Sibel Bağcı Uzun

350 yıllık kültürün mirasını geleceğe doğru aktarmalıyız

24 Aralık 2020
Koleksiyoner Esat Uluumay tarafından 60 yılda oluşturulan Osmanlı Halk Kıyafet ve Takıları Koleksiyonu, konusunda ilk ve dünyadaki en kapsamlı ihtisas koleksiyonlarından olma özelliği taşıyor. Usta koleksiyonerin vefatından sonra mirasını devralan kızı Feyza Uluumay Gökalp, İmparatorluğun son 350 yılını anlatan kültür emanetinin doğru strateji ve desteklerle ülke ekonomisine katkı sağlayacak önemli bir merkeze dönüşebileceğine dikkat çekiyor.


Uluumay Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Feyza Uluumay Gökalp ile önemli bir koleksiyonerin kızı olarak büyümesinden, aldığı emanetin maneviyatının ağırlığına kadar uzanan bir söyleşi gerçekleştirdik. En büyük korkusunun tarihi hafızanın kendisinden sonraya aktarılamaması olduğunu anlatan Uluumay Gökalp, “Tüm eserlerin bilimsel metotlarla incelenip, araştırılıp tanıtılması, korunması ve geleceğe aktarılması için kısıtlı imkânlarla çalışıyoruz. Bir gönül adamının yüreğiyle ortaya çıkan koleksiyonumuzun başka ülkelerde olsa, özel ya da kamu kurumlarının desteğini alarak, korunabilen bir kültürel miras olabileceğini görüp, üzülmüyor da değiliz” diye konuşuyor.

EKSİKLERİMİ SANATLA TAMAMLADIM

Babanız Esat Uluumay’ın koleksiyonerliğe ilk adım attığı hikâyesini sizden dinlemek isteriz?
Babamın ilk koleksiyonerlik macerası, oyuncak tahta bir Macar matarası ile başlamış. Bazen birileri dokunur ya hayatınıza, babamın da öyle olmuş işte. Eski Kapalıçarşı Ahi teşkilatına bağlı bir esnaf efendi, küçük Esat’ın annesinden ısrarla istediği oyuncak Macar matarasını babama hediye edivermiş. O yufka yürekli esnaf, sonrasında satacağı mataraları düşünerek mi hediye etti bilinmez ama bugün ulusumuza kalan eşsiz bir kültürel mirasın belki de ilk işaretçisi olmuştur. Rahmet olsun.
Usta bir koleksiyonerin kızı olmayı nasıl anlatırsınız. Sizin hayatınızı nasıl etkiledi bu durum?
Bir koleksiyonerin kızı olarak babamdan sevgi ve ilgiyi pek görmeden büyüsem de, çocukluğum çok renkli geçti diyebilirim. Bursa’da akşam ezanına kadar sokakta oynadığımız günlerden birinde arkadaşlarıma bizim evdeki telaşı anlatıp, o zamanın başbakanı olan rahmetli Turgut Özal’ın eşi Semra Hanım’ın babamı ziyarete geleceğini söylediğimde arkadaşlarım benimle epey eğlenmişlerdi. Ertesi gün Semra Hanım, yazar Selim İleri, Nezihe Araz ve isimlerini hatırlayamadığım hanımefendiler mahalleyi dolduran arabalardan inince yüzlerini görmek paha biçilemezdi (gülerek). Aslında evimize her zaman çok önemli araştırmacılar, profesörler gelip giderdi. Ben de bu sohbetlerden feyz alıp her biri sanat eseri olan eşyalarla büyüyünce; çocukluğumda yaşadığım eksiklikleri sanatla tamamlamaya karar verdim ve Mimar Sinan Üniversitesini bitirip tasarımcı oldum. Uzun yıllar ulusal kanallarda binden fazla programın sahne ve set dekorlarını tasarlayıp uyguladım. Eşimle de televizyonda çalışırken tanışıp evlendik.

DÜNYADAKİ EN KAPSAMLI İHTİSAS KOLEKSİYONU

Yazının Devamını Oku

“Eylül” ile birlikte görünür oldum

17 Aralık 2020
Uğur Kanbay, trans bir karakteri canlandırdığı Eylül oyunundaki tek kişilik sahne performansıyla birçok ödül kazanarak dikkatleri üzerine çeken genç bir tiyatro oyuncusu. Sahnelediği oyunlarını da kaleme olan Kanbay, her konuda ötekileştirilen insanlara karşı ayrı bir hassasiyet taşıdığını belirtiyor. Oyunculuğu bir insan bilimi olarak gördüğünü anlatan oyuncu, “Eylül karakteri, hikâyesiyle sanatsal anlamda benim de görünür olmamı sağladı. Bir şekilde yaralı insanların oyunculukta duygularının ve güdülerinin biraz daha güçlü olduğuna inanıyorum. Ben de oynadıkça eksik kalmış duygularımın sahnede tamamlandığını fark ettim,” diyor.



Oyuncu Uğur Kanbay ile geçtiğimiz ay sahne aldığı Ekim Sanat Tiyatrosu’nda bir araya gelerek, oyunculuğundan yönetmenlik deneyimine uzanan ve “Henüz yolun çok başındayım” sözleriyle tevazusunu taşıdığı sanat yolculuğu üzerine samimi bir sohbet gerçekleştirdik.

Çok küçük yaşta oyuncu olmaya karar veriyorsunuz ve en büyük destekçiniz de anneniz oluyor. Hatta sizi yazdırdığı bir ajans seçmesiyle ilgili komik bir anınız da var, dinlemek isteriz?
Tiyatrocu olmaya beşinci sınıfta piyeslerde oynamaya başlayınca karar verdim, ilgimi görünce annem de hep destek oldu. Bahsettiğiniz anıya gelirsek, lisedeyken özel bir kursta eğitim alıyordum; annem de sanırım öyle olması gerektiğini düşündüğü için, beni en iyi ajanslardan birine yazdırmıştı. Okuldan eve geldiğim bir gün, annemin çığlık kıyamet “Oğlum seni filme seçtiler,” diye bağırışlarıyla karşılaştım. Bir heyecan, mutluluk, gurur duyma haliydi bu. Dizinin adını da hiç unutmam OKS Anneleri diye, bir gittik ajansa içerde 500 kişi var. Meğer seçmelere çağırmışlar (gülerek). Elime bir kağıt verip çalışmamı istediler. En sona ben kaldığımda içeri girdim, seçici kurul kağıdı bırakıp başlamamı istedi. Ben ezberlemem gerektiğini bile anlayamamıştım. Yani ilk seçmemde mecburen elimdeki kağıdı okuyarak oynamaya çalışmıştım. Olmadı tabii ki (gülüyor). Ama iyi ki de olmamış yoksa eğitim sürecimi etkilerdi diye düşünüyorum.
Konservatuvara da kolay girmemişsiniz, üçüncü girişinizde kazanmışsınız. Bu vazgeçmeme deneyimi size ne öğretti?
Genellikle bir de bir şeyi kafama koyduysam çalışarak, çabalayarak en olacağı noktaya kadar zorlarım, sonra kadere kısmete bırakırım. Oyunculuktan da hiç vazgeçmedim ve sonunda tiyatroyu sadece bir meslek olarak görmediğimi, gerçekten bir aşk beslediğimi anladım.

OYUNCULUK İNSAN BİLİMİDİR

Yazının Devamını Oku

Gastronomik turizm memleket meselesidir

10 Aralık 2020
Araştırmacı yazar ve yönetim danışmanı Engin Koban, diğer turizm türlerine göre hızla büyüyen gastronomik turizmin bir yemek sofrasının ötesinde değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekerek, “Gastronomik turizm bir memleket meselesidir. Tüm paydaşlar geleneksel yerel gıdaların ve üretiminin gastronomik turizmde oynayacağı role odaklanmalıdır. Bu alanda başarı tarım-gıda ilişkisini anlamayı, stratejik olarak hazırlanacak bir planlamayı ve uygulamayı gerektiriyor” diyor.


Yaklaşık 30 yılı aşan profesyonel iş yaşamında Bursa da dahil olmak üzere pazarlama odaklı üst düzey yöneticilik yapan Engin Koban, bilgi ve deneyimlerinden yola çıkarak konu ve kapsam olarak Türkiye’de bir ilk olan “Gastronomik Turizm” kitabını kaleme aldı.
Bursa’nın da sahip olduğu tüm gastronomik zenginliği hala değerlendiremediğine dikkat çeken Koban, bu noktada kültürel kimliği de temsil eden yerel mutfağının yeniden keşfedilmesine ve tanımlanmasına acil ihtiyacı olduğunun altını çizdi.
Koban ile söyleşimizde gastronomik turizmin paydaşları için rehber niteliği taşıyan kitabı çerçevesinde gastronomik turizminin gerçek anlamını ve daha fazla ekonomik değer yaratılabilmesi için yapılması gerekenleri konuştuk.

Bir turizm ürünü olarak gastronomi için öncelikle bilinmesi gerekenler nelerdir?
Farklı alanlar veya disiplinler gibi değerlendirilse de yiyecekler ve kültür, yiyecekler ve toplum, yiyecekler ve pazarlama, son olarak da yiyecekler ve turizm günlük yaşamın ve ekonominin ortak bileşenleridir. Özellikle postmodern turizmde, bir turizm ürünü olarak gastronomi, turizmle birçok farklı nedenle ciddi bir etkileşim içindedir. Bu kapsamda gastronomi ürünü, geleneksel yerel kültürün ve kimliğin belirleyicisi, küresel boyutta etkileşim faktörü, bir lezzet meselesi, turistler için deneyim zenginliği, destinasyonlar için pazarlama ve rekabette farklılaşma faktörü konumundadır. Ülkemizde de gastronomi ve turizm kavramları birlikte son 15 yıldır daha yoğun olarak kullanılıyor.

Karşımızda aynı zamanda hızla büyüyen bir gastronomik turizm endüstrisi var. Bu çatı altında hangi sektörlerden söz ediyoruz?

Yazının Devamını Oku

Dislektik öğrencileri için özel alfabe geliştirdi

3 Aralık 2020
Eğitmen Şafak Coştu, sınıfında disleksi tanılı öğrenci sayısının fazla olduğunu fark edince soruna değil çözüme odaklanmaya karar verdi. Öğrencileri için özel bir çalışma yürüterek öğrenmelerinde fark yarattı ve Türkiye’de ilk olan görsel disleksi alfabesini geliştirdi. Eğitimde fırsat eşitliği adına özel gereksinimli çocuklar için farkındalık çalışmalarına ağırlık veren Şafak Coştu, çalışma tekniğini bir eğitim seti eşliğinde tüm çocuklarla buluşturmak için de kolları sıvadı.


Aynı zamanda Posta Gazetesi’nde köşe yazılarıyla aileleri ve eğitimcileri bilgilendirmeye çalışan Şafak Çoştu ile özel gereksinimli çocuklar için doğru yaklaşım ve eğitim yöntemlerinin nasıl olması gerektiğini konuştuk. Coştu röportajımızda, “Eğitim kurumlarında acilen özel birimler oluşturulmalı; çünkü bu çocuklar diğer çocuklarla aynı eğitimi alarak başarısız olduklarında yargılanıyorlar” dedi.

Öncelikle özel gereksinimli çocuklar dendiğinde tam olarak ne anlamalıyız?
Kalıpların ötesinde çocuklar demek istiyorum ben onlara. Bize dayatılan klişelerin çok üstündeler. Genel tanımıyla; hastalık, kaza, sendrom gibi çeşitli nedenlerle gelişim özellikleri açısından akranlarıyla beklenen düzeyde eşitlik sağlayamayan çocuklar diyebiliriz. Otizmli bireyler, zihinsel engelli bireyler, bedensel engelli bireyler ve görme engelli bireyler özel gereksinimli çocuklardır.

DAHA BİLİNÇLİ OLMALIYIZ

Öğretmen olmak için eğitim alırken, özel gereksinimli çocuklarla ilgili de bir dersiniz oluyor mu?
Aslında çoğu dersimizin içinde görüyoruz ama özellikle bazı derslerimizde daha yoğun olarak işleniyor bu konular. Ama henüz bir öğrenciyken sayıların bu kadar fazla olduğundan habersizdim. Öğretmen olunca da verilen derslerde onları anlatmak veya sorunlarını konuşmak yerine daha çok çözüm yollarına odaklanılması gerektiğini fark ettim. “Evet, bu çocuklar otizmli peki nasıl iletişim kurabiliriz, onları nasıl eğitebiliriz?” sorularının üstünde durulmalı. Zihinsel engelliler öğretmenliği bölümünde daha yoğun işleniyor bu dersler. Fakat atladığımız nokta şu ki çocuk tanı alırsa özel eğitim alıyor; çoğu aile tanı aldırmaktan uzak duruyor. O yüzden tüm öğretmenlerin bu konuda daha bilgili olmaları çok önemli.

AYRICALIKLI EĞİTİMLE TOPLUMA KAZANDIRMALIYIZ

Yazının Devamını Oku

Kazan dairesinden dünya sahnesine

26 Kasım 2020
Türkiye’den 2020 yılı ‘küresel öğretmen’ ödülünü kazanan Sezer Ortadağ, mazeretlere değil maharetlere odaklanılmasına inanan bir ilkokul öğretmeni. 10 yıl önce gitar çalmak isteyen bir öğrencisinin hayalini gerçekleştirmek için yola çıktı, kurduğu “Minik Notalar” grubu ile tüm sınıfına enstrüman çalmayı öğreterek örnek bir başarı hikâyesine imza attı. İmkansızlıklar onu yıldırmadı aksine eğitimde motivasyon aracı olarak gördü. “Ufuk açmak defter açtırmaktan daha öncelikli meselem oldu” diyen Sezer Öğretmen, bu yıl 110 ülkede 15 bin öğretmen arasından seçilerek kazan dairesinde başlayan hikâyelerini dünya sahnesine taşımayı başardı.


Sezer Ortadağ ile öğretmenler günü vesilesiyle; üçüncü kuşağını yetiştiren ‘Minik Notalar’ın hikâyesini, kitabını yazmaya başladığı eğitim felsefesini ve de çocukların gelişiminde büyük rol oynayan sanatın etkilerini konuştuk.

Öncelikle müziğe olan ilginizin nasıl başladığını öğrenmek isterim?
Kayseri’nin şirin bir ilçesi olan Bünyan’da dünyaya gelmişim. Henüz beş yaşındayken dayımın çocukluğundan kalma eski bir blok flütte birçok parçayı çalabiliyordum. Öğretmenliğin de sadece hayatı idame ettirmek için icra edilen bir meslek olmadığını daha öğrencilik yıllarımda anlamıştım. İlkokuldayken öğretmenimiz bizimle birlikte bahçede oynar ve bağlama çalardı. Bir sıkıntımız olduğunda güvenli bir yardımcı ve sırdaştı bizim için. İlk olarak o zamanlarda öğretmenlik mesleğine hayran olduğumu söyleyebilirim. İlkokul yıllarım ne zaman hatırıma gelse, bahçemizdeki ağaçların altında öğretmenimizin bize söylediği içli türküler gözümün önünden geçer.

BİR HEDİYE HAYATIMI DEĞİŞTİRDİ

Sizde de öğretmenlerinizin büyük etkisi büyük olmuş anlaşılan. Bir enstrümana sahip olmak kolay olmuş muydu?
Çok sıkıntılar yaşadım elbette. Lise çağlarındayken kardeşimle birlikte bağlama öğrenmeye karar verdiğimizde, bir arkadaşımızdan çok eski ve telleri olmayan bir bağlamayı emanet almıştık. Bahçemizdeki odunları yontarak burgusunu yapmış, renkli telefon kablolarından teller takarak kendi kendimize öğrenmeye çalışmıştık. Yetersizdi ama yeni bir bağlama almaya da imkânımız yoktu. Bir gün kardeşim kılıfında bir bağlamayla geldi eve. Rehber öğretmeni durumumuzu öğrenmiş ve çalmayı başaramadığı bağlamasını zorla kardeşime hediye etmişti. O hediyenin benim ve birçok insanın hayatını değiştireceğini o an tahmin bile edemezdim doğrusu. Bazen küçük bir dokunuşun, neticelerinin ne olacağını kestirebilmek çok güçtür.

ÖĞRETMENLİK SINIRSIZ BİR ÖZGÜRLÜK

Yazının Devamını Oku

‘Memeli Horoz’ şiddete başkaldırıdır

19 Kasım 2020
Bursalı yazar Bilge Fatma Akbaş, tarih boyunca kızlara verilen öğütlerle erkeklere verilen öğütlerin; birbirini anlamak ve sevmekten çok, itaat ve emretmek üzerine kurulu olduğuna dikkat çekerken, bu ötekileştirme döngüsünün daha çocukken kırılması gerektiğinin altını çiziyor. Kadına şiddete karşı edebiyat yöntemiyle çözümler arama derdinde olduğunu anlatan yazar Akbaş, “Şiddete sadece erkeklerin sorunu değil ‘iyi insan’ olamama sorunu olarak bakmalıyız. Buna ahlaki açıdan da mecburuz. Çünkü insan olmaya çalışmak, erkek olmaya çalışmaktan çok daha kolay,” diyor.

Tüm dünyada kadına yönelik şiddet farklı boyutlarda ve yoğunlukta yaşanmaya devam ederken, tüm toplumu etkileyen şiddete karşı mücadeleler de sürüyor. “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü” yaklaşırken, Bursalı yazar Bilge Fatma Akbaş da ilk romanı ile ihtiyacını duyduğumuz “insanlık adına umut var” düşüncesine edebi anlamda katkı koyuyor. Yazar Akbaş ile yazma serüvenini ve gerçek olaylardan esinlenerek kaleme aldığı “erkek” şiddetine maruz kalmayı red­deden bütün kadınlara adadığı ilk romanı Memeli Horoz A.Ş.'yi konuştuk.

- Romanınıza geçmeden önce sizi tanımak adına, yazar hakkında kısmında söz edilen “içine konuşup dışına sustu” cümlelerini açabilir misiniz?
Beş yıl önce kaybettiğimiz çok sevdiğim Gülten Akın’ın şiirindeki gibi, “Maalesef kimselerin vakti yok durup ince şeyleri düşünmeye”. Dünya bu kadar hızlı biçim değiştirirken dille de oynandı. Aynı dili konuşuyoruz ama birbirimizi anlayamıyoruz. Herkesin her şeyi bildiği bu yerde ben hiçbir şey bilmemeyi, susmayı tercih ediyordum. Öte yandan çocukluğumdan bu yana neredeyse bulduğum her şeyi okuyacak kadar çok okurum. Türk edebiyatına ayrı bir hayranlığım da var, beslendiğim çok yazar da. Bir süre sonra benim için yazmak iletişim kurmanın bir üst modeli oldu. Üstelik her zaman değiştirme ve düzeltme imkânım da bulunuyor. Ama konuşmak öyle mi? Ok gibi fırlıyor ağzımızdan kelimeler ve açtığı yaranın telafisi yok. Herkes yaralı.

ŞİDDET DÜNYANIN YARASI

- Bu susma sürecinden roman yazma serüvenine nasıl geçiş yaptınız?
Kafamda deli sorular vardı. Memeli Horoz A.Ş. uzun zamandır yazmaya çalıştığım bir kurguydu. Romanı yazarken merkeze şiddeti alan ve toplumu öyle aynalayan Otomatik Portakal’dan da etkilendiğimi söylemeliyim. Ben de masamda, çekmecelerde notlar çoğaldıkça endişeye kapılıp yazmamak için tuhaf bahaneler arıyordum kendime. Karakterlerle konuşup onların yaşadığı sorunları anlamaya çalışırken; aslında hepimizin bir şekilde şiddet gördüğünü hissediyordum. Dünyanın derdi bu; insanın yarası. Kabuk bağlasa da altındaki pembe yaranın aslında hep sızladığını düşünüyorum. Kalemimi samuray gibi salladıkça meselelerin üzerine cesaretimi kıran bir şey oluyordu. Çok okuyordum, çok araştırıyordum çok gözlemliyordum ama yazmak için bunların yetmeyeceğini biliyordum. Yazarlık atölyesine başlamam da böyle oldu.

Yazının Devamını Oku

Deprem, kayıp ve yas müfredata girmeli

13 Kasım 2020
Klinik Psikolog Ayşegül Sabuncu, deprem ülkesi olduğumuzun bilinciyle fiziksel tedbirler kadar özellikle ilköğretimde kayıp ve yas konulu duygusal eğitimlerin de verilmesinin önemine dikkat çekti. Deprem konusunda yapılan paylaşımlarda yeterli duyarlılığın gösterilmediğini de anlatan Psikolog Sabuncu, “Depremde kurtarılan çocuklar üzerinden yapılan paylaşımlar, şimdiki ya da ileriki yaşantısında onları travmatize edeceği gibi, kişilik haklarını da ihlaldir. Acıları kişiselleştirmekten çok, kurumlar üzerinden yardımlaşmanın ön plana çıkarılması deprem travması yaşayanlara daha iyi gelecektir” dedi.


Fotograflar: Recai Güler

Yakın zamanda yaşadığımız İzmir depremi, ülkece hepimize acıyı, korkuyu, sevinci, umudu barındıran birçok duyguyu da bir arada yaşattı. Depremi bizzat yaşayanlarla birlikte dolaylı şekilde yaşayanlar da deprem bölgesinde hissetti kendini. Kalbimiz deprem bölgesinde birlikte attı. Peki, fiziksel tedbirler sıkça dillendirilirken duygusal olarak deprem ülkesi olduğumuzun bilincinde mi hareket ediyoruz, gereken önlemleri alıyor muyuz? Acıları paylaşalım derken kullandığımız görsellerle durumu daha da trajediye mi çeviriyoruz? Deprem travması nasıl yaralar bırakır, nasıl iyileşir? Depremin bize hatırlattığı birçok sorunun yanıtını deprem travması üzerine çalışmaları bulunan Klinik Psikolog Ayşegül Sabuncu’dan aldık.

Deprem ve benzeri afetler, genel olarak hangi duyguları etkiler?
Öncelikle İzmir depreminde, kaybettiğimiz 115 canımıza rahmet, ailelerine sabır, enkaz altından çıkarılan vatandaşlarımıza şifa diliyorum. Ülkemize de geçmiş olsun. Doğal afetler sonrası, insanlar haberleşme araçları ile bilgiyi aldıkça, yoğun üzüntü, çaresizlik duygusu ile ne yapabilirim şeklinde düşünür. Ve maddi manevi yardım yaptıkça iyi hisseder ve büyüme, güçlenme, dayanıklılık artar. Ama bir kısım insan da, afet bilgisini öğrendikten sonra kendini kapatır. İçine döner. Olmamış gibi yaşama devam etmeye çalışır. Tepki, kişi tarafından dondurulmuştur. ‘Acı tavında dövülür’ diye bir atasözümüz var, tepkinin zamanında verilememesi, kişiyi daha kırılganlaştırır. Yine birçok hastalığa davetiye çıkarır.

YARDIMLAŞMA ÖN PLANA ÇIKMALI

Depremle ilgili haberlerde ve paylaşımlarda acı ve sevinci dile getirirken yeterince duyarlı davranıyor muyuz?

Yazının Devamını Oku

Pandemi en çok yoksulları vurdu

30 Ekim 2020
Sosyolog Prof. Dr. Veysel Bozkurt, yoksul mahallelerde virüsün daha hızlı yayılmasının tesadüf olmadığına dikkat çekerken, “Üst tabakaların risk olarak gördüğü şeyler, yoksulların gündelik hayatının bir parçasıdır. Daha fazla toplu taşıma kullanmaları, işlerinin evden çalışmaya uygun olmaması ve hayatın dayattığı zaruretler karşısında yapmak zorunda kaldıkları işler, virüs riskini artırıyor,” dedi. Bozkurt, maske ve mesafe kuralı uyumu konusunda ise en çok gençlerin ve erkeklerin yüksek risk alma eğiliminde olduğunun da altını çizdi.


Kovid-19 salgınının bireylerin yaşam memnuniyeti ve mutluluğu üzerindeki etkisini araştıran Prof. Dr. Veysel Bozkurt, çalışma sonuçlarını ilk kez Hürriyet Bursa’ya açıkladı. 2 bin 500 kişinin katıldığı araştırma ile nisan ayından eylül ayına kadar geçen süre içinde iş ve istihdam imkânlarının daralmasının insanların mutluğunu ve hayattan memnuniyetini gerilettiğini ortaya koyan Prof. Dr. Veysel Bozkurt, söyleşimizde Kovid-19 salgınının bütün dünyanın adeta kimyasını bozduğunu söyledi.

Daralan pazar ve istihdam imkânları açısından baktığımızda bu dönemin kazananları ve kaybedenleri kimler oldu?
Alıştığımız normların dışına çıktık. Bildiğimiz çalışma ve yaşama biçimi değişti. İşleri dijital çalışmaya uygun olan orta ve üst sınıflar, uzaktan/çevrimiçi çalışmaya başladı. Her olağanüstü dönemin kazananları ve kaybedenleri olur. KOVİD-19 pandemisi döneminin kazananları ağırlıklı temizlik malzemeleri üretenler, oyun şirketleri, elektronik ticaretle uğraşanlar, yüksek teknoloji ve ilaç şirketleri oldu. Öte yandan bütün dünya genelinde ekonomiler daralmaya başladı. Özellikle otelcilik/ turizm işiyle uğraşanlar, restoran sahipleri, berberler, taşıma işi yapanlar ve küçük esnaf iş yapmakta zorlanır hale geldi. Doğal olarak daralan pazarlar insanların, istihdam imkânlarını, yaşam memnuniyetlerini ve mutluluklarını derinden etkiledi.
Pandemi Döneminde Yaşam Memnuniyeti ve Mutluluğu araştırmasında kimler yer aldı, hangi yöntem kullanıldı?
29 Ağustos-5 Eylül tarihleri arasında çevrimiçi anket yöntemiyle yapılan araştırmaya 2.515 kişi katıldı. Örneklem toplumun bilişsel kapasitesi görece yüksek kısmını kapsamaktadır. Anketi cevaplayanların yüzde 94’ü üniversite ve üzeri eğitime sahiptir. Dolayısıyla bu araştırma hemen hemen tümü sosyal medya kullanan ağırlıklı olarak yükseköğrenimli orta sınıfların eğilimlerini ortaya koymaktadır. Anketi cevaplayanlarının yaş ortalaması 31,82’dir. Yüzde 51,1’i orta gelir grubundan olduğunu ifade ederken, yüzde 23,3’ü de orta alt, yüzde 18,8’i orta üst gelir grubundan olduğunu belirtmiştir. Çevrimiçi anketler, geneli temsil etme iddiasında olmasa da, ankete katılanlar anketör ve çevre etkisi altında kalmadan anketi doldurdukları için, verilen cevaplar çok daha samimi olmaktadır.
Yaşam memnuniyetinde nisan ayı anketine göre nasıl bir değişim söz konusu?

Yazının Devamını Oku