Uğur Yılmaz

Gelecek pilde

11 Şubat 2020
Yerli elektrikli otomobille birlikte gündeme gelen piller, aslında değişen dünyanın da habercisi.

Öyle ya, fosil yakıtlarla dünyamızı kirletiyoruz el birliği ile. Ancak bir yandan fosil yakıtların azalma eğilimi, diğer yandan küresel ısınma etkisiyle, artık araçların elektrik enerjisiyle çalışması geri dönülemez bir noktaya gidiyor. Ancak burada önemli iki nokta öne çıkıyor. İlki elektriğin kaynağının ne olduğu? Yani pillerin şarj edileceği elektrik enerjisi yenilenebilir enerjiden mi, yoksa yine fosil yakıtlardan mı elde ediliyor. Eğer elektriğinizi fosil yakıtlardan üretmeye devam ediyorsanız, elektrikli araç kullanmanızın çok da bir önemi yok.
Ancak gerek fosil yakıtların azalması gerekse küresel ısınma nedeniyle dünyada elektriğin depolanması için çok ciddi çalışmalar yapılıyor. Bu konuda da Çin pastanın hakimi. Çin, yüzde 62 ile pil üretiminde lider. Çin’i ABD, Güney Kore ve Polonya takip ediyor.
Türkiye de, Zorlu Holding ve Çinli ortağıyla bu konuda önemli bir adım atmış durumda. Zorlu Grubu 2023’te Türkiye’nin ve dünyanın sayılı pil üreticisi olmak için harekete geçti. Bilindiği gibi Zorlu Grubu, yerli otomobilin de ortakları arasında

*

Olaydaki devrimi şöyle düşünün; buhar gücü bulunduğunda, insanlar bir yandan kendi kas gücünün sınırlarını aşmış, diğer yandan da mobiliteyi sağlamıştı. Şimdi de elektrik enerjisinde hem mobilite daha da yaygın hale geliyor, hem de çevrecilik öne çıkıyor. Düşünün ki evinizin çatısında güneşten elde ettiğiniz elektriği pillerle depoladınız. Artık daha mobil ve daha çevreci olabileceksiniz.
Teknoloji de hızla bu gelişmelere hizmet eder durumda. Pillerin kullanım ömürleri, şarj süreleri artarken kapladıkları yer ve ağırlık da giderek düşüyor. Fiyatlar da öyle. Aynı gelişme yenilenebilir enerji üretme teknolojilerinde de ortaya çıkıyor. Yani kısa sürede yenilenebilir enerji ve bu enerjinin depolanması teknolojileri daha ulaşılır hale geliyor. Yine tıpkı buharlı makinelerin bulunmasında olduğu gibi. Ancak bu kez her şey kat be kat hızlı gelişiyor. Şu an lityum iyon pillerin de yakın gelecekte yeni bir teknolojik gelişmeye maruz kalacağı ve yepyeni bir dünyanın önümüzde açılacağı ifade edilir oldu.
O nedenle varmak istediğim sadeti kısaca şöyle ifade edeyim; yerli otomobil, tek başına bir anlam ifade etmiyor. Ancak bunu geleceği yakalamak olarak görürsek ve özellikle pil teknolojilerinde söz sahibi olmaya çabalarsak o zaman gerçekten bir çağı yakalarız. Artık güç bitmeyen pillere sahip olanın elinde olacak. Petrol giderek önemini azaltacak. Bu da enerjideki güç dengelerini değiştirecek. Güneş cenneti ülkemizde, umarım yenilenebilir enerji ve bu enerjinin depolanmasına daha çok akıl yürütülür.

Yazının Devamını Oku

Değişenler değişmeyenler

28 Ocak 2020
Hiç kuşku yok ki, insan denilen varlığın en büyük değişimi, avcı-toplayıcı düzenden tarımla, yerleşik düzene geçmesiyle yaşanmıştır.

Aslında, tarih deyince aklımıza da bu dönem ve hatta yazının keşfinden sonraki ki 5 bin 500 yıl aklımıza gelir.
İnsan denilen varlığın tarihi, 200-300 bin yıl öncesine dayandırılırken, biz bunun 12 bin yıl kadar önce yerleşik düzene geçtiğini ve medeniyetler oluşturmaya başladığını, 5 bin 500 yıl kadar önce yazmaya başladığını biliyoruz.
Hal böyle olunca, bazı tarih aralıklarını gözümüzde ne kadar büyüttüğümüz ortaya çıkıyor. Aslında tarihi, kendi kişisel yaşam süremizle ilişkilendiriyoruz sanırım. Son yıllarda hızla yaşanan dijital dönüşümü anlarken de, şaşkınlık, hayranlık, karşı duruş gibi tepkiler veriyoruz. Ancak tarihin akışı devam ettikçe, verdiğimiz tepkilerin bir kısmının anlamsız olduğunu anlayacağız.
*
Teknolojik ilerlemelerin gereğinden fazla abartıldığını düşünenlerdenim. Bunu açmalıyım. Teknolojik gelişmelerin, somut üretimlerden daha önemliymiş havasında olmasına karşıyım. Teknoloji, nasıl 19 ve 20. yüzyıl boyunca kas gücünde bize önemli kazanımlar sağladıysa, yeni dönüşüm de elbette beyin gücünde kazançlar sağlayacak. Ancak, yapılanların tamamı daha iyi doyabilmek, daha fazla haz ve mutluluk alabilmek için yapılmaya devam edecek.
Hep örneği verilir, (geçen hafta katıldığım bir toplantıda da benzeri konuşuldu) “Booking ve Airbnb’nin otelleri yok ama otel zincirlerinden daha çok kazanıyorlar” diye. Ya da Uber, Amazon, Youtube gibi teknoloji şirketlerini sıralayabiliriz. İyi de bunlar yeni bir ürün üretmiyorlar. Bu şirketler üretilen ürünlerin servis ve pazarlamasına ilişkin yeni yöntemler geliştiriyorlar. Aslında yine konaklayacak bir yere, ulaşımınızı sağlayacak bir araca, iletişiminizi sağlayacak bir yönteme ve ihtiyacınızı karşılayacak bir alışveriş noktasına ihtiyacınız var (bu alışveriş noktasını siz görmesiniz de). Sanki insan ihtiyaçları sona ermiş ve insan beslenmeyen, tüketmeyen, hazlarını somut olandan tamamen soyut olana kaydırmış gibi düşünülmesi, bana anlaşılmaz geliyor.
*

Yazının Devamını Oku

Daha sağlıklı veriye ihtiyacımız var

21 Ocak 2020
“Türkiye genç, yaratıcı, iyi eğitim görmüş beyinlerini kaybediyor.”

Çok sert oldu belki ama toplumsal algı böyle.
Bir toplantıda, eğitimci bir iş insanı, gelecekte fabrikalarda çalışacak mühendis bulmakta zorluk çekileceğini ifade etmişti.
Rakamlara ilk anda bakılınca onu doğrular durumda. Hiç değilse yüksek nitelikli insanların, Türkiye dışında yaşamayı seçtikleri çok sık konuşulur oldu. Çevremizde, yurt dışına yakın zamanda yerleşen bir tanıdığı olmayan yoktur belki de.
Konuyu araştırırken, netleşmenin o kadar da kolay olmadığını gördüm. Daha ciddi çalışmaya ihtiyaç var.
Biraz rakamlara bakalım önce. TÜİK 2017 ve 2018 için rakamları yayınlamış. 2017’de Türkiye’den göç edenlerin uyrukları belirtilmemiş. 2018 için bu açıklanmış. Türkiye’den göç eden kişi sayısı 2017 yılında bir önceki yıla göre yüzde 42,5 artarak, 253 bin 640 olmuş. Yani 2016’da bu rakam 175 bindeymiş. Bu iki yılda FETÖ nedeniyle gidenler de rakamı artırmış olabilir. Ya 2018’e ne demeli. Türkiye’den göç eden kişi sayısı 2018 yılında bir önceki yıla göre yüzde 27,7 artarak 323 bin 918 olmuş. 2018 istatistiğinde bir ayrıntı daha verilmiş, Türkiye’den yurt dışına giden nüfusun 136 bin 740’ı T.C. vatandaşı iken, 187 bin 178’ini yabancı uyruklu nüfus oluşturmuş. 2019 yılı rakamının da yaz aylarına doğru açıklanması bekleniyor. Rakamın daha da artması şaşırtıcı olmayacak.
Türkiye’den göç eden nüfusun yaş gruplarına bakıldığında, en fazla göç edenlerin yüzde 15,7 ile 25-29 yaş grubu olduğu görüldü. Bu yaş grubunu yüzde 13,2 ile 20-24 ve 30-34 yaş grubu izledi. Türkiye’den göç eden yabancı uyruklular ise, yüzde 20,6 ile Irak, yüzde 7,4 ile Azerbaycan, yüzde 7 ile Özbekistan, yüzde 5,4 ile Türkmenistan ve yüzde 4,9 ile İran vatandaşları takip etti.

TÜRKİYE’YE GÖÇ...

Peki Türkiye’ye göç edenlerin durumu. İşte burada biraz kafa karışıyor. Türkiye’ye göç edenlerin sayısı 2018 yılında bir önceki yıla göre yüzde 23,8 artarak 577 bin 457 kişi olmuş. Türkiye’ye yurt dışından gelen nüfusun 110 bin 567’si Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı iken, 466 bin 890’ını yabancı uyruklu nüfus oluşturdu.

Yazının Devamını Oku

Mutluluk hastalığı

14 Ocak 2020
Garip mi geldi başlık? Mutluluk neden hastalık olsun mu diyorsunuz?

 

Geçen hafta Küçük Joe adlı filmi, Konak Kültür Mekezi’nde Başka Sinema’da kızımın ısrarıyla izledim. Okuduğum psikoloji kitaplarında mutluluğa bu kadar yüksek anlam verilmemesi gerektiğine ilişkin yazıların görsel anlatımıyla karşılaştım filmde.
Evet, bu filmde mutluluk bir hastalık halinde gelişiyor. Bitki üreten bir gen bilimci kadının, ortaya çıkardığı ve oğlunun adını verdiği Küçük Joe adlı bitki, hayatta kalabilmek için etrafındakileri enfekte ediyor. Ve polenleri soluyan insanlar, artık aynı insan olmaktan çıkıyor.

*
Çiçeğin yaratılma amacı da, uygun sıcaklıkta ve şartlarda, çiçekle konuşulması halinde, insanlara mutluluk veren bir koku yayması.
Yani amacımız mutluluk. Peşinde koştuğumuz şey hep mutluluk. Bazen antidepresanlarla, bazen satın alarak, bazen bağımlılık yaratan ürünlerle mutluluk peşinde koşarız. Peşinde koşarız diyorum çünkü mutluluk, tam da böyle bir şey. Bir yenisi ya da daha iyisi gelene kadar mutluluk veren şeyleri beklemek ya da oraya doğru etkin bir çaba içinde olmak değil midir yaptığımız.
Filmde de mutluluk arayışı bir hastalık olarak karşımıza çıkıyor. Bu hastalık aynı zamanda ana uyarıcının hedefine odaklanmış, bu anlamda tek hedefi olan insan görüntülü canlılar haline dönmemize neden oluyor.

*

Yazının Devamını Oku

Zor yıllar

7 Ocak 2020
Yılın ilk haftası da geride kaldı. Aman kalsın. Hatta üstü de kalsın. Artık her geçen yılın ardından ağır sözler etmeye mi başladık, yoksa yaşlanma belirtisi mi bu?

2019 zor bir yıl oldu, Türkiye ve dünya için.
Dünyada Trump’sız gün geçmedi desek yalan olmaz. ABD Başkanı, mesaisinin büyük bölümünü harcadığı tweet atma işine kendini kaptırmış durumda. Tweet atarak dünyayı karıştırıyor.
Ülkemizle ilgili onur kırıcı ifadelerinde olduğu mesajların yanı sıra, Kuzey Kore Lideri Kim Jong-un’la görüşmeleri, ABD-Çin ticaret savaşı, NATO’nun AB’li ortaklarına çıkışı, Ukrayna’ya yaptığı rakibi Joe Biden’ın oğlunun soruşturulması baskısının ardından gelen azil süreci, Trump’ın alışılmadık bir devlet başkanı olduğunu gösterdi.

*

Dünya Trump’la uğraşırken, Venezuella, Bolivya gerginlikleri, İngiltere’de Brexit sorunun sürmesi ve Türk torunu Boris Johson’un Başbakanlığı da gündemde önemli bir yer tuttu. Suriye, Irak ve İran da yine uluslararası sorunlarda önemli bir yerde olmayı sürdürdü ve sürdürecek gibi.
Bunlara bir de Doğu Akdeniz’de hakimiyet kurma çabaları eklendi.
Buradan Türkiye’ye bakalım. Evet Doğu Akdeniz hızla öne çıkmaya başladı yıl sonuna doğru. Özellikle Libya ile gerçekleştirilen mutabakat metninin ardından ülkeye asker gönderilmesi de yılın ikinci günü TBMM’den geçti.

Yazının Devamını Oku

Otomobil uçar gider

31 Aralık 2019
“Otomobil uçar gider Gönlüm gibi geçer giderBen talihin peşindeyimTalih benden kaçar gider…”

Bugünleri anlatıyor sanki, Vecdi Bingöl’ün sözleri ve Münir Nurettin Selçuk’un bestesiyle hayat bulan şarkı. Nesrin Sipahi’den dinlemek benim için keyiflidir. Ama sözler...
Otomobillerin uçmasına az kaldı. Eli direksiyonda mı demeli. Ama talih hep kaçmış ülkemiz için. Kendi markasını yaratmak konusunda. İçten yanmalı motorların kullanımın sonuna yaklaştığımız bu dönemde, Türkiye yeni gelen teknolojik çağı kaçırmamak niyetinde. Çok insan yapılanı gereksiz buluyor. Yapılan çalışmayı sadece bir otomobil ve onun markası olarak değerlendiriyor. Bu kaygı anlaşılır elbette. Ancak biraz daha derine bakabilirsek ve odaklanırsak, aslında bir teknolojinin ülkemizde yeni bir alan yaratacağını görebiliriz.
Elektrikli olarak başlayacak ve belki de yakın gelecekte otonom sürüş tekniğini de barındırması planlanan elektrikli otomobil, aslında içten yanmalı motorlu araçlara üretim yapan, yan sanayinin de dönüşümünü sağlayacak.

***

Bursa’da elektrikli otomobil için çalışan firmalar var. Bursa’da üretim yapan ana sanayi de, elektrikli üretim yapma kapasitesine sahip. Ancak Türkiye ve dünyadaki talep bu yöndeki üretimin banda inmesini engelliyordu. Şimdi, yıllık 175 bin kapasiteli bir fabrika ile hem tüketici alışkanlığı, hem yollardaki elektrik şarj istasyonu yaygınlığı, hem de yan sanayi ve servis uygulamaları yepyeni bir anlayışla oluşturulacak.
Çok mu hayalci buldunuz? Olsun, hayallerimde yanılmayı, hayalsiz kalmaya tercih ederim. Bir süredir, sanayinin oldukça içindeyim ve görüyorum ki, Bursa üretme konusunda çok yeterli bir kent.
Burada yerli ve milli kavramından ziyade, otomobil üretim sektörünü değiştirme kapasitesine sahip bir girişimin önemini anlatmaya çalışıyorum. Çok uluslu bir firma da bu girişimi sağlasaydı aynı tepkiyi verirdim. Sadece sanayi anlayışımızdaki değişim değil, çevreci anlayışı da görmemiz gerekir. Tabi bugünden yarına olmayacak bu iş ama adım adımdır.

Yazının Devamını Oku

Havadan sudan muhabbet

24 Aralık 2019
Çok samimi olmadığımız ortamlarda bir sohbet başlatırken ilk kurduğumuz cümlelerden biri hiç kuşku yok ki, “Havalar da bu yıl çok sıcak/soğuk geçiyor” olur.

Ardından sohbet başka yerlere evrilir. Ancak son 3 aydır, pek de evrilemiyor. Sohbet başladığı düzlemde devam ediyor. Üstelik artık samimi olduğumuz ortamların da konusu havaların sıcaklığı ve bir türlü yağmayan yağmur/karın gelecekte yaratacağı sıkıntılar. Diyeceğim o ki, hepimiz küresel ısınma konusunda bilgi ve fikir sahibi oluyoruz. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmamanız için son ayların durumuna bir bakalım isterseniz. Hem de size muhabbetlerde bir avantaj yaratacak bilgilerle. Veriler meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü resmi internet sitesinden alınmıştır.

SU ZENGİNİ Mİ?

Gelin birlikte bakalım ama önce Türkiye’yi su zengini sananlara bir bilgi vererek başlayalım (Bu bilgi DSİ’den alınmıştır). Su varlığına göre ülkeler aşağıdaki şekilde sınıflandırılmaktadır:
- Su Fakirliği: Yılda kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı 1.000 m3’ten daha az.
- Su Azlığı : Yılda kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı 2.000 m3’ten daha az.
- Su Zenginliği: Yılda kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı 8.000-10.000 m3’ten daha fazla.
Kişi başına düşen yıllık su miktarına göre ülkemiz su azlığı yaşayan bir ülke konumundadır. Kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı 1.519 m3 civarındadır. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2030 yılı için nüfusumuzun 100 milyon olacağını öngörmüştür. Bu durumda 2030 yılı için kişi başına düşen kullanılabilir su miktarının 1.120 m3/yıl civarında olacağı tahmin edilmektedir.

Yazının Devamını Oku

Deniz mavisi

17 Aralık 2019
Çok zorladım tuşlara farklı basmak için. Ama olmayınca olmuyor. Yürek, aklının önüne geçip istediğini yaptırıyor insana. Sanırım yürek, aklı yenmekte daha güçlü olabiliyor kabardığında.

Bugün ekonomi yok, Türkiye’nin hali yok, Bursa’nın hali yok. Bugün Deniz var uçsuz bucaksız. Bugün, bu yazı aslında iki kişiye yazıldı sadece. Okumazsanız da anlarım. Ama bir kişi bile bir dünya değil mi zaten.
Bugün mavi var. Deniz mavisi. Bugün bir genç var acıyan yüreğini acıyla dindiren. Bugün bir ana ve bir baba var. Yavrusunun acısıyla yüreği paramparça. Ama bugün bir direniş de var. İnsan olmanın, acının üstesinden gelmekte yattığını bilerek, direniş var. İnsan duygu ama insan irade aynı zamanda. Duygu galip gelse de başta, irade ve akıl daha uzun soluklu. Yerini alacak, kabaran yürek biraz dinince.
Yürek, hep biraz daha büyük olacak bundan sonra. Ama akıl da hep tetikte. Her yeri Deniz yapmak için. Her yeri Deniz mavisine boyamak için.
Zor iş anne olmak, baba olmak. Ama bu zorluğa değecek çok güzel bir iş de değil mi anne-baba olmak? Ne kadar sürdüğünün de bir önemi yok üstelik. Er ya da geç.
Bundan sonra kabaran yüreklerle, bir anne ve babaya sarılmak var. Dostluk var bugün, dayanışma var. Elinize doğan bir bebeğin elinizden kayıp gitmesi var bu satırlarda. Hayatın sizin yazdıklarınıza uymadığını görmek var. Hayatın acısı var yani. Ama acının sizi değiştirmesi de var. Bugün acıdan olgunlaşan insan var bu satırlarda. “Derman aradım derdime derdim bana derman imiş” diyen şairin sözleri var bu satırlarda.
Derdini bilen ve bu derde derman arayacak olanlar var bu satırlarda. Acılar paylaşıldıkça azalıyor mu bilmem ama paylaşıldıkça yürekteki sevgi ve dostluk artıyor. Acı yalnızlaşıyor biraz daha.
Bu satırlarda bugün mavi var, Deniz mavisi. Görebildiniz mi?

Yazının Devamını Oku