Uğur Yılmaz

Gençlere özel plan şart

15 Eylül 2020
Ekonomiyle ilgilenenleriniz bilir, her ayın 10’unda iş gücü istatistiklerini açıklar Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK).

Pandemi süreciyle birlikte bu açıklamaların şekli değilse bile içeriği değişti ve biraz daha dikkatli okuma gerekmeye başladı. 2018 Ağustos ayındaki döviz dalgalanmasına kadar iş gücü rakamları giderek düzelmeye başlamıştı.
*
Haziran 2018 verisine göre, 29 milyon 314 bin istihdam vardı. İşsizlik oranı ise 10.2’de kalmış. 2019 Haziran’da bu rakamlar istihdamda 25 milyon 512 bin kişi ve işsiz oranı da yüzde 13. Bu yılın Haziran ayı verisi ise 26 milyon 531 bin istihdam ve 13.4 işsizlik oranı.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, kısa çalışma ödeneği ile işten çıkarma yasağı. Bu şartlar altında işsiz oranı çok artmamış görünebilir. Ama bize sıkıntılı tabloyu, istihdam oranı ve iş aramaktan vazgeçenler gösteriyor.
Yani 24 ayda istihdam rakamı neredeyse 3 milyon geriye düşüyor. Yani kapasiteler düşüyor, işletmeler kapanıyor demektir bu. Buna bir de artan nüfusu ekleyince tablo biraz daha iç karartıcı olabiliyor.
*
İçiniz kararmasın bunu düzeltebilecek dinamizme sahibiz. Ancak asıl korkutan tablo genç işsizlerde. 24 ayda 15-24 yaşı kapsayan genç işsiz oranı yüzde 20.2’den bugün yüzde 28.2’ye çıkmış durumda.

Yazının Devamını Oku

Kimsesiz gölet

8 Eylül 2020
Yazın son demlerini yaşıyoruz artık. O nedenle bunaltıcı sıcakta, özellikle akşamları doğaya kaçmayı çok seviyorum.

Kamp sandalyesi, küçük bir masa, bir termos çay en büyük keyiflerimden. Ha bir de, dostların güzel sesleri yaz akşamlarını doyulmaz kılıyor. Tabi olumsuz girdiler işbaşı yapana kadar.

Size bu hafta Bursa’nın en güzel yerlerinden biri olan Kayapa Göleti’nin kimsesizliğinden bahsetmek istiyorum. Zaman zaman, yazılarıma çevresindeki kirliliği anlatarak girmişti Kayapa Göleti.

Doğa harikası bir yer. Bir tarafınız şehir ışıkları. Ama o tarafa dönmezseniz, Bursa’da olduğunuzu unutacağınız bir yer Kayapa Göleti.
Ormanla çevrili, içinde ördeklerin ve balıkların yaşadığı, etrafında sokak köpeklerinin gelenlerden yemek beklediği güzelliklerle dolu bir yer. Baharlarda, göleti besleyen dereye doğru yürümek ayrı bir keyif.

Geçen hafta, iki akşam gitme imkanı bulduğum Kayapa Göle’nde, çevresel kirlenme yine göze çarpıyordu. Akşam karanlığında, kendinizi başka bir dünyada hissettiğiniz Göleti, gündüz görmek insanın içini acıtıyor. Etraftaki şişe ve plastik çöplerinin dışında, ses kirliliğini de bizzat yaşadık.

Komşu piknikçiler kendi zevklerinin herkes tarafından benimsendiğinden çok eminlerdi. Adeta bize de hizmet etsin diye, damardan şarkılarının sesini olabilecek en yüksek sese de ayarlamışlardı. Hizmette sınır yoktu anlayacağınız. Ardından daha vahim bir duruma tanıklık ettik.

Yasal karşılığı olup olmadığından emin değilim ama iki araçla getirdikleri jetskilerine binen iki kişi, bir saat ne göletin sakinleri balıklar ve ördeklerde, ne de etrafında kafa dinlemek isteyen bizlerde huzur bıraktı. Bu arada üzerlerinde can yeleği bile yoktu. Öylesine bir hazırlıkla buraya gelebilme cesaretini göstermeleri ya kendilerine olan yüksek güvenden ya da Kayapa Göleti’nin kimsesizliğini iyi bilmekten kaynaklanıyor olmalı. Yakılan devasa ateşler ise son noktayı koyar cinstendi.

Yetki sahibi olanlar, Kayapa Göleti için acilen bir karar vermeli. Ya giriş çıkış imkansız hale getirilmeli (Çok sevdiğim halde Göleti kaybetmektense gitmemeye razı olurum) ya da başka göletlerde gördüğümüz gibi burası da, insanların sınırlamalarla yararlanabileceği, bir piknik alanı olarak kullanılabilmeli. Böyle olursa, hiç yoktan çöp konteyneri, seyyar bir tuvalet ve görevli bulunması gibi imkanlarla varlığını devam ettirebilir Kayapa Göleti. Aksi bir cennet parçasının tamamen kimsesizleşmesine tanıklık etmeye devam edeceğiz.

Yazının Devamını Oku

Yüzümüzü güneşe dönelim

1 Eylül 2020
Aylar sonra ilk kez sinema salonuna girme cesareti gösterdim.

Yine de büyük bir çekince ile sadece 14 kişinin alındığı özel koltuklu bir salonu tercih ettim.
Film büyük yönetmen Christopher Nolan’ın. İyi de yaptık; ailece keyifli bir film izledik. Gelecek ile geçmişin savaşı, yaşadığımız dönemi de tekrar sorgulattı. Detay vermeyeceğim.

Geleceği oluşturan bizlerin, yaptığımız hataların başka yaşamları etkileyeceğini bir kez daha hatırlatıp, asıl derdime geçeyim.
Malum,Türkiye Karadeniz’de keşfettiği 320 milyar metreküplük doğalgaz yatağının sevincini yaşıyor. Rakam, dünya ölçeğinde çok büyük olmasa da, bizim açımızdan önemli. Hem cebimizde döviz kalmasını, hem doğalgaz alırken pazarlık gücümüzün artmasını sağlayacak. Gözler, şimdi Akdeniz’de. Oradan da müjdelerin gelmesi bekleniyor.

Enerjide dışa bağımlılığın azalması elbette sevindirici bir durum. Ama petrol ve doğalgaz zengini olmadığımıza da sevinmek mi gerekli acaba? Petrol ve doğalgaz zengini olsak üretmek ve çalışmaktan kaçınacağımız gibi dünyanın kirlenmesine katkımız da bir o kadar fazla olacaktı.
Türkiye’nin üretenleri ve üretmeye kafa yoran mühendisleri, ekonomistleri, çevrecileri yenilenebilir enerji üzerine çok düşünüyor. Enerji zengini olsak belki bu kadar düşünmeyecektik.

Biraz doğalgaz ve petrolümüz olsun; ama asıl kafayı yenilenebilir kaynaklarla elektrik üretmeye yormalıyız. Mesela zengini olduğumuz güneşe daha çok kafa yormalıyız.

Geçen hafta BUSİAD Başkanı Ergun Hadi Türkay, bu konuyla ilgili bir açıklama yaptı. Doğalgaza memnun olduklarını ama güneşin de unutulmaması gerektiğini dile getirdi. Türkay, uzun süredir bu konulara kafa yoruyor. Kendisi de yenilenebilir enerji işiyle uğraşıyor. Konuya hakim anlayacağınız. Almanya’nın Türkiye’nin yarısı kadar güneşe sahip olmasına rağmen 8 kat fazla elektrik ürettiğini söylüyor Türkay. Özellikle belirttiği bir nokta ise güneşin bedava, kayıp kaçağın ise neredeyse sıfır olduğu.

Yazının Devamını Oku

Maskeyi sadece ağzımıza takmamalıyız

25 Ağustos 2020
Ailevi nedenlerle geçen haftayı batı ve orta Karadeniz’de geçirdim. Gittiğim bazı yerler, Sağlık Bakanlığı’nın mobil uygulamasına göre çok yüksek riskli bölgelerdi. Elimizden geldiğince önlemimizi aldık, maskemizi taktık, toplu ortamlarda bulunmamak için uğraştık. Bulunmak zorunda kaldığımızda ise çok kısa sürede oradan ayrılmaya çalıştık.

Gittiğimiz yerlerde maske takan çoktu. Hatta köylerde bile maske takanlara tanık olmak beni şaşırtmadı desem yalan olur. Karantina altındaki bir köyün girişinde nöbet bekleyen jandarmaya da tanık olduk, o karantinadan kaçmaya çalışanlar olduğuna ilişkin hikayelere de.
*
Maskeyle sadece ağzımızı kapatmamızın yetmeyeceğini, bazı insani isteklerimize de maskeyle set vurmak zorunda olduğumuzu anlamadığımızı fark etmem çok uzun sürmedi. Maskenin sadece görüntüyü kurtarmak için takıldığını gidilen düğünler ve hasta ziyaretleriyle anladım. Görüştüğüm insanların davranışları umudumu azaltacak cinstendi.
Bir tanesi, yeğeninin Covid-19’a yakalanmış olabileceğini ve onu ziyarete gitmeyi düşündüğünü söyledi örneğin. Hem de beş kez kalp ameliyatı geçirmiş birisi olmasına rağmen. Çok dil döktüm, umarım vazgeçmiştir bu sevdasından. Bir tanesi, birkaç tane düğüne katılmak zorunda olduğundan bahsediyordu. Aman demeyi ihmal etmedik.
Toplumsal baskı, alışkanlıklar ve istekleriniz, görünmeyen düşmana karşı koyacağınız iradeyi kırmayı başarıyor. Maskeyi, sadece ağız ve buruna takarsanız sonu bu oluyor. İradenizi güçlendirip, isteklerimizi sınırlamadıkça, alacağımız daha iyi bir sonuç görünmüyor ne yazık ki.
*
Bu kısa seyahatte anladım ki, insanların tercih ve iradesine bırakırsanız bu işi, koronadan kurtulmamız hiç de kolay olmayacak. Evet bu bir irade işi ama önce kurallar işi. Devlet kuralları daha net çizmeli. Düğünler askıya alınmalı. Kırsalda insanların en ciddi sosyalleşme alanı olan düğünler bulaş için de cennet. Hepimizin aklında olan ama yaşamak istemediğimiz şey sonbaharda tekrar evlere kapanır mıyız? Sorusu. Önlemleri vatandaşa yıkarsak varacağımız sonuç da o olacak gibi. Bir de buna soğuk algınlığı, gribal enfeksiyonlar eklenince işin içinden çıkmak zor olacak.

Yazının Devamını Oku

Altın

11 Ağustos 2020
Malum çok hareketli bir yıl yaşıyoruz. Doğal felaketlerle başlayan, pandemi ve ekonomik krizle devam eden bir yıl. Herkes şaşkın. İnsanlık gözüne ışık tutulan tavşana döndü. Hangi veri ile ne karar vereceğini bilemez oldu.

Türkiye’nin etrafında sular ısınıyor. Doğu Akdeniz, Suriye’nin kuzeyinde ABD, terör örgütleri ilişkisi, Azerbaycan ile ortak tatbikat vs. Sert bir sonbahar ve kışa girileceği artık malum. Winter is coming yani.

Yeniden evlere kapanıp kapanılmayacağı, ekonominin tekrar durup durmayacağı konuşuluyor. Geçen hafta altınla yatılıp altınla kalkıldı. Herkes nereye gidiyoruz diye merak içinde.

Altının niye bu kadar yükseldiği ve nerede duracağı merak konusu. Yorumlar gani. İsteyen istediğini alsın. Mücadele büyük. Detaylı bir altın analizi yapacak değilim. İşlerin değiştiği ve bu değişime göre yeni bir doğumun yaklaştığı aşikar. 31.10 grama karşılık gelen ons altının seyrine ilişkin birkaç rakam vereyim:
“1950’de ons altın 34 dolar düzeyinde. 1980’de 615 dolar, 1980 615, 1990 383, 2000’de 279 ve 2010’da 1224 dolar. Bugün 2000 doların üzerinde.”
Bir sürü gerekçe ortaya atılıyor artışın nedeni olarak. Pandemi sürecinin uzun süreceği kaygısı ve piyasadaki para miktarının artması, yani paranın değerini kaybetmesi altına yönelişin başındaki iki neden olarak gösteriliyor.

Sadece bireyler değil, devletler de altına yönelmiş durumda. Türkiye altın rezervi açısından, 583 ton ile 12. sırada görülüyor. Hatta, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, 2019’da dünyanın en çok altın alan merkez bankası olmuş. Geçen yıl 159 ton altın almış Merkez Bankası. Yani bir şeylere hazır yakalanmış ya da hazırlığını gelecek güne göre yapmaya çalışmış. 31 Aralık 2019’da bir kilo altın 48 bin 900 dolar civarındayken, bugün 65 bin 900 dolar civarında. Varın Merkez Bankası’nın kazancını siz düşünün.

Amacım ekonomik değerlendirme değil. Elbette kendimizi korumak için önlemler alacağız. Ama asıl olan altın, sanki yatırım yapılan sarı metal değil. Asıl olan altın, önce bedeni ve akli dengemizi korumak. Sonra her şeyi yapabilecek güce elbet kavuşuruz. Kaotik bir ortamdan geçiyoruz. Sakin bir şekilde olanları anlamaya çalışmalıyız elbette. Ancak her hıyarım var diyene de tuzla koşmayalım.

Yazının Devamını Oku

Ölümün bağlacı olmaz

4 Ağustos 2020
Bazı cümleleri bağlaçla devam ettiremezsiniz/ettirmemelisiniz.

Meşru müdafaa dışında cana kıymayla ilgili bir cümleyi örneğin.

Burada kullanılan; ama, ancak, mesela, çünkü ve diğer bağlaçlar, ölüme neden bulmanın yolunu açar. Aman diyelim. Böyle cümlelerin kurulduğu beyinlerin ve ağızların sahibi olmayın. Bir insan ve özellikle bir kadın, çocuk öldürülmüşse, bağlaçsız cümlelerimizi çıkaralım beynimizdeki odacıklardan.

Sadece insan da değil üstelik. İstanbul’da komşusunun köpeğini, gözünü kırpmadan vuran kişiyle ilgili de bağlaçsız kuralım cümlemizi.

Bağlaçsız kuramazsak cümlelerimizi, ortak hayat kurmak da zorlaşır. Bir canlının öldürülmesinde amalara yer yoktur. Bir ölümün hangi koşullarda geçerli olabileceği hukuki, ahlaki ve vicdani olarak hepimiz için sarih olmalıdır.

Bir kadının, bir köpeğin, bir kedinin, bir erkeğin öldürülmesinin ardından kurulan bağlaçlı cümle duyarsanız kaçın ordan. Ölümün bağlacı olmaz çünkü.
İlla bağlaç kullanacaksanız cümlelerinizde, onlar hayata bağlaçlar kuran cümleler olsun. “Yaşamayı hak ediyor çünkü insan (canlı)” diyebilmeliyiz mesela. Dini referans vereceksek, “Allah’ın verdiği canı sadece Allah alabilir” ya da “Kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur” diyebilmeliyiz.

Aksi halde, herkesin bağlacın arkasına ekleyeceği bir nedeni olur. Bu nedene izin vermemek ise insanlığımızın geldiği noktayı işaret eder.

Yazının Devamını Oku

Bireysel ulaşım öne çıkıyor

7 Temmuz 2020
Pandeminin hayatımızı değiştireceği konuşuluyor mart ayından beri. Ufak ufak etkilerini görmeye de başladık.

Bundan bir yıl kadar önce, özellikle ulaşım anlayışının, paylaşım ekonomisi ile değişime uğrayacağı, elektrikli araçların yaygınlaşacağı, otomobil almak isteyenlerin oranın düşeceği konuşuluyordu. Dev şirketler gelecek 30-40 yılını buna göre şekillendiriyordu.
Durum değişiyor gibi. Paylaşım ekonomisini şimdilik pandemi vurdu. Toplu taşıma, sağlık açısından sıkıntılı durumda. İnsanlar bireysel ulaşım araçlarına yönelmeye başladı tekrar. Bir farkla. Karbon salımı daha az olacak, ekonomik maliyeti daha düşük, trafikte ilerlemeyi sağlayacak bisiklet ve motosikletlere ilgi arttı. Bu bir gözlem değil sadece, rakamsal dayanağı da var. Bu rakamlara bakarak, özellikle eve servis yapan kuryelere talep de artınca onların kullandığı motosiklet satışı da artıyor haliyle. Gençler bisiklet, elektrikli scooter gibi araçlarla ulaşımı tercih etmeye başladı bile.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun yayınladığı motorlu kara taşıtları verilerinde, Mayıs 2020’de motosiklette artış net görülüyor. Geçen yıl 3 milyon 271 bin olan trafiğe kayıtlı motosiklet rakamı, bu yıl aynı dönemde 3 milyon 376’e çıkmış durumda.
Bisikletle ilgili bu kadar net rakama ulaşmak mümkün olmadı. Ancak meslektaşlarımın yaptığı haberlerde yüzde 30 gibi bir artıştan bahsediliyor.
Önümüzdeki süreçte kabinlisi de dahil olmak üzere çok sayıda motosiklet görmemiz mümkün olabilir. 

Ayrıca tabana kuvvet anlayışı da öne çıkacak. Bisikletten elektrikli bisiklet, scooter ve motosiklete kadar çok sayıda bireysel araç yollara çıkacak gibi. Buna göre önlemler alınmalı. Ama salgından kurtulup tekrar paylaşım ekonomisini konuşabileceğimiz döneme dönebilmeyi de çok arzularım. Ancak çok da kolay görünmüyor.
Kalın sağlıcakla.

Yazının Devamını Oku

Tazminat kaygısı

24 Haziran 2020
Kontrollü Normalleşme Süreci yaşıyoruz. Hoş kontrolü kaybettiğimizi düşünenlerdenim.

Uzun bir eve kapanma sürecinin ardından, marjinal faydası yüksek olan özgürlüğe kapıldık gidiyoruz. Zembereğinden boşalmış yay gibiyiz. Maske, mesafe hijyen hak getire. Yeniden eve kapanma korkusu yaşarken, bir gözümüz ve kulağımız da ekonomide.
Malum aylarca üretim ve hizmet durdu. Çarklar dönmeye başlayınca, başka sorunlar ortaya çıkmaya başladı. Şimdi istihdam konusu masaya geldi.
Bu konu bir yandan ekonomik, diğer yandan sosyolojik ve psikolojik unsurlar içeriyor. Taraflar dinlenmeye başlandı. Yakında önce istihdam kalkanı açıklanacak, ardından da kıdem tazminatı için formüller kesinleşecek.
İşçi kıdem tazminatına dokunulmasına “Kırmızı çizgimiz” diyerek karşı çıkıyor. Hal böyle olunca sanıyoruz ki, işveren bunu destekliyor. Ama öyle görünmüyor. İşveren birkaç noktada kıdem tazminatının bir fonla yönetilmesine karşı.

*
Birincisi ve belki de en önemlisi, istifa edildiğinde de çalışanın kıdem tazminatını hak ediyor olması. İşveren, bu madde nedeniyle vasıflı çalışanlarını kaybetme korkusu yaşıyor. İşveren, en ufak bir fazla ödeme önerisinde, çalışanın kıdem tazminatını yakma derdi kalmayacağı için iş yerini değiştirebileceğini, bunun da kendilerini zora sokacağını söylüyor. Yani kurum aidiyeti yara alacak diyorlar.
Bu konuda ikinci sıkıntı ise, fona her ay ödenecek olan yüzde 3’lük katkı. Bu da işvereni düşündürüyor. Bugün bir işçiyi işten çıkardığında ya da işçi emekli olduğunda tazminat ödeyen işveren, her ay düzenli bir yükün altına girmek durumunda kalacağı için dertli.

Yazının Devamını Oku