildir. Dolayısıyla ne arıyorsak bulduğumuz hep daha fazlasıdır. Çünkü karşımızdaki bizi tamamlamak üzerine kurgulanmış değildir. Kendisi vardır. İşte aşkın gözünün körlüğü geçince o diğeri kalır gözlerimizin önünde. Ve tam da yaşamımızın ortasındadır artık..

Hayatımızın merkezine koyduğumuz kişi ile uyumlanabilirsek her şey şahane. Ama bunu başaramadığımız takdirde; karşımızdakinin ilişkideki kusurlarına, beğenmediğimiz özelliklerine, olumsuz taraflarına odaklanıyor ve ilişkiyi çatışma alanından hiç çıkarmıyoruz. İlişkiyi partnerimizle aramızda sürekli dayattıklarımız ve zorladığımız, beklediğimiz ve talep ettiklerimiz üzerinden şekilleniyor ve sürdürüyoruz. Hatta karşımızdakini yok sayıyor, hep olmasını istediğimiz haliymiş gibi davranıyoruz. Tüm bu süreçlerin zorluğundan ve ağılığından kaçıyor ve kendi ihtiyaçlarımızın peşinde koşarken buluyoruz kendimizi. Bazen ise tehlikeli bir kapıyı zorluyor ve bunları bulmanın yeni bir kimsede ilişkide olduğunu umuyoruz, hem de var olan ilişkimizi sonlandırmadan! Ayrılık gerçekleşmiyor, bir son yaşanmıyor, yaşanılamıyor. O son hamle hep öteleniyor, yarına bırakılıyor belki akla bile getirilmiyor. Çünkü yeniden birini tanımak çok zor, var olan partnerinin sevdiği tarafları da var, onca yaşanmışlık en büyük bahane sebebi, eee sorumluluklar, evlilik kurumuna imza atılmış bir kere, çevrenin ne diyeceği de çok önemli, toplumsal bir sıradanlık hali çoğu zaman. Karşımızdakini mi kendimizi mi geniş ailemizi mi kamusal alanı mı kandırdığımızı bilmediğimiz bir kandırmaca hali olması tüm yaşananların.

Önceleri aldatan heyecana kapılır, yeni olan başını döndürür, biraz suçluluk duyar, biraz yapabiliyor olmanın gücünü ele alır. Sonra olaylar biraz karışır. İki tarafa da yapılması gereken yatırımlar artar. Bazen kendiliğinden ortaya çıkar aldatma, bazen ipuçları bırakılır ortaya çıkartılsın diye. Sonunda bir şekilde saçılır etrafa. Ya bitirilemeyen ilişki sonlanır, ya evlilik teklifi ortaya çıkar, ya evlilik iyileştirilir, belki yeni bir çocuk hayal edilir. Bir şeyler eklenir bir şeyler çıkartılır. Ama doğru sorular sorulmamışsa olayların sıcaklığında, doğru cevaplar bulunmamışsa çoğu zaman tekrarlar hayat döngüsü yaşanılanları. Aldatan yine kendini aynı sarmalda bulur. Yine aldatır. Yeniden yaşanılır tüm olanlar.

Nedir bu aldatanın ihtiyacı? Neden yapar bunu? İlişkide ne eksiktir?

Aldatanın hikayesi de getirdiği ilişkilere dayanır. “Ben ne gördüm” demeli aldatan? “Bu nasıl normal oldu hayatımda?” “Ben var olan ilişkimde neyi bulamıyorum?” “Bulamadığım benim hikayemin neresiyle ilgili?” “İlişkimden alamadıklarımı bir diğerinde aramamın sebebi ne?” “Var olan ilişkimde dürüst müyüm?” “Beklentilerimi ve isteklerimi açıkça ortaya koyuyor ama karşılık mı bulamıyorum?” “Yoksa bunları tamamen dürtüsel olarak mı gerçekleştiriyorum?” “Karşımdakine hiç söyledim mi istek ve arzularımı?” “Partnerime dürüst müyüm?” “Kendime dürüst müyüm?” “Saygı duyuyor muyum kendime ve partnerime?”  Ve dahası…

Soru sormayan cevap bulamaz, anlamlandıramaz. Cevapları bulan kendini bulur. Bulduğunda da ya ayrılacak gücü ya ilişki de kalacak enerjiyi bulur. İlişkisine saygı duymayan da hiçbir ilişkide var olamaz. Döner dolanır, hatta başa döner ama yine dönmekten yılmaz. Kendinize bakmaktan korkmayın, ilişkinize bakmaktansa asla!

Haftaya aldatılan olmak…

 

Yazının Devamını Oku

Aşkın Gözü Kör, Peki Aldatmanın?

16 Eylül 2020
Aşkın gözleri kör mü bilinmez ama doğasının farklı olduğu kesin. Birini kendi doğrularınla en güzel görme, tüm ihtiyaçlarını tamamlayan bir dokunuş olduğuna inanma hali. Kendinin en güzel ve öznel yanlarını onun bilmediğin tüm yanlarına emanet edebilme cesareti. Öyle çok şairin kalemine öyle yazarın kitabına emanet olmuş ki aşk, herkes bir köşesini anlatmanın güzelliğiyle bile meftun olmuş.

Aşkın büyüsünün ardı ise iki kişinin ilişkide kalabilme hali. İşte hikayenin mutlu sondan sonra başlayan kısmı. İki kişi birbirini beğenir, flört eder, aşık olur devamı ise birlikte kalabilme mücadelesi olur. İşin zor kısmı olduğu için de pek kimse konuşmaz anlatmaz. Bilinen toplumsal değerlere ve öğretilen kadın erkek rollerine dönüşmeye başlar aşkın yaşanan hali. İki kişinin kendini ortaya koymaya başlaması ile de ilişkiye dönüşür. Güvenin, saygının, emeğin, özverinin, empatinin, şefkatin olduğu çok bilinmezli bir denkleme. Denklemin formülasyonu az çok bellidir; karşındakini görmek ve karşındakinin seni gördüğünü bilmek. Bir senkronda var olabilmek. Zorda destek, sevinçte ortak, başarıda itici güç, tasada yaslanılacak omuz olabilmek. Anlatılanları başarabilmek ne şahane olur. Nasıl güzel bir hikaye yaşanır ömürde.

Lakin işler çoğu zaman bulanır. Bulanır çünkü geçmişten getirdiklerimiz, öğrendiklerimiz ve kişiliklerimiz devreye girer. Anne ve babamızın ilişkisi, problem çözme becerisi, hayatı birlikte ve birbiri için yaşama hali ilk öğrendiklerimizdir. Bunlara kişisel yatkınlıklarımız da eklenir, sonrasında da ihtiyaçlarımız ve beklentilerimiz. İlk günün heyecan ve beğenilerini kaybetmeye başlamasının ardından, bu bileşenlerin de karşılık bulamadığı ilişkilerde dönüşümler başlar nihai son olarak. İlişkinin yürütülmesi gereksinimi göz ardı edilir, kendi doğasına ve otomatikleşen ritmine bırakılır ve yeni bir düzene ihtiyaç duyulmaya başlanır. Aslında hikaye burada karşılıklı iletişimde kalıp değişip dönüşmeyi hak ederken, uzaklaşma ve bireysel çözüm arayışlarına yönelmeye evrilir ki muhtemel sonların başlangıcıdır.

Bunun nedeni öyle uzun bir sebepler listesi ki; kamusal bir alan olarak görülen evlilik kurumundan, toplumsal değişmezlere; ilişkilerin karşılıklı konuşularak gelişebileceğini üst nesillerden izlememiş olmaktan, yazılı ve görsel araçların bunun aksi öğretiler sergileyen ürünler sunmasına; ilişki çözümünde ya sev ya terklere; kol kırılır yen içinde kalırdan, kız evi naz evidirlere; kişisel gelişimlerin otuzlarda başlamasından, kendini tanımaların kırkları bulmasına kadar uzanan bir silsile.

Bu bireysel çözüm arayışlarında en çok başvurulan yöntem ise aldatma. Her şeyin başladığı duyguya dönme arzusu, ilk baştaki sorunsuzluk özlemi, mükemmele yakın olan bilinmezlik ihtiyacı, var olan ilişkide kurulamayan dengelerin yeni birisiyle kurulabileceği hayali…Sonrası mı? Sonrası her yerde yarım kalmış ilişkiler. Gönlünü birine açamayan ve aklını birine yatıramayan kişi; birden fazlasına gücünü yettirebilir mi?

Hafif gülümsüyorum yazarken cevabı herkesin biliyor olmasından. Bugünün cümleleri aldatmaya giden yol içindi; haftaya aldatanı, aldatılanı yazmaya devam. Mevzu uzun, kısa da anlatılmıyor ki :)

INSTAGRAM

 

Yazının Devamını Oku

İlişkilerin Dipsiz Kuyusu 'Aldatmak!'

9 Eylül 2020
İlişkilerden gidemeyen ama kalmayı da başaramayanların hikayesi aldatmak. Kimileri için bilinen ve beklenen son gibi.

Gitmeye gücü olmayanların, hayatı tek başına yüklenemeyenlerin, sorumluluğu hep paylaşmak isteyenlerin hikayesi. Partnerini ilk seçerken başlıyor aldatan aldatmaya. Onlara koşulsuzlukları armağan edenleri eşlikçi ilan ediyorlar çoğu zaman hayatlarına. Sevildiklerine, bakım aldıklarına inandıklarıyla başlıyorlar bu yola çıkmaya.

Gelecek olanı öngörselerde bu eşlik hali güzel gidiyor hayatlarında. Sonra bir şeyler değişiyor. Onların istediği gibi gitmiyor, gidemiyor, eksikler başlıyor, fazlalar oluyor, çünkü ilişkiler bir artı birin iki etmediği yerler sonuçta! Sonra kendi yalanlarında buluyorlar kendilerini. Kimi bahis oyunlarıyla, kimi yalanlarla, kimi seks kaçamaklarıyla, kimi ekonomik dolandırıcılıklarla, kimi gönül ilişkileriyle… Aldatıyorlar!

Aldatılan da biliyor yaşanılanları, yaşayacaklarını... Anlıyor, seziyor, öngörüyor, konduramıyor bazen; bazen de vazgeçmek istemiyor kendi peri masalından. Zaten en başında öyle bir birliktelik kuruluyor ki aldatsa da ayrılamazcasına. Sonra biraz görmeme, sonra biraz göz yumma, sonra biraz ortaklık etme... Ama gün geliyor bu ilişkinin normları artık olanları tartamıyor. Bazen o son gönül ilişkisi tanıdık biri çıkıyor, bazen kaçırılan paranın miktarı tahminleri aşıyor. Belki söylenen son yalan kalanın kişiliğine, yaşamına kocaman bir darbe oluyor. Son güven kırıntısı da ilişkiden elini ayağını çekiyor. Mahcubiyet aldatan iki tarafında yaşadığı bir duygu oluyor ki hatası olmayan için çok da ağır bir yük halini alıyor.

İlişkileri çoğu zaman aldatma bitirmez; oraya gelirken geçen yollar, biten umutlar, yok olan hayaller ve tabi ki son bulan güven bitirir! Aldatma çok yönlü bir hikayedir terapi odasında. Her yönünü de konuşmaya değerdir. Aldatma gidemeyenlerin ve dahası ilişki de kalamayanların hikayesidir ve terapiye çoğu zaman eşlik eden partner getirir.

Aldatmanın pek çok halini yazmaya karar verdim. Haftaya gönül ilişkilerinden başlıyoruz. Üç kişinin bir ilişkide durmaya çalıştığı ama durmanın imkansız olduğu yerden…

Kimdi giden, kimdi kalan diyor ya şair*, gideni de kalanı da konuşmanın vakti geldiyse, merhaba sonbahar…

* Terkeden Şiiri, Murathan Mungan

INSTAGRAM

Yazının Devamını Oku

Eşinizin Anneler Gününü Kutlamalı Mısınız?

6 Mayıs 2020
Eşinizin anneler gününü kutlamalı mısınız yoksa bu işi çocuklarınıza mı bırakmalısınız? Günün sahibi elbette çocuklar!

Anneler günü, hayatımızdaki değerli günlerin anlamı ve kıymeti oldukça büyük olanı. Verilen hediyeler eşlikçi kabul edilse de hikayenin özü; hatırlanmak, anıları yad etmek, umutları paylaşmak ama en önemlisi duygularımızı yaşamak. Anneler günü var oluşumuza ve var ettiklerimize biraz şükür ettiğimiz bir gün. Doğuranımıza veya üstümüze emek koyana kıymetini sunduğumuz gün. Belki de bazılarımız için hesaplaşma ve çatışma, bazılarımız için ise anılarımızda yaşatma günü. Ama günün sonunda en derinimizle duygularımızı paylaştığımız, ortaklaştırdığımız gün.

Bu güne dair geçenlerde bir soru geldi önüme; eşler tarafından kutlanan bir anneler günü mü yoksa çocuklara bırakılan bir anneler günü mü olması gerekir diye. Gülümsedim. Eşlerin özel günleri kutlamaktaki inceliklerini severim. Çiftler kendi özel günlerini belirler ve karşılıklı jestleriyle ilişkilerini güçlendirirler. Zorunluluk ve sadece hediyeleşmekle sınırlı değilse ne güzel bir örnektir bu durum çocuklara.

Özel günlerin özel hissedilen günler oluşuna eşlik etmek ne kadar da kıymetlidir esasında. Dolayıyla da eşlerin bugünleri nasıl yaşadıkları çocukların en büyük şansı veya şanssızlığıdır. Eğer eşler bu günlerin önemini duygusal bir yatırım üzerinden gerçekleştiriyor ve duygularını paylaşmakta güçlük çekmiyorlar ise ne şanslı çocuklar yetişiyor demektir geleceğe.  İhtiyacı karşılayan bir hediyeden çok duyguyu ve özel olduğunu hissettiren bir cümleye sığıyorsa o gün, herkes için ne güzel bir hayat öğretisidir aslında.

Pek tabi bir ilişkide bunu gözlemleyen çocuklar özel günleri kıymetini bu şekilde öğreniyor ve uyguluyorlarsa anneler günün sahibi elbette çocuklardır. Eşlerin o günkü meselesi kendi annelerine duydukları duyguların peşinden koşmak ve yine çocuklarına anneler günü kutlamak konusunda başka bir öğretinin kapılarını aralamaktır. Meselenin özü çocuklarımıza öğrettiklerimiz.

Duyguları paylaşmayı öğretmiş, bunun ifade etmiş ve bu konuda çocuklarını yüreklendirmiş bir baba elbette anneler gününün bir izleyicisi ve gurur duyanı olarak eşlikçisidir. Teşekkürü büyüktür eşine, dünyaya getirdiklerine. Lakin çocuklar özgürdür sözlerinde. Mesele onların meselesi, anne onların annesidir. Çünkü bu hikaye üst kuşağa bir minnettir.

Yazının Devamını Oku