• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Boşanma sonrası çocuklarla tatil

    Dünyada ve ülkemizde boşanan çiftlerin sayısı gün geçtikçe artıyor. Boşanma sebebi ‘şiddetli geçimsizlik’ olarak ifade edilse de; internet ve sosyal medyanın getirdiği kişisel sorunlar, aile içi şiddet, ekonomik yetersizlik, cinsel sorunlar, güvensizlik, tahammülsüzlük, romantizmin azalması gibi modern hayata ait etkileri de görebiliyoruz.

    Boşanmanın yarattığı travmatik süreci atlatmak için, çocuklara boşanmaya dair çok ayrıntı verilmeden ve mümkünse anne baba arasındaki özel bilgilere ve ilişki boyutuna girilmeden, boşandıktan sonra anne-baba ilişkisinin nasıl olacağı, çocuğun günlük hayatının ve ailesiyle olan ilişkisinin nasıl devam edeceği anlatılmalıdır. Çocukların durumu algılamalarına zaman tanımak ve onları dinlemek, duygularıyla empati yapmak bu sürecin atlatılmasını kolaylaştırıcı adımlardır.

    Çocukların hayatlarının doğru bir şekilde planlanması ve iyi bir yetiştirme programıyla anne baba ilişkisinin düzenlenmesi de önemlidir. Ebeveynlerden biriyle sınırlı bir iletişim kurmak, anlaşmazlık yaşamak, çocuğun ilgi ve sevgi eksikliği hissetmesine, bunu da davranışlarına yansıtmasına neden olabilir.

    Bu noktada konuyla ilişkili olarak, boşanan eşlerin ve çocuklarının birlikte tatile çıkmasından ve ailece kaliteli vakit geçirmesinden, tatil sürecinde anne-babayı ve çocukları psikolojik olarak yıpratabilecek bazı davranışlardan, yapılması ve yapılmaması gerekenlerden bahsetmek istiyorum.

    Anne ve babanın aralarındaki ilişkinin sınırlarını doğru çizmesi önemlidir. Örneğin; annesiyle yaşayan bir çocuğun babasını hafta sonları düzenli olarak görmesi ve orada kalması, bazı etkinliklerde ve özel günlerde anne ve babanın bir arada bulunması çocuğun gelişimi açısından önemlidir. Ancak, ailenin tatile çıkması ve uzun süre beraber vakit geçirmesinin olumlu etkileri olduğu gibi olumsuz etkileri de olabilir.

    Tüm bu etkenlere dikkat edildiği zaman, boşanan çiftlerin ailece tatile gitmesi çocuklar açısından faydalıdır ve aile içi ilişkilerin gelişmesini sağlayabilir. Anne ve babaları boşansa da, onlarla bir arada olmak ve aile ortamını hissedebilmek çocukların psikolojik sağlığı açısından oldukça önemlidir. 

    Yazının devamı...

    Darbenin psikolojik boyutu

    Son günlerde ülke olarak yaşadığımız ciddi toplumsal olaylar sonucundan hepimizin çok olumsuz etkilendiği bir gerçek. Özellikle İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerde oturan insanlar hepimizin bayramlarda uzaktan gururla seyrettiği ağır savaş uçaklarının sesine ve yakın görüntüsüne tanık olduk. Ses boyutu hepimizi çok ürküttü. Ortalıkta dolaşan onlarca söylenti, gerçek ya da gerçek dışı hikaye tek tek her birimizin psikolojisinde uzun süre kalacak izler bıraktı. Bunca toz duman arasında iyi olmak, iyi görünmek ve günlük hayata tutunmak gerçekten kolay değil.

    Hepimiz büyük bir travma yaşadık ve hala yaşıyoruz. Ruh sağlığımız için her habere inanmamak, çocuklarımızı görüntülerden uzak tutmak önemli. Yaşanan olaylarda şiddet dozu çok yüksek ve çocuklar açısından (ve elbette yetişkinler için de) görüntülü haberler çok travmatik.

    Çocukların ne kadar etkilendiğini bilemiyoruz. O nedenle çocukları mümkün olduğunca TV'lerden uzaklaştırmak ve oyuna yöneltmek gerekli.

    İstemeden de olsa, çocuklar paniğe, patlama ve görüntülere tanık oldular. Şu andan sonra yapılacak şey, sorularına basit yanıtlar vermektir. Biz yetişkinlerin bile korkup paniğe kapıldığı bu durumda çocukların korkması çok doğal.

    Bu süreçte çocuklarımızın ihtiyacı olan en önemli şey, güvende olduklarını bilmek. Bunun için bir arada olmak, çocuklarla birlikte bazı etkinliklerde bulunmak ve onlara her zaman olduğundan daha fazla zaman ayırmak gerek. Çocuklar eğer anne babaları rahat ve güvenli davranırlarsa sağlıklı gelişim gösterebilirler. O nedenle korkunuzu, endişenizi gördükleri anda onlara karşı hiçbir şey yokmuş gibi davranmak yerine, yaşadığınız korku ve panik üzerine konuşup sonrasında günlük hayat faaliyetlerine döndüğünüzü görmeleri gerekli.

    Ancak o zaman gerçekten korkulacak bir durum olmadığına ve her şeyin normale döndüğüne inanabilirler. Sonuç olarak bütün insanları etkileyen toplumsal bir olay yaşandı ve çocuk ya da büyük herkes etkilendi. Gerek sosyal medya yoluyla, gerekse yazılı ve görsel iletişim kanallarıyla ya da söylentiler aracılığıyla herkes bu toplumsal terörden etkilendi. Öyleyse yapılması gereken hiç böyle bir şey olmamış gibi davranmak değil, olayın hissettirdikleri üzerine konuşmak, çocukların sorularına kısa ve doyurucu açıklamalar yapmak ve sonrasında onların yanında bu konular üzerine çok yorum yapmamaktır. Özellikle gelecek günlerle ilgili olumsuz ve kötümser konuşmalar tüm bireyler üzerinde ciddi kaygı bozukluklarına yol açabilir.

    Gündemi takip ederken psikolojik kontrolümüzü kaybetmemek için, kısa aralıklarla haber izlemek sonra günlük aktivitelerle uğraşmak gerekli. Sürekli ekranlara takılıp kalmak, stres ve panik dozunu yükselterek soğukkanlılığımızı yitirmemize yol açabilir.

    Bu günler geçecek!

    Korkular, kaygılar olması doğal. Özellikle yoğun şiddet içeren görüntüler hepimizi çok sarstı. Bu görüntüleri ve yaşananları unutmak kolay değil. O nedenle kendimize biraz zaman tanımak gerekli. Olayların sıcaklığı hala devam ederken güle oynaya hayatımıza dönmek mümkün değil elbette ancak, dikkatimizi başka noktalara vermek kaygılarla ve stres bozukluğuyla başa çıkmamızı kolaylaştıracak. Bu dönemde bahçeyle, bitkilerle, toprakla, suyla uğraşmak çok yararlı olur. Evcil hayvan bakımı da bireysel anlamda bir tür rehabilitasyon işlevine sahiptir. Duygularınızı yazıya dökmek de çok yararlı olur. Yazdıkça rahatladığınızı ve zaman içinde yaşadığınız stresin dozunun düştüğünü fark edeceksiniz. Zaman zaman yaşanılan duygu yoğunluğunu aşmak zor olabilir. Bu anlarda profesyonel destek almaktan çekinmeyin. Destek almak tam da bu zamanlar için gerekli bir adımdır.

    Empatinin yüksek olduğu bir kriz yaşıyoruz şu an! Herkes görüntülerdeki birileriyle duygusal bağ kuruyor ama bu empati birbirimize yansımıyor.

    Biliyorum kolay değil ama hayatın döngüsüne göre bu günler de geçecek. Tüm bunları aşacağız. Olabilecek en az psikolojik hasarla aşmak için, birbirimize daha yakın durmak lazım. Yargılamanın, öfkelenmenin, kinlenmenin zamanı değil. Birbirimizle yan yana olma zamanı.

    Toplumca yaşadığımız bir travmayı, yine toplumca beraber atlatacağız. Hepimize geçmiş olsun.

    Yazının devamı...

    Psikopat, sosyopat, antisosyal

    Geçtiğimiz günlerde 3 kişiyi öldürdüğünden şüphelenen bir zanlıyı arama çalışmalarını hepimiz meraklı ve endişeli bir şekilde takip ettik.

    Uzun süren çalışmalar sonucu zanlının yakalanmasıyla birlikte herkes rahat bir nefes aldı. Geniş kitlelerin etkilendiği bu ve benzeri olaylarda, medyanın da aktif rol alması ve halka doğru bilgiler verilmesi çok önemlidir. Hukuk, psikiyatri ve psikoloji alanlarında uzman kişilerce farklı mecralarda doğru ve sağlıklı bilgi paylaşımı yapılması hem toplumun bilinçlenmesine katkıda bulunur hem de olumsuz durumlara karşı uyanık ve tedbirli olmamızı sağlar.

    Toplumun sağlıklı bilgilendirilmesi önemlidir zira bilgi yetersizliği ya da bilgi kirliliği kafaların daha çok karışmasına yol açar ve doğru bilinen yanlışlar olarak akıllarda yer eder. Nitekim bu olayda da suç işleme davranışlarının altında yatan nedenler ve bunların psikolojik yansımalarıyla ilgili yeterli ve doğru bilgi paylaşılmadan yalnızca olay üzerine yoğunlaşıldı. "İnsanlar, neden ve nasıl bu noktaya gelebilirler, davranış bozukluklarını nasıl anlayabiliriz, kişilik bozuklukları nedir ve tedavisi var mıdır?" gibi soruların yanıtları tam olarak verilemedi. Bu yüzden bu ve benzeri diğer olaylarla ilgili olarak günlük hayatta sıkça kullanılan “psikopat”, “sosyopat” ve “antisosyal” kavramlarından ve aralarındaki ilişkiden bahsetmek istiyorum.

    Psikopati ve sosyopati, aslında bir kişilik bozukluğu olan antisosyal kişilik bozukluğu ile aynı anlamı taşır. Antisosyal kişilik bozukluğu olan kişiler, günlük hayatta sıkça kullandığımız terimler olan psikopat ve sosyopat olarak tanımlanabilirler.

    Geçmişteki araştırmalarda psikopatlığın nedenleri incelenirken; bunun aslında psikolojik nedenlerden çok, sosyal ve toplumsal nedenlerden kaynaklandığı görüşünün gelişmesiyle birlikte bu terimin yerini sosyopat kelimesi almıştır. Yani temelde aynı şeyi yansıtırlar, ancak aralarında küçük farklılıklar vardır.

    Özetle, kişinin psikopatolojik olarak aldığı tanıdan bahsederken antisosyal; sorunlarının daha çok toplumsal ve çevresel nedenlerden kaynaklandığı varsayılırsa sosyopat, daha çok kendine dönük ve psikolojik problemleri olan birini nitelendirirken ise psikopat kelimesi kullanılır.

    Bu kişilerde görülen ortak davranışlara bakıldığında;

    Bu davranışları gösteren kişilerin çocukluk çağındaki yaşantıları incelendiğinde ise bazı ortak noktalar görmemiz mümkün.

    Bunlar:

    Bu bozukluğun sebeplerinde kalıtım ve çevre bir arada etkilidir. Eğer aile bireylerinden birinde varsa, çocukta da görülme riski fazladır.

    Ancak genetik yatkınlık olduğu halde sağlıklı bir aile ortamı ve sosyal gelişim sağlanırsa, risk olmasına rağmen bu bozukluk ortaya çıkmayabilir. Ya da ortada genetik bir faktör yoksa ve güvensiz bir aile ortamıyla sorunlu bir sosyal gelişim görüldüyse kişide bu bozukluğun görülme olasılığı vardır.

    Toplumumuzda ise erkeklerde, kadınlara oranla 3 kat daha fazla görülür. Kişi 18 yaşından küçükse davranım bozukluğu, 18 yaşından büyükse antisosyal kişilik bozukluğu tanısı alır. Genellikle yetişkinlikte olumsuz deneyimlerden ders alınmadığı için düzelme olasılığı azdır.

    Ancak 40-50’li yaşlara gelindiğinde bu davranışlar bir miktar yatışabilir. Saldırgan ve sorumsuz davranışlarda azalma görülebilir.
    Bu bozukluk bazen başka hastalıklarla birlikte görülebilir veya ayırt edilemeyebilir. Nitekim narsistik kişilik bozukluğu dediğimiz, başkalarının duygularını aldırmayan ve kibirli olma haliyle tanımlanabilen bozuklukla ortak belirtileri vardır. Ancak narsist kişilerin saldırgan davranışlarda bulunmamaları aradaki en önemli farktır.

    Birlikte görüldüğü bir diğer bozukluk ise alkol ve madde bağımlılığıdır. Madde bağımlısı kişiler, madde arama veya bırakma sırasında yasaya aykırı ve saldırgan davranışlarda bulunabilirler. Öfkeli olma ve sinirlilik hali, suça eğilim varsa bu iki tanı bir arada kullanılabilir.
    Psikopat/Sosyopat kişilerin davranış eğilimleri ve bunların altında yatan nedenleri bilmek kadar, oluşmasını engelleyecek, sağlıklı aile tutumlarını ve tedavi yöntemlerini de bilmekte fayda var. Çocukları birtakım saldırgan davranışlar gösteren, çevreye ve canlılara zarar veren, sosyal ilişkilerinde sorunlar yaşayan ailelerin bu konunun üzerinde durmaları ve önemsemeleri gerekli. Çocukların bu davranışları ancak sınır koyarak engellenebilir. Yaptığı şeylerin yanlış olduğunu ona ısrarla öğretmek, zarar verici davranışları gerçekleştirmesine müsaade etmemek, sonuçlarıyla yüzleşmesine ve pişman olmasına olanak sağlamak gerekli.

    Örneğin; oyun sırasında arkadaşına saldırgan davranışlarda bulunan bir çocuğa, ailenin tutumu hemen arkadaşından özür dilemesi konusunda ısrarcı olmak ve bu davranışı bir kez daha yaptığı zaman arkadaşlarının onunla tekrar oynamayacağını kararlı bir şekilde belirtmektir. Bu yapılmadan, sadece bir uyarıyla yetiniliyorsa ve çocuk aynı şeyi yapmaya devam ediyorsa bu durum sorunun çözülmediğini gösterir. Ailelerin en büyük yanılgısı budur. Benim çocuğum kötü bir şey yapmaz, benim çocuğum zarar vermez, ya da kendini korusun yeter ki zarar görmesin anlayışıyla çocuğunun zarar verici davranışlarını görmezden gelmek olabilecek en yanlış anne baba tutumudur. Her saldırgan çocuk ilerde psikopat/sosyopat kişiliğe dönüşmez elbette, ancak yukarıda belirttiğim tüm etkenler bir araya gelirse geri dönüşü çok zor olan bir yola girilmiş olur ne yazık ki.

    Tedavisi ise oldukça zordur, çünkü kişi pişmanlık yaşamadığı ve hatalarını kabul etmediği için tedavi konusunda da isteksizdir ve sert bir tutuma sahiptir. Kişi tedavi istediğinde ise, bilişsel davranışçı terapi en etkili tedavi şeklidir. İlaç tedavisi ise genellikle depresyon ve kaygı bozukluğunun da birlikte eştanı olarak görüldüğü zaman uygulanabilir. Duygudurum düzenleyici ilaçlar etkilidir ve psikoterapi de ek olarak ihmal edilmeden yürütülmelidir. Asla iyileşemezler gibi bir durum söz konusu olmamakla birlikte, tüm şartlar dikkate alınarak bir tedavi şeması çizilebilir ve belli bir oranda iyileşme sağlanabilir. Dediğimiz gibi, her şeyden önce kişinin motivasyonu, tedaviye duyduğu istek, tedaviden beklentileri ve aldığı cevap oldukça önem taşır.

    Yazının devamı...

    Sosyal medya depresyonu nedir?

    Hayatımızda giderek daha fazla yer kaplayan sosyal medya ve paylaşım alanları artık kendi kültürünü, dilini ve iletişim tarzını oluştururken elbette sorunlarını da getirdi. Hatta ilginç bir biçimde kendi psikolojisini oluşturdu ve sanal dünyadaki psikoloji gerçek dünyamıza yansımaya başladı. Sosyal medyanın psikolojisi olur mu diyebilirsiniz ama var. Hatta depresyonu bile var. Sosyal medya insanı depresyona nasıl sokar ya da sosyal medya ile depresyon nasıl örtüşebilir diyenlerdenseniz şimdi yazacaklarımı okuduğunuzda eminim birçok nokta size de tanıdık gelecek.

    Sosyal medya nedir, öncelikle onu açıklamakta fayda var. Sosyalleştiğimiz yani toplumsal bir varlık olarak diğer bireylerle iletişim kurabildiğimiz kısım ‘sosyal’ tarafını, yazıp çizip görüşlerimizi, duygularımızı ya da ne yaptığımıza dair fotoğraflarımızı paylaştığımız tarafı da ‘Medya’ yönü oluyor. Sosyal medya dediğimiz alan da bütün bu işlemleri yaptığımız görünmez, sanal ama hepimizin var olduğu paylaşım platformları. Aslında hepimizin üzerinde yaşadığı tek bir dünya var ama bu sosyal medya sayesinde her birimizin ayrı ayrı kendi dünyaları var. Kendi arkadaşlarımız, üye olduğumuz ya da üye yapıldığımız(!) gruplarımız, oluşturduğumuz sayfalarımız var.

    Sosyal ağlardaki paylaşım alanlarımız o kadar fazlalaştı ki, artık hangisinde yer alacağımızı şaşırdık. Yer almadığımız bir site kalmaması için epeyce çaba harcadık. Hatta onlarca sosyal ağda yer alabilmek ve sürekli olarak güncellemeleri takip etmek ya da kendi profilimizi güncellemek bile başlı başına bir zaman ve emek isteyen iş haline geldi. Önceden zamanımızın ya da günümüzün önemli bir kısmı bu uğraşla geçerken şimdi hayatımızın büyük bölümü artık sosyal ağlarda yaşanır oldu. Hayatımızla ilgili ne var yoksa paylaşır olduk, başkalarının ne yaptığını, ne paylaştığını takip etmenin bağımlısı olduk. İşte sorun da tam olarak burada başlıyor. Sosyal medya ve sosyal ağlar her ne kadar sanalmış gibi gözükse de gerçek hayata yansıyan beklentiler oluşturdu.

    Paylaşımların beğeni alması (like – fav), hatta beğenilip başkalarına da aktarılması (retweet - repost), onur meselesi haline geldi. Takipçilerin fazlalığı da çok önemli bir durum, çünkü takipçi sayınız ne kadar fazla ise o kadar fazla kabul görmüş, yani onaylanmış sayılıyorsunuz. Yeterli sayıda takipçi yoksa, kendinizi yeteri kadar gösterememiş, geniş bir kitlenin ilgisini çekememişsiniz demek anlamına geliyor bazılarına göre.

    Sosyal ağların kendine göre bir dili var demiştim yukarıda. Mesela ‘etiket’lerden haberiniz yoksa yandınız. İstediğiniz kadar entelektüel olun, geniş bir bilgiye sahip olun hiç önemli değil, etiketleri kullanmayı bilmiyorsanız yetersiz kalırsınız. Çünkü o etiketler sizi kalabalıklaştırmaya, takipçilerinizi artırmaya yarayan şeyler. Bakın burada bile etiketler var. Tıpkı gerçek hayattaki gibi.

    Sosyal ağlar ciddi bir bağımlılık da getirdi hayatımıza. Bildiğiniz madde ya da sigara bağımlılığı gibi bir şey. Hatta onlardan daha ağır bir bağımlılık. Çünkü sigarayı ya da maddeyi her an her yerde kullanamazsınız ama sosyal paylaşım ağlarına her an her yerden ulaşabilir, orada olmanın yaratacağı hazzı elde edebilirsiniz. Ancak bu bağımlılık teknoloji ile de destekleniyor ve bağımlılıktan uzak durmak ya da kurtulmak neredeyse imkansız. Teknolojik kolaylık nedir derseniz, o da şu ki; son birkaç yıldır cep telefonları ve tabletler sosyal ağlarla beraber paket olarak sunuluyor. Siz yeni bir telefon aldığınızda zaten Facebook, Twitter, Linkedin, İnstagram, Youtube vb. içinde hazır olarak bulunuyor. Size sadece şifrenizi girip güncellemek kalıyor. Bu kadar elinizin altında olan, tüm kuruluşların, resmi ya da gayri resmi tüm kurumların yer aldığı bir sosyal paylaşım platformundan nasıl uzak kalınabilir ki? Kalınamıyor zaten. O zaman biraz daha gerçekçi şeylerden bahsetmek gerek. Örneğin özellikle biz yetişkinlerden daha zeki, daha hızlı öğrenen ve teknolojik gelişmeleri daha korkusuzca kabul edip kullanabilen çocuklara yasak koymak yerine onlara zarar görmeden bu alanları kullanmayı öğretmek gerek. Bu anlamda okullarda teknoloji ve bilgisayar eğitimleri dersleri konulmuş ve iyi de olmuş. Çocuklara ve gençlere yasaklamak yerine asıl biz yetişkinlerin de bu konuda bilgi ve beceri sahibi olmamız gerek. Ancak biz işin bu tarafına geçemedik. Çünkü sosyal ağlar nedeniyle depresyona girmekle meşgulüz.

    Sosyal medya ilginç bir biçimde psikolojimizde derin izler bırakmaya devam ediyor. Hatta tipik depresyon durumu var. Özellikle başkalarının yaptığı paylaşımlara bakarak, kendisini yetersiz görenler ya da aksine kendisini herkesten daha üstün görenler olarak farklı ruh halleri arasında git-gel’ler yaşayan bir kitle var. Sosyal ağlarda spesifik ayrışmalar yani sadece moda, yemek, alışveriş gibi belli bir konuda paylaşım yapanlar ve bu türden pek çok alanı takip eden insanlar var. Takip edilen alan çok olup da takip eden aynı kişi olunca hepsine yetebilmek zor iş oluyor tabii ki. Moda olan kıyafeti almak, alışveriş dünyasını takip etmek, magazin ünlülerinin gittiği kafelere, restoranlara gitmek gibi birtakım heveslere kapılıp bunları yapabilecek ekonomik güç olmadığında yaşanan duygu öncelikle eksiklik ya da yetersizlik duygusu oluyor. Sonrasında ise hayatın anlamsızlaşmasına varan derin bir boşluk ve değersizlik hissi ortaya çıkıyor. Öte yandan aslında olmadığı kadar ışıltılı bir dünyada yaşıyormuş izlenimi yaratmaya çalışan bir başka kitle daha var. Veya hastaneden neredeyse canlı yayın yapanlar var. Kolunda serumu ile selfie çekenleri normal karşılamaya başladık, hayatını kaybeden yakınlarının başında ‘canım dedemi kaybettik’ mesajıyla fotoğraf paylaşanların yanında. Bu kadar özel anları paylaşmalı mıyız diye sorgulamıyor kimse ne yazık ki.

    Kitlelere ne yaptığını o an, o dakika göstermek o kadar önemli ki… Ne yediğini, ne içtiğini, ne giydiğini, nereye gittiğini saniyeler içinde paylaşmak dünyanın en önemli meselesi sanki. Aslında hepsinin altında yatan sebep, kabul görmek, ilgi görmek, onaylanmak, doğru yerde doğru insan olduğunu kendine ve topluma kanıtlama ihtiyacı. Bu duyguyu gerçek dünyada doyuramamış insanlar, hayatlarına dair ne var ne yoksa, neredeyse hiçbir öz denetimden geçirmeden paylaşıyorlar diğer herkesle. Beğenilmezse, istediği tepkiyi alamazsa sonuç hayal kırıklığı ve depresyon oluyor.

    Sosyal ağlar ve bu ağlarda geçirilen zamanlar artık boşanma sebebi olarak kabul edilmeye başlandı. Oysa doğru kullandığımızda pek çok yararı olan paylaşım alanlarında ruh sağlığımızdan oluyorsak burada durup düşünmek lazım. Çünkü orada gerçekle gerçek dışı karışıyor demektir.

    Sosyal paylaşım ağlarında var olan profillerin birçoğu gerçek değil, hayal ürünü. Paylaştıklarından ya da yaptıklarından nasıl bu kadar etkilendiğimizi sorgulamak gerek. Neden bu kadar önemsiyoruz buralarda olmayı, neyin eksikliğini doldurmaya çalışıyoruz? Burada olmak güzel, paylaşmak güzel evet ama gerçekten hayatımızda olanların hayatlarından çaldığımız, hayattan çaldığımız zamanları burada tüketmek neden bu kadar önemli sormak lazım kendimize. Gerçekte var edemediğimiz duyguları sosyal ağlarda var etmek mümkün değil. Ya da hayatımızdaki boşlukları buralarda doldurmak mümkün değil. Çünkü adı üstünde ‘Sanal Dünya.’ Bir elektrik kesilmesine bakar hepsi.

    Dikkat edin, sanal dünyadakiler yok olduğunda göz göze bakmanız gerekenler, sevdikleriniz, gerçek dünyadaki gerçek insanlarınız da kaybolmuş olmasın. Çünkü geri kalan hayatınızı ruhsal, bedensel sağlığınız ve gerçek insanlarınızla geçireceksiniz.

    Yazının devamı...

    Kim keyifli doğum yapmak istemez?

    Doğum kolay bir şey değildir. Hatta, doğum yapmak oldukça heyecan vericidir. Özellikle de ilk çocuğunuzsa. Doğuma hazır olup olmadığınızı aşağıdaki testi çözerek görmek ister misiniz?

    1- Doğum ve doğum yöntemleri hakkında yeterli bilgiye sahip misiniz?

    a) Evet
    b) Hayır

    2- Doğumla ilgili anlatılanlar, çevrenizden duyduklarınız sizi olumsuz olarak etkiler mi?

    a) Evet
    b) Hayır

    3- Düzenli olarak takibi altında olduğunuz bir jinekologunuz var mı?

    a)Evet
    b)Hayır

    4- Hamile kalmayı düşünüyorsanız bunu doktorunuzla paylaştınız mı?

    a) Evet
    b) Hayır

    5- Hamileyseniz size en uygun doğum yöntemi hakkında doktorunuzla konuştunuz mu?

    a) Evet
    b) Hayır

    6- Sizin tercih ettiğiniz bir doğum yöntemi var mı?

    a) Evet
    b) Hayır

    7- Normal doğumun sezaryene göre, ya da sezaryenin normal doğuma göre riskleri veya avantajları hakkında bilginiz var mı?

    a) Evet
    b) Hayır

    8- Karar verdiğiniz doğum yönteminin, son anda sizin için uygun olmadığını öğrenirseniz, bu sizi korkutur mu?

    a) Evet
    b) Hayır

    9- Ameliyat, dikiş, narkoz gibi işlemler sizi ürkütmesine rağmen sizin ve bebeğinizin sağlığı için uygun olan yöntemi doktorunuza bırakır mısınız?

    a) Evet
    b) Hayır

    10- Normal doğum yönteminde doğumun tüm aşamalarını bilinçli olarak yaşar, bebeğinizi doğduğu anda kucağınıza alabilirsiniz. Bu durum normal doğumu seçmenizde etkili olur mu?

    a) Evet
    b) Hayır

    EVET'ler Çoğunluktaysa

    Psikolojik olarak doğum yapmaya hazır olduğunuzu söyleyebiliriz. Elbette ki her doğumun kendine özel riskleri vardır ancak önemli olan sizin için hangi yöntemin uygun olduğunu belirlemektir. Burada da doktorunuzla başlattığınız ve doğumun sonuna kadar yürüteceğiniz sağlıklı hekim hasta işbirliği belirleyici olacaktır. Hemen hemen her kadının doğum hakkında bir fikri vardır. Bütün mesele kulaktan dolma bilgiler yerine doktorunuzun vereceği yeterli ve doğru bilgiyle size uygun yöntemin belirlenmesi ve sağlıklı bir doğumun sorunsuz gerçekleşmesidir.

    HAYIR’lar Çoğunluktaysa

    Doğum yapmak ve sağlıklı bir bebek dünyaya getirmek bütün kadınların arzu ettiği bir durumdur. Buna rağmen bazen geçmişte yaşanan olumsuz deneyimler ya da edinilen yetersiz ve sağlıksız bilgiler, yoğun endişelere yol açabilir. Anne adayı doğumdan, özellikle normal yolla doğumdan korkabilir. Son yıllarda pek çok kadının sezaryeni tercih etmesinin en büyük sebebi de sezaryen doğumda ağrı duyulmaması şeklindeki bir inanıştan kaynaklanmaktaysa da ameliyat sonrası bazı sıkıntılar yaşanıyor olduğu da bir gerçek. Dolayısıyla hem normal hem de sezaryen doğumun kendine özel bazı sıkıntıları olduğunu bilerek, en doğru olan yöntemin, doktorla karşılıklı olarak görüşerek belirlenmesi gerekir. Doğuma hazır olmadığını düşünen ve bir takım kaygılar yaşayan anne adaylarının gerekirse hamilelik sürecinde psikolojik destek almasında fayda vardır.

    Hazırlayan: Psikolog Serap Duygulu

    BEBEĞİM NE ZAMAN DOĞACAK?

    Yazının devamı...

    İçe dönük, içe kapalı, çekingen!

    Sıklıkla kullandığımız içe kapanıklık, çekingenlik ve içe dönüklük kelimeleri aslında birbirine çok yakın tanımlar ama ince sınırlarla ayrılan anlamları var.

    Birbirimizi tanımlarken ya da kişilik özelliklerimizi ifade ederken genellikle bu tanımlamaları kullanıyoruz ancak genellikle olumsuz anlamlar yüklüyoruz. O nedenle kelimeleri ve anlamlarını netleştirmek gerekiyor. 

    İçe kapanık kişiler; toplum içerisinde ve sosyal ortamlarda bulunmak istemeyen, kalabalık ortamlardan kaçan, sadece yakınlık kurduğu belirli kişilerle ilişkide olan kişilerdir.

    Çekingen kişiler; sosyal ortamlarda bulunmak isteyen ama derin korku ve endişe duyduğu için bu ortamlara giremeyen, insanlarla olan ilişkilerinde çekingen davranan kişilerdir. Motivasyon düşüklüğü yaşarlar.

    İçe dönük kişiler; sosyal ilişki kurmakta sorun yaşamayan ancak yalnız kalmayı tercih eden, kalabalık ve sosyal ortamlarda bulunmaktan rahatsız olan, halk arasında ‘evcimen’ adıyla bahsettiğimiz kişilerdir.

    Bu kavramları bir örnekle açıklamak gerekirse; bir şirketin çalışanlarının yemek ve eğlence amaçlı bir organizasyona davet edildiğini varsayalım. Burada bu 3 kişilik özelliğine sahip bireylerin tutumları şöyle olur:

    İçe kapanık birey: Orada kimseyi tanımıyorum, yabancılık çekerim ya da yakınlık kurmakta zorlanırım. Bu yüzden gitmeyeceğim.

    Çekingen tip: Aslında güzel bir organizasyon, ama ben tek başıma oraya gidemem. Yakın bir arkadaşım da gelirse belki gidebilirim.

    İçe dönük tip: Aslında katılmak güzel olabilir ama muhtemelen ortam çok kalabalık olur. Kalabalık ortamları sevmem, evde kitap okumayı tercih ederim.

    Bilindiği gibi toplumsal ilişkilerin ön planda olduğu bir dünyada yaşıyoruz ve bu ortamın da gerektirdiği birtakım özelliklere sahip olmamız gerekiyor.  Aile hayatı, arkadaş ilişkileri, evlilik, kariyer gibi birçok alanda içedönük bir yapıya sahip olmanın olumsuz etkileri görülebilir. 

    Biz istesek de, istemesek de, sosyal ortamlara girmek, yakın ilişkiler kurmak ve toplumun bir parçası olarak bulunduğumuz ortama ayak uydurmak zorundayız.  Bu yüzden kişi yalnız kalmayı tercih ettiği zaman; hayatındaki problemler artış göstermekle birlikte, bu problemlerle başa çıkma kuvveti de bir o kadar azalır.

    Aynı zamanda depresyon başta olmak üzere bazı psikolojik rahatsızlıkların, içe dönüklüğün ileriki aşamalarında görülme olasılığının yüksek olduğu araştırmalarla ortaya konmuştur.

    İçe dönüklüğün genel özelliklerine bakıldığında kişi için tamamen olumsuz olduğu düşünülse de, yapılan son araştırmalarla da birlikte olumlu etkilerinden de söz etmek mümkün. Dengeli bir içe dönüklük kişiye fayda sağlayabilir. 

    İçe dönüklük toplumda sık karşılaşılan bir kişilik yapısı fakat yine de dışa dönük kişilerin ağır bastığı bir toplumda bulundukları için hayat onları fazlasıyla zorluyor. Bu yüzdendir ki, hayat dışa dönük kişilerin odağında yaşandığı için içe dönüklüğün perde arkasındaki olumlu özellikleri pek az kişi tarafından biliniyor. 

    Aslında onların varlığı, hayatın hareketli ve hızlı temposu içinde sakinlik ve denge unsuru olarak çok önemli.

    Ancak diğer bir dikkat edilmesi gereken nokta, içe dönüklüğün ve dışa dönüklüğün sınırlarını netleştirmektir. Her zaman söylediğimiz gibi denge önemli. 

    Dışa dönüklüğün de kendi içinde bazı olumsuz özellikleri olduğu gibi, içe dönüklüğün fazlası da yorucu ve zorlayıcı olabilir. Vurguladığımız temel şey, toplumun dışa dönük odaklı yaşadığı, içe dönüklüğün de olumlu özelliklerinin olabileceğinin farkında olması gerektiği, dolayısıyla içe dönük kişilerin toplumdan tamamen dışlanmaması gerektiğinin bilincine varılmasıdır.

    Kişinin içe dönük veya dışa dönük bir kişiliğe sahip olması büyük ölçüde doğuştan gelen, mizaç denilen özelliklere dayanır. Doğumla birlikte çevresel etkenlerin de birleşimiyle gelişir ve yıllar içerisinde bir kişilik tutumu haline gelebilir.

    Davranışların sebepleri incelendiğinde, her zaman olduğu gibi en başta anne baba tutumlarının öneminden bahsetmek gerekli. Anne babanın aşırı koruyucu ve baskıcı tutumu, çocuğun topluma katılmasına fırsat vermemesi, çocuğun küçüklükten itibaren yalnızlığı tercih etmesine sebep olabilir. Aynı zamanda, çocuğun sessiz olmasından dolayı anne baba tarafından azarlanması, dışa dönük olmaya zorlanması da bu durumu etkileyebilir. Anne baba, içe dönük çocuğun sosyal ortamlara girmesini sağlayarak azaltılabileceğini düşünse de, çoğu zaman bu düşünce tam ters etki yaratır. Çocuk bu zorlamalara direnir ve sosyal ortamlardan kaçınma davranışlarında ısrar edebilir.

    Aynı zamanda, çocuğun sosyal ortamlara girdiği bazı gelişim dönemleri ve bu dönemlerde edindiği arkadaş çevresi içe dönüklüğü olumlu-olumsuz etkileyebilir. Özellikle günümüzde yaş ortalaması gittikçe düşen ergenlik döneminde (13-24 yaş) okul ve aile ortamındaki ilişkiler önemsenmelidir. Genellikle de bu dönemde veya ana okul-ilkokula başlanan yaşlarda içe dönüklüğün belirtileri görülebilir. Yanlış arkadaş ilişkileri, sosyal ortamlarda yaşanan aşağılanma duygusu (örneğin derste öğretmen tarafından azarlanma), akran zorbalığı gibi sebepleri de sayabiliriz.

    Öncelikle çocuğunuzun davranışlarının çekingenlik, içe kapanıklık veya içe dönüklük kavramlarından hangisine ait olduğu konusunda farkındalık kazanılmalıdır. İçe dönüklük bir tercih sebebidir ve bunu değiştirmek ailelerin tahmin ettiği şekilde gerçekleşmez. İçe dönüklük kişinin hayatına tamamen olumsuz etki eden davranış biçimi değildir, bunun da farkında olmalı ve çocuğumuza da doğru yansıtmalıyız. Dışa dönük kişilere kıyasla sahip oldukları olumlu özelliklerini görmezden gelmek haksızlık olur. Sadece olumsuzu değil, başardığı ve üstesinden geldiği durumları da ona göstererek motive etmeli ve cesaretlendirmeliyiz. Eğer bu yapılamazsa istemeden de olsa toplumdan daha fazla uzaklaşmasına sebep olabileceğinizi unutmayın.

    İçe kapanıklık bireyi toplumsal ilişkilerde, sosyal ortamlara girmekte zorlayabilir ancak bu bireyin sağlıklı ilişkiler kuramayacağı anlamına gelmez. Aksine içe kapalı bireyler daha seçici olmaları sebebiyle, daha az insanla daha kalıcı ilişkiler kurabilirler.
    İçe dönük kişiler ise, sosyal ortamlara girme konusunda sıkıntı yaşamamalarına rağmen tamamen kişisel sebeplerle daha sakin ortamları tercih ettikleri için onları zorlamak ve istemedikleri ortamlara girme konusunda yönlendirmek kişisel ilişkilerine ciddi anlamda zarar verir.

    Çekingen bireyler, toplumla olan ilişkilerde onları cesaretlendiren, destekleyen insanlara ihtiyaç duyarlar. Diğer bireylerle olan ilişkilerinde ilk adımı atan olmak istemezler, bir ilişkiyi başlatma konusunda daha ürkek davranırlar ancak ilk adım atıldıktan sonra gayet sağlıklı dostluklar geliştirebilirler. 

    Toplumla bireyin, bireyle bireyin ilişkisini yorumlarken farklı olan her davranışın arkasında psikolojik bir sorun varmış gibi düşünmek yanlıştır. Aksine farklılıklar kişisel özelliklerimizdir ve bizi toplumun diğer bireylerinden ayıran zenginliğimizdir. Herkesin birbirine benzediği bir dünya, heyecanı ve sevinçleri azalmış bir hayat sunar bize. Birbirimizi tanımak ve yeni ilişkiler geliştirmek konusunda hevesimiz yok olur. Oysa hayat yeni ve farklı olanla tek düzeliğinden uzaklaşır. 

    Çocuklarınızı ve diğer insanları bir takım tanımlarla etiketlemek yerine kişisel özellikleri olarak görmek, aynı şekilde kendimizi de sahip olduğumuz özelliklerimize sahip çıkarak kabul etmek hepimiz için hayatı kolaylaştıracak tutumlardır.

    Yazının devamı...

    Hep sevgili kalmak mümkün mü?

    Bütün ilişkiler, hep sevgili kalmak üzere kurulur. Hep aynı kişiyi, ömür boyu bıkmadan usanmadan ve hep en iyi yönleriyle göreceğimizi düşünürüz. Bu “hep”ler maalesef bir gün anlam değiştirir. Bu sefer hep aynı adam ya da kadın, hep aynı şeyler, hep aynı alışkanlıklar, hep aynı saç modeli, hep aynı espriler, hep aynı hayat... Sonra bir bakmışız ki, monoton ve içi boşalmış bir ilişki.

    “Ne oldu da böyle oldu?” ve “Ne oldu da o sihir kayboldu?” diye düşünmeyiz bile. Düşünürüz diyenler de aslında karşısındaki insanın yanlışlarını düşünür. Her şey hep "o" nun yüzündendir. Çünkü bizler karşımızdaki insanların değişeceği ve tam bizim istediğimiz gibi bir insan olacağı inancıyla pembe gözlükler takarak başlarız ilişkilerimize. Bu bütün toplumsal ilişkiler için geçerli bir tavırdır.

    Arkadaşlarımızı değiştirmeye ve mümkünse kendimize benzetmeye bayılırız. Hele çocuklarımız ya anneye ya da babaya mutlaka benzemek zorundadır. Onlar biz nasıl istiyorsak öyle düşünmelidir, öyle giyinmelidir ve bizim istediğimiz arkadaşlarıyla görüşmelidir.

    Kaç kişi bir ilişki yaşadığı insana şöyle bir soru sormuştur: “Birbirimizin olumlu yönlerini biliyoruz. Peki, olumsuz yani kötü diyeceğimiz hangi huylarımız var?” Muhtemelen hiç kimse böyle bir soru sormaz. Çünkü kimse kendisinin olumsuz tarafları olacağını kabul etmez.

    Oysa dürüstçe oturup bunları konuşmak, sonradan ortaya çıkacak kötü sürprizlerin önüne geçer. Birbirlerinin ağzından en çok neye sinirlendiklerini, hangi tür davranışlardan rahatsız olduklarını yani olmazsa olmazlarını bilseler bu daha mertçe bir tutum olmaz mı?

    Aşkın Ömrü Olur mu?

    Bazı uzmanlar aşka ömür biçiyorlar ve üç yıldan fazla sürmeyeceğini iddia ediyorlar. Belki o ilk iç kıpırtıları, o heyecanlar, dünyanın sekizinci harikasına bakar gibi hayran hayran birbirini süzmeler biter ama aşkın biteceğini iddia ederken bu kadar kesin yargılarda bulunmak da çok doğru olmaz. Belki aşk kavram olarak nitelik değiştirir. Ama içerik aynı kalır. Gerçekten aşk varsa saygı da vardır, ilgi de sahiplenme de... Bunları yok ettiğinizde geriye zaten ilişki adına da bir şey kalmaz.

    Aşkın ömrünü tayin ederken hala birbirine deli gibi aşık olan 40-50 yılı devirmiş ilişkileri nereye koyacağız? Ya da aşktan deli divane olarak birlikte olan ve 3 ay sonra birbirlerine sırtını dönüp giden insanların aşkını nasıl yorumlayacağız?

    O nedenle ayrıntıları bir kenara bırakıp o önemli sorunun ip uçlarına bakalım. Ne yaparsak aşkın devamını sağlayabiliriz? Ya da nasıl hep sevgili kalabiliriz?

    Yazar Pearl Buck’ın çok güzel bir sözü vardır: “Sevgi, sadece büyümesi durduğunda yok olur.” Evet, durum tam olarak budur. Eğer emek harcamıyorsanız aşk biter. Aşk için katkınız olmalı, çaba göstermelisiniz. İlk kural işleri oluruna bırakmayacağız, nasıl olsa beni seviyor deyip, kulağımızın üzerine yatmayacağız. Ayrıca şunlara da dikkat etmek gerekiyor:

    • Sürprizler herkesi mutlu eder. İş çıkışına yakın iş yerine ani bir baskınla yemeğe çıkma teklifi çok şaşırtıcı olur (Mesai olup olmadığını önceden öğrenmekte fayda var tabii).

    • İş yerine küçük hediyeler göndermek de güzel yöntemdir.

    • Sabah kalktığında görebileceği her yere süslü kağıtlara yazılmış küçük notlar bırakmak ilişkinize hoşluklar katabilir.

    • Olumlu özelliklerini herkesin içinde duyurmak önemli bir etki yaratır (Biz genellikle tersini yaparız).

    • Akşamları TV karşısında geçen saatler, hayatımızın boşa akıp gittiği anlardır. Artık yapmayı unuttuğumuz karşılıklı sohbetlere bir an önce başlamak çok yararlı olur.

    • Bu öneri özellikle kadınlar için! Birlikte maç izlemek tahminlerinizin ötesinde bir etki yapar. Hele bir derbi maçıysa ciddi olarak hoşlanabilirsiniz bile.

    • Çocuklarınız varsa ve boyunuzu aşmış olsalar bile onları evde bırakıp baş başa olabileceğiniz fırsatlar yaratmak (yaşınız kaç olursa olsun) çok önemli bir kuraldır.

    • Yine uzun süreler olmasa da birkaç günlük tatil kaçamakları da önerilen bir yöntemdir.

    • İlla çok pahalı olması gerekmiyor ama hediye almak mutlaka yapılması gereken bir davranıştır.

    • Birbirinizi hoş ifadelerle çağırmak ve bunu da günlük yaşamda sık sık yapmak harika olur.

    • Bir kadın için en itici şey, evde atlet ve pijamayla dolaşan bir erkektir. Kıyafetlere, saç sakal bakımına önem vermek şart.

    • Aynı şey bir erkek için de geçerli, bakımsız bir kadın kadar itici başka bir şey olamaz. Bu da illa ki pür makyaj yapılacak demek değil. Makyaj ve bakım farklı şeylerdir.

    • Sürekli şikayet eden, mutsuz, çok konuşan ve dedikodu yapan hiç kimse uzun soluklu bir aşk beklemesin. Asla böyle bir şansları olmayacak.

    • İlişkilerde tartışma olur ve doğaldır ama bütün tartışmalar yatak odasının dışında kalmalıdır.

    • İki kişinin ilişkisi yine iki kişiyi ilgilendirir. Sorunlar asla başkalarıyla paylaşılmamalıdır. Başkalarına anlattığınız her şey o insanlara ilişkinizde söz sahibi olma hakkı tanır. Bu da en tehlikeli durumdur.

    Bu önerileri böyle sayfalar dolusu sıralayabiliriz ama bilinmelidir ki en önemli kural, karşımızdaki insana değer vermektir. Düşüncelerine saygı duymaktır. Diş macununu niye ortadan sıktığı ya da havluyu niye yerine asmadığı gibi ayrıntılar değildir.

    Başkaları için yaptığımız bütün incelikleri önce beraber olduğumuz insan için yapmaktır. Onunla bir hayatı gerçekten paylaşmaktır. Jo Coudert’in dediği gibi, “Aşkın aritmetiği tektir. İki yarım bir bütünü oluşturmaz. Yalnızca iki bütün bir bütünü oluşturur.”

    Psikolog Serap Duygulu 

    Yazının devamı...

    Çocukları istismardan korumak

    Çocuk istismarı, bir çocuğun bir yetişkin tarafından fiziksel, cinsel veya duygusal anlamda kullanılması, ona zarar veren davranışlarda bulunulmasıdır.

    Dünya Sağlık Örgütü ise çocuk istismarını şöyle tanımlar: Çocuğun sağlığını, fiziksel ve psikososyal gelişimini olumsuz etkileyen, bir yetişkin, toplum ya da devlet tarafından bilerek ya da bilmeyerek yapılan tüm davranışlar çocuğa kötü muameledir.

    2 Eylül 1990 tarihinde yürürlüğe giren Çocuk Hakları Sözleşmesi´ne göre; "Ulusal yasalarca daha genç bir yaşta reşit sayılma hariç, 18 yaşın altındaki her insan çocuk sayılır." Bu yüzden yetişkinlerin, istismar konusunda yaş faktörünü dikkate alarak çocuklara gereğinden fazla sorumluluk yüklememeleri, onların birer çocuk olduğunun unutmamaları gerekir.

    Çocuk istismarı derken genellikle cinsel istismar anlaşılıyor olsa da, fiziksel ve duygusal istismar da çocuk istismarının sıklıkla görülen diğer türleridir. 

    Cinsel istismar, çocukla cinsel haz amacıyla temas veya ilişki kurulmasıdır.

      

    Duygusal istismar; çocukların ilgi, sevgi ve bakımdan yoksun bırakılarak, ihtiyaçları görmezden gelinerek psikolojik zarara uğratılmasıdır. 

    Sağlıklı bir aile ortamında büyümeyen çocuklarda ileriye dönük psikolojik rahatsızlıklar oluşmasının en önemli sebeplerinden birisi de budur. 

    Fiziksel istismar; ise, çocuğun vücudunda herhangi bir yerin kaza dışı yaralanması, örselenmesidir ve genellikle fiziksel şiddet uygulamak, dövmek, canını yakacak şekilde cezalandırmak sık görülen türleridir.

    İstismara uğramış çocuklarda kısa ve uzun süreli bazı ruhsal problemler oluşabilir. Her çocukta görülmemekle birlikte, çocukların yaşa göre de verdiği tepkiler değişebilir.

        

    Yaşanan bu travmalar içerisinde tanımlanması ve anlaşılması en zor olan ise genellikle çocuğa yakın çevresindeki insanlar ve akrabaları tarafından yapılan istismara uğramış olmasıdır. Buna da günümüzde sıkça karşılaştığımız ensest adı veriliyor. Bu nedenle zarar gören, istismar edilen çocuğa ulaşmak çok zor olabiliyor. Çocuk kendisine yapılanı ya normal gibi görüyor ya da korkusundan kimseye anlatamıyor. Çocuk aile içinde en çok güvendiği ya da güvenmesi gereken kişi tarafından istismar edildiği için diğer herkes onun için doğal olarak güvenilmez oluyor. 

    Dikkat edilirse son zamanlarda karşılaştığımız istismar olaylarında durumu öğrenen ve ortaya çıkaranlar genellikle aile dışından bireyler; öğretmenler ya da kurum temsilcileri oluyor. Çocuk aile içinde birilerine anlatsa dahi ya görmezden geliniyor, ya ‘aman duyulmasın’ denilerek örtbas ediliyor ya da çocuğun anlattıklarına inanılmıyor hatta çocuk suçlanıp tehdit ediliyor. Bu şekilde normalleştirilen istismar bazen yıllar boyunca sürüyor. Çocuk istismarı konusunda yardımcı olabilecek kurumların ve yetkililerin en zorlandığı kısım bu oluyor. Çocuğun aile içinde uğradığı istismar en zor ortaya çıkan ve en zor anlaşılan istismar türüdür. 

    Tüm bunların dışında istismara uğrayan çocuklar çoğunlukla yaşadıklarını aile büyüklerine ya da yakınlarına anlatamazlar veya uzun bir zaman sonra paylaşabilirler. 

      

    Burada dikkat edilmesi gereken en önemli konu, çocuklarımıza küçük yaştan itibaren bedenlerini tanımalarını, hangi bölgelerinin özel olduğunu, kişisel sınırlarını öğretmemiz. 

    İyi dokunma ve kötü dokunmanın farkını bilmeleri, istismarla karşılaştıklarında daha bilinçli olmalarını ve bu durumu olabilecek en doğru şekilde atlatmalarını sağlar. 

    Peki, nedir bu iyi dokunma ve kötü dokunma? Çocuklarımıza bunu nasıl anlatabiliriz?

      

    Çocuk eğitiminde ilk adım ‘mahrem bölgeler ve mahremiyetin ne olduğu’ nu anlatmak olmalıdır. Bunun için de çocuğun özel alanlarına saygı göstermek gerekiyor. Özellikle çocuk gelişimi açısından çocuklar 3 yaşına geldiklerinde kendi hemcinsi ebeveynine yakınlaşması ve cinsel anlamda ondan bazı bilgileri öğrenmesi yararlı olur. 

    Özel alan kavramının öğretilmesi de mahremiyetin oluşmasında çok önemli bir eşiktir. Özel alan denilen alan, çocuk kollarını iki yana açtığında oluşan bölgedir. Çocuklara ‘Sana yakın olmayan, aile bireyleri dışında kalan insanlar bundan daha yakına gelmemelidir.’ şeklinde bilgi verilebilir. Mahrem alanı anlatmak için de ‘elbiselerinin ve özellikle çamaşırlarının altında kalan bölgedir ve hiç kimse bu bölgelere bakamaz, dokunamaz, öpemez’ şeklinde net bir sınır çizilebilir. Bu sınır önemlidir çünkü çocukların iyi ve kötü dokunma konusunda kafaları karışabilir ve net bir ayrım yapamayabilirler ama mahrem alan ve elbiselerinin altına dokunulamaz demek sınırları kesinleştirir. Çocuk kime nerede dur demesi gerektiğini bilir. 

    Hepsinin ötesinde bir de çocukları zorla öpmemek, yakın gördüğümüz kişilerin öpmesi içinde çocuğu zorlamamak gerekiyor. Kim olursa olsun çocuğu istemediği şeyleri yapmaya zorlamak da bir süre sonra çocuğun kendi beden bütünlüğüne saygısını yitirmesine hatta isteyen herkesin kendisini öpmesine, sarılmasına sessiz kalmasına yol açabilir.

    Son yıllarda tüm dünyada, çocuklara küçük yaşlarda birtakım aktivitelerle ve oyunlarla istismara karşı bilinçlendirme çalışmaları yapılıyor. 

    Çocuklara kendisine hoşlanmadığı şekilde davrananlar olduğunda;

      

    Çocuklarda istismar; fiziksel, cinsel, duygusal, ahlaki, hukuki boyutlar içeren önemli bir sorun ve ne yazık ki ülkemizde de oldukça yüksek bir oranda görülüyor. İstismarın çocuklar üzerinde yarattığı psikolojik etkenlerden dolayı çoğunlukla da ortaya çıkmıyor, gizli kalıyor ve yıllarca sürebiliyor. Çoğunlukla 18 yaş altı bireylerde görüldüğü için; çocukların ilgi, bakım ve korunması, sağlıklı aile ve arkadaş ortamlarında büyümesi oldukça önemli konular haline geliyor. 

    Bu yüzden de en büyük sorumluluk ve bilinçlenme görevi yetişkinlere düşüyor. 

    Bu durum, hem ailenin hem eğitim verilen okulun hem de bu konuda çalışmalar yapan uzmanların daha çok önem göstermesini gerektiriyor. 

    Hemen hemen herkesin hayatının bir kesitinde istismara uğradığını unutmamak gerek. Özellikle toplu taşıma araçlarında sıklıkla görülen taciz de istismarın bir türüdür. Bizler yetişkin bireyler olarak kendimizi nasıl koruyabileceğimizi biliyoruz. En hafifinden ortamdan uzaklaşabiliyor ya da yardım isteyebiliyoruz. Ancak söz konusu çocuklar olduğunda durum her zaman daha ciddiyetle ele alınmalıdır. 

    Sağlıklı bireyler yetiştirmek, istismarı önlemek, istismar sonrası farkındalığı artırmak, hızlı iyileşme sürecini oluşturmak açısından, çocuk istismarı günümüzde çocuk, ergen ve toplum psikolojisini de ilgilendiren en önemli konulardan birisidir. Unutulmamalıdır ki taciz kadar tacizi görmezden gelmek de istismardır. 

    Bu konuda da hepimizin sorumluğu vardır, herkes sorumlu davranmalıdır.

    Yazının devamı...