"Necmi Tanyolaç" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Necmi Tanyolaç" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Necmi Tanyolaç

Kürekteki adam(2)

16 Kasım 2007
"Ben bu birayı yeni dünyaya getirebilmek için tam 100 yıldır kürek çekiyorum."

Bu reklam bana spordaki ve özellikle futboldaki az gelişmişliğimizi, hasretimizi hatırlatıyor. 100 yıla yaklaşan futbol serüvenimizde öyle dişe dokunur sayıda sevincimiz olmadı. Bir Macar galibiyeti ve son yıllarda alınan bir dünya üçüncülüğü ile övündük, avunduk. Ta ki, 2000 yılına kadar. O yıl Galatasaray, Kopenhag’daki finalden Türkiye’ye UEFA Kupası’nı getirdi. Peki kürekteki adam kim? Elbette ki, Fatih Terim... Ve ona "Haydi kaptan. Yanındayız" diye güç veren başkanlar, biz spor yazarları ve elbette Türk halkı.

Bu tarihsel benzetmeyi "Martılı Kahve" isimli kitabımdan aldım. Şunun için... Milli Takımlar Teknik Direktörü Terim, Norveç maçı öncesinde gazetecilerin karşısına çıktı. Son derece sakin ve gülen yüzü ile soruları yanıtladı. Fatih hocanın bu toplantıdaki tavrı, Galatasaray’ın UEFA Kupası finalindeki dönemi hatırlattı.

UEFA’dan bugüne

Gerçekten de 7 yıl sonra hem de kayıplarımıza karşın Fatih Terim’in yüzünde açılan güller hepimize moral veriyor, umut veriyor. Norveç maçı Türk futbol tarihinde Avrupa arenasında bizi özlediğimiz yeni zafere götürebilir.. Hem Fatih’in, hem futbolcuların yüzünde maskesiz bir inanç görüntüsü parlıyor. İşte Terim’den bu maçla ilgili görüşler:

* Beraberlikte matematiksel şansımız devam eder. Norveç, Malta’ya yenilir mi? Tabi ki zor gözüküyor. Ama futbolda her şey var.

* 2004, 2006’ya gidemedik. 2008’e de gidemezsek, bu hayatın içinde olan konu... Biz dileklerimizi, inançlarımızı ve umutlarımızı söylüyoruz. Ama yanıldığımız da oluyor, diyelim.

* UEFA Kupası finalindeki duygularım nasılsa, bugün de aynıdır.

Özetle Terim, açık yürekli bir bildiri yayınlıyor.

Dediği gibi, "Allah mahcup etmesin"

Norveç maçı erken doğmuş bir finale benzemiyor mu?
Yazının devamı...

Vasiyetname

3 Kasım 2007
Ardından Fenerbahçe-Kasımpaşa maçı... İki takım el ele tutuşup tribünleri selamladılar, bayraklar dalgalanıyor, yer gök inliyordu... Böyle sahneler unutulmuştu... Meğer ne güzelmiş... Umutlandık... Yaşadığımız şu acılı günlerde birlik ve beraberliğin ne denli bir dayanışma olduğunu bir kez daha yüreğimizde hissediyoruz..

Fenerbahçe-Beşiktaş maçı işte böyle bir ortamda oynanacak. İçimizdeki umuda taşıyor hepimizi.. Ercan Güven'in yazısı yüreğimi kaldırdı. Geçmişteki derbi maçlarının fotoğraflarını getirip medyanın duvarına astı.. "Ey Türk Gençliği!.." diye başlıyordu. Buram buram hasret ve barış kokuyordu: İki haftadır muhteşemdiniz statlarda. Sıra artık birbirinizle kucaklaşmanızda..

Utanç duvarları!

Sevgili Ercan
'ın "Ters Köşe" den çıkan görüşü doğru hedefe varmıştır. İki tarafın taraftarı Kadıköy Vapur İskelesi'nde kucaklaşacak, ellerinde bayrakları Saracoğlu Stadı'na gidiyorlar.. Ne doyulmaz, anlatılmaz manzara değil mi? Fenerliler, ezeli rakiplerini iskelede karşılıyor, birlikte stada gidiyorlardı. Bu rüya hepimizin rüyası, hayali, özlemi... Ardından başkanlar şeref tribününde elele tutuşup, ayağa kalkarak barışı ilan edeceklerdi. Gönüllerden geçen fotoğraf işte budur... İşte birlik, işte derbi şenliği, işte Türkiye... Kim bilir kaç yazı eskittim, TSYD kongrelerinde, çeşitli seminerlerde hep bu yolda dil döktüm. Dargınlık son bulsun, sevgi dönemi ve rekabet daha da güzelleşsin.

Şimdi futbolda tırmanan terörün bitmesi için neyi bekliyoruz. Kavga dövüş, kışkırtma, bıçaklı saldırılar, kanlı sahnelerin ne işi var sporun içinde. Derbi maçlarında hapishaneyi andıran "utanç duvarları" hala yıkılmadı, yıkılamadı... Bir derbi maçında stadın sahibi kulüp, tıkabasa tribünleri dolduruyor, kontenjandan 2-3 binlik pay kapan rakip takım taraftarları, demir perdenin ardında esir!.. Böyle bir eziyet, böyle bir çağdışı organizasyon dünyanın neresinde var... Eskiden statlar derbi maçlarında yarı yarıya paylaşılırdı. Yıllardır, iki takım taraftarları maçları birlikte izleyemiyor. Kan gövdeyi götürmesin diye!.

Sevgili başkanlar! Bitirin bu kavgayı Allah aşkına... İşte tam fırsatı... Ülkeyi bir uçtan öte uca kadar saran dayanışma rüzgarını kaçırmayın. Taraftarlarınız, futbolcularınız barışa hazır, zaten küs değiller ki... Adeta pranga altındalar...

Ezeli rekabetin büyüklüğüne, kutsal değerine böyle bir tablo "Hakaret" tir. O ezeli rekabet ki, futbolun toplumdaki yerini anlatıyor. Fenerbahçeli, Beşiktaşlı, Galatasaraylı'yız... Geçmişe dönmek istiyoruz. Bir arada güle oynaya, kavga bile etsek, kimseye bıçak çekmeden, şiddet uygulamadan... Yüzyılı aşan 3 kulübümüz Türk sporunun temel direğidir. Korumaya mecburuz. Kim bilir kaçıncı kez barış diliyorum. Benim sizlere vasiyetimdir. O özlediğimiz, arzuladığımız gün, belki bugündür. Şimdiden kucaklayalım.
Yazının devamı...

Futbolun lüksü yoktur

31 Ekim 2007
Yöneticilerden yanık türküler duyuluyor: "Milli mesele..."

Zico
ile Ertuğrul Sağlam sonunda pes ettiler. Futbol Federasyonu fikstürün bozulamayacağını, maçların en güç şartlarda dahi oynanacağını tekrarladı.

İki maç ağır geliyor. Bunu önlemek, önce kulüplerin işi...

Avrupalı’nın sıkıntısı yok. Çıkıp oynuyor. Bırakın haftada iki maçı, bazı ülkelerde haftada 3 maç oynandığı oluyor. Örneğin; İngiltere...

Eski zaman içinde

Türk futbolu nereden nereye geldi. Çim sahalardan; çağdaş statlardan, kılık kıyafete kadar... Dünya starları artık Türkiye’yi yadırgamıyor. Ama erteleme gibi isteklere doğrusu şaşırıp kalıyor. Profesyonelliğin başladığı 60’lı yıllarda, takımlar deplasmanlarda iki maç oynardı. Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş ile İzmir’e vapurla, Ankara’ya da trenle giderdik. Perşembe hareket edilir, cuma idman yapılır. Cumartesi ve pazar günü iki maç oynanırdı. Bir de çarşamba günleri şilt maçları devreye girerdi. Kimsenin de "gıkı" çıkmazdı.

Geçmişe bakınca bu değişim, gerçekten inanılır gibi değil. Çim sahalar. Dev statlar, televizyonlu basın tribünleri... Özel uçaklar, süper lüks otobüsler... Akla hayale gelmeyen primler....

Futbol ciddi bir iştir. Doktorluk, mühendislik, fabrika işçiliği, tornacılık ve madencilik gibi... Üstelik de futbolculuk mesleğinin kazancı hemen hemen bütün mesleklere fark atar. Ama bu lüks bir kazanç sayılmamalı... Alın terinin karşılığıdır...

Haydi derbiye!..
Yazının devamı...

Pusula

17 Ekim 2007
Öyle bir istek ki, mazallah kaybedersek ne hale geliriz. Elbette onur verici, bütün günah ve kusurlarımıza karşı kaybedilmemesinden mutluluk duyacağımız, bir dönemin, başı olur.

Spor yazarları arkadaşlarımda ve toplumun büyük bir kesiminde son iki maç için huzursuzluk rüzgarı esiyor: Açık açık yazıp soruyorlardı.

Avrupa Şampiyonası’na gidersek orada ne yapabiliriz, çünkü oralara gidip rezil olmak da var. Yok yok bugün sorgu günü değil. Bizim gençler sonda söyleyeceklerini başta söylüyorlar. Gelelim, bu geceye... Yeni bir umut, yeni bir coşku bizi hayalimizdeki hedefe ulaştırabilir. Fikstüre baktım.. Yunanistan 22, Türkiye 18 puanda.. Şu esamesi okunmayan Moldova ve Malta’yı yenebilseydik şu anda belkide Yunanistan üzerinde liderdik. Neyse, geçmişi bırakalım...

Çok yazıldı, çok söylendi. Fatih Terim ve bir takım kadar kalabalık ekibi çok suçlandı. Takım kuruluşundaki bencilliği canımıza okudu. Euro 2008’i zorlaştıran Milli Takım’ın patronu 9 maçta 34 futbolcuya ihtiyaç duymuş! Takım olamamışız. Bunun dışında konsantrasyon zaafından oyun içi taktiklere kadar bağışlanmaz hatalara düşmüşüz. Sonunda gele gele bu maça gelindi. Bunun ardından deplasmanda Norveç maçı var ki, içinizden "Dur be abi, hele şu Yunanistan’ı aşalım da.. Norveç’e gitmeyi düşünürüz" dediğinizi duyar gibiyim.

Hep kaçırılmış şanslardan, kucağa gelen fırsatlardan sonra aynı şeyleri söylüyoruz. Öyle olsaydı... Böyle olsaydı...

O halde gelin bir fıkra ile noktayı koyalım.

Sadrazam, gemi ile yolculuğa çıkmış. Ama gemi bir türlü iskeleden kalkmıyor. Zaman geçmiş, sadrazam kızmış, çarkçıbaşına "Neyi bekliyoruz." Ve cevap: "İstimi (stim) bekliyoruz sultanım." Sadrazam öfkeyle üstelemiş "İstim arkadan gelsin!.."

Bugünkü kader maçına istim üzerinde çıkalım. Pusulayı şaşırmayalım. Çünkü artık kaybedecek puanımız yok!.

Haydi çocuklar...

***

Not: Stim (İstim): Buharlı gemileri hareket ettiren güç.
Yazının devamı...

Seyircisiz maçlara hayır!

12 Ekim 2007
Biraz da sorunlarımıza değinelim. Futbolsuz bir pazar kolay geçmiyor. Seyircisiz maçlar gibi yavan, yer yer sıkıcı, yer yer acıtıcı... Futbol sanki orasından burasından yaralanıyor.

Ünlü futbol yazarı Eduardo Galeano, "Gölgede ve Güneşte Futbol" adlı kitabında futbolsuz pazarı anlatıyor: "Brezilya'da okulsuz, kilisesiz köyler bulunabilir ama futbol sahasız olmaz. Pazar en çok yorulanlar; kalp hastalıkları uzmanlarıdır. Pazar ayinleri kadar kutsal sayılan bu anlarda kalp krizinden ölenlere rastlamamak mümkün değildir. Futbolsuz bir pazar günü ise çok sıkıcıdır"

Türkiye'deki Brezilyalı futbolcuların maçsız bir pazar günü ne yaptıkları, nasıl yaşadıkları sevimli bir röportaj konusu olabilir. Brezilya'da futbol oyununun bir adı da "fiesta"dır. Yani şenlik, bayram...

Bizde en büyük maçlar bile bırakın şenliği, gürültüsüz, patırtısız geçmiyor. O zaman da futbol disiplin talimatı karşılarına çıkıyor.

İşkencenin bitmesine az kaldı

Süper Lig'de 8 hafta geçti. Galatasaray 4, Trabzonspor 3 seyircisiz maç oynadı. İşkencenin bitmesine üç maç kaldı! Tanrı fazlasından korusun. Seyircisiz maç cezası tartışmalı bir konu. Cezalı kulüplerin maçındaki diğer takımların günahı neydi, diye sorulmuyor. Futbolda böyle çıkmazlar var. Suç varsa, ceza da vardır. Ama cezalı takımın rakibinin suçunu nasıl yorumlayacağız, nereye oturtacağız?

Ceza talimatında küme düşme, puan silme cezaları da var ama uygulanmıyor. Avrupa'da örnekleri çok. Bir de o taraftan baksak. Tünelin öteki ucundaki ışığı bulabiliriz.

Geçen hafta ne oldu? Kezman kırmızı kart gördü. Zico, zahmetten kurtuldu. Can Bartu, Kezman'a selam ediyor; Kezman bahane üretmesin. Sinyor'dan, kaybedilen puanlar için, ders gibi açıklama: "Türkiye'de Fenerbahçe'yi tüm rakipleri ezberledi" Var mı itirazı olan...

Canaydın'a sevgilerle

Galatasaray Kulübü Başkanı Özhan Canaydın, önemli bir ameliyat geçirdi. Kendi deyişiyle: Aslan gibi ayakta, yıkılmadı... Acıbadem Hastanesi düğün evine döndü. Ziyaretçilerin her biri, başkana soluk ve güç verdi.

Fransızların bir özdeyişi var: "Her keyfin bir bedeli olur!"

Özhan
kardeşim, sen de bu bedeli ödedin. Galatasaray'ın başkanı olmak, hele bu dönemde, kolay mı?

Galatasaray da ayakta...
Yazının devamı...

Doğum sancıları

4 Ekim 2007
Gençlik yıllarımı hatırladım. Böyle başlıklar tarihe geçer. Hürriyet ekibini kucaklıyorum. Bir duygu diyebilirsiniz ama, bu manşette, geleceğin belki müjdesi saklı... Bir Şampiyonlar Ligi maçı oynanıyor. Avrupa’nın gözü bunun üstünde. Bir de bizim Fenerbahçe...

Fenerbahçe bu sınava doğru, inançlı ve iyi başladı. İnter galibiyetinin yolu açma ihtimalleri, az değil. Takım bu maçlarda iyi oynuyor. Dirençli, çağdaş ve savunmada sağlam... Hücumda etkili... Edu’nun adeta kendi kalesine gol atarcasına yaptığı hatalara karşın, Alex ve arkadaşları ilginç bir mesaj verdiler. Dileriz arkası gelir...

Futbol denen tutkuya yarım asırlık ömrümüz gitti. Ne gördük, Galatasaray’ın UEFA Kupası, Dünya Üçüncülüğü, Avrupa kupalarında birkaç çeyrek ve yarı finaller. Üstüne koyamadık... Dünden bugüne Avrupalılar bizi silkeledi.

Edirne-Sion hattı

Onca döktüğümüz para, onca süperstar ve onca umut... Açık konuşmak gerekirse, yerimizde saydık. 1965 Avrupa Kupa Galipleri Kupası’nda Sion’a gittik. O zaman 20 bin nüfusu olan, bizim Levent kadar minik kantonun takımı ile oynayacağız. Burnumuz havada... "Eee, artık bu takıma da birkaç tane çekeriz" havasındayız. Maç başladı, Eichman adında bir adam, başladı golleri sıralamaya... Takım gol yedikçe, tahta tribünlerden sarkan siyah üzümleri avuç avuç yiyoruz! Utançtan... Galatasaray’ın da iyi zamanlarıydı. Galatasaray Teknik Direktörü rahmetli Gündüz Kılıç, maçtan sonra gazetecilerle, futbolcuları toplamış. Maçın şifresini açıklıyor: "Edirne’den öteye Türk futbolu yok!.."

Bu hüzünlü itiraf, bir atasözü gibi yıllar yılı söylendi durdu. Futbola kara sevda derecesinde aşığız. Artık Avrupa kulüplerinde bile heyecan yaratan yüksek transfer ücretleri ile dünya starlarını getiriyoruz. Fenerbahçe’nin elinden kaçırdığı CSKA’nın bile UEFA şampiyonluğu var. Bizim ise sadece hayallerimiz... Böylesi örnekler çok... Galatasaray’ın ikinci bir zaferi ne zaman doğacak diye beklerken, Fenerbahçe’de doğum sancıları başladı. İki yıldır, Fenerbahçe Avrupa’da önemli maçlar kazanıyor. Son istatistik: 7 maçtır kaybetmiyor. Bütün bunlar sizi umutlandırmıyor mu? Bütün bunlar Türk futbolunun ve halkının rüyası mı, yoksa hakkı mı?
Yazının devamı...

Fenerbahçe evde yok!

28 Eylül 2007
Araya İnter maçı girmese, bu kadar büyük gürültü kopar mıydı? Bursaspor maçını, Bodrum’da seyrettim. Sokaklara taşan kalabalığın çoğunluğu Fenerli’ydi. Daha oyun bitmeden, kalkıp gittiler. Ligdeki F.Bahçe’den umutsuz... Gönül kırıklığının ilacı: Şampiyonlar Ligi...

Şampiyonlar Ligi’nde sadece Fenerbahçe değil, 32 takımın 16’sı geçtiğimiz hafta puan haybetti.

Hangisi iyi?

Üç büyükler arasındaki fark sadece puan cetvelinde gibi görünüyor. Fenerbahçe’nin rakipleri de eleştiri alıyor. Deniz Gökçe’nin sorusu: "Genel çöküş mü bu?" Çünkü Süper Lig’e yakışacak futbol henüz ortada yok. Yukarıdan aşağı zirve tıknefes. Yarımşar devrelik futbollar kimseyi memnun etmiyor, teknik direktörler de dahil... Bizim Altan Tanrıkulu, Fenerbahçe’nin yol haritasına başka açıdan bakıyor: "Hedef Avrupa olmalı." İnter galibiyeti, bir ölçü ise... Daha önümümüzde çok zor oyunlar var. Sürekli maçlarda, tek hedefe bakmak ne kadar doğru. Takım bütünlüğü, riski azaltır. Teknik yönetimin, işini kolaylaştırır.

Suyun rengi değişir

Lig dokuzuncusun rakamları taraftarın kafasını karıştırıyor. 6 maçta, 2 galibiyet, 3 beraberlik, 1 yenilgi... Attığı ve yediği gol de müthiş (!) çizgide... Önceki hafta 5’te 5’ti. Bu hafta 6’da 6 oldu. Son zamanlarda bu kadar az gol atılmamıştı. Ama takımın gidişatına Avrupa ve Türkiye açısından bakmak yanlış. Bir takımın oyun düzeni ve rakipleri genel gidişatı anlatır sanırım. Antrenmanları ne zaman TV’den seyretsek; yıldızlar, birbirlerinin kafasında yumurta kırıyor. Şenlik, eğlence gırla... İdmanlarda yüksek tempoyu ve disiplini anlatan çalışmalar flu. "İçimiz yanıyor" diyen Zico öncelikle, fiziki düşüşe el koymalı. Fenerbahçe yarışı bu kadar erken kaybedecek ekip değil. Aslında hiçbiri için değil... Bu köprünün altından daha çok sular akar. Rengi de; şu anda sadece suyun rengidir...
Yazının devamı...

Bu da geçer yahu

12 Eylül 2007
Futbol bu. Kendinden küçüğüne kaybedersin. Ama onun bile raconu var. Hani vuruşa vuruşa kaybetmek var ya. Minik Malta'nın futbol ekibi boyundan büyük iş yaptı. Eh iznimizle!

Spor sayfalarında bozgunun nedenleri didikleniyor. "Biz nerede hata ettik?" Nerede hata etmedik ki. Futbol tarihimizin en kara sayfası İsviçre maçından bu yana!.. Fatih Terim bu yoldan yüzünün akıyla çıkmak için; tam 58 futbolcuyu takıma aldı, koydu, değiştirdi. Kimi sakatlıktan, kimi transfer illetinden toplama takım doğdu adeta. Türk Milli Takımı, Norveç, Bosna ve Malta'ya 7 puan verdi. Milli Takım'da gevşeme var. 'Nasıl olsa yeneriz' aldanışıyla sahaya çıktılar. Beraberliği zor kurtardılar. Ayhan'ın "Ben ağzımla kuş tutsam Milli Takım'a çağırmazlar" reçetesi bile Terim'e ilaç olmadı. Bu mesajın altı da üstü de futbol yönetimimizin içinde bulunduğu kaosu çok iyi anlatıyor. Çaresizliğin bu kadarı tek kelimeyle hazin.

Terim'in düşüşü

Hep Milli Takım'ı eleştirdik. Önce hocayı göklere çıkardık. Şimdi hem hoca tutarsız hem Milli Takım. Futbolcuların çoğu duyarsız. Öylesine sahaya çıkıyorlar. Yanlış diyen varsa rakamlara baksın. Grupta 3 kaleci, 10 savunmacıyla bile "imparator" çöküşü durduramadı. Son 4 maçta 8 gol yemekten kurtulamayan takım; rakiplerine de bakınca doğrusu toplumda hayal kırıklığı yaratıyor.

Gol atsa da atmasa da hep olay adam. Bu maçta sadece biz değil, Maltalılar bile ona dil uzattı. Bizim İsmail Er'in Hürriyet'teki röportajında Maltalı Mifsud ince ince dalga geçiyor: "Sizi çözmek çok kolay. Tek bildiğiniz Hakan'a top şişirmek."

Hocasıyla, futbolcusuyla kaybettiler. Kahrı millete kaldı. Çetin Altan'dan nereye çeksek oraya gidecek bir fıkra:

Vaktiyle bir gemiden denizin dibine indirilen bir dalgıcın telefonu çalmış. Bir ses:

Hemen yukarı çık. Gemi su almaya başladı, batıyor.

Milli Takım ne Fatih Terim'in, ne Ulusoy'un özel ekibidir. Hepimizin, milletimizin temsilcisidir.

Bugün Macaristan'la onur maçına çıkıyoruz. Önce utancımızı silmek için. Bir kör bile aynı çukura iki defa düşmezmiş. Haydi Terim, haydi çocuklar. Bizi daha fazla üzmeyin. Bu da geçer yahu. Biz ne vartalar atlattık.
Yazının devamı...