"Necmi Tanyolaç" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Necmi Tanyolaç" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Necmi Tanyolaç

Şike güneşe benzer

19 Nisan 2007
İşte haber: "Teşvik primi suçtur..." Hep suçtu da, adını koymadık, önem vermedik. "Olur böyle vakalar" deyip boşverdik. Tabii ki, yanlış yaptık ve iyi etmedik. Çünkü teşvikin tarifi ceza yasalarına uzaktı. Beşiktaş Asbaşkanı Levent Erdoğan’ın: "Teşvik primi vermek normaldir. Ben bunu Beşiktaş Asbaşkanı olarak değil, kişisel fikrini açıklayan bir insan olarak söylüyorum. Kim verir ya da vermez onu bilmem" açıklaması medyada günün değil ayın olayı!!!

Etik bulduğunuz "Teşvik primini ligde kalan son 6 hafta içinde uygular mısınız?" sorusuna ise, Erdoğan, "Biz Beşiktaş olarak böyle bir şey yapmayız. Ama bu sözler beni bağlar. Bana göre teşvik primi, yani bi takımı motive etmek son derece normaldir. Bu yıllardır yapılıyor" yanıtını verdi.

Yürekli biri var mı?

Geçtiğimiz yıllarda G.Birliği Başkanı İlhan Cavcav, teşvik priminin suç olmadığınız savunmuştu. Demek ki, bazılarına göre suç, bazılarına göre değil. Sonunda, Futbol Federasyonu Asbaşkanı Affan Keçeci, teşvik verilmesinin disiplin talimatının 34.maddesinde yapılan değişikliğe göre suç sayıldığını, kanıtlanması halinde ceza verileceğini açıkladı. Özeti; teşvik primi, şike suçu ile yan yana geldi. Doğrusu da buydu. Bir yerden başlamak gerekiyordu.

Teşvik, şikeyi tetikler. Futbolda etik olarak ağır suçtur. İtalya’da neler yaşandı, gördünüz. Adamlar, kimsenin gözünün yaşına bakmıyor. Juventus küme düştü, Milan’ın puanları silindi. Bizde böyle bir cezayı verecek yürekli biri var mı?

Teşvik gibi şikeyi de kanıtlamak zor. Dosyalar açılır, kapanır medyada manşetler birbirini takip eder. Sonra... Bildiğiniz gibi her şey unutulur. Yeni sezon beklenir. Hatır şikesi, her türlü menfaati sağlayan pazarlıklar ne yazık ki, önlenemiyor. Çünkü, yakalanamıyor. Ben şikeyi güneşe benzetiyorum. Güneşi görüyorsunuz... Ama tutabiliyor musunuz? Kolayı var, yasaları çıkartırsınız... Türkiye’de futbolu yönetenleri göreve hazırlarsanız, yetki verir, yasaları işletirseniz, bu futbol kirliliği bir gün biter.

Güneşi uzaktan seyretmekten vazgeçelim!...
Yazının devamı...

Derbide barışa ilk adım!

13 Nisan 2007
O sırada Zico, takımda değişiklik yapmak gerektiğini hatırladı galiba. Kulübede dinlenen Kezman, Alex ve Mehmet Yozgatlı’dan birini seçmeyi düşünmüş olmalı. Alex’i oyuna aldı. Dakika 86. Bu ne acele hocam!.. 16 golü, 11 asisti var. Alex aklına düşmez mi? Alır süper yıldızı, ya bir asist yapar ya da duran toptan Tuncay’a gol attırır. Oldu mu beraberlik. Zico’nun böyle bir kurtuluş ipine tırmanmak zorunda kaldığını sanıyorum. Öyle ya son 5-6 dakikada olsa da, umuttu. O kısacık zaman içinde Alex’in ayağına top ya bir ya da iki kez geldi. İşte biri Avrupalı, diğeri Güney Amerikalı iki teknik direktörün farkı.

Haydi büyükler örnek olun

Biri Bobo’yu gerekli zamanda takıma koyarken, öteki son dakika umuduna sığınıyor. Bizce Fenerbahçe, oyuna yanlış dizilişle girdi. İkinci yarıya Alex’le, Kezman’la başlasa daha etkili olurdu.

Beşiktaş, daha diri gözüktü. Maçın 17. dakikası biterken, ilk şut Nobre’den çıktı. Fenerbahçe öylesine durgun, beraberliğe yatmıştı. Sonunda uyandırdılar. Beşiktaş-Fenerbahçe maçının havası esmedi İnönü’de. Sakin, oyuncuları birbirine karşı sevecen... Maçın tarihe geçecek görüntüleri stattaki atmosferdi. Tek bir küfür işitilmedi. Birkaç pankart göze battı. Sanki bir barış harekatı izledik. Ev sahibi konuğunu çiçeklerle karşıladı. Hatta yanak öpmecesine. Maçın anlatılır özelliği bu. Az şey değil. Ezeli rekabetteki hava kirliliğini temizlemeye başlayacaksak; işte ilk adım.

İki hafta sonra rövanş var. Aynısını Saracoğlu’nda görmek isteriz. Kim kimi yenmiş, hangi hakem "şampiyonluğa giden yolları kesiyor!", kim "federasyondan destek" alıyor. Bütün bu seneryolardan kurtulmak için tek çare: Barış!!! Beşiktaş ilk maçı 1-0 kazandı. Rövanşta ne olur bilinmez. Ama yıllardır barış özlemi çekiyoruz. Futbolu "şiddetin işgali"ne uğramış bir ülke olarak...

Haydi büyükler, bu şansı iyi kullanın. Peşinizden gelenlere örnek olun.
Yazının devamı...

Hürriyet'ten merhaba

11 Nisan 2007
Bir gün bir odadan çıkar başka bir odaya girersin.’ Şimdi öyle mi? Her gazeteci için Hürriyet’te çalışmak onurdur. Daha da ötesi bir idealdir.

1948 Londra Olimpiyatları’ndaki heyecanı ve efsane güreş şampiyonluklarını resim resim Türkiye’ye getirdiğinde sevinçten çılgına dönmüştük... Türk halkı Hürriyet’in peşine takılmıştı. Öyle günlerdi ki, Hürriyet bütün sıra dağları aşan hız ve başarıyla ülkenin birinci gazetesi oldu. Spor gazeteciliğinde rekabet öncelikle Hürriyet ve Milliyet yarışından doğup büyüdü. 50 yılı aşan gazetecilik yaşamımın 15 yılı Milliyet’te, 14 yılı Tercüman’da, 8 yılı Güneş’te, 11 yılı da Gözcü’de geçti. Milliyet’ten Tercüman’a giderken Akşam’da çalışan rahmetli İslam Çupi’ye haberi verdim: "İslam, ben ayrıldım, Tercüman’a gidiyorum. Benimle gelir misin?" diye sordum. "Abi, Duvar Gazetesi’ne dahi gitsen, seninleyim" dedi. Böylece Türkiye’de spora Hürriyet ve Milliyet kadar önem veren bir spor sayfası doğdu. Güneş Gazetesi güneşin batışı kadar hüzünlüydü. Güneş’imiz bir daha doğmadı.

Gözcü’de 11 yılım geçti. Dev grubun üvey evladı gibiydik. Ama yanılmışız. Bu son olay ile birlikte başta Aydın Doğan ve Hürriyet Yönetimi hepimizi kucakladı. Bu, Hürriyet’teki ilk yazım. Spor müdürümüz neredeyse elimizde doğan Esat Yılmaer, babasının oğlu... Hasan Yılmaer ile arkadaştım, oğlu müdürüm oldu. Gözcü’nün kapandığı gün odama geldi ve "Abi, seni almaya geldim."

Geldim işte’. Hürriyet heyecan verici bir gazete. Okuyanı kadar yazanı da sorumluluk sahibi. Türk basınının amiral gemisindeyim. Çoğumuzun, "Ah o gemide ben de olsaydım" diye iç çektiği gemide ve finalde. Birden spor servisinin babası oldum. Esat’ın kaptanlığındaki ekip, o kadar düzenli, birikimli ve soluklu ki, o soluk beni bile gençleştiriverdi.

Allah utandırmasın. Sevgi ve saygılarımla...     
Yazının devamı...