Serap Duygulu

Bir psikolojik şiddet türü: Gaslighting

17 Mart 2021
Son bir yıldır malum salgın nedeniyle evlere kapandık ve sosyal hayattan zorunlu olarak çekildik. Hem bireysel hem de toplumsal ilişkilerimizi maalesef askıya almak zorunda kaldık ve eski fiziksel ve duyusal yakınlıklarımızdan uzaklaştık. Bu süreçte, sınırlı alanlara hapsedilmiş ve engellenmiş olmanın verdiği bir takım psikolojik sorunlar da yaşanmaya başladı. Bazı sorunlar zaten daha önce var olan sorunlardı ve bu sorunların şiddeti salgınla beraber arttı, bazıları ise daha önce yoktu ve salgınla beraber ortaya çıktı. Sebebi her ne olursa olsun salgın hepimizi az ya da çok ama bir şekilde etkiledi.

Özellikle salgın öncesine göre zamanımızın neredeyse tamamını evde geçirmenin ve özel alanlarımızın da daralmasıyla ev içi şiddetin ve boşanmaların da arttığı biliniyor.
Şiddet pek çok alt boyutuyla neredeyse tüm toplumların ortak sorunu. Fiziksel, sözel, cinsel, ekonomik şiddet olarak ayrı ayrı ele alınan şiddet kavramına son zamanlarda sıklıkla duymaya başladığımız bir manüpülasyon türü olan Gaslighting’i de eklemek gerek.

Türkçe tam karşılığı olmasa da Gaz Lambası ya da Gaz Işığı olarak tanımlayabileceğimiz Gaslihting, 1938 yılında oynanan Gas Light adlı tiyatro oyunuyla literatüre giriyor. 1944 yılında Gaslight adıyla filmi de çekilen olayda bir adam, karısını aklını kaybettiğini düşündüğü noktaya kadar manipüle eder.

Gaslighting uygulayanlar genellikle narsist, sosyopat ya da tacizci bireyler. Karşı tarafın bütün psikolojik bariyerlerini çökerterek, özgüvenlerini, benlik algılarını yıkarak kendilerine bağımlı hale gelmesine sebep oluyorlar. Üstelik bunu bilinçli olarak yapıyorlar ve genelde üç farklı yöntem kullanıyorlar. İlki; anlattıkları şeyleri her seferinde farklı olarak anlatmak ve böylece kafa karışıklığı yaratarak bireyin duyduklarından şüphe etmesini sağlamak. İkinci olarak; ortamdaki eşyaların yerlerini sürekli olarak değiştirmek ve karşı tarafın arayıp bulamadığını gördükten sonra tekrar eski yerine koymak ve ‘zaten hep oradaydı, sen görememişsindir’ diyerek manüple etmek. Üçüncü olarak ise; olaylardan bahsederken ayrıntı vermeden ana hatlarıyla bahsetmek ve sonrasında sanki ayrıntılarıyla anlatmış gibi olayı gündeme getirmek. Bu şekilde karşı tarafta aklını kaybediyor olmak ya da hafıza sorunları yaşadığını zannetmek fikrine kapılmasını sağlamak. Bütün bunlar çok ince düşünülüp planlanmış adımlar olduğundan kurban olarak seçilen kişinin psikolojik olarak çok çabuk dağılmasına yol açıyor. İnsanlar beraber oldukları, hayatlarına aldıkları kişilere ve onların sözlerine güvendikleri için böylesine bilinçli bir manüpülasyona hazırlıksız yakalanıyor ve direnç gösteremiyorlar. Bu durum Gaslighting uygulayan kişinin işini oldukça kolaylaştırıyor. Direnci düşen bireyi daha kolaylıkla kendisine bağımlı hale getirmesi mümkün hale geliyor.

Gaslighting uygulandığını nasıl anlayabileceğimize dair 11 önemli işaret bulunuyor:

Siz de pek çok insan gibi bir Gaslighting kurbanı olabilirsiniz. Bu tip bir manüpülasyonda kişi bazen yaşadığı şeylerin doğru olmadığını, bir şeylerin yanlış gittiğini fark eder ancak yoğun bir değersizlik, yanlış yapma duygusu yaşadığından bu kısır döngüden kolaylıkla çıkamaz. Gaslighting uygulayan kişinin birincil amacı kurban olarak seçtikleri kişinin psikolojik direncini ve savunma mekanizmalarını bozarak, ondan faydalanmaktır. Bu kullanılma durumu ne yazık ki bir süre sonra bir tür kendini değerli hissetme durumuymuş gibi algılanır ve kurban uzun süre tacizcisinden kurtulamaz. O kadar öz güveni zedelenmiş ve o kadar bağımlı hale gelmiştir ki, taciz eden kişi hayatından çıkıp giderse kendi başına var olamayacağına, onsuz yaşayamayacağına inanır. Bu inanç değişmeden de ne yazık ki birey öz şevkat ve öz güven algısına kolaylıkla ulaşamaz. Gaslighting uygulayan kişi, manüple ettiği kişiden koptuğunda kendisine başka kurbanlar bulacaktır. Taciz edilen kişi ise kendisine psikolojik işkence uygulayan kişiden özür dileyerek, her şeyin kendi hatası olduğunu düşünerek, yalvararak kalmasını isteyecektir. Bu süreç oldukça sarsıcı bir çöküş dönemi olabilir. Toparlanmak, özellikle uzun zamana yayılan ilişkilerde çok daha zordur ancak imkansız değildir.

Böyle bir eziyetin kurbanı olan kişiler sağlıklı ve doğru destek aldıklarında yaşadıkları tacizin farkına varıyorlar ve tekrar kendileriyle barışabiliyorlar. Toparlanma döneminde sıklıkla değersiz hissetme ve suçluluk duygularıyla, kendine güven arasında iniş çıkışlar yaşanabiliyor. Kişi karar almada sıkıntılar yaşıyor ve zaman zaman içe kapanabiliyor. O nedenle böyle bir süreçten sonra mutlaka keyif alınan işlere yönelmek, sosyal ilişkileri canlandırmak, özellikle spor yapmak, mümkünse duyguları yazıya dökmek ve elbette psikolojik destek almak çok önemli.

Gaslihting kolaylıkla fark edilen bir durum değil, aynı şekilde biz de bilinçli olmadan başkalarına karşı benzer bir manüplasyonu yapıyor olabiliriz. Bazen şaka yaptığımızı zannederek, komik olduğunu düşünerek insanların önem verdiği kişilere, özelliklerine zarar veriyor olabiliriz. Unutulmasın ki şaka, iki taraf da keyif alıyorsa şakadır. Taraflardan birinin incindiği ya da zor durumda kaldığı olaylar ya da eylemler şaka değil, eziyettir, manüplasyondur, tacizdir.

Yazının Devamını Oku

Kendine yetmek her şeye yetiyor mu?

4 Ocak 2021
Ülkemizde aylardır corona virüsü fırtınası esiyor. Geçtiğimiz yıl Çin’de ortaya çıkan ve hemen sonrasında da tüm dünyayı etkisi altına alan bir virüs tehdidiyle yaşamaya çalışıyoruz. Evlere kapandık, sonrasında normalleşmeye başladık ama tam her şey yoluna giriyor derken kimilerine göre 2. dalga, kimilerine göre pik noktası olan yeni bir karantina sürecine girdik.

Yaklaşık 10 aydır bir ipte dengede durmaya çalışan akrobatlar gibiyiz. Virüsün hayatımıza girdiği ilk zamanlar hepimiz panik halinde olağan üstü önlemler aldık, evlere haftalarca yetecek gıda stoklayanlar mı ararsınız, sürekli yıkamaktan elleri yara bere olanlar mı ararsınız, her tür tedbiri alıp evlere kapandık kapanmasına da o ilk panik havası geçip virüsü daha yakından tanımaya başlayınca ve Bilim Kurulu sık sık bilgilendirme yapınca virüsle bir arada yaşamaya bir şekilde uyum gösterdik. Nasılsa bir şekilde ilaç ya da aşı gibi bir çözüm bulunacaktı, ya da virüs mutasyona uğrayacaktı, bir biçimde bizler de normal yaşamımıza dönecektik. Yaklaşık olarak bu on ay boyunca zaman zaman söylensek de korksak da elimizden geldiğince dikkatli olmaya çalıştık. Fakat bu ikinci kapanma ve panik durumu tehdidin o kadar da çabuk geçip gitmeyeceğini, hatta daha şiddetli olarak hepimizi etkileyebileceğini göstermiş oldu. Bu süreçte ne yazık ki pek çok sağlık çalışanı hayatını kaybetti. Türk Tabipleri Birliği verilerine göre ülkemizde salgının başından bu yana 282 sağlık çalışanı Covid-19 sebebiyle hayatını kaybederken Kasım ve Aralık ayında ise 147 sağlık çalışanı vefat etti.  

Psikolojik bariyerlerimiz zayıflamaya başladı

İkinci panik havasıyla ve karantina süreciyle beraber aslında direncimiz biraz daha düştü, zira durum ve yaşadığımız stres giderek kronik hale geldi. Salgının başlarında akut yani ani gelişen bir durum olduğu için yoğun panik havasıyla beraber herkes daha özenli, daha tedbirliydi ancak süreç uzamaya başlayınca ortamdaki bilgi kirliliği de arttı ve özellikle psikolojik bariyerlerimiz zayıflamaya başladı. Salgın hepimizde ciddi bir travma etkisine yol açtı. Stres durumlarında ilk anlarda strese karşı çok yüksek bir direnç geliştiririz ancak eğer stres uzun süreli ve giderek artan boyutta olmaya başlarsa bu artışla doğru orantılı olarak bağışıklık sistemi ve direnç düşer. Psikolojik direncimiz düşerse bağışıklık sistemimiz de çöker ve hastalıklara karşı daha savunmasız hale geliriz. Bu süreçte direncimizi yeniden yükselten ve bizi umutlandıran gelişmeler de olmaya başladı. Aşı ve ilaç çalışmaları hız kazandı, virüsün mutasyona uğrayarak bulaşıcılığının artacağı ama daha hafif etkilerle geçiştirileceği konuşuluyor. Geçmişe baktığınızda insanlık tarihi çok daha yıkıcı sonuçları olan salgınlarla savaşmış ve bir şekilde insanlık kazanmış. Bu salgında da böyle olacak, yine biz kazanacağız. Umudum ve dileğim o ki en az hasarla en az kayıpla atlatalım bu günleri.

Aynı ortamda bir arada olmak aslında ne kadar değerliymiş

Bütün bu on aylık kapanma, normalleşme ve yeniden kapanma süreçlerinde belki de bizi en çok zorlayan konu, sosyal ilişkilerimizi de ertelemek oldu. Halbuki çekirdek ailemizle evlerimizde güven içinde oturabiliriz, eğitimlerimiz ve işlerimizin büyük çoğunluğu evden de yürütülebiliyorken biz her şeyden vazgeçtik ama bir arada olmaktan vazgeçmeyi kabullenemiyoruz. Yan yana gelmek, birbirimize ruhen dokunmak, aynı ortamda bir arada olmak aslında ne kadar değerliymiş. Biz bir arada tamammışız, birlikteyken çoğalırmışız, paylaşınca güzelleşirmişiz bu süreçte gördük.
Tek başına olmak da güzel, kendi kendine yetmek de… Ama gördük ki kendi kendine yetmek her şeye yetmiyormuş, bir diğerine yani ‘öteki’ insana ihtiyacımız varmış. Başkaları olmadan da yaşanırmış evet ama başkaları olmadan çorak bir toprakmışız. Dostlarımız, arkadaşlarımız, komşularımız, akrabalarımız hayatın bin bir rengiymiş, onlar olmayınca soluk bir eski fotoğrafa dönüvermişiz. İş çıkışı, okul çıkışı gitmek için can attığımız evlerimiz bir anda hapishaneye dönebilirmiş, hep aynı yerde, hep aynı işleri yaparak tek başına hayat, çok da yaşanılası değilmiş…

Bu süreç elbet bitecek, biz çok daha güzel günleri göreceğiz. Yine yan yana, can cana olacağız. O zamana kadar sabırla beklerken bence bu süreçten almamız gereken dersleri temize çekmekte fayda var.

Her şeyi yapabiliyor olmak, kendine yetmek güzel ama her şeye yetmiyor.

Yazının Devamını Oku

Paranoya yaşam kalitenizi etkiliyorsa dikkat! Uzun süreli takip çözüm olabilir

21 Aralık 2020
Günlük hayatta sıklıkla karşımıza çıkan hatta zaman zaman birçoğumuzun kullandığı bir kavramdır kişilik bozuklukları. Bazen bir diğerini yargılamak, eleştirmek, suçlamak adına kolayca kullanırız bu kavramları. Kişilik bütünlüğünün bozulduğu bir durum olduğunu bilerek ya da bilmeyerek çatışma yaşadığımız insanlara yönelik bir niteleme amacıyla dilimize dolanır bu tür psikolojik tanımlamalar. Aslında bu yönüyle iki türlü yanılgıya düşeriz. Birincisi gerçekten kişilik bozuklukları olan ve aslında birçoğu rahatlıkla tedavi edilebilen bu türden hastalıkları olan insanları etiketlemiş oluruz, ikincisi de insanları bu tip hastalık isimleriyle tanımlayarak hem hastalığı hem de bireyleri aşağılamış oluruz. Oysa bütün fizyolojik sağlık sorunları gibi psikolojik sağlık sorunları da tamamen doğaldır ve hayatımızın herhangi bir diliminde hepimiz psikolojik sorunlar yaşayabiliriz.

Çok kullanıyoruz, zaman zaman başka tanımlamalarla karıştırıyoruz peki nedir kişilik ve kişilik bozuklukları?

En temel tanımıyla kişilik; bireyi diğer insanlardan farklı kılan tutumlar, davranışlar, duygu ve düşüncelerden oluşan, kendine özgü olan tüm özelliklerin toplamı ve bireyin kendisini tanımlayış ve  algılayış biçimidir. Kişilik aynı zamanda dışımızdaki her şeyle ve her bireyle olan ilişkimizi de belirler. Kişiliğimizi oluşturan özelliklerin bir kısmı genetik aktarımla şekillenirken, bir kısmı yaşanmış olaylarla, deneyimlerle, öğrenilenlerle ve sosyal çevrenin etkisiyle belirlenir. Kişilik bozuklukları da bu kişilik özellikleri ile dış çevrenin uyuşamaması, çatışması, bireyin tutum, algı, duygu, düşünce gibi özelliklerinin aşırı esnek ya da aşırı katı olması durumunda ortaya çıkabilir.

Kişilik bozukluklarında birey, çevresindeki olayları algılamakta sorunlar yaşamakta, inşalarla ilişkilerinde ve yaşantılar arasında bağlantı kurmakta zorlanmaktadırlar. Sağlıksız bir düşünme ve tutum dikkat çekicidir ve bu tutum bireyin sosyal ilişkilerinde ve eylemlerinde, iş ve okul hayatında sorunlara yol açabilir. Kişilik bozukluğunda kişi genellikle yaşadığı sorunun farkında değildir ya da bir sorun yaşadığını kabul etmez ve genellikle diğer bireyleri suçlama yoluna gider.

Kişilik bozukluklarının; sınırda kişilik bozukluğu, narsisistik kişilik bozukluğu, bağımlı kişilik bozukluğu, antisosyal kişilik bozukluğu, şizoid kişilik bozukluğu, obsesif kompulsif kişilik bozukluğu ve paranoid kişilik bozukluğu gibi pek çok farklı türü vardır.

Paranoid kişilik bozukluğu

Paranoid kişilik bozukluğu da son zamanlarda sıklıkla duyduğumuz bir kavram. Paranoya ise, Yunanca'da, ‘paranous’ yani "düpedüz delilik" anlamına gelir ve aşırı kaygı ve korkuyla ortaya çıkan mantıksız kuruntuları ifade eder. Paranoyalar aynı zamanda sanrılar olarak da tanımlanır ve gerçek olduğuna dair bir kanıt olmadığı halde inanmaya devam edilen gerçeklikten uzak düşünceleri tanımlar.

Yazının Devamını Oku

Pandemi sürecine hayvan dostlarımızı dahil etmek

31 Ekim 2020
Birçok anne baba, çocuklarının hayvanlara olan ilgisini bilir, hatta çocuklar izin alabilseler sokakta gördükleri her tür hayvanı eve almayı isterler. Genellikle anne babalar ve çocukları arasında bu yönde bir talep çekişmesi yaşanır. Özellikle anne de çalışıyorsa evde bir canlının sorumluluğunu alamayacağını düşünen ebeveynler çocuklarının bu isteklerini genellikle geri çevirirler.

İşte ben de bu annelerden biriydim. Şu anda 16 yaşında olan kızım yaklaşık 10 yıldır neredeyse her gün bir kedi sahiplenmek için beni tam anlamıyla yedi bitirdi, ben de onun bu taleplerini karalılıkla geri çevirdim. Bu cümlem hayvanları sevmediğim şeklinde bir yargıya varılmasına sebep olmasın, aksine evde kuş, su kaplumbağası, hamster, akvaryum balıkları olmak üzere pek çok hayvana ev sahipliği yapmış bir anneyim. Kedi ya da köpek sahiplenmeyi reddetmemin sebebi, bu hayvanların hareketli ve gezinen hayvanlar olması nedeniyle evde yalnız kalamayacaklarına, onların sorumluluğunu taşıyamayacağıma yönelik kaygılarımdı. Sabah kapıyı kapatıp akşam eve dönen bir aile olarak tüm gün onları evde yalnız bırakmak kabul edebileceğim bir şey değildi. Kendime göre oldukça da haklıydım.

Ta ki bu pandemi sürecine kadar. Kızımın, hatta tüm hayvansever dostlarımın bütün ısrarlarını ve ikna çabalarını kararlılıkla savuşturabilmiş bir insan olarak, evimin hemen yanında bulunan ve sık sık gittiğim kuaförümde üzerinde pireler uçuşan, zayıf, yavru bir sokak kedisiyle yakınlık kurunca bütün direnişlerim son buldu. O yavru kediyi görmek ve sevmek için bir hafta boyunca günde üç kez kuaföre gitmeye başlayınca bu yavrucuğa aslında evde de bakabileceğimizi fark ettim. Kediciği hemen yanı başımızdaki veterinere götürdüm, aşılarını ve ilaçlarını yaptırıp evimize aldık. O gün kızımın yaşadığı şok inanılmazdı. Kızım şaşkınlıktan ve mutluluktan iki gün boyunca tepki dahi veremedi. 7 Eylül 2020 bizim Simba’mızla yeni bir hayata başladığımız ve bana göre hayatımızın da değiştiği gündür.

Kızım neredeyse her gün kediyle olan ilişkim konusunda ‘anne, en çok karşı çıkan sendin, şu an en çok seven sensin’ diyor. Kedimize yemek hazırladığımda hele hele gecenin saat 2’sinde kalkıp tavuk haşladığımda ‘annemden beklenmedik hareketler’ diyerek benimle çok eğleniyor. Bunda da çok haklı. ‘Mümkün değil, bakamayız, ben bu sorumluluğu alamam’ dediğim günlerden, ‘yaş maması bitmesin, kumu temiz olsun, tezgahta, yerde bir şey bırakmayalım, camları açık unutmayalım’ söylemlerine geçtik hep beraber. Eve gelen, ilk önce ‘Simba nerede?’ diye soruyor. Evin bütün enerjisi değişti, herkes bir şefkat böceği durumunda. Tatlı tatlı kedi kiminle uyuyacak, kediyi kim kucağına alacak çekişmeleri yaşanıyor. Sahiplendiğimizde zaten hasta olan miniğimizi 5 hafta boyunca neredeyse her gün veterinere götürdük, ateş düşürücü iğneler oldu, vitamin takviyeleriyle iyileştirdik. Onun hastalığı hepimize dert oldu, biz iyileşsin diye onun gözünün içine bakarken, o minnetle, sevgiyle bize sarıldı. Evdeki varlığı hepimizi değiştirdi. Biz artık 5 kişilik bir aileyiz.

Sevgili Simba’mızı nasıl sahiplendiğimizi uzun uzun anlatmamın sebebi, tam da bu salgın sürecinde sıradanlaşan, birbirimizden uzaklaştığımız zamanlarda o rutin hayatlarımızı başka canların varlığıyla renklendirmenin size, evininize, çocuklarınıza ve hayatınıza katacağı enerjiyi anlatabilmek içindi. Özellikle çocukların, sorumluluğuyla, bakımıyla, temizliğiyle ilgileneceği bir canlı çocukların hayatında pek çok olumlu etki yaratacak. Paylaşmayı, karşılıksız sevgiyi, vermeyi, emek harcamayı, sürdürülebilir sorumlulukları öğrenmelerini sağlayacak. Basit birkaç kurala dikkat etmenizin dışında evde hiçbir zorluk ve sorun yaratmadan sizinle hayatı paylaşan başka canlara yuva olmak sizi de değiştirecek. Salgınla beraber daralan hayatlarınıza yeni bir soluk, farklı bir enerji getirecek. Bana hep söylenen bir sözle bitirmek istiyorum yazımı: ‘Evde bir kediyle yaşamadan bilemezsin ne demek olduğunu.’

Evet, evde yaşamadan anlaşılacak, bilinebilecek bir şey değilmiş bu sevgi. Lütfen kendinizden ve çocuklarınızdan bu güzel duyguyu esirgemeyin. Çocuklarınızın çocukluk anılarında böyle güzel dostluklara yer açın. Doğada pek çok canla birlikte yaşıyorsak ve doğa ortak yaşam alanımızsa o zaman evinizde, yüreğinizde ve duygularınızda onlara da yer açabilirsiniz.

Sevgiyle, hep artan sevgilerle…

Yazının Devamını Oku

Dijital hayatlar

8 Eylül 2020
Teknoloji, son 10-15 yılın hayatlarımızı en çok etkileyen, üzerine en çok konuşulan kavramı. Bilgisayarla tanışmamızın üzerinden kişisel bilgisayarlara sahip olmamız, ardından taşınabilir telefonların kullanıma girmesiyle hayatlarımız çok farklı bir yöne doğru evrildi. Derken sosyal medya platformları ortaya çıkıverdi.

ABD’de 2003 yılında kurulan Lİnkedin, Mayıs 2003’te web sayfasını açtı. 2004 yılında Facebook, yine ABD’de üniversite öğrencileri arasında iletişimi sağlamak amacıyla kuruldu. 2005 yılında YouTube, 2006’da ise Twitter oluşturuldu. Dikkat ederseniz hepsi neredeyse birer yıl arayla hayatımıza girmişler. 2010 yılında ise bugün çoluk çocuk pek çok insanın yer aldığı Instagram ve Pinterest gündemdeki yerini aldı. Bunlar en bilinenleri ve en çok kullanılanları olduğu için kısaca özetlemek istedim. Yine çok bilinen pek çok sosyal medya ağı daha var ama konumuz bunlar olmadığı için ayrıntılandırmayacağım.

Bütün bu sosyal medya ağları vasıtasıyla, televizyonla olan tek yönlü iletişimden farklı olarak çoklu iletişim ya da çok kanallı iletişim olarak tanımladığımız bir ilişki ve iletişim tarzıyla tanıştık. İşin belki de en cazip tarafı bu oldu çünkü önceden belli saatlerde bize sunulan içerikleri izlemek, o saati beklemek ve sadece edilgen durumda kalmakla sınırlanan bizler, bir anda içerik üreticisi konumuna geçtik. Bu aslında müthiş bir gelişmeydi, çünkü farkında olsak da olmasak da artık teknolojiye erişimi olan her birey aynı zamanda yayıncı, içerik üreticisi, hatta haberci olma özelliği kazandı. Günün herhangi bir saatinde tanık olduğumuz bir olayı, bir kazayı telefonlarımızla kaydederek ya da hemen o anda canlı yayın yaparak, henüz haber kaynakları olayı duyup yayınlamadan milyonlara duyurabiliyoruz. Artık ‘yurttaş gazeteciliği’ diye kavram var. Nedir yurttaş gazeteciliği? Aslında gazeteci olmayan kişilerin sahip oldukları dijital iletişim teknolojileri vasıtasıyla haber veya içerik üretim sürecine katılmalarını ifade ediyor. Elbette bu yöntem, bireyleri haberci ya da gazeteci yapmaz ancak bu imkana ulaşmış durumdayız ve artık neredeyse herkes kendi içeriğini üretebiliyor. Özellikle son yıllarda birçok sosyal medya platformunda kısa ya da uzun süreli canlı yayınlar yapılabilmesi olayı çok daha başka boyutlara taşımış durumda.

Günümüzde ise Covid-19 salgını ile beraber her eylemin, eğitimin, iş hayatının, sosyal ilişkilerin de dijital araçlar yoluyla yapılması hepimizi akıl almaz bir noktaya getirmiş durumda. Karantina süreciyle başlayan bu teknoloji-yoğun hayatlar, çok kafa karıştırıcı oldu. Zira daha önceden özellikle çocukların bilgisayarla, cep telefonları ve tabletle olan ilişkilerini belirli saatlerle sınırlamaya çalışan anne babalar ve eğitimciler için konu iyice içinden çıkılmaz bir hale geldi. Şu anda çocuklar ve gençler bütün eğitimlerini internet üzerinden bilgisayarları vasıtasıyla alıyorlar ve günün en az 5-6 saatini sadece ders etkinlikleri için ekran başında geçiriyorlar. Kafamızı karıştıran nokta da tam olarak burası aslında. Odaklanmamız gereken şey ekran süresi mi, ekran içeriği mi olmalı?

Eğer ekran süresine odaklanacaksak, o zaman eğitim amaçlı da olsa çocukların saatlerce ekran başında olmaları onları tamamen teknoloji bağımlısı yapmış olmuyor mu? Bizim de yıllardır saat sınırlamaları koyarak önüne geçmeye çalıştığımız şey aslında bu değil mi? Bu salgın süreciyle beraber gördük ki hayatımızı daha lokalize ve dar alanlarda kalarak sürdürmeye çalışmak ve dış dünyaya hep şikayet ettiğimiz bu teknolojik cihazlar üzerinden ulaşmak yapılabilecek tek yöntem. Özellikle eğitim, psikoloji ve iş odaklı merkezlerin şu an bütün işlemlerini internet üzerinden yürütüyor olması ise çok düşündürücü. Evlere kapandığımız son aylarda anlaşıldı ki teknoloji kullanımını içerikten bağımsız olarak sadece süreye indirgeyerek düşünmek sağlıklı değil. Şu an çocuklar ve gençler eğitim almak adına saatlerini internet üzerinde geçiriyorlar ve hiç kimse onların ekran bağımlısı olduğunu söyleyerek şikayet etmiyor. Aksine ders çalıştıkları için gayet memnunuz. Demek ki süreden çok asıl mesele, bireyin ne yaptığıyla, neyle ilgilendiğiyle ilgili. Aslında yapılan pek çok araştırma gösteriyor ki, ekran bağımlılığı ya da bilgisayar bağımlılığı olarak tanımladığımız kavram ağırlıklı olarak dijital oyun ya da online oyunlar için geliştirilen bir kopamama durumu. Kimse, teknolojik cihazlar üzerinden bilgi edinmeyi, ihtiyaçlarını gidermeyi, araştırma yapmayı, eğitim almayı ya da iş üretmeyi ve çalışmayı, sosyal ilişkiler yürütmeyi bağımlılık sınıflaması içinde görmüyor.

Özellikle bu son aylarda yaşadığımız süreç çok net bir durumu ortaya koydu. O da şu ki dünyanın ve elbette ki ülkemizin geldiği noktada her bireyin teknolojiye erişiminin olması ve iyi bir teknolojik hakimiyetinin bulunması. Yapay zekanın, robotik sistemlerin konuşulduğu günümüzde, geçtiğimiz hafta Elon Musk’ın açıkladığı ve insan beyni ile bilgisayarın birleştirilmesini amaçlayan Neuralink projesi bilimin geldiği ve bizi getirdiği nokta olarak çok çarpıcı oldu. İnanılmaz hızıyla yol alan bilim, nöroloji ve yapay zeka çalışmaları geleceği bugüne taşıyan buluşları ile karşımızda dururken bizim hala ekran süresine takılı kalmamız çok da anlamlı değil. Üstelik meslek seçiminde bile çocuklarımıza geleceğin mesleği olarak kodlama, yazılım gibi bölümleri önerirken bir yandan da onları teknolojiden uzak tutmaya çalışmak mantıklı değil. Bütün mesele biz ebeveynlerin hazır olmadığımız bu dijital dünyaya, çocuklarımızın doğdukları andan itibaren girebildiklerini kabul etmek. Sonrasında da yapılacak şey onları engellemek, durdurmak, yasaklar koymak değil, doğru yönlendirebilmek. Kısacası bireyin ekranda kaldığı süreden daha çok o ekranda ne yaptığına odaklanmak. Araştıran, öğrenen gençleri engellemek ne onlara ne de topluma katkı sunar. Mesele araştıran, öğrenen ve keşfetmeye meraklı bireyler yetiştirebilmekte. Bugün internetle, teknolojiyle ilgili bildiğimiz ne varsa çocuklarımızdan öğrendiğimizi unutmayalım.

Bir çocuk ya da genç, hayatıyla ilgili, okuluyla ilgili sorumluluklarını yerine getirebiliyorsa, yeme ve uyku bozuklukları yaşamıyorsa, sürdürülebilir hobileri ve sosyal ilişkileri varsa bilgisayar başında zaman geçirdiğinde sadece süreye odaklanıp onları bağımlı olarak tanımlamayalım. Artık bütün kavramların yeniden tanımlandığını ve normal olarak bildiklerimizin bile eski normal olmadığını da unutmayalım. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaksa, eski tutumlarımızla yenilikleri kucaklayamayız, bu yeni dijital hayatlar içinde var olamayız. Yazımı Maria Montessori’nin bir sözüyle bitirmek istiyorum: ‘Teknoloji sorunun bir parçası olabilir ancak çözümün de bir parçası olabilir.’

Bir sonraki yazımda dijital hayatlara dair başka bir konuda görüşmek üzere…

Yazının Devamını Oku

Corona sen mi büyüksün ben mi?

21 Temmuz 2020
Malum, aylardır başa çıkmaya çalıştığımız bir virüs ve buna bağlı bir salgın süreci yaşıyoruz. Zaman zaman, evlerimize kapandık, günlerce, haftalarca karantinada kaldık. Bir yandan kendi sağlığımız için endişelenirken bir yandan sevdiklerimizi korumak için çabaladık. Göremediğimiz, nereden ve kimin tarafından geleceğini bilemediğimiz bir tehditle, minicik bir virüsle savaşmaya çalıştık.

Bu durum sadece ülkemize ya da belirli bir şehre ait bir endişe değil, bütün dünyanın aynı anda mücadele ettiği bir küresel salgına dönüştü. Günün 24 saati her an her dakika corona hakkındaki haberlere maruz kaldık. Artık her günkü vaka sayılarını, iyileşen ya da ne yazık ki hayatını kaybeden insanların sayılarını takip ediyoruz.

Bütün çabamız bir an önce ‘normal’ yaşantılarımıza, eski hayatlarımıza dönmek ve her şeyin kaldığı yerden devam etmesine dair umudumuzu korumak. Ancak görünen o ki, normal kavramı da değişti ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Örneğin artık ‘sosyal mesafe, dezenfektan, hijyen’  kavramlarına aşina olduk, maskeler evden çıkarken çantamız, telefonumuz, kimliğimiz kadar elzem bir hale geldi. Hem toplum olarak hem de ayrı ayrı bireyler olarak bu süreci atlatmaya ve önlemler çerçevesinde var olmaya çalışıyoruz. Bu süreçte Dünya Sağlık Örgütü’nün, ülkemizdeki uzmanların, ilgili ve yetkili kurumların ve kişilerin açıklamalarını takip ediyoruz. Kontrollü olarak ve özellikle sosyal mesafelere dikkat ederek olabildiği kadar ‘normal’ bir şekilde hayatlarımızı sürdürmeye gayret ediyoruz. Karantina süresindeki katı kurallar yavaş yavaş gevşetilince ve seyahat kısıtlamaları da kalkınca gördük ki bazılarımız bütün önlemleri bir kenara atıp sanki hiç virüs tehdidi yokmuş, sanki hiç haftalarca karantinada kalmamışız, sanki her şey eski haline dönmüş gibi tamamen normale dönmüşler. Ve yine kurallara dikkat eden, önlemleri harfiyen uygulayan bazılarımız ise bunlara dikkat etmeyen herkesi sorumluluk taşımamakla, dikkatsiz ve özensiz davranmakla, cahillikle, umursamazlıkla suçlamaya başlamış. Evet, bir kesim böyle olabilir ama herkesi aynı şekilde değerlendirmek çok da doğru olmayabilir. Neden mi?

Psikolojide ‘savunma mekanizmaları’ olarak bilinen bir kavram var. Buna göre kişiler, kendilerinde eksiklik ya da yetersizlik olarak gördükleri alanlardaki bu zayıflıklarını başka bir alandaki güçlü tutumları ile kapatmaya, doldurmaya çalışırlar ve bu şekilde de var olan kaygılarını yöneterek bir takım endişelerinden kurtulmaya çabalarlar.

-Bastırma

-İnkar (Yadsıma)

- Yansıtma

- Ödünleme

Yazının Devamını Oku

Pandemi ve güvenli teknoloji kullanımı

30 Haziran 2020
Aralık 2019’da Çin’in Wuhan şehrinde ilk kez ortaya çıkan ve Mart 2020’de ülkemizde de görülmeye başlayan Covid-19 ya da corona olarak bildiğimiz virüsle beraber hayatımız artık eskisi gibi olmayacak bir biçimde değişti ve dönüştü. Yaşam biçimlerimiz, alışkanlıklarımız, iş hayatımız, sosyal ilişkilerimiz, psikolojik yapımız ve tabii ki toplumsal hayatımız daha önce aklımıza bile gelmeyen bir yöne sürüklendi. Bu durum tüm dünyayı etkisi altına alan bir süreç olduğu için aslında global bir travmadan bahsetmek mümkün…

Nerede yaşadığımızın, gelişmişlik düzeyimizin ne olduğuna bakılmaksızın dünya üzerindeki her insan bu gözle göremediğimiz minicik virüsün tehdidiyle burun buruna geldi. Elbette ki bu süreç kendine özgü birtakım sorunları ve değişimleri de getirdi. Hatta literatüre yeni tanımlar girmeye başladı. Salgın döneminde kendimizi korumamız için yapılan uyarılara, görüntülere, önlem amaçlı uygulamalara günün neredeyse 24 saati maruz bırakılmamızın, geleceği öngöremiyor oluşumuzun, yaşam tarzlarımızın kısıtlanmış olmasının, engellenmişlik duygusunun ve hastalıkla sürekli yan yana, dip dibe yaşama kaygısının sonucu koronafobi tanımı da hayatlarımızın orta yerine yerleşti.

Koronafobi, bireylerin virüs kapma ve hastalığa yakalanma endişesiyle sürekli bir stres, gerginlik yaşama ve hayatın normal akışını tamamen engelleyecek şekilde kaçınma davranışları sergilemesini tanımlayan bir ifade. Birey, virüsten korunabilmek adına daha fazla önlem alma, diğer insanlardan ya da ortamlardan abartılı biçimde uzak kalmaya çalışmak gibi davranışlar geliştirebilmektedir. Bu tip bir kaygıda ise basit bir halsizliği, soğuk algınlığını ya da başka bir rahatsızlığı virüs kaptığını düşünecek şekilde abartarak sürekli olarak hastanelere gidebilmektedir. Elbette tedbirli olmak gerekir, elbette ki kendimizi korumalıyız. Burada önemli olan nokta yoğun bir kaygı olması durumudur.

Salgın sürecinde daha önce takıntıları olan bireylerin bu takıntılarının artması, daha yoğun kaygı yaşamaları, zaman zaman paniğe kapılmaları da sık görülebilir.

Corona salgınıyla beraber neredeyse tüm sosyal ilişkilerimiz ve eğitimlerimiz de değişime uğradı. Artık günün 24 saati çevrimiçi iletişim halindeyiz. Her türlü işimizi teknolojik cihazlar üzerinden yapıyoruz. İş zamanı ve aile zamanı kavramları da karmakarışık bir hal aldı ve işin ne zaman başlayıp bittiği, aile hayatımızın sınırlarının ne olduğu iyice belirsizleşti. Belki son birkaç ay içinde bu sürece yavaş yavaş uyum göstermiş olsak da normal şartlarda akşam 19.00-20.00’den sonra ev hayatlarımız başlarken, şimdi tam da bu saatlerden sonra özellikle biz yetişkinler için iş hayatı devam ediyor, hatta eğitimler alıyor, eğitimler veriyoruz. İşte bu belirsizlikler psikolojik ve biyolojik olarak bizi zorlasa da bu noktada çok başka ve çok önemli bir sorun daha gündeme geldi. Sürekli internette olduğumuz bir sanal-sosyal dünyada güvenliğimizi nasıl sağlayacağız? Üstelik bu sadece kişisel bir güvenlik sorunu değil; şirketleri, ülkeleri içine alan çok büyük bir sorun durumunda.

Bilgi İşlem Daire Başkanlığı, internetteki güvenlik tehditlerine yönelik aşağıdaki linkte çok açıklayıcı bilgiler vermiş. Özellikle kişisel bilgilerimizi korumak, dikkatli bağlantılar kurmak, bilinçli bir internet kullanıcısı olmak, bağlandığımız sosyal medya hesapları, şifreler, aldığımız gerçek veya sahte elektronik mesajlar konusunda çok dikkatli olmak ve internet söz konusu olduğunda ani, aceleci ve kontrolsüz iletişime geçmemek gerektiği çok ayrıntılı olarak anlatılmış:

bid.ankara.edu.tr/2018/10/02/siber-guvenlik-farkindaligi/

Artık eğitimlerin de internet üzerinden verilip alındığı bu dönemde, ebeveynlerin çok dikkatli olması gerekiyor. Çocukları bekleyen tehlikeler arasında;

Yine bu salgın sürecinde kendilerini sağlık veya araştırma kuruluşu ya da çalışanı görünümü veren saldırganların kullanıcılara e-mail yoluyla ulaşmaya, hesaplarını ele geçirmeye ya da dolandırmaya çalıştığı görülüyor. Şirketlerin kullandığı uzaktan erişim sistemleri ve video/tele-konferans sistemleriyle ilgili olarak da ciddi risklerin bulunduğunu göz önünde bulundurmak gerekiyor. Uygulamadaki bir hata, eksiklik ya da kesinti, kuruluşa ait önemli bilgilerin kötü niyetli kişilerin eline geçmesine yol açabilir. Şirketlerin kullandıkları sistemlerin güvenlik açıkları vermesi, bilgilerin başkalarının eline geçmesi, sistemi kullanan kişilere ait tüm bilgilerin de korunmasız olacağı anlamına gelir ki bu da geri dönülemez sorunlara ve çok ağır bedellere yol açabilir. Bu nedenle kuruma ait dosyaların şifrelenmesi ve yetki sahibi olmayanların girmesinin engellenmesi çok önemli.

Yazının Devamını Oku

Corona günlükleri / Evde yaşam

17 Nisan 2020
Malum haftalardır önce Çin’de ortaya çıkan, sonrasında da tüm dünyayı etkisi altına alan corona virüs tehdidi nedeniyle zorunlu çalışanlar hariç, hepimiz evlerimize kapandık. Virüs tehdidi hastalık olmaktan çıkıp bütün dünyayı kapsayan bir salgına dönüşünce olayın ne kadar ciddi olduğuna dönük açıklamalarıyla bilim kurulu üyelerini ve yetkilileri dinleyerek önerilen tüm önlemleri almaya başladık.

Görülen o ki bu süreç uzun bir süre devam edecek. Çok önemli sağlık veya gıda ihtiyaçları dışında dışarı çıkamayacağımız bu dönemde elbette ki hepimiz son derece olumsuz etkilendik ve ne yapacağımızı bilemez duruma geldik.

İşte bu dönemde konunun çok farklı boyutları olması sebebiyle ben de her boyutunu ayrı ayrı ele aldığım bir yazı dizisi hazırlamak istedim. Evde yaşam, evde eğitim, aile içi iletişim, eşler arasında iletişim, çocuklarla iletişim, evde psikolojimiz gibi farklı yönlerini yazacağım bu yazı dizisinin ilki evde yaşam olarak bu okuduğunuz yazıdır. Madem haftalarca evdeyiz, her hafta bir boyutu ele aldığım yazılarımla bu dönemi birlikte atlatalım istiyorum.

Evde yaşam dediğimizde, aslında hayatımızın her döneminde içinde ve iletişimde bulunduğumuz aile bireyleriyle olan ilişkilerimizden ve ev hayatımızdan bahsediyorum tabii ki. Ancak bu salgın sürecinde evdeki yaşam da değişime uğramış durumda. Normal şartlar altında hem evde hem sosyal ortamlarda zaman geçiren bizler artık sadece evdeyiz ve sürekli birbirimizle beraberiz. Bu süreç daha önceki süreçlerden bu anlamda farklılık gösteriyor. Artık dışardaki ortamlardan beslenemediğimize göre ve sadece birbirimizle zaman geçirmek zorunda olduğumuz için bir süre sonra tükenmiş ve tüketmiş hissedebiliriz. O nedenle bu zorunlu evde kalma durumu kendimizi kısıtlanmış, engellenmiş hissettirecek ve bu da en hafif ifadeyle gerginleşmemize yol açacaktır. Öfkelenmek, evin içinde ne yapacağımızı bilememek de diğer eşlik eden duygular olarak düşünülebilir.

Yeni alışkanlıklar edinmek uyumu kolaylaştırır

Öncelikle olağan dışı bir dönemden geçiyoruz ve olağan tepkiler vermeyi beklemek mümkün değil. O nedenle yaşadığımız her duyguyu doğal ve bu sürece uygun olarak düşünmek gerek. Yaşadığımız duygu durumu nedeniyle öfkelenmek, huzursuz ve gergin hissetmek doğal ama bu duyguda takılıp kalmak sorun yaratacaktır. Artık bir uyum sürecinde olmamız ve bu günün getirdiği bu şartlarla başa çıkma becerileri geliştirmemiz gerekiyor. Bunun için de farklı eylemlere yönelmek lazım. Normal şartlardaki ev düzenini esnetmek ve yeni alışkanlıklar geliştirmek bu süreçteki uyumu kolaylaştıracak önemli bir adımdır.

Paylaşımlı olmalı, birbirimize şefkatle yaklaşmalıyoz

Diğer herkesle beraber yaşadığımız bu süreçte eski alışkanlıklara ve ev düzenine sıkı sıkı bağlı kalmak hayatı çekilmez hale getirebilir ve ilişkileri bozabilir. Her zamanki titizlikten vazgeçmek, ev işlerini evdeki diğer bireylerle bölüşmek, kendimize özel zamanlar ve alanlar yaratmak çok yararlı olur. Evdeki her insanın yapacak işleri, kendisini oyalayacak uğraşları olmalıdır. Evde sadece kadının iş yaptığı, diğerlerine hizmet edip evi silip süpürdüğü bir ev hayatı herkesin hayatını ve ilişkilerini cehenneme çevirmeye hizmet etmekten başka bir işe yaramaz. Aynı evde, aynı süreçte beraber yaşamak demek, ortak duyguda ve eylemde buluşabilmeyi gerektirir. Unutmayalım ki toplumsal bir travma yaşıyoruz. Hatta global bir travmanın tam ortasındayız. Dini, milliyeti, cinsiyeti, yaşı, eğitimi, geliri ne olursa olsun herkesin tehdit altında hissettiği ve gerçekten de tehdit altında olduğu çok boyutlu bir travmada bireysel olarak tek başına savaşmak daha yorucudur. Tam da bu süreçte duygusal olarak birbirimizle daha çok yardımlaşmalı, paylaşımcı olmalı ve birbirimize şefkatle yaklaşmamız gerekiyor. Bu kadar fiziksel yakınlık bir süre sonra aile içindeki bireylerin birbirleri üzerinde kontrol etme duygusu geliştirmelerine ve aşırı müdahaleci olmalarına yol açabilir. Dolayısıyla evde kaldığımız bu günlerde birbirimize ve kendimize ‘kendi kendine kalma’ fırsatı vermek gerekir. Bu fırsatı da kendinize ve yıkamaktan harap olmuş ellerinize bakım yapmak, sevdiğiniz bir uğraşla zaman geçirmek, bir müzik aleti çalmak veya bir dil öğrenmeye çalışmak, kitap okumak, yeni tarifler denemek, arkadaşlarınızla online görüşme yapmak, online eğitimlere katılmak, el becerileri isteyen, dikiş, örgü, boyama vb. gibi etkinliklerle değerlendirmek psikolojik olarak beslenmenizi sağlayacak çok yararlı çalışmalardır. Herkesin kendisine ait bu şekilde zamanları olmalıdır.

Yazının Devamını Oku