Sibel Bağcı Uzun

Gıda bankası ile israfı önleyeceğiz

11 Şubat 2021
Gönüllü Hareketi Derneği geçtiğimiz yıl Gıda Bankacılığı Programı’nı başlatarak, bir sivil toplum kuruluşu inisiyatifi ile Bursa’da ilk Gıda Bankası’nı kurmak için kolları sıvadı. Dernek Başkanı Sertaç Şipka, Türkiye’de her yıl 325 bin ton gıdanın imha edildiğine ve israfın maliyetinin 214 milyar lira olduğuna dikkat çekerek, “Öncelikle çoğunluğu atılacak olan gıda ve temizlik ürünlerini toplayarak, oluşturduğumuz Gıda Bankası Ağı aracılığıyla ihtiyaç sahiplerine dağıtmayı ve israfı önlemeyi hedefliyoruz” dedi.


Şipka, özellikle Covid-19 pandemisi nedeniyle ihtiyaç taleplerinin artmasının çalışmalarını hızlandırdığının altını çizerken, en önemli temel amaçlarının da ihtiyaç sahiplerinin sürekli destek almaktan kurtarılmasına yönelik faaliyetlerde bulunmak olduğunu anlattı. Gıda Bankası’nın sürdürülebilir bir model olması için paydaş iletişimi ve işbirliğinin çok önemli olduğunu söyleyen Başkan Şipka, destek vermek, bağışçı olmak isteyen kurum ve kuruluşlar ile gönüllülere sosyal dayanışma için çağrıda bulundu.

Gıda Bankacılığı deyince öncelikle ne anlamalıyız?
Gıda Bankacılığı; gıda ile birlikte, giysi, temizlik ve hijyen ürünlerini bağış olarak toplayan, ayrıştıran, depolayan ve ihtiyaç sahiplerine dağıtan bir sivil toplum modelidir. Kurumlar ve kişiler gıda, giysi ve temizlik ürünlerini “Gıda Bankası’na verir”, ihtiyacı olanlar da bu ürünleri “gıda bankasından alır”. Gıda bankacılığı bir toplumdaki ya da ülkedeki yoksulluğun çözümü değildir ancak çözümün büyük bir desteğidir.
Bu model ilk olarak nerede, nasıl oluşmuş?
Gıda Bankacılığı kavramının 50 yıllık bir hikâyesi var aslında. ABD’de yaşayan emekli işadamı John Van Hengel, fakirlere yemek dağıtan yerel bir mutfakta gönüllü olarak çalışırken, son tüketim tarihi yaklaştığı veya ambalajı hasarlı olduğu için kullanabilir durumdayken atılan, imha edilen tonlarca ürün olduğunu fark eder. Çalıştığı yere dağıtılan yemek miktarından daha fazla gıda bağışlandığı için de bunları saklayabilecek bir depo kiralar. Çevresindeki marketleri ve üreticileri ikna ederek, bu tür ürünleri deposuna vermelerini sağlar ve ilk gıda bankasını kurar. Bu model yıllar içerisinde tüm dünyada uygulanır hale gelmiştir.

AFETLERDE ÖNEMİ ANLAŞILDI

Gıda Bankası kavramının Türkiye’de yasal mevzuatta yeri nedir?

Yazının Devamını Oku

Saplantılı siber takip tacizin yeni boyutu

4 Şubat 2021
Psikolog, eğitimci Prof. Dr. Sefa Bulut, tacizin dijital hayatın getirdiği imkânlarla yeni bir boyut kazandığına ve internetle ilişkili saplantılı takibe (cyber stalking) dönüştüğüne dikkat çekti. Tacizcinin sosyal medyadan kolaylıkla takip ettiği kişinin hayatına, yaptığı işlere, arkadaşlarına ulaştığını anlatan Prof. Dr. Bulut, “Toplumda yaşanan taciz, çocuk istismarı ve mobbing gibi konuların saklanmaması ve bunu yapanların deşifre edilmesi gerekir ki bu gibi durumlara maruz kalmaları azaltabilelim. Böylelikle toplumsal bir farkındalığın gelişmesine katkıda bulunabiliriz” dedi..


Taciz eski bir olgu olmasına rağmen son yıllarda internetin gelişmesi ile birlikte dijital taciz davranışları da gün geçtikçe örnekleri artan sosyal durumlardan biri oldu. Bu alanda çalışmalar yürüten Prof. Dr. Sefa Bulut, söyleşimizde hayranlık, takip, tacizin bazen birbiri içine geçtiğini anlatırken, sadece ünlü kişilerin değil herkesin başına gelebileceği gerçeğinin de altını çizdi. Psikolog Bulut ile saplantılı tacizin aşamalarını, alınacak bireysel önlemler ile mağduru koruyacak hukuksal ve psikolojik tedbirlerin önemini konuştuk.

Hangi davranışlar tacizdir? Günlük hayatta sık yaşanan bir durum mudur?
Taciz, temas olmaksızın rahatsız edici bir davranışta bulunulmasını ifade etmektedir. Evet, farklı araştırmalarda bir ömür süresince tacizle karşılaşma için yüzde 2-50 arasında oranlar bildirilmektedir. Zaman zaman taciz davranışının sınırlarını belirlemek de zordur. Örneğin sürekli şekilde isimsiz çiçek göndermek, herhangi bir davranışta bulunmaksızın bir kişiyi işe giderken uzaktan izlemek, dürbünle kişinin evini gözlemek gibi. Burada önemli olan nokta mağdur veya kurbanın bu davranışı istememesidir. Yani ortada asimetrik bir ilgi söz konudur. Mağdur olaya taraf olmak istemediği halde sürüklenmekte hatta olaydan ruhsal bazen de fiziksel olarak etkilenmektedir.

Taciz gibi, yaşadığımız olumsuz olayları deşifre etmeli miyiz?
Evet, cesur olmalıyız ve çekinmeden yaşadıklarımızı anlatmalıyız. Böylelikle hem kendimize hem de başkalarına yardım etmiş oluruz. Yaşadığımız olaylara karşı tutumumuz bir daha aynı sorunla karşı karşıya gelip gelmeyeceğimizi belirleyen faktörlerden biridir. O nedenle toplumda yaşanan taciz, çocuk istismarı ve mobbing gibi konuların saklanmaması ve bunu yapanların deşifre edilmesi gerekir ki bu gibi durumlara maruz kalmaları azaltabilelim. Böylelikle toplumsal bir farkındalığın gelişmesine katkıda bulunabiliriz ve benzer durumlardaki mağdurların yalnız olmadıklarını hissettirebiliriz.

ÇOĞUNLUKLA TACİZCİ TANIDIK!

Taciz davranışında etken faktörler nelerdir?

Yazının Devamını Oku

Yeni dünya düzeninde hareketsizlik öldürüyor

21 Ocak 2021
Doç. Dr. Erkut Tutkun, teknolojinin yaygın olarak kullanıldığı yeni dünya düzeninde hareket etmeyi parmak ucuna indirgediğimize dikkat çekerek, “Sağlık, kaliteli yaşamın olmazsa olmazı ise egzersizin de bir yaşam tarzı olduğunu aklımıza kazımak zorundayız. Çünkü hareketsizlik bizleri her geçen gün öldürüyor,” dedi. Doç.Dr. Tutkun ayrıca vücut yapımızı fit görünmek adı altında mucize teknikler, reçeteler peşinde koşarak kendi ellerimizle bozduğumuzun altını çizerken, sağlıklı bir yaşam hedeflerken sağlık arayan bireylere dönüşebileceğimiz uyarısında bulundu.

 

Uludağ Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Doç.Dr. Erkut Tutkun ile yakın zamanda okuyucusuyla buluşan “Doğru Sağlık” kitabı hakkında bilgi almak için bir araya geldik. Röportajımızda egzersiz ve beslenme alışkanlıklarında şehir efsanesine dönen çok fazla yanlış bilgi olduğunu anlatan Tutkun, kitap içeriğinde sağlıklı bir yaşam için doğru yaklaşımları ve kavramları bir araya getirmeyi hedeflediklerini belirtti.

Doğru Sağlık kitabı nasıl hayat buldu, içeriğini nasıl oluşturdunuz?

Bilmemiz gereken tek şey bizlerin hareket etmek ve beslenmek üzere kodlanmış olduğumuzdur. Ancak herkes mucizelerin peşine düşmüş durumda. Doğru sağlık; doğru egzersiz ve doğru beslenme ile mümkündür. Kitabın doğuşu da pandemi süreciyle başladı. Dr. Gizem Köse ile birlikte bilgi havuzumuzu değerlendirmek istedik. Ben egzersiz boyutunu, Gizem Hoca da beslenme boyutunu ele aldı. Bildiğiniz doğruları (!), şüphe ettiğiniz ya da yetersiz bulduğunuz bilgileri, takip ettiğiniz uzmanların söyleşilerini dinlerken, aklınızda oluşan soruları tespit edip; farklı yaklaşımları ve olması gerekenleri paylaştık. Beslenme, egzersiz ve spor hakkındaki şehir efsanelerini de ele aldık. “Gerçekten böyle miymiş?” cümlesini kurdurabiliyorsak başarmışız demektir. Çünkü bu soruyu sordurmak bir başlangıç, ondan sonraki aşamalar daha önemli zaten.

Kendimizi neye inandırdık, gerçek olan nedir peki?

Vücut hareketleri yerine işaret parmağıyla kontrol edilen sanal bir dünya başlangıçta çok cezbedici görünse de; geçmiş insanın yaşam biçimi, ömrü ve sağlığı günümüz insanıyla karşılaştırıldığında, modern hayat bizlerden çok şey alıp götürmüşe benziyor. Beynimiz ve vücudumuz bu durumdan hiç hoşnut değil! Nasıl mı anlayacağız? Akşam eve döndüğünüzde yorgunluktan bitmiş, sanki dayak yemiş gibi mi hissediyorsunuz? İşe gitsem de dinlensem der gibi misiniz? Beyniniz sizinle konuşmuş! Yorgunluk, mide sancıları, şişkinlik, bıkkınlık ağrı vb. tüm sinyalleri göndermiş. Daha nasıl konuşmasını bekliyorsunuz ki? Bir yandan da hala “hiç zamanım yok” masallarını kendimize anlatmaya devam ediyoruz. Ölmek için neden bu kadar aceleciyiz? Aklımızın sadece hastaneye gidince başına gelmesi nasıl bir çelişkidir? Bu nedenle egzersizin bir yaşam tarzı olduğunu aklımıza kazımak zorundayız. Çünkü hareketsizlik bizleri her geçen gün öldürüyor. Teknolojiyi yaygın olarak kullanan ülkelerdeki erken ölüm oranları inanın hiç iç açıcı değil!

Yazının Devamını Oku

Şiddetsiz yarınlar için “Bin turna” katlıyor

14 Ocak 2021
Kâğıt sanatçısı Gürat Öztürk, turna katlayarak başladığı origami sanatında Türkiye’deki ilk kişisel sergiyi açarak hobisini profesyonelliğe taşımayı başardı. Katladığı her kâğıda sınırsız hayaller sığdıran sanatçı, dilek ağacının dallarına “bin turna” asarak başlattığı sosyal sorumluluk projeleriyle de farkındalık yaratıyor.

 


Rengârenk tasarımlarıyla kâğıtlara ruh katan Gürat Öztürk ile katlama sanatı aşkından origaminin felsefesine uzanan röportajımızda, turnanın bu sanat dalında temsil ettiği değerleri de konuştuk. Öztürk, kadına yönelik şiddete dikkat çektiği son projesini anlatırken, “25 Kasım 2020 tarihinde başlattığım ‘Umudunu Katla’ projem, 8 Mart 2021 Dünya Kadınlar Günü’ne kadar devam edecek. Bu süreçte barışı ve umudu temsil eden 1000 adet turnayı katlayıp şiddetin son bulmasını dileyeceğim,” dedi.

Origami sanatı ile ilk televizyonda tanışan kuşaktansınız. Hobi olarak başladığınız origami profesyonel bir işe nasıl dönüştü?
Televizyonda tanışan ve yapamadığım için üzülen kuşaktanım evet (gülerek). Uludağ Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstriyel İlişkiler mezunuyum. Mezuniyetimin ardından, öğrencilik yıllarında da yaptığım radyo programcılığı ve TV sunuculuğu mesleğime devam ettim. 10 yıl yurt dışında yaşadıktan sonra İstanbul’a döndüm. Yurt dışında yaşadığım yıllarda resim dersleri de aldım. Çeşitli sanat dalları ile uğraştım, ilgimi çeken her şeyi deneyimledim ancak origami son durağım oldu. Hayatın her alanında olduğu gibi karar vermek çok önemli. Bugüne kadar yaptığım her şeyin aslında beni origamiye hazırladığını gördüm ve kararımı verdim. Kâğıttan yaptığım figürlerle tasarım yapmaya başladım. Tasarımlarımın ilgi görmesi ve talebin artması mevcut işimi bırakıp son 7 yıldır sadece kağıtlarla haşır neşir olmama sebep oldu.
Origami ile aranızdaki bağın ya da tutkunun güçlenmesindeki en büyük etken nedir?
En büyük etken her bir projenin benim üzerimdeki etkisi. Üzerinde hiç çalışmadığım bir figürle yaptığım tasarımın bittiğinde nasıl görüneceğini çok merak ediyorum ve büyük bir tutku ile çalışıyorum. Hep söylerim, “bana kâğıtlarımı verin gerisi sizin olsun” diye. Ben kâğıtlara, bir müzisyenin enstrümanına, bir çiftçinin toprağına, bir terzinin iğnesine bağlı olduğu gibi bağlıyım. Kâğıtların ellerimde pervasızca dans ettiğini hissediyorum. Origami artık hayatımın vazgeçilmez bir parçası oldu.

TURNALARDAN BALKABAĞINA

Yazının Devamını Oku

Gen tedavisi mümkün ancak mucize değil!

7 Ocak 2021
SMA hastalarının erken teşhisle gen tedavilerinin mümkün olduğuna dikkat çeken Prof. Janbernd Kirschner ve bu hastaların tedavi sürecinde izlendiği Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Soyhan Bağcı, geç kalmış semptomlarla ilgili Türkiye’den tedavi için merkezlerine ulaşan çokça aile olduğunu, kampanyalarla kamuoyunda oluşan “mucize” beklentilerinin de gerçekçi olmadığının altını çizdiler.

Prof. Bağcı, asıl meselenin SMA hastalığının erken taramalarla tanısının konulması ve tedavi edilebilecek çocuklar için gerekli ilacın acilen sağlanması olduğunu ifade ederken, “Ancak cevaplanması gereken çok fazla soru var. Zamanla yarışan çocuklarla ilgili organizasyonu kim sağlayacak? Sosyal medya mı? Yoksa aileler kendi başlarına kampanya düzenlemeye devam mı edecek? Analizleri yapan, kriterleri belirleyen merkez neresi olacak? Konunun özünden uzaklaşmadan acilen SMA hastaları için net bir çözüm üretilmesi gerekiyor” dedi.

Prof. Dr. Soyhan Bağcı

Sinir hücrelerini etkileyen, kalıtsal ve ilerleyici bir kas hastalığı olarak Spinal Müsküler Atrofi (SMA) hastalığı ile ilgili tedavi yöntemleri, sosyal medyada düzenlenen milyon dolarlık kampanyalar tartışılmaya, gündemde yerini almaya devam ediyor. Bursa’dan da çokça irtibata geçilen, SMA hastalarına gen tedavisini uygulayan ekibin başında bulunan Almanya Bonn Rheinische Friedrich-Wilhelms Üniversitesi Çocuk Nöroloji Şefi Prof. Janbernd Kirschner ve Çocuk Yoğun Bakım Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Soyhan Bağcı, Hürriyet Bursa’ya özel açıklamalarda bulundular. Kirschner ve Bağcı, tartışmalara konu olan ilaç tedavilerinin etkinliği, tedavi yöntemleri arasındaki fark, uygulanma kriterleri, kamuoyunda doğru bilinen yanlışlarla ilgili sorularımızı yanıtladı.
Türkiye’den gen tedavisi için Merkezinize başvuran aileler var mı?
Prof. Janbernd Kirschner: Bölümümüze gen tedavisi için kabul yazıları için ulaşanlar oluyor. Her gün aralarında Türkiye, Ukrayna, Rusya, Brezilya’nın da bulunduğu 50’den fazla mail alıyoruz. Ancak gen tedavisinin hastalarda semptomlar başlamadan ya da henüz yeni başlamışken yani çok erken dönemde yapılması ve de bu hastaların ilaç yan etkilerine karşı en az 3-6 ay arasında izlenmesi gerekiyor. Bu nedenle Almanya dışından hasta kabul etmiyoruz. Çünkü gen tedavisinde kalıcı olmasa da karaciğer yetmezliği gelişen hastalarımız da oluyor maalesef. Bu nedenle hastaların yakın izlenmesi gerekiyor. Kliniğimiz şu anda yurt dışındaki vakalar için eğer tedavi sonrası en az 3 ay Almanya’da kalmayacaklarsa bu sorumluluğu üstlenmiyor.

Prof. Janbernd Kirschner

Yazının Devamını Oku

Gen tedavisi mümkün ancak mucize değil!

6 Ocak 2021
SMA hastalarının erken teşhisle gen tedavilerinin mümkün olduğuna dikkat çeken Prof. Janbernd Kirschner ve bu hastaların tedavi sürecinde izlendiği Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Soyhan Bağcı, geç kalmış semptomlarla ilgili Türkiye’den tedavi için merkezlerine ulaşan çokça aile olduğunu, kampanyalarla kamuoyunda oluşan “mucize” beklentilerinin de gerçekçi olmadığının altını çizdiler.

Prof. Dr. Soyhan Bağcı

Prof. Bağcı, asıl meselenin SMA hastalığının erken taramalarla tanısının konulması ve tedavi edilebilecek çocuklar için gerekli ilacın acilen sağlanması olduğunu ifade ederken, “Ancak cevaplanması gereken çok fazla soru var. Zamanla yarışan çocuklarla ilgili organizasyonu kim sağlayacak? Sosyal medya mı? Yoksa aileler kendi başlarına kampanya düzenlemeye devam mı edecek? Analizleri yapan, kriterleri belirleyen merkez neresi olacak? Konunun özünden uzaklaşmadan acilen SMA hastaları için net bir çözüm üretilmesi gerekiyor” dedi.

Sinir hücrelerini etkileyen, kalıtsal ve ilerleyici bir kas hastalığı olarak Spinal Müsküler Atrofi (SMA) hastalığı ile ilgili tedavi yöntemleri, sosyal medyada düzenlenen milyon dolarlık kampanyalar tartışılmaya, gündemde yerini almaya devam ediyor. Bursa’dan da çokça irtibata geçilen, SMA hastalarına gen tedavisini uygulayan ekibin başında bulunan Almanya Bonn Rheinische Friedrich-Wilhelms Üniversitesi Çocuk Nöroloji Şefi Prof. Janbernd Kirschner ve Çocuk Yoğun Bakım Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Soyhan Bağcı, Hürriyet Bursa’ya özel açıklamalarda bulundular. Kirschner ve Bağcı, tartışmalara konu olan ilaç tedavilerinin etkinliği, tedavi yöntemleri arasındaki fark, uygulanma kriterleri, kamuoyunda doğru bilinen yanlışlarla ilgili sorularımızı yanıtladı.

Türkiye’den gen tedavisi için Merkezinize başvuran aileler var mı?
Prof. Janbernd Kirschner: Bölümümüze gen tedavisi için kabul yazıları için ulaşanlar oluyor. Her gün aralarında Türkiye, Ukrayna, Rusya, Brezilya’nın da bulunduğu 50’den fazla mail alıyoruz. Ancak gen tedavisinin hastalarda semptomlar başlamadan ya da henüz yeni başlamışken yani çok erken dönemde yapılması ve de bu hastaların ilaç yan etkilerine karşı en az 3-6 ay arasında izlenmesi gerekiyor. Bu nedenle Almanya dışından hasta kabul etmiyoruz. Çünkü gen tedavisinde kalıcı olmasa da karaciğer yetmezliği gelişen hastalarımız da oluyor maalesef. Bu nedenle hastaların yakın izlenmesi gerekiyor. Kliniğimiz şu anda yurt dışındaki vakalar için eğer tedavi sonrası en az 3 ay Almanya’da kalmayacaklarsa bu sorumluluğu üstlenmiyor.

VERİ İÇİN ZAMANA İHTİYAÇ VAR

Yazının Devamını Oku

İhtiyaç mı lüks mü?

3 Ocak 2021
Tüm üzüntülerini kalbimizde derinden hissettiğimiz 2020 yılını geride bırakırken; yılın ilk başlarını düşündüğümde kentin dört bir yanında düzenlenen etkinlikler, söyleşiler, organizasyonlarla birlikte, tercih yapmak zorunda kaldığım söyleşilerin tatlı yorgunluklarının olduğu günlere geri dönüyorum.

2021’e henüz girdiğimiz bugünlerde ise umudumu ve inancımı hep korumakla birlikte sosyalleşememekten çok turizmden sanata, spordan edebiyata tüm alanlarda yeniden ayağa kalkmak için her zamankinden daha büyük bir çabanın gerektiğini görmenin üzüntüsünü yaşıyorum.

EVRENE ‘DUR’ MESAJI

İlk günlerde çokça, “Evet, buna ihtiyacımız vardı. Şu yoğun koşturmanın bir an önce durmasını dilemiştim,” sözlerini yakın çevremden de çok duyduğumu itiraf etmeliyim. Evrene hep birlikte “dur” mesajını uzun süredir gönderdiğimizi düşünmeden edemedim.
O zaman soru şuydu; yaşamı doldurmadan tüketirken, bu isteğimiz ihtiyaç mıydı lüks mü?
Yılın sonunda artık “yeter” sesleri çoğalmaya başlayınca aslında elimizdekilerin kıymetini kaybetme korkusu hissetmeden anlamadığımızı; yaşamın da bize cevabını unutamayacağımız bir “ders” ile verdiğine inancım arttı.

Bu süreçte, olabildiğince yüz yüze sohbetlerden kaçınarak ama hayatın içinden röportajlar yapmaya devam ettim. Aynı zamanda yaşanan zorunlu değişimin, bireysel ve toplumsal yaşama olası etkilerini, uyum sürecini sık sık ele almaya çalıştım. Alanında uzman her konuğumuz köklü değişikliklerin kaçınılmaz bir gerçeklik olduğunu sık sık vurguladılar. Yeteri derecede hazır olmadığımızı da…

Evet, zor günlerden geçiyoruz. Gelecek; değişimle, dönüşümle geliyor derken bir pandemi ile tarihi günlere tanıklık edeceğimizi düşünmüş müydük bilmiyorum. Ama artık zamanda ciddi bir kırılma yaşadığımızı biliyoruz!

Alınan tedbirler eşliğinde hayata zorunlu bir mücadele ile tutunurken, geleceği kendi ellerimizle inşa ettiğimizi de!

Yazının Devamını Oku

Şehrin yaralarını doğa ile sardım

31 Aralık 2020
Emrah Koçer, sosyal medyada bilinen adıyla “Doğadaki Yabancı”. Genetik hastalığının ilacının stresten uzak durmak olduğunu öğrenince, çok sevdiği mesleği ve doğa arasında tercih yapmak istemedi. Şehir hayatına nokta değil virgül koyarak, her fırsatta doğaya koşup daha çok deneyimleyerek kendisini tedavi etmeyi başardı. Edindiği bilgi ve deneyimlerini “doğaya çıkmaya vaktim yok” diyenlere örnek olma çabasıyla paylaşmaya devam eden Koçer, 2020 yılında halk oylaması ile ‘Yılın Doğa Gezgini’ ödülünün de sahibi oldu.


Şehir ve doğa hayatını bir arada yürütmenin gerekliliğini savunan Emrah Koçer ile yeni yıl ile birlikte doğanın kıymetini daha çok bileceğimiz günler dileğiyle bir söyleşi gerçekleştirdik. Koçer, kamp hayatının yaşamına etkilerinden kızı için yaptığı Uludağ tırmanışına uzanan ilham veren hikâyesini anlatırken, yeni başlayanları da “Doğada bir misafir olduğunuzu asla unutmayın. Teknik kamplara ise bilgi ve deneyim sahibi kişilerle katılın” diye uyarmayı ihmal etmedi.

Sizi doğa ve kamp hayatı ile buluşturan şey stresin de etkin olduğu hastalığınız olmuş. Bu sürecin sizdeki etkilerini dinleyebilir miyiz?
Yaklaşık 7 yıl önce Behçet’e bağlı Üveit denilen bir genetik rahatsızlığım olduğunu öğrendim. Belki de yaşanabilecek en ağır şartlarını atlattım ve halen bir tedavisi yok. Ağır ilaçlarla hastalığın seyrini kontrol altına alabiliyoruz sadece. Bu hastalığın gün yüzüne çıkmasını tetikleyen en önemli faktör ise yoğun stres... Dedelerimden bana arsa değil de nadir görülen bu hastalık kaldığı için şanssız olabilirim. Doktorum, ‘’stresten uzak kalmalısın’’ dediğinde ise benim kurtarıcım; doğada geçirdiğim hafta sonlarım oldu. Şansızlığımı fırsata çevirip, 48 saati tam anlamıyla kullanarak kamp hayatıyla daha da yakınlaştım. En doğal tedavi bu olsa gerek ki uzun zamandır hastalıkla ilgili bir şikâyetim olmadı. Doğada vakit geçirmenin şehir hayatının açtığı yaralara yara bandı yapıştırmak olduğuna inanıyorum.

Amacınızı, “şehir yaşamına virgül koymak” şeklinde açıklıyorsunuz. Nokta değil de virgülü seçerek hangi mesajı veriyorsunuz?Kurumsal bir şirkette 10 yıldır beyaz yakalı olarak çalışıyorum. Turizm sektöründe olduğum için mesleğimi de severek yapıyorum. Doktorum tavsiyelerde bulunurken, “gerekirse işini bırak, köye yerleş” bile demişti. Yıllarca bilgi birikimi yaptığınız işim ile oldukça sevdiğim kamp ve doğa hayatını ile mesleğim arasında bir seçim yapmak fikrine karşıyım. Eğitimini ve yaptığı işi bırakıp gezgin olan, doğaya koşan insanları elbette takdir ediyorum ama bana göre bu doğru değil. İkisini bir arada yaşamak mümkün; nokta yerine virgül koyarak, ‘arta kalan zamanda’.

Ertuğrul Özkök’ün derlediği aryaları yayınladığı, aynı isimli çalışmasında bu zamanı şöyle dile getirmişti; ‘Arta kalan zaman nedir, derseniz; hepimize başkalarından, işimizden, nefret ettiklerimizden, ilgisiz kaldıklarımızdan hatta en büyük aşkla sevdiklerimizden dahi geriye kalan zamanı anlatır.’
İşte benim “şehir yaşamına virgül koymak” mottom da arta kalan zamanımı nasıl değerlendirdiğimi gösteriyor; mesleğime, aileme ve sevdiklerime ayırdığım zamandan çalmadan, eğitimimi ve kariyerimi bir köşeye atmadan başarabilmeyi. Elbette bu seçim daha zor ve daha büyük fedakarlıklar istiyor. Fakat bu şekilde kazanılan her tecrübenin anısı daha kıymetli olmaz mı?

YABANCILIĞIMI EĞİTİMLE ATIYORUM

Yazının Devamını Oku