"Serap Duygulu" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Serap Duygulu" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Serap Duygulu

Corona günlükleri / Evde yaşam

17 Nisan 2020

Görülen o ki bu süreç uzun bir süre devam edecek. Çok önemli sağlık veya gıda ihtiyaçları dışında dışarı çıkamayacağımız bu dönemde elbette ki hepimiz son derece olumsuz etkilendik ve ne yapacağımızı bilemez duruma geldik.

İşte bu dönemde konunun çok farklı boyutları olması sebebiyle ben de her boyutunu ayrı ayrı ele aldığım bir yazı dizisi hazırlamak istedim. Evde yaşam, evde eğitim, aile içi iletişim, eşler arasında iletişim, çocuklarla iletişim, evde psikolojimiz gibi farklı yönlerini yazacağım bu yazı dizisinin ilki evde yaşam olarak bu okuduğunuz yazıdır. Madem haftalarca evdeyiz, her hafta bir boyutu ele aldığım yazılarımla bu dönemi birlikte atlatalım istiyorum.

Evde yaşam dediğimizde, aslında hayatımızın her döneminde içinde ve iletişimde bulunduğumuz aile bireyleriyle olan ilişkilerimizden ve ev hayatımızdan bahsediyorum tabii ki. Ancak bu salgın sürecinde evdeki yaşam da değişime uğramış durumda. Normal şartlar altında hem evde hem sosyal ortamlarda zaman geçiren bizler artık sadece evdeyiz ve sürekli birbirimizle beraberiz. Bu süreç daha önceki süreçlerden bu anlamda farklılık gösteriyor. Artık dışardaki ortamlardan beslenemediğimize göre ve sadece birbirimizle zaman geçirmek zorunda olduğumuz için bir süre sonra tükenmiş ve tüketmiş hissedebiliriz. O nedenle bu zorunlu evde kalma durumu kendimizi kısıtlanmış, engellenmiş hissettirecek ve bu da en hafif ifadeyle gerginleşmemize yol açacaktır. Öfkelenmek, evin içinde ne yapacağımızı bilememek de diğer eşlik eden duygular olarak düşünülebilir.

Yeni alışkanlıklar edinmek uyumu kolaylaştırır

Öncelikle olağan dışı bir dönemden geçiyoruz ve olağan tepkiler vermeyi beklemek mümkün değil. O nedenle yaşadığımız her duyguyu doğal ve bu sürece uygun olarak düşünmek gerek. Yaşadığımız duygu durumu nedeniyle öfkelenmek, huzursuz ve gergin hissetmek doğal ama bu duyguda takılıp kalmak sorun yaratacaktır. Artık bir uyum sürecinde olmamız ve bu günün getirdiği bu şartlarla başa çıkma becerileri geliştirmemiz gerekiyor. Bunun için de farklı eylemlere yönelmek lazım. Normal şartlardaki ev düzenini esnetmek ve yeni alışkanlıklar geliştirmek bu süreçteki uyumu kolaylaştıracak önemli bir adımdır.

Paylaşımlı olmalı, birbirimize şefkatle yaklaşmalıyoz

Diğer herkesle beraber yaşadığımız bu süreçte eski alışkanlıklara ve ev düzenine sıkı sıkı bağlı kalmak hayatı çekilmez hale getirebilir ve ilişkileri bozabilir. Her zamanki titizlikten vazgeçmek, ev işlerini evdeki diğer bireylerle bölüşmek, kendimize özel zamanlar ve alanlar yaratmak çok yararlı olur. Evdeki her insanın yapacak işleri, kendisini oyalayacak uğraşları olmalıdır. Evde sadece kadının iş yaptığı, diğerlerine hizmet edip evi silip süpürdüğü bir ev hayatı herkesin hayatını ve ilişkilerini cehenneme çevirmeye hizmet etmekten başka bir işe yaramaz. Aynı evde, aynı süreçte beraber yaşamak demek, ortak duyguda ve eylemde buluşabilmeyi gerektirir. Unutmayalım ki toplumsal bir travma yaşıyoruz. Hatta global bir travmanın tam ortasındayız. Dini, milliyeti, cinsiyeti, yaşı, eğitimi, geliri ne olursa olsun herkesin tehdit altında hissettiği ve gerçekten de tehdit altında olduğu çok boyutlu bir travmada bireysel olarak tek başına savaşmak daha yorucudur. Tam da bu süreçte duygusal olarak birbirimizle daha çok yardımlaşmalı, paylaşımcı olmalı ve birbirimize şefkatle yaklaşmamız gerekiyor. Bu kadar fiziksel yakınlık bir süre sonra aile içindeki bireylerin birbirleri üzerinde kontrol etme duygusu geliştirmelerine ve aşırı müdahaleci olmalarına yol açabilir. Dolayısıyla evde kaldığımız bu günlerde birbirimize ve kendimize ‘kendi kendine kalma’ fırsatı vermek gerekir. Bu fırsatı da kendinize ve yıkamaktan harap olmuş ellerinize bakım yapmak, sevdiğiniz bir uğraşla zaman geçirmek, bir müzik aleti çalmak veya bir dil öğrenmeye çalışmak, kitap okumak, yeni tarifler denemek, arkadaşlarınızla online görüşme yapmak, online eğitimlere katılmak, el becerileri isteyen, dikiş, örgü, boyama vb. gibi etkinliklerle değerlendirmek psikolojik olarak beslenmenizi sağlayacak çok yararlı çalışmalardır. Herkesin kendisine ait bu şekilde zamanları olmalıdır.

Yazının devamı...

Emine Bulut niye öldü biliyor musunuz?

26 Ağustos 2019

Oğullarımıza, kızkardeşine sen sahip çıkacaksın dediğimiz için.

Kızlarımızı, oğullarımız kadar öz güvenli ve özgür yetiştirip eğitmedigimiz için.

Kadına yönelik her tür istismarı ve şiddeti erkeğin elinin kiridir diye normalleştirdiğimiz için.

Bizim gibi olmayan, bizim gibi düşünmeyen herkesi ve her şeyi ötekileştirip düşman gördüğümüz için.

Dayak yediği, istismara uğradığı halde evlilik adı altında o cehennemde kalmaya zorladığımız için.

Kadını hala bir erkeğin korumasına girmek zorundaymış gibi düşündüğümüz için.

Namus kavramının sadece kadına ait olduğunu düşünüp bütün toplumun namusunu kadın bedeni olarak anladığımız için.

Kızlarımıza kocandır döver de sever de dediğimiz için.

Yazının devamı...

#KadınOlmasa yarım kalırız

7 Mart 2019

Her yıl ülkemizde ‘Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ olarak duyarlılıkla anılan ve çeşitli etkinliklerle kutlanan Dünya Kadınlar Günü’nün ilk olarak hangi olayla başladığını ve tarihçesini çoğumuz bilmeyiz.

8 Mart 1857 tarihinde New York’ta bir dokuma fabrikası işçileri daha iyi çalışma koşulları istemiyle greve başlamış ancak polisin işçilere saldırması, fabrikaya kilitlemesi ve ardından çıkan yangın dolayısıyla 129 kadın işçi can vermiştir. Bu olaydan yaklaşık 53 yıl sonra, Ağustos 1910 tarihinde Danimarka’da toplanan Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olmasına oy birliğiyle karar verilmiş.

Ülkemizde ise 1921 yılında kutlanmaya başlanan Dünya Emekçi Kadınlar Günü, adından da anlaşılacağı üzere emek gösteren, eşitlik uğruna mücadele eden ve acılar yaşayan kadınların günü. Keşke kadınların sarf ettiği emeklerin, kadınların değerinin önemsendiği gün yalnızca 8 Mart değil, her gün olsa. Ancak hem ülkemizde hem de dünyada bu sadece 1 gün hatırlanıyor ve ertesi günden itibaren unutulmaya başlıyor.

Dünyanın ve ülkemizin geçmiş tarihine baktığımız zaman 8 Mart’ın şimdiki anlamıyla 8 Mart olabilmesi için bile kaç kadın, kaç insan zulüm görmüş, dışlanmış, hakkını savunabilmek ve emeğini gösterebilmek adına zarar görmüştür. Nice zorluklarla bugünlere gelinse de, şimdilerde birtakım etkinliklerle, farkındalık yaratmaya çalışılan bildirilerle, çeşitli aktivitelerle kutlandığını görüyoruz ve seviniyoruz. Ancak bugünün geçmişte hangi olaylardan dolayı meydana geldiğini, aslında hangi kadınlara ait olduğunu da unutmamalı ve her zaman hatırlamalı, hatırlatmalıyız. Bugünün anlamını çevremizdeki kadınlara hediyeler alıp kutlamalar yapmak, eğlenmek için bir sebep olarak görmek gibi dar ve kısır alanlara hapsetmek en azından bu uğurda can vermiş olan kadınlara haksızlık olur. Bu bir farkındalık günüdür ve kadınlarımızın değeri sadece bir güne sığdırılamaz..

Ne yazık ki her gün yüzlerce kadının psikolojik ve fiziksel şiddet gördüğü, öldürüldüğü ya da tecavüz edildiği bir dünyada yaşarken, yapabileceğimiz en önemli şey, çocuklarımızı doğru bir bilinçle yetiştirmek, onların bu konuda farkındalığını ve duyarlılığını artırmaktır.
Ancak bu şekilde daha bilinçli bir toplum haline gelebiliriz ve doğru yönde ilerleyebiliriz.

Bin bir umutla her gün yeniden diyerek başladığımız yolda maalesef hep yeni kayıplar veriyoruz. Yine kadınlarımız en yakınlarından zarar görüyorlar. Kadın hakları gününde dahi kadınların uğradığı şiddet ve can kayıpları haberlerde yer alıyor.

Kadına zarar vermek, kadına şiddet uygulamak sadece fiziksel ya da psikolojik olarak zarar vermek anlamına gelmemeli. Yaşanan şiddete, tecavüze, tacize, uygulanan psikolojik baskıya sessiz kalmak da şiddettir. Kadına zarar vereni korumak, görmezden gelmek hatta yok saymak da şiddettir.

Yazının devamı...

Pedofili (sübyancılık) hastalığı nedir?

25 Şubat 2019

PEDOFİLİ NEDİR?

Günümüzde özellikle sosyal medya kullanımının yaygınlaşması ile birlikte geçmişten beri sıklıkla yaşanan çocuk istismarı vakalarını çok sık duyuyoruz. Son dönemlerde iyice yaygınlaşan ve üzücü olaylara sebep olan ‘pedofili’ halk dilinde sübyancılık olarak da bilinir.

Amerikan Psikiyatri Birliği'nin Zihinsel Bozuklukların Teşhis ve İstatistik El Kitabı tanımına göre pedofili; en az altı ay boyunca tekrarlayan cinsel fanteziler, dürtüleyici istekler ya da bir çocukla cinsel etkileşimi içeren davranışlar olarak adlandırılır.

PEDOFİLİ TANISI NASIL KOYULUR?

Kişinin pedofili tanısı alabilmesi için 16 yaşından büyük olması ve cinsel istismarda bulunduğu çocuğun ya da kişinin de kendinden en az beş yaş küçük olması gerekiyor. Diğer istismar durumlarına kıyasla pedofil bireylerin büyük çoğunluğunun erkek olduğu saptanmıştır. Ancak bu durum sadece erkeklere özgü değildir ve kadın pedofiller de vardır. Pedofili çocuğu soyma, okşama, cinsel organını dokunma, müstehcen yayınlar izletme veya bu yayınlara konu etme ve tecavüz gibi eylemlerin biri ya da birkaçının görüldüğü bir psikoseksüel hastalıktır.

PEDOFİLİ ÇEŞİTLERİ NELERDİR? PEDOFİLİ ÇEŞİTLERİ NELERDİR?

Pedofili olgusu pedofilik bireylerin tercih ettiği yaş gruplarına göre değişiklik gösterebilir. ‘Pedofiller’ ergenlik öncesi yaş grubunda olan çocukları tercih ederken ‘Hebefiller’ ergenlik sonrası yaş grubunda olan çocukları tercih ederler. Sadece çocuklara cinsel arzusu olanlar seçici pedofili, hem çocuklara hem de yetişkinlere cinsel arzusu olanlar seçici olmayan pedofili olarak adlandırılırken fiziksel olarak sadece bebekleri veya olgunlaşmış çocukları tercih eden pedofili grupları da vardır. Bu bireyler internet ortamını mağdur kişiyi belirleme, onun hakkında bilgi edinme ya da fantezi geliştirmek için kullanırlar.

PEDOFİLİK BİREYLERİN KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ VE EYLEMLERİ NASILDIR?

Tacizci bireyin, sıklıkla çocuğun yakın çevresinden olduğu görülür. Bu bireyler çocuğun ailesinden, akrabalarından, komşularından olabileceği gibi çocuklara yakın olabilecek; bakıcı, servis şoförü, öğretmen vb. mesleklerden kişiler de olabilir. Pedofilik bireyler genellikle çocuğun ve ailenin güvenini kazanmak ve çocuklara yakın olabilmek için bu tür meslekleri seçerler. İstismar olayından sonra bunu sıklıkla inkar ederler, ‘çocuğu kucaklamak ya da sevmek suç mu?’ şeklinde savunma üretirler, ‘sadece bir kez oldu’ diyerek olayı küçümseyebilirler veya çocuğa yardım etmek isteyen kişilere saldırabilirler.

PEDOFİLİNİN SEBEPLERİ NELERDİR? PEDOFİLİ TEDAVİ EDİLİR Mİ?

Pedofili birçok sebebi olan kompleks bir hastalıktır. Bu hastalığın tam bir tedavisi olmayabilir. Kişideki cinsel dürtüler tamamen kaybolmayabilir fakat pedofili tedavisinde psikoanalitik ve davranışçı terapi teknikleri kullanılarak olumlu sonuçlar elde edilebilir.

AİLELER ÇOCUKLARINI PEDOFİLİK BİREYLERDEN NASIL KORUYABİLİR?

    Çocukların cinsel istismarı yeni karşılaştığımız bir durum değildir. Bu konuda ailelerin çocuklarını pedofilik bireylerden korumak için bilgi sahibi olmaları ve önlemler almaları gereklidir. Öncelikle çocuklar aileleri tarafından koşulsuzca sevileceğini, ona inanılacağını bilmek ister.Pedofillerin taciz ettikleri çocuklara artık internet üzerinden ve sosyal medya platformlarını kullanarak kolayca ulaşabildiklerini göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bu anlamda özellikle çocuklar söz konusu olduğunda yaptığımız paylaşımlara çok dikkat etmek, çocukların her anını paylaşmamak ilk koruma adına önemli bir adım.Ayrıca çok küçük yaşta çocukların ellerine son model ve gelişmiş teknolojik aletleri verirken nerelere nasıl ulaşabildiklerini kontrol etmemiz gerekiyor.Son derece masum gibi görünen pek çok oyunun çocukları tacize ve tehditlere açık hale getirdiğini unutmamak gerek.Aile içinde koruma önlemleri olarak çocuklarınıza her koşulda onları dinleyeceğinizden ve destek olacağınızdan emin olmalılar ve size güven duymalılar.Çocuklara iyi ve kötü dokunuşun ne demek olduğu küçük yaşlardan itibaren öğretmeye başlayarak kendi beden algılarını ve özel bölgelerini ayırt etmelerini sağlayabilirsiniz.Bunu öğretmenin birinci koşulu aynı zamanda ebeveyn olarak sizlerin de çocukların sınırlarına saygı göstermeniz ve mahremiyet alanlarına girmemenizdir.Bunların yanında çocuğunuzun davranışlarını ve arkadaş çevresini ona güvensizlik hissi vermeden gözlemleyebilirsiniz.Pedofiliye uğrayan çocukların çoğu bu durumdan dolayı kendini suçlar ve bunu kimseyle paylaşmak istemezler. Eğer yaşı çok küçükse zaten olayın farkında dahi olmayabilir. Ailelerinin gözünde değerlerinin yiteceği endişesine kapılabilirler. Bu sebeplerden dolayı aileler çok dikkatli olmalıdır.Bir şeylerden şüphe duyduğunuz takdirde çocuğunuzla iletişim kurmalı ve mutlaka profesyonel yardım almalısınız.

Çocuklarınızı bu olumsuzluklardan koruyabilmemiz umuduyla… 

Günümüzde özellikle sosyal medya kullanımının yaygınlaşması ile birlikte geçmişten beri sıklıkla yaşanan çocuk istismarı vakalarını çok sık duyuyoruz. Son dönemlerde iyice yaygınlaşan ve üzücü olaylara sebep olan ‘pedofili’ halk dilinde sübyancılık olarak da bilinir.

Amerikan Psikiyatri Birliği'nin Zihinsel Bozuklukların Teşhis ve İstatistik El Kitabı tanımına göre pedofili; en az altı ay boyunca tekrarlayan cinsel fanteziler, dürtüleyici istekler ya da bir çocukla cinsel etkileşimi içeren davranışlar olarak adlandırılır.

Kişinin pedofili tanısı alabilmesi için 16 yaşından büyük olması ve cinsel istismarda bulunduğu çocuğun ya da kişinin de kendinden en az beş yaş küçük olması gerekiyor. Diğer istismar durumlarına kıyasla pedofil bireylerin büyük çoğunluğunun erkek olduğu saptanmıştır. Ancak bu durum sadece erkeklere özgü değildir ve kadın pedofiller de vardır. Pedofili çocuğu soyma, okşama, cinsel organını dokunma, müstehcen yayınlar izletme veya bu yayınlara konu etme ve tecavüz gibi eylemlerin biri ya da birkaçının görüldüğü bir psikoseksüel hastalıktır.

Pedofili olgusu pedofilik bireylerin tercih ettiği yaş gruplarına göre değişiklik gösterebilir. ‘Pedofiller’ ergenlik öncesi yaş grubunda olan çocukları tercih ederken ‘Hebefiller’ ergenlik sonrası yaş grubunda olan çocukları tercih ederler. Sadece çocuklara cinsel arzusu olanlar seçici pedofili, hem çocuklara hem de yetişkinlere cinsel arzusu olanlar seçici olmayan pedofili olarak adlandırılırken fiziksel olarak sadece bebekleri veya olgunlaşmış çocukları tercih eden pedofili grupları da vardır. Bu bireyler internet ortamını mağdur kişiyi belirleme, onun hakkında bilgi edinme ya da fantezi geliştirmek için kullanırlar.

Tacizci bireyin, sıklıkla çocuğun yakın çevresinden olduğu görülür. Bu bireyler çocuğun ailesinden, akrabalarından, komşularından olabileceği gibi çocuklara yakın olabilecek; bakıcı, servis şoförü, öğretmen vb. mesleklerden kişiler de olabilir. Pedofilik bireyler genellikle çocuğun ve ailenin güvenini kazanmak ve çocuklara yakın olabilmek için bu tür meslekleri seçerler. İstismar olayından sonra bunu sıklıkla inkar ederler, ‘çocuğu kucaklamak ya da sevmek suç mu?’ şeklinde savunma üretirler, ‘sadece bir kez oldu’ diyerek olayı küçümseyebilirler veya çocuğa yardım etmek isteyen kişilere saldırabilirler.

Pedofili birçok sebebi olan kompleks bir hastalıktır. Bu hastalığın tam bir tedavisi olmayabilir. Kişideki cinsel dürtüler tamamen kaybolmayabilir fakat pedofili tedavisinde psikoanalitik ve davranışçı terapi teknikleri kullanılarak olumlu sonuçlar elde edilebilir.

Yazının devamı...

Çocuğun çocuğa şiddeti: Mert Can Karagöz cinayeti

12 Kasım 2018

Geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin kanını donduran bir cinayet yaşandı. 15 yaşındaki bir çocuk, kendisiyle aynı yaşta olan okul arkadaşı Mert Can Karagöz’ü pompalı tüfekle öldürdü. Bu cinayetin ardından 15 yaşındaki bir çocuğun böyle bir cinayeti neden ve nasıl işleyebildiği konusunda akıllarda soru işaretleri kalmış durumda.

Okullarda sık sık karşılaştığımız bir sorun olan akran zorbalığı, aynı ya da yakın yaşlarda olan çocukların birbirlerine uyguladığı fiziksel, sözel, cinsel ve duygusal olmak üzere farklı türlerde görülür. Çocukların diğer çocuklara baskı uygulayarak tehditkar ya da tacizkar davranışlarda bulunmaları bu zorbalığı tanımlayan temel davranışları oluşturur. Bugüne kadar okullarda genellikle ‘zorbalık’ tanımını karşılayan davranışlarla karşılaştığımızdan, bir çocuğun arkadaşını pompalı tüfekle öldürerek yaşama hakkını elinden almak istemesi, ebeveynler ve öğretmenler başta olmak üzere tüm toplumu ilgilendiren önemli bir konu olarak karşımıza çıkıyor. Zorbalığı kontrol almaya çalıştığımız bir süreçte cinayetin gündeme gelmiş olması, bazı noktalarda hataların ya da eksik uygulamaların var olduğunu gözler önüne seriyor.

Öncelikle toplumda şiddetin farklı şiddet türleriyle bastırılmaya çalışıldığını görüyoruz. Herhangi bir şiddetle karşılaştığımızda, sorunu çözüm yolları üretmek yerine daha kolay gördüğümüz farklı şiddet türleriyle çözmeye çalışıyoruz. Örneğin; okulda arkadaşına fiziksel şiddet uygulayan bir çocuğa uygulanması gereken cezai yöntemler doğru biçimde uygulanmıyor, sorun askıya alınıyor ya da çocukla yeterli düzeyde iletişim kurulmuyor. Bunun için okullarda gerekli olan öğretmen ve psikolog sayısı da maalesef yetersiz. Görevde bulunan uzmanlar ise çok sayıda öğrenci ve ebeveyn ile iletişim kurmakta yeterli olamıyor. Dolayısıyla bu tip sorunlarda öğretmenlerin ve ebeveynlerin karşılıklı etkileşim içerisinde birbirlerine destek olarak, daha çok sorumluluk sahibi olarak ve çaba göstererek çözüm üretmesi önem taşıyor.

Bu konuda dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta, sorunların şiddete ve cinayete dönüşmemesi için öncelikle çocukların her türlü konuyu aileleriyle paylaşacakları bir ortam yaratılmasıdır. Özellikle sosyal medyanın ve sanal iletişimin hakim olduğu günümüzde çocukların iletişim becerilerinden yoksun oldukları bir gerçek. Çocuğun, çevresindeki kişiler ile yaşadığı herhangi bir olay/durumu, korku ve kaygı duymadan ailesine veya öğretmenlerine anlatabilmesi tehlikelerden korunmak adına büyük önem taşıyor. Sorunlarla başa çıkabilmeyi öğrenebilmek için kendisini doğru ve yanlışlarıyla kabul eden ebeveynlerinin desteğini almak öncelikli adımdır.

Mert Can Karagöz cinayetinde karşımıza çıkan bir diğer önemli konu, çocukların şiddet unsurları ile yakın bir mesafede bulunmalarıdır. Yeni nesil teknolojik gelişmelerden faydalanıyor olsalar da, aynı zamanda teknolojinin getirdiği dezavantajları da yaşıyorlar ne yazık ki. Gündemde olan şiddet olaylarına internet ve medya araçları aracılığıyla birebir tanıklık ediyorlar. Şiddet içerikli görüntü ve videolara erişim imkanları da oldukça fazla. Son yıllarda televizyon ekranlarında peşpeşe yayınlanan ve ağır şiddet içeren, kan dökülen, can alınan mafya özentisi dizilerin ve filmlerin olumsuz etkisini de artık kabul etmemiz gerekiyor. Rating savaşları uğruna çocuklarımızı ve gençlerimizi nasıl büyük travmalarla başbaşa bıraktığımızı artık görelim. ‘İstemeyen izlemesin, televizyonun kapatma düğmesi de var.’ şeklinde son derece sığ bir savunmanın sorumluluk almaktan kaçmak olduğunu da bilelim.

Böyle bir ortamda onları şiddet içeren her türlü olay/durum/araç/materyal den uzak tutmak zor olduğu için, anne babalara önemli görevler düşüyor. Öncelikle çocuklara teknolojik cihazlar verilmeden önce, nasıl kullanması gerektiğiyle birlikte hangi içeriklerin neden zararlı olduğu anlatılmalıdır. Sonraki süreçte ona fark ettirmeden hangi amaçla kullandığı kontrol edilmelidir ve herhangi bir olumsuz durumla karşılaşıldığında ona doğru davranışlar anlatılmalıdır. Kendisi bu şekilde anne babanın baskı kurmadan yaptığı uyarı ve bilgileri öğrenecek ve kendisine verilen teknolojik cihazları doğru kullanmak için çabalayacaktır. Aynı şekilde gündelik yaşamda karşılaşabileceği şiddet içerikli durumlar da her zaman anlatılmalı ve böyle durumlarda neler yapması gerektiği açıklanmalıdır. Kaldı ki basına yansıyan son bilgilere göre arkadaşını öldüren Muhammet K. olayda kullandığı pompalı silahı Facebook üzerinde silah satışı yapan bir gruba ulaşarak 600 TL ödeyerek aldığını belirtmiş. Sadece bu ifade bile yüzlerce sayfalık kitapların, günlerce konuşulacak konuların öznesi olabilir. 

Arkadaşını öldüren Muhammet ifadesinde kendisinin darp edildiğini ve buna benzer olayların hep olduğunu söylemiş. Bu şekilde bir akran zorbalığı ve şiddeti gerçekten olduysa hiçbir yetkili nasıl görmez, aile bu durumu nasıl fark etmez? Çocuğun bir şekilde bu konudan ailesini ya da öğretmenlerini haberdar etmiş, birinden birine söylemiş olması beklenir.

Yazının devamı...

Çocuklar ve eşyaları haczedilebilir mi?

21 Eylül 2018

Geçtiğimiz haftalarda gündemde yer alan bir olay, çocuk psikolojisinde göz ardı edilen ya da daha fazla önemsenmesi gereken bazı konuları düşünmemize sebep oldu. Demet Akalın ve Okan Kurt’un ani bir ‘haciz’ ve ardından ‘boşanma’ olaylarıyla gündeme gelmeleri, hem ebeveynlerin hem de çocukların bu ve benzeri olaylardan nasıl etkilendiklerini psikolojik ve hukuki açıdan değerlendirmek gerektiğini ortaya koyuyor.

Demet Akalın ve eşi tarafından yapılan bazı açıklamalara ve basında yer alan haberlere göre boşanma olayının eve aniden gelen haciz nedeniyle olduğunu öğrendik. Boşanmaya yol açan sebeplerden en önemlisi ise 4 yaşındaki Hira Kurt’un haciz olayından olumsuz etkilenmesiydi.

Eve gelen bir haczin yalnızca çocukları değil, evdeki tüm bireyleri derinden etkilediği çok açık. Bu durumun psikolojik temelinde, olayın aniden yaşanması ve bireylerin aidiyet hissettikleri bir ortama başkaları tarafından el konulması vardır. Ev, bireylerin kendilerini en rahat hissettikleri ve sosyal hayattan tamamen bağımsız bir ortamdır. Kısaca kişiye özel mahrem alandır. Bu ortamı birlikte paylaştığımız kişiler de aynı şekilde hayatımızda büyük önem taşıyan, duygusal bağ oluşturduğumuz bireylerdir. Dolayısıyla bir eve haciz gelmesi kişiler üzerinde korku, kaygı, üzüntü, öfke gibi olumsuz duygular yaratabilir ve bu süreç sağlıklı bir biçimde atlatılamazsa travmatik boyutlara ulaşabilir. Eğer bu duyguları yaşayan birey bir çocuksa, ebeveynlerin son derece özen göstererek yaklaşmaları önemli. Çünkü bir çocuğun kendini rahat hissettiği ve istediği her şeyi yapabildiği odasından, çok değer verdiği hatta bazen arkadaş olarak gördüğü oyuncaklarından koparılması, aynı zamanda güven ve bağlılık duyduğu ev ortamında yaşanan kaosun içinde bulunması psikolojik olarak olumsuz sonuçlara yol açabilir. Anne ve babasına karşı güvensizlik ve öfke besleyebilir, yaşadığı kaygı ve korku, davranışlarında değişime neden olabilir. Bu tip durumlarda çocuklar genellikle içedönük davranışlar sergileyerek korkularının arkasına sığınırlar.

Demet Akalın ve Okan Kurt’un yaşadığı ve Tüm Türkiye’nin tanık olduğu olayda 4 yaşındaki Hira Kurt’un da aynı şekilde olaydan etkilendiği yine anne Demet Akalın’ın basında yer alan ifadelerinden anlaşılıyor. Değer verdiği eşyalardan aniden ve zorla koparılmak bir çocuk için travma sayılabilecek bir olaydır. Anne ve babasına olan güvenini yitirebilir, eve gelen haciz memurlarından korkabilir, kendinin de zarar görebileceğini düşünebilir ve en önemlisi de kaybetme korkusunu derinden hissedebilir. Bu korku, eğer yaşadığı bu duygular anne, baba ya da uzmanlar tarafından doğru tanımlanmayıp çözümlenmezse geleceğe yönelik süreğen bir kaybetme kaygısı gelişebilir. Çünkü kaygılar, korkuların bir biçimde devam etmesiyle oluşur. Çocukluk travmaları ise kaybetme korkusunun ve yaygın kaygı bozukluklarının en önemli sebeplerinden birisidir. Çocukluk çağında bu ve benzeri olaylara maruz kalan bir çocuk ilerleyen yaşlarında kaybetme korkusunu yenmekte zorlanabilir. Aile ilişkilerinde, sosyal ilişkilerinde ve arkadaş çevresinde, mesleki yaşamında ve günlük yaşamında rahatsızlık verecek boyutlara ulaşabilen birtakım korku ve kaygılar geliştirebilir. Aynı zamanda ebeveyni ile olumlu bağlanma yaşayamadığından, ileri yaşlarında sahip olduğu şeylere sağlıksız ya da uygunsuz bir biçimde bağlanma geliştirebilir. Bu da psikolojik olarak sağlıklı kalmasına engel oluşturabilecek bir durumdur.

Hira Kurt’un odasındaki bilgisayarına ve bazı eşyalarına haciz nedeniyle el konulurken ‘Köpeğimi bari almasınlar anne’ dediği de haberlerde yer alan bir diğer başlık oldu. Bu söylem, bir çocuğun yaşadığı kaybetme korkusunu son derece açık bir biçimde ifade ediyor.

4 yaşındaki bir çocuğun fiziksel, sosyal ve duygusal gelişimine bakıldığında; sosyal iletişim kurmaya yeni yeni başlar, hayal dünyası ile gerçek yaşam arasında ilişki kurar, çevrede olup bitenleri anlamak için sorular sorar. Çocukların bu keşif döneminde aradığı cevapları bulmasına yardımcı olmak ebeveynlerin görevlerinden birisidir. Özellikle çocuklar söz konusu olduğunda soyut işlemler dönemi dediğimiz gelişim sürecini henüz tamamlanmadığı yaşlarda bu tip travmatik olayları yaşaması ya da tanık olması çocuk açısından son derece sağlıksızdır. Elbette bireylerin ekonomik durumları kötüye gidebilir, zaman zaman hiç istenmeyen durumlar yaşanabilir. Bunlar doğal karşılanabilir. Çocukların, ebeveynlerinin yaşadığı ekonomik zorluklardan haberdar olması, zorlu ve sıkıntılı süreçleri birlikte atlatabilmeleri açısından önemlidir. Ancak Demet Akalın’ın yaşadığı haciz olayında çocukla hiçbir şey konuşulmadan, hatta Demet Akalın da dahil kimsenin haberi bile olmadan aniden eve gelen haciz memurları ve eşyalarına el konulması olayına tanıklık etmek bir çocuk açısından kolaylıkla başa çıkılabilecek bir durum değildir. Olması gereken, böyle bir durum varsa, çocuğu evden ve ortamdan uzaklaştırmak ve yaşan ekonomik sıkıntılar nedeniyle bazı eşyalardan vazgeçmek zorunda olunduğunu çocuğa uygun dille anlatmak olmalıydı. Ancak belli ki Demet Akalın da bu duruma son derece hazırlıksızdı ve yaşadığı şok ani bir boşanmayı getirdi.

Yazının devamı...

Neden erteliyoruz?

28 Ağustos 2018

Uluslararası literatürde ‘proscrastination’ olarak adlandırılan erteleme sendromu, erteleme hastalığı ya da erteleme bozukluğu olarak da biliniyor. Günümüzde hemen hemen herkesin yaşadığı bir davranış biçimi olarak karşımıza çıkan bu sorun, yapılması gereken ya da istenen bir işin çeşitli sebepler öne sürülerek ertelenmesi durumudur.İşe başlamak, erteleyerek de olsa başlanılan işleri sürdürmek bu kişiler için oldukça zordur. Toplum bu bireyleri ‘tembel’ olarak tanımlasa da, aslında erteleme sendromu olan kişileri ayıran önemli bir özellik bulunuyor. Tembel kişiler başlayamadıkları, sürdüremedikleri veya bitiremedikleri işlerden dolayı huzursuzluk duymazken, erteleme sendromu olan kişiler bu durumdan oldukça fazla rahatsızlık duyarlar. Suçluluk duygusu, bu kişileri tanımlayan en önemli özelliktir. Dolayısıyla hem bireylerin birtakım olumsuz duygular geliştirmesine sebep olan hem de iş ve özel hayatında sorunlara yol açabilen bu davranış biçimi, önlem alınması gereken bir sorun olarak görülmelidir.

Calgary Üniversitesi’nde yaptığı bir araştırma sonucunda Prof. Dr. Piers Steel, insanların %95’inin yapmaları gereken sıkıcı ve zor buldukları işleri ertelediklerini ortaya koymuştur. Bu sonuçlar ne yazık ki insanların büyük bir çoğunluğunun bu durumu yaşadığını gösteriyor. Peki bu kadar sık görülen ve yaşamlarımızı büyük oranda etkileyen bu sorunun kaynağı nedir?

Erteleme sendromuna yol açan sebeplerin başında mükemmeliyetçilik geliyor. Aslında erteleme sendromu ile oldukça zıt olarak gözüken bu davranış biçimi, en önemli sebeplerin başında. Kişiler genellikle yapacakları işin mükemmel olmaması ihtimalinden dolayı korku hissi yaşayarak bir türlü işe başlayamıyorlar. Mükemmeliyetçi kişilerin sık sık korku, endişe, panik, duygularını yaşadıkları düşünüldüğünde, bir işin mükemmel olmamasındansa hiç yapılmamış olması tercih edilebiliyor. Dolayısıyla sürekli olarak önemli ya da önemsiz bahaneler üretilerek işe başlamaktan kaçınma davranışı ortaya çıkıyor.

Erteleme sendromunun sebeplerden bir diğeri ise, bilgi eksikliği. Eğer kişi, yapacağı iş konusunda yeterli bilgiye sahip olmadığına dair bir inanç geliştirdiyse ya da gerçekten işin üstesinden gelebilecek bilgi birikimine, tecrübeye sahip değilse işe başlamaktan kaçınarak erteleme davranışını sürdürüyor.

Belirsizlikler, bir işin başlaması, sürdürülmesi ve sona erdirilmesindeki en büyük etkenlerden bir diğeri. Belirsizliklerin kişi üzerinde stres ve korku yaratması son derece doğal. Erteleme sendromuna sahip kişiler ise, belirsizlik durumunda en çok ‘işe başlamayı erteleyerek’ bu durumun üstesinden gelmeye çalışıyorlar.

Dikkat eksikliği ve odaklanamama sorunu, erteleme sendromunu tetikleyen bir diğer önemli sebep olarak karşımıza çıkıyor. Bunun temelinde bilgi teknolojileri çağının başlamasıyla birlikte yaşanan gelişmeler bulunuyor. Özellikle 21. yüzyılın başlarında yaşanan teknolojik gelişmeler, iletişim ağının yaygınlaşmasını ve internetin kullanım alanlarının yayılmasını sağladı. Daha sonra, başta öğrenciler olmak üzere tüm insanlar internet ve sanal iletişim ağlarıyla çok fazla zaman geçirmeye ve günlük yaşamdaki temel sorumluluklarını ertelemeye başladılar. Çocuklar okul ve ev arasındaki sıkıcı görevlerinden bir kaçış ve rahatlama olarak görülen bilgisayar oyunlarıyla tanıştı. Ebeveynler de motivasyon eksikliği yaşayan çocuklarına ödül olarak telefonlarını vermeye başladı. Gençlerin sosyal medyadaki sanal kimlikleriyle düşüncelerini ifade etmeleri kolaylaştı. Bu şekilde hayatı ‘hızlı ve anlık’ yaşayarak odaklanma becerilerimizi kaybetmeye ve günlük yaşamdaki görev ve sorumluluklarımızı ertelemeye başladık.

Yapılan bir araştırmaya göre 2012 yılında bir bireyin bir ekrandan başka bir ekrana geçiş süresi 1 dakika 15 saniye iken, bu süre 2014 yılında 59 saniyeye kadar indi. Günümüzde bu sürenin gün geçtikçe azalmaya devam etmesi, kişilerin odaklanma sürelerinin de gün geçtikçe azaldığını gösteriyor.

Erteleme sendromunun günümüzde oldukça yaygın bir şekilde görülmesi bu durumun sadece günümüzün değil, geleceğin de önemli bir sorunu olduğunu ve özellikle yeni kuşak gençlerin tehdit altında olduğunu gösteriyor.

Yazının devamı...

Ağlayan çocuklardan bağıran, vuran çocuklara

15 Ağustos 2018

SINIRLARI DOĞRU ÇİZİLDİĞİNDE AĞLAMADAN İSTEKLERİNİ İFADE EDERLER

Çocukların istekleri olmadığında genellikle ağlayarak istediklerini elde etmeye çalıştıklarını biliyoruz. Bu da genelliikle yaşa bağlı olmakla birlikte zaman zaman normal karşılanabilen bir tutum. Çocukların yaşları büyüyüp, empati becerileri kazanmaya başladıklarında ve aileler dengeli bir tutum izlediklerinde kendiliğinden ortadan kalkan bir davranış olarak görülmelidir. Özellikle doğduklarında bebeklerin tek iletişim yolunun ağlamak olduğu düşünüldüğünde, çocukların iletişim becerilerinin gelişmesiyle doğru orantılı olarak bu davranışın zaman içinde giderek azaldığını ve bir süre sonra ortadan kalktığını söyleyebiliriz. Konuştuğunda dinlendiğini bilen ve saygı gören çocuk, sınırlar da doğru çizildiğinde ağlamadan isteklerini ifade etmeyi ve istekleri olmadığında da anlayış göstermeyi öğrenecektir.

ŞİDDET EĞİLİMİ GÖSTEREN ÇOCUKLARA DİKKAT!

Yıllar boyunca isteklerini yaptırmak için ağlayan çocuklarla nasıl iletişim kurulması gerektiğini anlatıyor ve anne babalara yol göstermeye çalışıyoruz. Ancak son zamanlarda dikkatimi çeken bir çocuk profili var. Artık ağlayan çocuklardan daha çok bağıran ve özellikle anne babasına vuran çocuklar görmeye başladık. Yaşı kaç olursa olsun, çocukların vurması sınırların doğru çizilememesinden kaynaklanan bir davranış biçimidir. Ebeveyn tutumlarındaki tutarsızlık çocukların nerede nasıl bir tepkiyle karşılaşacaklarını bilememelerine, dolayısıyla kendilerini ifade ederken çok çabuk öfkelenmelerine yol açacaktır. Öfke bir duygu olarak normal karşılanabilir ancak öfkeyi ortaya koyarken eşlik eden davranışlar önemlidir. Şiddet eğilimi gösteren çocuklar ise mutlaka çok iyi gözlenmelidir.

Son zamanlarda anne babasına bağırarak ya da vurarak isteklerini yaptırmaya çalışan çocuk davranışlarının arkasında iki önemli ebeveyn tutumu var. İlki, çocuğun ihtiyaçlarına karşı duyarsız, ilgisiz anne babalar; ikincisi ise ilkinin aksine çocuğun tüm isteklerini emir kabul edip, hayatın merkezine çocuğun isteklerini koyan anne babalar. Her iki tutum da uçlarda yer aldığı için çocuğun verdiği tepkiler de doğal olarak uçlarda oluyor. Çocukların ihtiyaçlarının sadece maddi ihtiyaçlar olmadığını hatırlatmak isterim.

ONU GERÇEKTEN DİNLİYOR MUSUNUZ?

Çocukların asıl ihtiyacı, en basit ifadeyle sevilmek, ilgi ve destek görmektir. Birçok anne babanın ‘biz çocuğumuzu zaten çok seviyoruz’ diyeceğini biliyorum. Peki, sevdiğinizi nasıl gösteriyorsunuz? Çocuklar sizinle konuşmak istediğinde gözünüzü elinizdeki telefondan ya da bilgisayardan ayırabiliyor musunuz? Onu dinlerken, gerçekten onu dinliyor musunuz yoksa ‘konuşması ne zaman bitecek?’ diyerek sabırsızlanıyor musunuz? Onu gerçekten can kulağıyla dinliyor ve anlattıklarını önemsiyor musunuz? Çocuklar ortam dilini gayet iyi anlayabilir ve ona karşı olan tutumunuzdan aklınızdan geçenleri okuyabilirler. Ne zaman onu gerçekten dinlediğinizi, ne zaman dinliyormuş gibi göründüğünüzü bilirler.

Öte yandan çocuklarını hayatlarının merkezine koyan ve her tür etkinliği çocuklarının isteklerine göre ayarlayan ebeveynler de çocuklara tanıdıkları bu sınırsız hakların bir gün kendi alanlarını daraltacağını ve çocuklarının taleplerinin sonunun gelmeyeceğini bilmeliler. Ev düzeninde her bireyin eşit haklara sahip olduğunu ve çocukların sadece küçük olmaları ya da bakıma ihtiyaçlarının bulunması sebebiyle bütün alanları doldurmalarının söz konusu olmayacağını anlamamız gerekiyor. Elbette ki çocuklar ilgi görecekler. Özellikle küçük çocuklar çok daha fazla ilgi ihtiyacı içindedirler. Ancak bütün bunlar, anne baba olarak sizin tüm yaşam alanlarınızı çocuklara bırakmanız anlamına gelmemeli. Önce bir birey olarak, sonra eş olarak ve birlikte bir aile olarak ayrı ayrı alanlarınız olduğunu unutmayın. Sizin der istekleriniz var, sizin de kendinize ait nefes alacak zamanlarınız olmalı.

Çocuklarınızı büyütürken kendi alanlarınızı doğru belirlemezseniz ve bu alanların sınırlarını doğru çizemezseniz çocuklar nerede durmaları gerektiğini asla öğrenemezler. Bütün tercihleri çocukların yaptığı, nereye gidilip, nerede yemek yenileceğine çocukların karar verdiği bir ailede, istekleri olmadığında duygularını kontrol edemeyen, öz denetim duygusundan yoksun, hırçın, bağıran, vurup kıran çocuklar olmasına şaşırmamak gerek. Bütün mesele ısrarla üstünü çizerek anlatmaya çalıştığım gibi sınırların doğru çizilmesinde.

Çocuklar arkadaşlarıyla konuştuğu gibi sizinle konuşmamalı, arkadaşlarına davrandığı gibi size davranmamalı. Sevgi varsa saygı da olmalı. Özellikle aile büyüklerine saygı çok erken yaşlarda öğrenilen bir duygudur. Buradan tekrar hatırlatmak isterim.

Çocuk sonuç, aile süreçtir. Sonuçtan memnun değilseniz süreci değiştirmelisiniz.

Çocukların istekleri olmadığında genellikle ağlayarak istediklerini elde etmeye çalıştıklarını biliyoruz. Bu da genelliikle yaşa bağlı olmakla birlikte zaman zaman normal karşılanabilen bir tutum. Çocukların yaşları büyüyüp, empati becerileri kazanmaya başladıklarında ve aileler dengeli bir tutum izlediklerinde kendiliğinden ortadan kalkan bir davranış olarak görülmelidir. Özellikle doğduklarında bebeklerin tek iletişim yolunun ağlamak olduğu düşünüldüğünde, çocukların iletişim becerilerinin gelişmesiyle doğru orantılı olarak bu davranışın zaman içinde giderek azaldığını ve bir süre sonra ortadan kalktığını söyleyebiliriz. Konuştuğunda dinlendiğini bilen ve saygı gören çocuk, sınırlar da doğru çizildiğinde ağlamadan isteklerini ifade etmeyi ve istekleri olmadığında da anlayış göstermeyi öğrenecektir.

Yıllar boyunca isteklerini yaptırmak için ağlayan çocuklarla nasıl iletişim kurulması gerektiğini anlatıyor ve anne babalara yol göstermeye çalışıyoruz. Ancak son zamanlarda dikkatimi çeken bir çocuk profili var. Artık ağlayan çocuklardan daha çok bağıran ve özellikle anne babasına vuran çocuklar görmeye başladık. Yaşı kaç olursa olsun, çocukların vurması sınırların doğru çizilememesinden kaynaklanan bir davranış biçimidir. Ebeveyn tutumlarındaki tutarsızlık çocukların nerede nasıl bir tepkiyle karşılaşacaklarını bilememelerine, dolayısıyla kendilerini ifade ederken çok çabuk öfkelenmelerine yol açacaktır. Öfke bir duygu olarak normal karşılanabilir ancak öfkeyi ortaya koyarken eşlik eden davranışlar önemlidir. Şiddet eğilimi gösteren çocuklar ise mutlaka çok iyi gözlenmelidir.

Son zamanlarda anne babasına bağırarak ya da vurarak isteklerini yaptırmaya çalışan çocuk davranışlarının arkasında iki önemli ebeveyn tutumu var. İlki, çocuğun ihtiyaçlarına karşı duyarsız, ilgisiz anne babalar; ikincisi ise ilkinin aksine çocuğun tüm isteklerini emir kabul edip, hayatın merkezine çocuğun isteklerini koyan anne babalar. Her iki tutum da uçlarda yer aldığı için çocuğun verdiği tepkiler de doğal olarak uçlarda oluyor. Çocukların ihtiyaçlarının sadece maddi ihtiyaçlar olmadığını hatırlatmak isterim.

Çocukların asıl ihtiyacı, en basit ifadeyle sevilmek, ilgi ve destek görmektir. Birçok anne babanın ‘biz çocuğumuzu zaten çok seviyoruz’ diyeceğini biliyorum. Peki, sevdiğinizi nasıl gösteriyorsunuz? Çocuklar sizinle konuşmak istediğinde gözünüzü elinizdeki telefondan ya da bilgisayardan ayırabiliyor musunuz? Onu dinlerken, gerçekten onu dinliyor musunuz yoksa ‘konuşması ne zaman bitecek?’ diyerek sabırsızlanıyor musunuz? Onu gerçekten can kulağıyla dinliyor ve anlattıklarını önemsiyor musunuz? Çocuklar ortam dilini gayet iyi anlayabilir ve ona karşı olan tutumunuzdan aklınızdan geçenleri okuyabilirler. Ne zaman onu gerçekten dinlediğinizi, ne zaman dinliyormuş gibi göründüğünüzü bilirler.

Yazının devamı...
Serap Duygulu Kimdir?
Psikoloji eğitimini İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde alan Serap Duygulu Psikoloji dalında gerçekleştirdiği çalışmalarına önemli ölçüde katkılar sağlayan, Sosyoloji ve Kamu Yönetimi alanlarında da Lisans düzeyinde akademik eğitimler almış ve İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde ‘Uygulamalı Psikoloji’ dalında Yüksek Lisans yapmıştır. Aynı üniversitede Doktora eğitimine devam etmektedir.Yüksek Lisans projesi olarak beyin kanamalarına bağlı konuşma bozuklukları üzerine 'Afazi Hastası Yakınlarında Depresyon ve Olumsuz Otomatik Düşünceler’ başlıklı bir çalışma gerçekleştirmiştir. Bu çalışma, bu alanda yapılmış ilk ve tek psikolojik araştırma olarak önemini korumaktadır.Kurucusu olduğu Serap Duygulu Gelişim Akademisi ile okullar, kurumlar, resmi ve özel kuruluşlar başta olmak üzere çeşitli kurumlara seminerler düzenlemekte, bireylere ve kuruluşlara danışmanlık hizmeti vermektedir. Kurumsal Eğitim ve Çalışmaları kapsamında çeşitli konferans, kongre ve seminerlerde uzman ve danışman konuşmacı olarak yer alan Duygulu farklı dergi ve web sitelerinde makale ve köşe yazıları yazmaktadır.İlk kitabı 'STRESİNE SAHİP ÇIK' Mart 2014 yılında, ikinci kitabı 'SENİN HİKAYEN HANGİSİ' Kasım 2016 tarihinde Pozitif Yayınlarından yayınlanmıştır...