MELEK ZEYNEP BULUT “AÇIK ANITLAR” İLE THE DESIGN MUSEUM’DA!
Sanatçı Melek Zeynep Bulut’un “Açık Anıtlar” adlı serisi 1 Aralık’ta the Design Museum’da sanat severlerle buluştu. Kamusal alanı yeniden düşünmeye davet eden ve katılımcıyla kurduğu ilişkiyle sürekli dönüşen bu seri, aynı zamanda 2025 Londra Tasarım Festivali’nin Landmark Projeleri arasında yer alıyor! Sanatçının beş uluslararası ödüllü serisi “Açık Anıtlar” (Open Monuments); anıtsal formları, hafıza nesnelerini ve kült kavramları birer enstrüman olarak ele alıyor. “Açık Anıtlar”, bu kez the Design Museum’un avlusunu bir deneyim alanına dönüştürüyor. Melek Zeynep’in eserlerinde sıkça görülen; soyut ile somut, sanat ile tasarım arasındaki ince çizgi ve konumlanma, bu sergilemede de varlığını sürdürüyor ve sanatçı ziyaretçileri şehrin belleğiyle etkileşime davet ediyor.
IAAF İSTANBUL BİRBİRİNDEN DEĞERLİ SANATÇILARI AĞIRLADI
3–7 Aralık 2025 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen IAAF Fuarı’nda (İstanbul Sanat Fuarı) birbirinden değerli eserler ve bu eserleri yaratan sanatçılar sanat severlerle buluştu. Şehid Beheşti Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu, İranlı ressam ve şair Mahvash Ghiassi Nik’in, Ziba mahlasıyla yaptığı resimleriyle fuarın ilgi çeken isimleri arasındaydı.
500 sanatçı ve 40’tan fazla galeriyi ağırlayan IAAF’nin en ilgi çeken eseri ise Fuara Lidya Yazmacıyan’a ait heykel oldu. Fuara 7 heykeli ile katılan Lidya Yazmacıyan’ın uar alanının girişinde yer alan Roly Poly Heart / Kalpyatmaz 2 adlı, hareketli eseri açılış günü fuarın en çok ilgi gören eserlerinden biri oldu. Çalışmalarına seramik heykellerle başlayıp, bir süre bronz dökümle devam eden sanatçı, son yıllarda ise polyester üzerine elma şekeri kırmızısı kullanarak sevgi, aşk, birlik, beraberlik temalarını işliyor.
Özcan Alper’in senaryosunu Uğur Aydedim’le birlikte kaleme aldığı Erken Kış arabayla çıkılan, İstanbul’da başlayıp Hopa’da, Alper’in de kendi memleketi olan bu şehirde, bir sınır kapısında sonlanan bir yol hikâyesi.
Ukrayna’daki savaştan kaçan, kendisi de yarı Ukraynalı yarı Gürcü olan Lia ve Ferhat bu uzun yola çıkarken ikisi de üzgün, kırgın ve gidilen bu yolun dönüşü olmayacağını bilir haldeler.
Lia bir ajans aracılığıyla bir araya geldiği Ferhat ve Handan çiftine taşıyıcı anne olmuş, bebeği doğurduktan sonra bir süre daha bu aileyle ve Ada adı verilmiş bebeğiyle birlikte kalmıştır.
Film boyunca yapılan konuşmalardan anladığımız kadarıyla yasa dışı şekilde gerçekleşen bu doğumun ardından artık ailenin, özellikle de Handan’ın kurtulmak istediği Lia, Ferhat tarafından arabayla Hopa’ya, Gürcistan sınırına bırakılacaktır.
Çektiği “zahmetler” karşılığı kazandığı para ve taşıyıcı anne olduğu ailenin zapt ettiği pasaportuyla birlikte…
Lia, savaşın, savaşta hem yoksul hem de kadın olmanın açmazından kurtulabilmek için gönüllü olmasa da girdiği bu yolda kaybolmuş, bir başka aile için doğurduğu bebeğini geride bırakmak konusunda şüpheye düşmüştür.
Film boyunca kendisini görmediğimiz, eşi Ferhat’la yaptığı telefon konuşmalarında sesini duyduğumuz Handan ise bu kadından hemen kurtulmak ister. Çünkü onun bebek konusundaki hislerini anlamıştır.
MAMUT ART PROJECT’İN 12. EDİSYONU GELİYOR!
Türkiye’nin genç, bağımsız ve disiplinlerarası sanatçılarını görünür kılan en önemli platformlarından Mamut Art Project, merakla beklenen 12. edisyonunu 10–14 Aralık tarihleri arasında Yapı Kredi bomontiada ve eş zamanlı olarak mamutartproject.com üzerinden sanatseverlerle buluşturuyor. Beylerbeyi İçecek Pazarlama, Jotun, Kalif, Samsung ve Yapı Kredi bomontiada’nın desteğiyle gerçekleştirilen Mamut, bu yıl baskı, bio art, desen, fotoğraf, heykel ve kinetik enstalasyon gibi farklı disiplinlerde eser üreten Türkiye genelinden 33 sanatçıyı ağırlıyor. Farklı üretim biçimlerini bir araya getiren bu seçki, yeni kuşağın özgün ifade biçimlerini güçlü bir şekilde görünür kılmayı amaçlıyor.
2013’ten bu yana yüzlerce genç sanatçının profesyonel sanat hayatına adım atmasında kritik bir rol üstlenen Mamut Art Project, sanatçılara teknik donanım, görünürlük, profesyonel yönlendirme, iletişim ve satış alanlarında kapsamlı destek sağlıyor. Mamut’ta yer alan sanatçılar; koleksiyonerlerle tanışma, galeri temsilciliği fırsatları yakalama, ulusal ve uluslararası sergilere katılma ve rezidans programlarına erişim gibi güçlü imkânlara sahip oluyor. Mamut’un süresiz ve çok yönlü destek yapısı, genç sanatçıların üretimlerini daha geniş alanlara taşıyarak kariyerlerinde sağlam bir temel oluşturmalarına yardımcı oluyor.
DEV İSİMLER ARALIK AYI BOYUNCA VOLKSWAGEN ARENA’DA
Volkswagen Arena, yılın son ayında da müzik, sahne sanatları ve özel gösterilerden oluşan zengin bir seçkiyle yerli ve yabancı birçok ünlü ismi ağırlamaya hazırlanıyor. 6 Aralık’ta Flexanima’nın sunduğu Hozho + Worakls gecesi elektronik müzik tutkunlarını çoşturacak, spor ve mücadele ritmini sahneye taşıyan CFC 2, 11 Aralık’ta izleyicilerle buluşurken, 12 Aralık’ta +1 Sunar: Pozitif Vibrations kapsamında Türkiye’de ilk kez sahne alacak Saint Levant, ayın en çok konuşulacak performanslarından biri olacak.
Fantastik evrenlerin büyüsünü sevenler için 14 Aralık’ta Piu imzasıyla gerçekleşecek Marvel Studios' Infinity Saga Live In Concert, dev ekran ve canlı orkestra eşliğinde sahnede olacak. Elektronik müziğin güçlü isimlerinden ZHU, 19 Aralık’ta yine +1 Sunar: pozitif Vibrations kapsamında Volkswagen Arena’da olacak. Ayın devamında; 20 Aralık’ta Label Project x 808 Studios iş birliğiyle sunulan OGUZ performansı sahneyi dans pistine çevirecek.
Bu sene 15’inci kez düzenlenecek festival Cannes, Berlin ve Sundance başta olmak üzere bir kez daha dünyanın çeşitli yerlerindeki önemli festivallerde gösterilmiş, ses getiren çok sayıdaki filmin yanı sıra film ekiplerinin ve sektör profesyonellerinin katıldığı soru – cevap seansları ve söyleşiler gibi oldukça zengin bir yan programa da sahip.
Seçkide İstanbul’da ilk kez gösterilecek 40 filmin yer aldığı USCFF Prof. Dr. Adem Sözüer’in başkanlığı, Prof. Dr. Bengi Semerci’nin direktörlüğü ve Alin Taşçıyan’ın program danışmanlığında hayata geçiyor ve festivalin zengin programına film gösterimleriyle birlikte akademik program ve VisionIst etkinlikleri de eşlik edecek.
VISIONIST'TE ETKİNLİKLER ÜCRETSİZ
VisionIst, film seçkisi üzerinden gündemin nabzını tutarken hukuk, psikoloji, sosyoloji ve siyaset bilimi alanlarından temsilciler ile sivil toplum örgütlerini bir araya getiriyor ve etkinlikleri ücretsiz olarak düzenleniyor. Festivalin bu yılki Uluslararası Akademik Program teması ise “Yaşam Hakkı” olarak belirlendi.
Festivalin yarışma bölümü olan Altın Terazi’de bu yıl 10 film yer alıyor. Yarışma, bireysel hikâyeler üzerinden küresel adaletsizlikleri, savaşın ve sömürünün izlerini sorguluyor. Kısa Metraj Film Yarışması ise savaş, bellek ve özgürlük mücadelesi temalarına odaklanıyor.
KISA VE UZUN METRAJ FİLMLER YARIŞIYOR
Demirel, dünya prömiyerini Tokyo Film Festivalinde yapan En Güzel Cenaze Şarkıları’nı Yusuf Tan Demirel’le birlikte kaleme alırken ikinci kez yönetmenlik koltuğuna oturuyor ve bizi yine Ela ile Hilmi ve Ali’deki gibi yine bir “evi içi”ne misafir ediyor.
Eşini kaybetmiş, bu kaybın üzerinden epey zaman geçse de toparlananmış görünen Saadet’i annesi ve kardeşiyle birlikte görürüz filmin hemen başında. Üç kadının birlikte geçirdiği bu akşam biraz şarkılı türkülü, biraz gözyaşlı, finali ise sürprizli.
Film bize açılışında Saadet’i çok yoksul değilse de varsıl bir karakter olarak tanıtmaz. İzleyeceğimiz hikâyede her şey bir anda değişebilecek gibi olduğunu henüz bilmeyiz ve Saadet de zaten yukarıda da dediğimiz gibi sürprizlere gebe bir karakterdir…
En Güzel Cenaze Şarkıları hikâyesini altı ayrı parçaya bölüyor, film ilerledikçe aramıza yeni karakterler katılıyor. Saadet’in ana evinden bir düğüne gidiyor, o düğünden çıkıp iki sevgilinin baş başa geçirdikleri gecelerini, yatak odalarının içini izliyoruz.
Sevgililerden birinin annesi o gecenin sabahında eve konuk geliyor, filmin başından beri izlediklerimiz artık birbirine bağlanmaya başlıyor.
Filmin çatısı, pek de mutlu bir evlilik yaşamadığını anladığımız Saadet’in eşini kaybettikten sonra bocaladığı boşluk içinde kendine “feys’ten” bir yaren bulması ve sonra da onun tarafından dolandırılması aslında.
Toplam 13 filmin gösterildiği seçkide farklı yönetmenlerin benzer konular etrafında, farklı anlatım yolları ve tekniklerle de olsa buluştuğunu gördük.
Özellikle son birkaç yıldır sinemamızda sıkça karşımıza çıkan hafıza, kent belleği, kimlik, kökler ve aidiyet gibi temalar bu yılın kısa film seçkisinde yer bulmuş, kısa filmciler de gerek kendi kişisel yolculuklarından gerekse güncel toplumsal dertlerimizden yola çıkmışlar.
Yarışma seçkisinde "Hevraz", "İnziva", "Prosedür", "Beyazlar ve Renkliler", "30 Dakikadan Sonra", "Kirpik", "Taşın Rengi", "Aslında Herkes", "Mutlu Ayaklar", "Bimba", "Alis", "Yaşarım Bence (Müzisyen Olan Değil)" ve "Bizim Olan Her Şey" filmlerini izledim.
Bu kısalar 36. Ankara Film Ferstivali’nin ardından festival yolculuklarına devam edecek. Kısa film meraklıları ve filmleri bu yolculukta takip etmek isteyenler için aklımda kalanları dilim döndüğünce paylaşmak isterim…
ALİS (BERİL TAN)
Alis, Türkiye’de yalnız yaşayan Ermeni kökenli bir kadın, bu toprakların insanı Alis ama aslında hep bir yabancı olmuş kendi yurdunda, öyle görülmüş, öyle davranılmış ve belki de ona göre zırhlanmış. Alis’in kimliğinin, hafızasının, geçmişinin kalesi olan, çiçekleriyle, fotoğraflarla, anılarla dolu evi elinden gitmek üzere. Apartman eskidiği için kentsel dönüşüme sokulmak isteniyor. Ve herkes için bu gıcır gıcır bir ev, deprem konusunda daha güvenli bir yaşantı anlamına gelirken Alis için acı dolu kayıplar demek. Filmin temel çatışması da buradan doğuyor, sözü Alis’in bedeninde ve zihninde şekilleniyor. İçine sıkıştığımız “seçeneksizlik” çok zor; bu büyük, zorlu seçim artık hepimizin kapısına dayanmak üzere olan da bir gerçek aslında… Varoluşumuzun en kıymetli parçalarına sık sıkı tutunmak ya da hem maddi hem de güvenlik açısından rahata ermek…
1993’te, ülkenin farklı yerlerinden gelip Boğaziçi Üniversitesi’ni kazanan bir grup gencin Folklör Kulübü bünyesinde başlayan hikâyeleri 30 yıldır sürüyor. Bir koro olarak kurulan, müziğe gönül vermiş bu gençler her geçen yıl artan üyeleriyle bu toprakların sesinin, sözünün, barındırdığı muazzam hazinenin peşine düşüyor.
Süryaniler, Ezidiler, Çerkesler, Kürtler, Lazlar, Ermeniler, Romanlar, Türkler ve belki şimdi yazarken unuttuğum sayısız halkın yaşadığı Türkiye tüm bu halkların dilleri ve kültürleriyle öyle büyük bir zenginlik taşıyor ki… Bu dillerin anlattığı hikâyelerin peşine düşen Kardeş Türküler 30 yıllık müzikal yolculukları boyunca değeri hiçbir maddi varlıkla ölçülemeyecek bir bellek oluşturuyor, toplumsal hafızamıza, tarihimize, acılarımıza ve sevinçlerimize her türkü, her şarkıyla damga vuruyor.
Grubun sadece solistler ve müzisyenlerden değil, dansçılardan, hikâye anlatıcılardan, şairlerden, yazarlardan, bu toplumda var olmuş her halktan, kültürden, geçmişten üyesi var desek yalan olmaz. Ülke son 30 yıldır ne yaşasa, hangi sancılı süreçten geçse Kardeş Türküler orada.
Sadece bu toprağın geçmiş sesinin değil, bugününün de anlatıcısı oluyorlar, bu coğrafyanın çoksesliliğinin kayıt tutucusu, bu zenginliğin nasıl da barışa ve birlikte varoluşa gebe olduğunun yaşayan kanıtı haline geliyorlar.
Belgeselin yönetmenleri Çayan Demirel ve Ayşe Çetinbaş, Kardeş Türküler’le birlikte, yıllardır onların peşine düşerek muazzam bir arşiv çalışması yapıyor, bu 30 yıllık birikimin verdiği her meyve belgeselde karşımıza çıkıyor. Grup üyelerinin gençlik günlerinden bugüne kadar her anları, halleri, kimi zaman kalabalıklaşıp, kimi zaman azaldıkları her süreç film boyunca bizimle.
Filmin bellekle, müzik ve sanatla kurduğu ilişki, toplumsal ve politik geçmişimiz ve bugünümüzle ilgili olarak önümüze döktükleri önemi ve sarsıcılığıyla elbette Kardeş Türküler ile 30 Yıl’ın en çarpıcı yönlerini oluşturuyor.
Ankara izleyicisinin yoğun ilgisiyle, hepsi dolu salonlarda gerçekleştirilen gösterimlerin ardından film ekipleri sinema severlerin sorularını cevapladı. Kimi zaman birbirini takip eden seansların aksamaması için bu güzel sohbetler solanların dışına taştı.
Film festivallerinin ruhunu taşıyan bu sıcaklık ve samimiyet içinde sinema aşkı taşıyanlar için alışılmış ama asla da vazgeçilmeyecek bir mutluluk. Buna bir de “Ankara ruhu” eklenince çok keyif aldığım bir festival deneyimi yaşadım naçizane.
Gelin seçkilerden izleme şansı bulabildiğimiz filmlere kısaca bir bakalım…
ULUSAL YARIŞMA
Kesilmiş Bir Ağaç Gibi
Tunç Davut’un yönettiği ve senaryosunu Sinem Altındağ ile birlikte yazdığı ikinci uzun metrajlı filmi “Kesilmiş Bir Ağaç Gibi”, annenin hayatını kaybettiği, geride kalan baba ve iki çocuğunu temeline alan ve bir ailenin iç hesaplaşmalarıyla birlikte ülkenin güncel durumuna da bakış atan bir yapım.
Emekli mühendis Refik, eşi öldükten sonra evine iki çocuğu olan Suriyeli kayıt dışı göçmen Nesrin’i yatılı bakıcı olarak almıştır. Oğlu İhsan onunla aynı şehirde yaşar, İstanbul’daki kızı Nalan ise bayram için babasını görmeye gelir. Ona eşyalarını getirip evine koyacak ve sonra da yaşamak ve çalışmak için Almanya’ya gidecektir.