"Ece Demircan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ece Demircan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ece Demircan

Ece Demircan

İstanbul’da Korkutan Deprem

27 Eylül 2019

Bu ne ilk ne de son olacak. Türkiye bir deprem bölgesi, bunu hepimiz biliyoruz, fay hatlarını biliyoruz, geçmişteki depremleri biliyoruz fakat ne yazık ki hala hazır değiliz.

Öncelikle binaların kişisel çıkarlara göre değil bilime uygun yapılması gerekiyor. Hiçbir şey insan hayatından önemli değil mantığıyla… Yıllar önce yapılan bazı tarihi binalar bugün hala sağlamken bazı binalar neden üflesen düşecek halde, hatta en ufak bir şeyde çatlaklar oluşuyor, yıkılıyor? Düşünelim.

Her yere bina yapılmaz! Bu bir bilimdir. Mimarlık, inşaat mühendisliği gibi meslekler neden var sevgili okuyucular. Binanın yapılacağı toprak, o bölgenin iklimi, fay hatları, kullanılan malzemeler gibi birçok unsur var dikkat edilmesi gereken. Elinizi vicdanınıza koyun ve bilimin yolundan gidin.

Deprem anında insan korkabilir, ne yapacağını bilemeyebilir ama koşmak ve pencereden atlamak gibi davranışlar daha fazla hasara yok açabilir. Kolay değil ama mümkün olduğunca sakin olmaya çalışalım.

Depremden sonra çok büyük bir hasar olmamasına rağmen telefon hatlarında bir sorun oldu ve birçok insan irtibat kuramadı. Görünen o ki yalnızca binalar ve bizler değil, mobil hatlar da hazırlıklı değil depreme. Şu zamanda ulaşamayacaksak istediğimiz kişilere ne zaman ulaşacağız diye soruyorum GSM Operatörlerine.

Tam da bu noktada ‘neden her şeyi İstanbul’a yapmışız’, ‘neden bütün imkânlar/merkezler İstanbul’da’ diyorum bir kez daha. İmkânları, yatırımları diğer şehirlere de mümkün olduğunca homojen ve akılcı bir şekilde yaymak bazı şeyleri kolaylaştırabilir hâlbuki. En azından İstanbul’un nüfusu bu kadar kalabalık olmazdı, insanlar kendi memleketlerinde de istediği iş imkânını bulabilirdi ve herhangi bir doğal afet olduğunda imkânların/merkezlerin tek bir bölgede toplanması durumundan kaynaklı sıkıntılar yaşanmazdı.

Ayrıca her deprem mevzusu açıldığında bahsedilir: kitaplık, gardırop gibi eşyaların yıkılma ihtimaline karşı duvara sabitlenmesi, acil toplanma yerleri ve deprem çantası hazırlanması konusu. Gerçekten merak ediyorum, kaç kişi eşyalarını duvara sabitledi ve o acil toplanma yerleri ne kadar işe yarıyor?

2019 yılındayız ve deprem için gerekli tedbirler ne zaman alınacak bilmiyorum ama birçok kişi parklarda yattı bu gece, evlerinde olanlar ise tedirgindi. Acaba bir daha deprem olur mu? Acaba yaşadığım bina sağlam mı? Bir daha deprem olursa ne yapacağım? Akıllarda bu sorular vardı.

Yazının devamı...

Memleketimden İşsizlik Manzaraları

19 Eylül 2019

Öncelikle iyi bir üniversiteden mezun olmuş, pek çok alanda eğitimler almış ve kendini sürekli geliştirmeye çalışan biri olmama rağmen uzun süre işsiz kalan biri olarak bu sürecin ne kadar zor olduğunu çok iyi biliyorum ve ancak çok iyi bir eğitim sistemi ve iyi bir istihdam planıyla sorunların en alt seviyeye düşürülebileceğine inanıyorum. 

Pek çok insan sevdiği mesleği yapmıyor. Günde bilmem kaç tane soru çözüp iyi bir okula yerleşeyim derdinde çocuklar, gelecek kaygısı taşıyan gençler ve çocukların yeteneklerine, ilgi alanlarına göre değil de kendi istediği bölümlere yönlendiren veliler... Yanlış gidiyor bazı şeyler.

Her insan biriciktir ve kendi ilgi ve yeteneklerine göre yönlendirilmesi gerekir. Çocuğu tıp, hukuk, mühendis gibi bölümleri kazanınca gururlanan ama sözgelimi tiyatro okumak isteyince ‘önce okulunu bitir, garanti bir meslek edin (neyin garantisi varsa hayatta?) sonra hobi olarak yaparsın müziğini, tiyatronu’ diyen çok fazla insan var etrafta.  Yahu oyuncu insana hukuk okutulur mu? Ressama bankada çalış denir mi? Yazar olmak isteyen, coğrafya öğretmenliği yapsa ne kadar mutlu olabilir ki? İnsan sevdiği mesleği yaparsa başarılı ve mutlu olur. Formül bu kadar basittir aslında!

Ayrıca eğitim sisteminde sık sık değişimler yapılıyor ve okulda öğretilen teorik bilgilerin hayatta ve iş dünyasında çok da kullanıldığını söyleyemeyiz. Kaldı ki öğrencilerin üniversite sınavlarında aldıkları ortalama puanlar oldukça düşük.

O kadar çok üniversite açıldı ki artık herkes üniversiteye gidiyor fakat herkesin üniversite okuması şart değil. Tabi ki herkes belirli bir eğitimden geçmeli fakat herkes doktor, mühendis olmaz ki, iyi bir zanaatçı olur, iyi bir tesisatçı olur. İnsan kendini tanımalı, doğru yönlendirilmeli ve en önemlisi sevdiği işi yapmalı.

Bu kadar üniversite açılıyor, aileler çocuklarının okuması için müthiş paralar harcıyor, çocuklar yıllarca birçok zorluk ve fedakârlıkla çalışıyor fakat mezun olduktan sonra işsiz kalınabiliyor. Peki, bu kadar üniversite açılacağına iş sahası açılsa daha mantıklı değil miydi? Bu kadar üniversite açılmamalı zaten. Üniversite ticaret değil, bilim yuvasıdır. Eğitimin kalitesi ve başarıdır önemli olan.

İyi bir üniversiteyi kazanmak ve mezun olmak da yetmiyor artık. KPSS, ALES, YDS gibi birçok sınav mezunları bekliyor. Bunlar da yetmiyor, mülakatlar çıkıyor karşılarına. Sonra da ‘ben burada okudum, şu eğitimleri aldım fakat benden daha az kalifiye olan, sadece birinin tanıdığı olduğu için önüme geçen biri olur mu acaba’ endişesi başlıyor.

Pek çok insan da memleketlerinde, küçük şehirlerde iş sahası çok az olduğu için büyükşehirlerde ekmeğini kazanmaya çalışıyor fakat bunun sonucunda çok kalabalık nüfuslu bir şehir ve o büyük şehrin getirdiği zorluklarla ve yeterli olmayan maaşla yaşamaya çalışan bir yığın insan oluyor.

Yazının devamı...

Ünlü Olmak Ya Da Olmamak

17 Eylül 2019

Öncelikle ünlü olmak, çok tıklanmak, haberlere çıkmak, dizilerde oynamak, çok para kazanmak gibi isteklerinizi yavaşça yere bırakın ve iyi bir insan olmaya gayret edin.

Sevdiğiniz ve tutkuyla yaptığınız işi keşfedin ve en iyi şekilde yapmaya çalışın.

Oyuncu olmak isteyenler! Kendinize ‘neden oyunculuk yapmak istiyorum’ diye sorun. Bu işe uygun musunuz ve gerçekten istiyor musunuz yoksa popüler olma fikri mi cazip geliyor? Kendinize karşı dürüst olun.

Şarkıcı, oyuncu, futbolcu vs. aşırı hayranlık duyduğunuz her kim varsa gözünüzde çok büyütmeyin. Hepimiz insanız sonuçta.

Ünlü olan ve sözleriyle, davranışlarıyla, işiyle, yaptıklarıyla takdir edilesi, iyi insanlar da var, tam tersi kötü örnekler de. Farkında olun, kötüyü değerli kılmayın. Takip edilmezse, alkışlanmazsa, konuşulmazsa zaten zaman içinde unutulacaktır.

Üç Türk şarkıcı ve üç Türk bilim insanı söyleyin desem hangi soruya daha hızlı yanıt veriyorsunuz? Neden? Düşünün.

Bu kadar uzun süreli, aşırı dramatik ve şiddet içeren sahnelerin olduğu dizileri kimse doğru bulmuyor, ‘nerede o eski diziler’ diyor. Peki, şuan yayında olan bütün bu dizileri kim izliyor?  İzleniyor ki yayımlanıyor. İzlenmese olmazdı. Neyi tercih ettiğinize dikkat edin.

Diyelim ki herhangi bir nedenle televizyona çıktınız, şarkı söylüyorsunuz, oyuncusunuz, röportaj yapılıyor, her neyse… İyi niyetli olun ve kendiniz olun. İyiyle kötü, yapmacıkla doğal çok kolay ayırt edilebiliyor çünkü.

Yazının devamı...

Nerede O Eski Diziler

2 Eylül 2019

Bunlar içinde en olmasını istemediğim kategoriler insanların özel problemlerini anlatan gündüz kuşağı programları ve saatlerce süren, bol entrikalı diziler.

Perihan Abla (80’li yılların sonu), Bizimkiler (90’lı yıllar), Avrupa Yakası (2000’ler) gibi seyircilerin yüzünü biraz olsun gülümseten, gereksiz entrikalardan ve aşırı gösterişli hayatlardan uzak, toplumun genel yapısını ve kültürünü yansıtan dizilerden bugünkü dizilere nasıl geldik, ne oldu da o eski güzellikleri yitirdik diye soruyorum bazen.

Eskiden 50 dakikalık diziler yayımlanırken günümüzde iki buçuk saatlere varan dizilerin olması, bir de üstüne 1 saat özet gösterilmesi gerçekten inanılmaz. Birçok oyuncu sırf bu yüzden dizilerde oynamamayı tercih ediyor. Setlerde çalışan oyunculardan kameramanlara, yönetmenlerden ışıkçılara pek çok çalışanın işi ise hakikaten zor. Daha sağlıklı ve insani koşullar olması açısından bu konuda makul bir standart getirilmesi ve hukuken de güvence altına alınması herkes için iyi olacaktır.

Biliyorsunuz günümüzde birçok dizi karakteri villada yaşıyor, holding sahibi ve evde ayakkabıyla geziyor. Sokağa çıkıp insanlarla konuştuğunuzda ise çoğu insan geçim sıkıntısı içinde, apartmanda kirada oturuyor ve eve ayakkabısıyla girmiyor. Niye girsin ki zaten? Çok saçma.

Dizilerin konuları öyle enteresan bir hal aldı ki gündelik problemlerden oldukça uzak. Oysaki toplumsal sorunların hatta siyasi hicivlerin sağlam bir senaryo, başarılı oyuncular ve iyi bir mizah anlayışıyla ekrana ve beyaz perdeye yansıtılması hem hayatı neşelendirir hem de gerginliklerin azaldığı barışçıl bir ortam yaratır.

Ayrıca eskiden dizilerde genelde tiyatro sanatçıları rol alırdı, şimdi yalnızca güzel veya yakışıklı bulunduğu için ekrana çıkan ve birden popüler olan o kadar çok kişi var ki, bir de bunlara sosyal medyadan fenomen olanlar eklendi, herkes ünlü artık, ünsüz olanlar da yakında ünlenir, merak edilmesin.

Bir de dizilerde özendirici olmaması açısından ve zararlı olduğu için sözgelimi sigara gösterilmiyor, tamam fakat kadına şiddet, mafya, nefret, tecavüz, silah, intikam gibi unsurların çokça ve aşırı şekilde gösterilmesi nasıl açıklanabilir merak ediyorum.

Yazının devamı...

Binnur Şerbetçioğlu ve İstanbul Kumpanyası

28 Ağustos 2019

Kendinizden Bahseder misiniz?

İstanbul’da doğdum. Bale, şan, tiyatro ve Türk müziği eğitimleri aldım. İstanbul Şehir Tiyatrosunda 26 yıl görev aldıktan sonra İstanbul Kumpanyasını 2012 yılında kurdum. İstanbul Kumpanyasında bu sezon 9 çocuk oyunu ve 2 yetişkin oyunu var. Çocuklar ve yetişkinler için tiyatro eğitimlerimiz devam edecek.

Şu anda ‘’Her Yerde Sen’’ adlı bir dizi projesinin içindeyim.

İstanbul Kumpanyasında bu sezon hangi oyunlar, kurslar, etkinlikler var?

Geçen sezonlardan halen ısrarla istenen çocuk oyunlarımız devam ediyor. Bu sezonda Keloğlan ve Ceylan, Mutluluk Çiçeği, Iz Bız Cız, Aslan ile Fare, Kutup Macerası, Çiftlikte Patırtı, Kaplumbağa ile Tavşan, Karga ile Tilki oyunlarımız sezonda seyircisiyle buluşmak için sabırsızlanıyor. Varyemez adlı yetişkin oyunumuz devam edecek. Yeni yetişkin oyunumuz sürprizli ve çok ses getirecek. Paraya Hayır, Flavia Coste’nin bir oyunu olacak. Biz provadayız.

Tiyatroda çocuklara yönelik birçok çalışmanız oldu, yazdığınız oyunlar da var. Biraz anlatır mısınız, neler yaptınız bu konuda?

Şehir Tiyatrolarında oyuncu olarak görevim başladığında, çocuk kursiyerleri eğitimciliği de başladı. Çocuk oyunları ve çocuklara yönelik oyunları incelemek, yazmak ve oyunlaştırmak ve çocuk eğitimi hep birlikte yürüdü. Müjdat Gezen Tiyatrosunda da bir dönem çocuk tiyatrosunda genel sanat yönetmenliğinden sorumluydum. Işıltı Kumpanyası, Sihirli Pastalar ve Mutluluk Çiçeği oyunlarını koymuştum. Yıldız Çalan Kurbağa, Deniz Kızı Lulu ile Blu Glu, Mutluluk Çiçeği oyunlarını yazdım. Yönettiğim oyunlar daha fazla tabi. Özel tiyatroda bir sürü işleri üstlenmek zorunda kalıyorsunuz. Oyunların dekor tasarım, kostüm tasarımı ve koreografisi de benim sorumluluğumda.

Çocuklara yönelik tiyatro oyunlarının, drama eğitimlerinin çocuklara ne gibi katkıları oluyor sizce?

Yazının devamı...

Zordur Kadın Olmak

26 Ağustos 2019

Haberi ilk okuduğumda ağlamaya başladım. Bu, okuduğumda ağladığım kaçıncı haber bilmiyorum.

Zordur kadın olmak. Hele bu ülkede yaşıyorsanız…

Bir kadın olarak; kadınlara tecavüz eden, öldüren, şiddet uygulayan, namus bekçiliği yapan, hakaret eden ve kadınları değersizleştirenler yerine bir gün bu vicdansızlıkların ve cehaletin olmadığı, kadının özgür bir birey olarak algılandığı, cinsiyet ayrımcılığının yapılmadığı ve haksızlığa uğramadığı bir dünyada yaşamayı düşlüyorum.

Bir kadın olarak; bu kötülükleri yapan vicdandan yoksun ruh hastalarının gerekli cezayı almaları, yapabilecek olanların psikolojik tedavi edilmeleri ve bu zihniyetlerin, düşünce yapılarının neslinin tükenmesi konusunda neler yapılması gerekiyorsa hep birlikte bir an önce kalıcı çözümler üretelim ki daha fazla canlar yanmasın diyorum.

Bir kadın olarak; kadınların nasıl kıyafetler giyeceği ve çalışıp çalışmayacağı gibi konularda sınırlamalar getirildiği, evli kadınların yalnızca ev işlerini yapıp çocuk bakmakla konumlandırıldığı, ayrımcılığa ve baskıya maruz kaldığı, erkeklerden daha az özgür ve ikinci planda olduğu bir toplumun değişmesi gerektiğini, bu gidişatın çok yanlış olduğunu düşünüyorum.

Bir kadın olarak; bir insanın hayatta öğrenmesi gereken en önemli şeyin vicdanlı ve iyi bir insan olmak olduğunu ve bunun bütün çocuklara mutlaka öğretilmesi gerektiğinin altını çizmek istiyorum.

Bir kadın olarak; bir kadının ‘başıma bir şey gelir mi’ diye korkmadan sokakta istediği saatte yürüyebilmesi, herhangi bir kaygı duymadan istediği saatte sözgelimi taksiye, otobüse binmesi veya maddi manevi kimseye muhtaç olmadan tek başına özgürce, huzurlu yaşayabilmesi bir lüks değil, haktır. Hatırlatmak istiyorum.

Bir kadın olarak; kadınların sokakta, mecliste, okulda, şirketlerin üst düzey kadrolarında, trafikte, televizyonda, internette, sahnede, fabrikada, tarlada, her çeşit sporun maçlarında, devletin en üst makamlarında, kısacası her yerde aktif olarak daha çok yer aldıklarını görmeyi diliyorum.

Yazının devamı...

İnsan Doğanın Hakimi Değil, Küçük Bir Parçası

23 Ağustos 2019

Kendi yazdığım onlarca şiirden biri bu. Son zamanlarda artan orman yangınları, sel baskınları, ağaçların kesilmesi, depremler gibi pek çok olaydan sonra paylaşmak istedim bu dizeleri. Evet, insan doğanın hâkimi değil, küçük bir parçası sadece ve temiz havaya, temiz suya, doğal yiyeceklere ihtiyacımız var öncelikle. Aşırı kentleşmenin, koca binaların, sayısı her geçen gün artan arabaların pek de mutluluk getirmediğini görüyoruz. Peki değişim için daha ne bekliyoruz?

Renkli kültürü, dört mevsimi bir arada yaşadığımız iklimi, türlü türlü yemekleri, doğal güzellikleri ve köklü tarihi ile dünyanın en güzel coğrafyalarından birinde yaşıyoruz fakat çok geç olmadan kıymetini bilelim artık.

Ormanları yakmayın,
Ağaçları kesmeyin,
Fidan dikin,
Binaları kişisel çıkarlara göre değil bilime uygun yapın.
Suları,

Yazının devamı...

Büyüklerin Ellerinden Küçüklerin Gözlerinden

5 Ağustos 2019

Peki, bayram sadece tatil demek midir? Eş dost ziyaretinden misafir ağırlamaya, ev temizliğinden çocuklara harçlık vermeye derken nereden baksanız bayram, tatil değil yorgunluktur, hatırlamaktır ve hatta toplum için bir çeşit terapidir.

Öyleyse hiç olmazsa birkaç gün bırakın işinizi gücünüzü ve arayın sevdiklerinizi, hatta gidin yanına "Yahu sen görmeyeli ne kadar kilo almışsın", "Aşk olsun valla bayram da olmasa hiç arayıp sorduğun yok" gibi hafif kırıcı ama samimiyet kokan cümleleri patlatın yüzüne gitsin. Önce belki içten içe alınırsınız ama sonra o tatlı muhabbetler arasında kaybolup gidersiniz.

Hele bir de çocuklar varsa o evde, değmeyin keyfinize. Fakat o şirin ve minik mahlûkatlar huysuzlanınca veya kendisi gibi birkaç şirin ve minik mahlûkat daha bulunca bütün mahallenin duyabileceği desibelde ses çıkartma kabiliyetini kullanmaya başlıyor, dikkatli olalım. Sonra ‘yok efendim ben duymadım, bilmiyordum’ demeyin. Bu aralar çocukların suyuna gitmek en iyisi. Şekerin yanında harçlık da vermeyi unutmayın ki kumbaralar ağzına kadar dolsun, yavrucaklar sevinsin. Cimrilik yapmanın âlemi yok, bugün bayram, olacak o kadar.

Teknoloji delisi insanlar olarak hiçbir zaman elimizden düşürmediğimiz cep telefonları, bayram günleri normalden çok daha aktif konumda olur. Gelen mesajlar, giden mesajlar, cevapsız aramalar… Hepsi iyi güzel de upuzun ve toplu mesajlar göndermeyin kardeşim gözünüzü seveyim. "Ne yani herkese tek tek mesaj mı yazayım?" tarzındaki sitemleri duyar gibiyim. Elbette bütün bir bayramı mesaj yazarak geçirin demiyorum ama küçük bir plan yapıp ona göre hareket edebilirsiniz. Mesela, en çok sevdiklerinizi ziyaret edin, çok sevdiklerinizi arayın, iç güveysinden hallice gibisinden sevdiklerinize de mesaj atın. Bir de uzun uzun mesajlar yazmaktan vazgeçelim, ne o öyle roman gibi, oku oku bitmiyor. "İyi bayramlar" veya "Bayramınız kutlu olsun". Bu kadar basit! Ne gerek var uzatmaya?

Diyelim ki kapı zili çaldı ve misafir geldi. "Ooo aman da aman kimler gelmiş, hoş geldiniz buyurun. Hoş bulduk canıııım" faslı geçtikten sonra oturdunuz sohbet ediyorsunuz. Adettendir diyerek şeker ve kolonya verdikten sonra bir şey daha ikram etmek istediniz. Nedir o? Tatlı. Hayır efendim tatlı matlı vermeyin, zaten her gidilen yerde ikram ediliyor, insan bıkıyor yahu, milletin kolestrolü tavan yapacak yakında. Onun yerine daha sağlıklı, mevsimine uygun bir şeyler ikram edilebilir. Havalar sıcaksa limonata, birkaç dilim karpuz; havalar soğuksa çay veya kahve en ideal tercihtir kanımca. Bırakalım şu her bayram tatlı yeme olayını. Yoksa göbekli bir millet olacağız. Yoksa olduk mu? Bayramı bayram tadında mutlu yaşamanız dileğiyle…

Ece Demircan

Instagram: ecedemircan

Twitter:

Yazının devamı...