• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Umuda dair

    Çok sıkıntılı günler yaşıyor, neredeyse her gün, güne olumsuz haberlerle başlıyoruz. Bazen umutlarımız kırılıyor, mutsuz oluyoruz. Bu sadece ülkemize özgü bir olumsuzluk değil aslında. Birçok ülkede terör olayları yaşanıyor. Dünya genelinde bir karmaşa var ve maalesef içinden geçtiğimiz süreç hepimiz için çok olumsuz bir görüntü çiziyor.

    Peki ama bu olumsuzlukta bizim için hiç mi umut yok, hiç mi mutluluk yaşamayacağız?

    Zaman zaman hepimizin endişelenmesi çok doğal. Özellikle terör olaylarının arttığı, pek çok insanımızı kaybettiğimiz günlerde iyimser bir bakış açısına sahip olmak zor. Ancak zor zamanları karamsar düşüncelerle ya da geleceğe yönelik mutsuz ve umutsuz beklentilerle aşmak da zor. Bu, korkmayacağız, endişelenmeyeceğiz demek değil, korkuya rağmen, umut ededceğiz, dik duracağız ve birlikte olacağız.
    Korku, öfke, kaygı, hepimizin yaşadığı duygular. Yönetebilirsek ayakta kalırız. Olumsuz duyguların bizi yönetmesine izin vermemek gerek.
    Sağlıklı tutum, olumsuz duygulara rağmen umudu kaybetmemek. Birbirimizi yargılamadan bir arada olmamızı sağlayacak olan da bu duygulardır.

    Böyle günlerdir asıl umutlarımıza sarılmamız gereken günler. Biz bir arada, beraberken güçlü olabiliriz sadece. Birbirimizi farklılıklarına göre yargılarsak, dışlarsak ve ötekileştirirsek birlikten, beraberlikten nasıl söz edebiliriz?

    Geçmiş yıllarda da çok karışık dönemlerden geçtik. Çok olumsuz yıllar yaşadık ama yaşama ve umuda sarılmaktan hiç vazgeçmedik. Bizim başka ülkemiz yok. Birimizin canını yakan durum, diğer herkesin canını yakan durumdur. Böyle görmek, birbirimize bu düşünceyle sahip çıkmak gerek. Bizi ayrıştıracak ve yıkacak şey, ‘nasılsa benim başıma gelmedi’ demektir, ‘o benim gibi düşünmüyor, oh olsun.’

    Demektir. Oysa hepimiz aynı ülkenin aynı havayı soluyan insanlarıyız. O, sen, ben yok; Biz varız. Ülkemizin hangi köşesinde olursa olsun, yiten canlarda hepimizin canı yanmalı. Bir sevinde hepimiz ortak olmalıyız.

    Bu duygu bizim mayamızda var. Zaman zaman hepimizin şikayetçi olduğu Sosyal medya paylaşım siteleri bunun pek çok örneğiyle dolu.

    Bir kan arayışında ya da yardım çağrısında onlarca, yüzlerce, binlerce kişi bir araya gelebiliyoruz. Birbirimize destek olabiliyoruz.

    Siyaset, ekonomi, uluslar arası ilişkiler açısından çalkantılı günler yaşıyor olabiliriz ama biz birbirimizi seviyoruz. Birbirimizle dayanışma içinde olduğumuz sürece bu günleri de aşacağız. Yanyana durarak, sırt sırta vererek, birbirimizin elinden tutarak.

    Çok mu Pollyanna’cı geldi size? Ama Pollyanna’cılık tam da bu günlerde lazım değil mi? Tam da bugünlerde bir arada olmak, yorulana el uzatmak, ihtiyacı olana yardım etmek ve birbirimize hep destek olarak umutlanmak gerekmiyor mu? Umudu yok edersek kaybederiz asıl.

    O nedenle lütfen korkunun sizi esir almasına izin vermeyin.

    Unutmayın:

    Son yok, yeni başlangıçlar var! 

    Gece sonlanır, gündüz başlar. Kış sonlanır bahar başlar.

    Sol göğsümüzün altındaki yürek attığı sürece, hayat hep yeniden kurulur, her şey yeniden başlar!..

    Yazının devamı...

    Kuvvetli şüphe iddiasıyla psikolojik taciz

    Geçtiğimiz günlerde, İstanbul’da bir AVM’de bulunan kozmetik mağazasında yaşandığı iddia edilen skandal tüm Türkiye’yi sarstı. Olayın ayrıntıları sosyal medyada paylaşılınca neredeyse kadın erkek hemen herkes olayın yaşandığı kozmetik mağazalar zincirine yine sosyal medya üzerinden tepki verdi.

    Basına yansıyan haberlere göre; 26 Kasım günü lise 3. sınıf öğrencisi B.C. alışveriş yapmak üzere girdiği mağazada, hırsızlık yaptığı suçlamasıyla mağaza müdürü ve AVM’nin iki erkek güvenlik personeliyle beraber bir depoya götürülerek üzeri arandı. Genç kızı neredeyse çırılçıplak şekilde aramalarının yanı sıra, kafasına vurarak ‘hırsız, terbiyesiz’ ithamlarında bulunulduğu da basına yansıyan iddialar arasında yer alıyor. Bununla birlikte, genç kızın ifadesine göre güvenlik görevlilerinden birinin, mağaza yetkilisi hakkındaki cümlesi de olay sırasında geçtiği iddia edilen cümlelerden birisi.

    Olaydan sonra genç kız durumu ailesine de anlatarak şikayetçi oldu ve 7 Aralık günü, bu olay medyaya yansıdı. Olayın medyaya yansımasıyla birlikte halkın yoğun bir tepkisi oluşmuşken, firmanın yaptığı açıklamada, hırsızlık yapıldığına dair kuvvetli bir şüphe duyulduğunun sebep gösterilmesi, öfkenin daha çok artmasına sebep oldu. Mağaza müdürü ise aramanın güvenlik görevlileri tarafından yapıldığını söyleyerek iddiaları kabul etmedi.

    Basına yansıyan haberler üzerine firma konu ile ilgili şu açıklamayı yaptı:

    Yaşanan bu vahim olayı özetle anlatmaya çalıştım, şimdi asıl konuşulması gereken noktalara değinmek isterim. Bu olayı yaşayan 16 yaşındaki genç bir kızdır. Hırsızlık yaptığı veya yapmadığı delillerle ortaya konmadan ve polis devreye girmeden üzerini aramak hem hukuki hem de ahlaki açıdan etik değildir. Eğer böyle bir şüphe varsa genç kızı uygun bir yerde bekletip polise haber vermek en doğrusudur. Bunların yapılmaması bir yana, genç kızı çıplak bir şekilde aramak, hakaret etmek, erkek görevlilerin de orada bulunmasını sağlamak bir şiddet ve istismar suçudur.

    İstanbul Barosu’nun da yaptığı açıklamada olayın hem hukuki hem de psikolojik yönleri net bir şekilde görülüyor. İstanbul Barosu Çocuk Hakları Merkezi Başkan Yardımcı Ayşegül Demirkale, açıklamasında:

    iyor.

    Hukukun tanımı çok açık ve kesin: Bu bir işkencedir, tacizdir, mahremiyete saldırıdır ve her yönüyle hukuka aykırıdır.

    Tüm bu olayların kritiğini yapıyoruz evet, bir de henüz 16 yaşındayken böyle bir istismara maruz kalan genç kızın nasıl etkilenebileceğini düşünmek gerek.

    İstismar; çocuklarda travma sonrası stres bozukluğu, depresyon, kaygı bozukluğu, öfke ve dürtü kontrol bozukluğu gibi önemli psikolojik vakaları tetikleyebilir. Hayata yeniden uyum sağlama konusunda zorluklar yaşayabilir, kendisine ve çevresine bakış açısı değişebilir, uzman desteği alınmazsa daha ciddi boyutlara ulaşabilir. Bu süreçte kişiye verilen hukuki destek de çok önemlidir. O yüzden medya çalışanları, avukatlar, psikologlar, çocuk gelişim uzmanları da üzerlerine düşen görevi yerine getirmelidir. Halk da yakından takip ederek tepkisini ortaya koymalı, olaya duyarsız kalmamalıdır.

    Her şeyin ötesinde reşit olmayan çocuklar ve gençlerde bir hırsızlık olayını bile hırsızlık olarak nitelendirmek yanlıştır. Varsayalım ki mağaza yetkililerinin savunduğu gibi(!) bir ruju çalmış olsun, bu yaşlarda bir genç toplum içinde rencide edilmeden ilgili yerlerle görüşülmeliydi. Bazı durumlarda sadece aileyle görüşmek, hatta genç bireyle konuşmak bile bireyi bu tip yanlışlardan uzak tutmaya yetebiliyor. Genç, kendisiyle samimi, sıcak ve hoş görülü biçimde konuşan bir yetişkin tutumuyla karşılaştığında yaptığı davranışın neden yanlış olduğunun bilincine vararak büyük bir utanç duyabiliyor. Bu tip bir olayın adli makamlara yansımasına dahi gerek kalmadan sadece gencin kendisiyle belki de sadece ailesiyle konuşarak bile çözüme gidilebilirdi. Ve öyle de olmalıydı.

    Çocuk ve gençlerde zaman zaman davranış bozuklukları görülebilir. Böyle bir durumda altta yatan nedenler araştırıldığında genellikle ilgi ihtiyacı ve duygusal travmalar vardır. Doğru bir destekle böyle sorunlar kısa sürede düzeltilebilir ve birey sağlıklı bir yetişkin olarak kazanılabilir.

    Bu olaydaki üzücü taraflardan birisi ise böyle bir hırsızlığın olmamasıdır. Aslında hiç gerçekleşmemiş bir şüphe nedeniyle gerçek bir psikolojik travma yaratan mağaza yetkililerinin mutlaka bu olayın yaptırımına katlanmalarını görmek isteyen bir toplumsal beklenti var artık.

    Mağaza yetkililerin savunmasındaki ‘Kuvvetli şüphe’ cümlesi ise insanın kanını donduracak kadar acımasız bir cümle.

    Bu cümlenin ucu açık, sonu hepimizi çok tehlikeli yerlere kadar götürebilir. Aynı ‘kuvvetli şüphe’ herkesi bir diğer insanı linç etmenin, tehdit etmenin, korkutmanın, aşağılamanın, taciz ve işkence etmenin haklı gerekçesi gibi sunuluyor ki bütün mesele işte bu duruma tepki göstermektir.

    Kadınlara uygulanan şiddetin her geçen gün daha da arttığı, istismarın ve tecavüzün bu kadar çok yaşandığı ülkemizde kadınları ve kız çocuklarımızı nelerin beklediğini bilemiyoruz. Artık kız erkek demeden her bireyin taciz ve şiddetin ana hedefi olduğu olaylara tanık olmak hepimizi çok olumsuz etkiliyor ve giderek daha çok içe kapanmamıza yol açıyor.

    Olayları topluma yansıtmak, analiz etmek, psikolojik boyutlarını anlatmak çok etkili, ama yine de bundan kaç kişinin ders aldığı sorgulanır bir oranda ne yazık ki. Kadına şiddet uygulayan, şiddete fırsat veren, şiddeti normalleştirecek birtakım gerekçeler uyduran herkesin öğrenmesi gereken çok şey var.

    Bu olayın yalnızca bir genç kızı değil, tüm genç kızları, tüm kadınları, tüm anneleri, tüm kız çocuklarını ve cinsiyetlerden bağımzsız olarak tüm insanları da etkilediğini ve bir gün onlara da dokunabileceğini unutmamamız çok önemli.

    Tepki göstererek, tavır koyarak, duyurarak bu konuda üzerimize düşen görevi yapmamız gerekiyor. Şiddete tanık olduğumuzda tepkimizi göstermek, duyarlı davranmak, daha çok kişinin ders almasını sağlamak, psikolojik ve hukuki boyutlarını okumak ve araştırmak gerek.

    Hep balık hafızalı olduğumuzdan yakınan bireyler olarak ben özellikle bu olayın unutulmaması gerektiğini vurgulamak istiyorum. Güzellik ürünleri satarak, çirkinlik yapmak ve sıradan bir savunmayla tepkileri yatıştırmaya çalışmak kabul edilir bir şey değil.

    Bu olayda mağazalar zinciri kadar o genç kızın soyularak aranması sırasında orada bulunan, olaya dahil olan güvenlik görevlileri ve doğrudan alışveriş merkezinin de sorumlu olduğunu hatırlatmak istiyorum. Güvenlik görevlileri, alışveriş merkezinin personelidir ve böyle bir olayda orada olmaları, buna seyirci kalmaları bile tek başına tacizdir.

    Bu olayın nasıl sonuçlanacağını ben merakla takip ediyor olacağım. Lütfen siz de takipçisi olun..

    Yararlanılan kaynaklar: Hürriyet, Cumhuriyet, Mynet

    Yazının devamı...

    Televizyon ekranlarında evcilik oyunları

    Gündüz kuşağının önemli simgelerinden biri haline gelen evlilik programları bireysel ve toplumsal ruh sağlığı açısından ciddi sorunlar içeriyor.

    Bilindiği üzere bu programlar bireylerin tanışması, duygusal ilişki kurması ve devamında da evliliklerin gerçekleştirilmesi amacını taşıyor. Bununla birlikte birtakım aktiviteler de eklenerek eğlence ve gündüz programları konseptiyle kurgulanıyor. Bu programların önemli derecede rayting almalarının yanı sıra ekranlara her geçen gün bir yenisi daha ekleniyor ve izleyici tarafından da ilgiyle takip ediliyor.

    Bu konuyla ilgili olarak Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma sonucunda ulaşılan verilere göre; ankete katılan 381 kişinin %23.9’unun evlilik programlarını sürekli olarak izlediği, %32.5’inin bazen izlediği, %43.6’sının ise hiç izlemediği belirlendi.

    Bu programın evlilik kararına yararlı olmadığını düşünenler %81, yararlı olduğunu düşünenler ise %12’lik bir dilimi oluşturdu.

    Son olarak; ankete katılanların %71.6’sının bu programların yayınlanmasından memnun olmadıkları ortaya çıktı. Tüm bu sonuçları dikkate aldığımızda; bu programların yararlı olup olmadığını, izleyicileri nasıl bir kitlenin oluşturduğunu, izlenme veya izlenmeme sebeplerini, bunlara bağlı olarak da toplumsal psikolojiye yansımalarını iyi analiz edebilmek gerekiyor.

    Kişilerin bu programları yararlı bulmadığı belirlense de, bu programları izleyen büyük bir kitle mevcut. Bunun sebeplerine baktığımızda ise, halkın başkalarının özel hayatlarına olan ilgisi ve merakı başta geliyor. Nitekim bu programlarda kişiler sohbetlerini, tartışmalarını, arkadaşlıklarını, aşklarını tüm ayrıntılarıyla topluma açıyorlar. İzleyici ise kendinde bu ilişkilere dair yorum yapma, onay verme, yargılama, beğenme, yakıştırma yetkisini buluyor. Yani farkında olmadan kendini programdaki kişilerin özel hayatına kaptırıyor ve bu durumu ilgiyle, merakla takip ederek keyif almaya başlıyor. Bununla birlikte programlarda yer verilen müzik ve dans içerikli eğlenceler, farklı ve dikkat çeken davranışlarda bulunan kişiler getirilerek izleyicinin programa kitlenmesi sağlanmış oluyor.

    İzleyici kitlesine baktığımızda, programın yayın saatini de göz önünde bulundurursak çalışmayan kişilerin ve kadınların yoğunlukta olduğunu söyleyebiliriz. Kendisinin veya yakın çevresinin gündeminde evlilik konusu olan, çocuklarını evlendirmek isteyen, evliliğinden memnun olan veya olmayan kişiler başta olmak üzere herkes bu programlardan kendine bir şeyler çıkarabilir. Ama genel olarak kadınların, iş sahibi olmayanların, boş vakitlerini doldurmak ve oyalanmak isteyenlerin bu programları izleme potansiyeli daha fazla.

    Programları izleyenler kadar, programa katılanların da bulundukları durumu ve amaçları ortaya koymak gerekli. Bu programların içyüzünü ortaya çıkaran pek çok haber yapıldı. Yani evlilik programlarının tamamen veya bir kısmının kurgu olduğuna inanan bir kitle de mevcut.

    Programa katılanların bazıları oyuncu olsa ve bunu para için yapsa bile, bazılarının gerçekten bir amaç için orada bulunduğunu da göz ardı edemeyiz. Bu kişilerin iyi bir eş adayı bulmak, karşı cinsle yakınlık kurmak, öz güvenini yükseltmek, daha iyi imkanlara sahip olmak ve fırsatları yakalayabilmek için programa katıldıklarını söylemek mümkün. Başta bu amaçların normal olabileceği düşünülse de, programın işleyişine baktığımızda bunun bambaşka boyutlara doğru ilerlediğini görmek de şaşırtıcı değil.

    Bu konuyla ilgili olarak, programda yapılan bazı yanlışlara ve psikolojik boyutlarına değinmek istiyorum:

    Bu şekilde daha birçok yanlış sıralayabiliriz. Sağlıklı iletişim kurma, karşı cinsle tanışma, kendini doğru ifade etme, gibi unsurlar ilişkilerin temelini oluşturur. Evliliğin kutsallığını kabul eden kültürümüzde, bu tip olayların yaşanması ve keyifle izlenmesi de oldukça ironiktir.

    Eşlerin, evlilikte 5 temel unsur olarak kabul ettiğimiz ‘sevgi, saygı, samimiyet, sadakat ve sorumluluk’ ilkelerini dikkate almadan sağlıklı evlilikler sürdürmesi ne yazık ki çok zordur. Bu tip yanlış evlilikleri önlemek, sağlıklı iletişim kurabilmek için toplumu bilinçlendirmek çok önemli.

    Bu yüzden bu programların kapatılması, kapatılmadığı takdirde doğru işlenmesi, evliliklerin eğlence aracı olarak görülmemesi ve kullanılmaması gerekli. Programlarda doğru ve yetkin uzmanların bulunması, Gündüz kuşağının önemli simgelerinden biri haline gelen evlilik programları bireysel ve toplumsal ruh sağlığı açısından ciddi sorunlar içeriyor. Bilindiği üzere bu programlar bireylerin tanışması, duygusal ilişki kurması ve devamında da evliliklerin gerçekleştirilmesi amacını taşıyor. Bununla birlikte birtakım aktiviteler de eklenerek eğlence ve gündüz programları konseptiyle kurgulanıyor. Bu programların önemli derecede rayting almalarının yanı sıra ekranlara her geçen gün bir yenisi daha ekleniyor ve izleyici tarafından da ilgiyle takip ediliyor.

    Bu konuyla ilgili olarak Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma sonucunda ulaşılan verilere göre; ankete katılan 381 kişinin %23.9’unun evlilik programlarını sürekli olarak izlediği, %32.5’inin bazen izlediği, %43.6’sının ise hiç izlemediği belirlendi. Bu programın evlilik kararına yararlı olmadığını düşünenler %81, yararlı olduğunu düşünenler ise %12’lik bir dilimi oluşturdu. Son olarak; ankete katılanların %71.6’sının bu programların yayınlanmasından memnun olmadıkları ortaya çıktı. Tüm bu sonuçları dikkate aldığımızda; bu programların yararlı olup olmadığını, izleyicileri nasıl bir kitlenin oluşturduğunu, izlenme veya izlenmeme sebeplerini, bunlara bağlı olarak da toplumsal psikolojiye yansımalarını iyi analiz edebilmek gerekiyor.

    Kişilerin bu programları yararlı bulmadığı belirlense de, bu programları izleyen büyük bir kitle mevcut. Bunun sebeplerine baktığımızda ise, halkın başkalarının özel hayatlarına olan ilgisi ve merakı başta geliyor. Nitekim bu programlarda kişiler sohbetlerini, tartışmalarını, arkadaşlıklarını, aşklarını tüm ayrıntılarıyla topluma açıyorlar. İzleyici ise kendinde bu ilişkilere dair yorum yapma, onay verme, yargılama, beğenme, yakıştırma yetkisini buluyor. Yani farkında olmadan kendini programdaki kişilerin özel hayatına kaptırıyor ve bu durumu ilgiyle, merakla takip ederek keyif almaya başlıyor. Bununla birlikte programlarda yer verilen müzik ve dans içerikli eğlenceler, farklı ve dikkat çeken davranışlarda bulunan kişiler getirilerek izleyicinin programa kitlenmesi sağlanmış oluyor.

    İzleyici kitlesine baktığımızda, programın yayın saatini de göz önünde bulundurursak çalışmayan kişilerin ve kadınların yoğunlukta olduğunu söyleyebiliriz. Kendisinin veya yakın çevresinin gündeminde evlilik konusu olan, çocuklarını evlendirmek isteyen, evliliğinden memnun olan veya olmayan kişiler başta olmak üzere herkes bu programlardan kendine bir şeyler çıkarabilir. Ama genel olarak kadınların, iş sahibi olmayanların, boş vakitlerini doldurmak ve oyalanmak isteyenlerin bu programları izleme potansiyeli daha fazla.

    Programları izleyenler kadar, programa katılanların da bulundukları durumu ve amaçları ortaya koymak gerekli. Bu programların içyüzünü ortaya çıkaran pek çok haber yapıldı. Yani evlilik programlarının tamamen veya bir kısmının kurgu olduğuna inanan bir kitle de mevcut. Programa katılanların bazıları oyuncu olsa ve bunu para için yapsa bile, bazılarının gerçekten bir amaç için orada bulunduğunu da göz ardı edemeyiz. Bu kişilerin iyi bir eş adayı bulmak, karşı cinsle yakınlık kurmak, özgüvenini yükseltmek, daha iyi imkanlara sahip olmak ve fırsatları yakalayabilmek için programa katıldıklarını söylemek mümkün. Başta bu amaçların normal olabileceği düşünülse de, programın işleyişine baktığımızda bunun bambaşka boyutlara doğru ilerlediğini görmek de şaşırtıcı değil. Bu konuyla ilgili olarak, programda yapılan bazı yanlışlara ve psikolojik boyutlarına değinmek istiyorum:

    * Adayların tüm vakitlerini programa harcamaları, televizyon önünde olmaları, söyledikleri ve yaptıklarıyla tanınmaları, aslında burada dikkat çekme ve ünlü olma gibi bazı amaçlara da sürüklendiklerini gözler önünde seriyor. Bu da, kişilerin evlilik vaadiyle pek çok kişiyle yanlış ilişkiler kurmasına ve bunu topluma yansıtmasına sebep oluyor.

    * Programa katılanların kriterlerine baktığımızda daha çok dış görünüşün ve maddi imkanların ön planda olduğunu görüyoruz. Kısacası ‘şekilcilik’ ilkesiyle başlayan ilişkiler sağlıklı değildir ve sağlam bir temele oturtulmadan devam ettiği sürece kişilerde önyargı oluşturarak saygı unsurunun ortadan kalkmasına sebep olur.

    * Adayların birbirlerinin ilişkilerine veya seyircilerin adayların ilişkilerine yön vermesi de bir başka yanlıştır. Kişi kararlarını kendisi vermeli, özel hayatını tanıdığı veya tanımadığı kimselerin kararına bırakmamalıdır.

    * Bir adayın bir gün içerisinde birden fazla kişiyle görüşmesi, onları değerlendirerek bazılarını elemesi de, karşı tarafın özgüvenini zedeleyebilecek bir davranıştır. Aynı şekilde aylar boyunca programda kalan ve evlenemeden ayrılan bir kişiye, çevresinin olumsuz bakış açısı ve tavırları da o kişinin psikolojik sağlığını olumsuz etkiler.

    * Bazı adayların olağandışı davranışlar sergilemesi, ruhsal bozukluk yaşadığı halde programa dahil edilmesi de olumsuz örnek sağlayabilecek bir diğer unsur olarak karşımıza çıkıyor.

    * Kamera önü ve arkasında kişilerin birbirleriyle olan ilişkileri, birbirleri hakkındaki düşünceleri değiştiği için, samimiyet ve güven ortadan kalkar. Bu şartlar altında da sağlıklı bir duygusal ilişki kurmak mümkün değildir.

    Bu şekilde daha birçok yanlış sıralayabiliriz. Sağlıklı iletişim kurma, karşı cinsle tanışma, kendini doğru ifade etme, gibi unsurlar ilişkilerin temelini oluşturur. Evliliğin kutsallığını kabul eden kültürümüzde, bu tip olayların yaşanması ve keyifle izlenmesi de oldukça ironiktir. Eşlerin, evlilikte 5 temel unsur olarak kabul ettiğimiz ‘sevgi, saygı, samimiyet, sadakat ve sorumluluk’ ilkelerini dikkate almadan sağlıklı evlilikler sürdürmesi ne yazık ki çok zordur. Bu tip yanlış evlilikleri önlemek, sağlıklı iletişim kurabilmek için toplumu bilinçlendirmek çok önemli. Bu yüzden bu programların kapatılması, kapatılmadığı takdirde doğru işlenmesi, evliliklerin eğlence aracı olarak görülmemesi ve kullanılmaması gerekli. Programlarda doğru ve yetkin uzmanların bulunması, uzmanlara seyircilerden daha fazla söz hakkı verilmesi gerekli. Adayları seçtikten sonra; doğru iletişim kurabilme, kendini tanıma, kendini ifade edebilme, karşı cinsle uyumunu analiz edebilme, mutlu evliliğin kuralları, gibi konularda adaylara eğitim verilmelidir. Aynı zamanda, tanışıp anlaşamayan adayların neden anlaşamadıkları veya neden evlilikten vazgeçtikleri konusunda değerlendirmeler yapılarak topluma ayna tutulmalıdır. Aksi takdirde, her geçen gün evlilik kurumuna verilen değerin düşmesi, gençlerin evliliğe olan bakış açısının değişmesi, bireyselleşmenin artması, yalnızlığın daha çok tercih edilmesi de bu programların topluma olan etkisiyle bağlantılı olarak devam edecektir.

    Eğitimsizliğin ve bilinçsizliğin ortaya konulduğu her araç, toplumumuzu biraz daha geriye götürerek çocuklarımızın aydınlık bir geleceğe sahip olmasını engeller. Çünkü sağlıklı bir evlilik, sağlıklı bir aile demektir ve sağlıklı bir ortamda büyüyen çocuklar toplumu her açıdan yukarıya taşıyan bireylere dönüşür. Bu konuda hem vatandaşlara, hem yöneticilere, hem de hayatımızın tam ortasında olan televizyon ve internet sektöründe yer alan kişilere önemli görevler düşüyor.

     Adayları seçtikten sonra; doğru iletişim kurabilme, kendini tanıma, kendini ifade edebilme, karşı cinsle uyumunu analiz edebilme, mutlu evliliğin kuralları, gibi konularda adaylara eğitim verilmelidir.

    Aynı zamanda, tanışıp anlaşamayan adayların neden anlaşamadıkları veya neden evlilikten vazgeçtikleri konusunda değerlendirmeler yapılarak topluma ayna tutulmalıdır. Aksi takdirde, her geçen gün evlilik kurumuna verilen değerin düşmesi, gençlerin evliliğe olan bakış açısının değişmesi, bireyselleşmenin artması, yalnızlığın daha çok tercih edilmesi de bu programların topluma olan etkisiyle bağlantılı olarak devam edecektir.

    Eğitimsizliğin ve bilinçsizliğin ortaya konulduğu her araç, toplumumuzu biraz daha geriye götürerek çocuklarımızın aydınlık bir geleceğe sahip olmasını engeller. Çünkü sağlıklı bir evlilik, sağlıklı bir aile demektir ve sağlıklı bir ortamda büyüyen çocuklar toplumu her açıdan yukarıya taşıyan bireylere dönüşür. Bu konuda hem vatandaşlara, hem yöneticilere, hem de hayatımızın tam ortasında olan televizyon ve internet sektöründe yer alan kişilere önemli görevler düşüyor.

    Yazının devamı...

    Evliliklerde ve ayrılıklarda çocuk istismarı

    Evliliklerde çocuk, evliliği zenginleştiren bir unsurdur ancak maalesef hala sorunlu giden evlilikleri kurtarmak üzere bir can simidi gibi görüldüğünü vurgulamak isterim. Oysa çocuk sorunsuz evliliklerde bile evliliği, getirdiği sorumlulukla ciddi bir sorunlar odağı haline getirebilir.

    Düşünün, henüz birbirine yeni ısınan, birlikte bir hayat düzenine alışmaya çalışan kadın ve erkek yeni kazanmış oldukları eş statüsüne uyum göstermeye çalışırlarken, beklenmedik bir anda, hiç hazır olmadıkları zamanda gelişen bir hamilelik sonrasında dünyaya gelen bebekle bir anda anne baba statüsüne geçmek zorunda kalıyorlar. Bu durum birçok insan için ‘aa ne şirin’ şeklinde karşılanabilir ancak gerçek hayatta durum bu kadar şirin olmayacaktır. 

    Eşlerin birlikte gezip tozmak ve yeni hayatlarına alışmak üzere yaptıkları tüm planlar kalkacak ve gece uykusuzlukları, doktor kontrolleri, çocuk hastalıkları, eve kapanmalar, artan masraflar, ağlamalar ve yoğun stres hayatın akışını değiştirecek. Bu noktada durum kadın ve erkek için ayrı ayrı yön değiştirmeye başlayacak. Örneğin erkek, eşinin sadece bebekle ilgilendiğini ve kendisine zaman ayıramadığını düşünerek içine kapanacak, kadın ise doğumla beraber bedeninin bozulduğunu düşünerek, eşinin kendisinden uzaklaşmasını da çekiciliğini kaybetmesine bağlayacaktır. Ek olarak annenin hamilelik ve doğum sonrası depresyonu yaşayabileceğini de düşünürsek bebek hiç hazırlıklı olunmayan pek çok soruna yol açacaktır. Sorun evliliğin ilk yıllarında çocuk sahibi olmak değildir, sorun çocuk sahibi olmaya hazır olmamaktır. Ya da taraflardan birinin istememesine rağmen diğer eşin çocuk konusundaki ısrarı evliliği sorunlu aşamaya getirecektir.

    Evliliklerde çocuk istismarı dediğimizde iki kişi aynı anda hazır olmadan çocuk sahibi olmak ve evlilikle ilgili tüm sorunları o çocuk üzerinden karşı tarafa yansıtmak çocuğa yapılacak en büyük kötülüktür. Özellikle çocuğun yanında ‘çocuğunla ilgilenmiyorsun’, ‘ben bu çocuğu annemin evinden getirmedim’, ‘artık dayanamıyorum, çekip gideceğim bu evden’, şeklinde sözler çocuk için çok yaralayıcıdır. 

    Aynı şekilde diğer eşi hedef gösteren ve çocuğa hitaben söylenen; ‘ o annene söyle, biraz ev kadınlığı öğrensin’, ‘baban baba olsaydı seninle ilgilenir, alıp dolaştırırdı’, ‘sen olmasan ben bu adama / kadına bir dakika bile tahammül edemem’, ‘kimbilir yine kimlerle beraber, bu saat oldu hala ortalarda yok’ şeklindeki diğer eşi suçlayan cümleler, uğruna her şeyi feda edeceğiniz çocuğunuza bilmeden verdiğiniz zararlardan.

    İki yetişkinin kendi aralarındaki sorunlarını konuşarak çözmek yerine çocuk üzerinden birbirine yönelik saldırı başlatmak ve sürdürmek hem evlilik için hem de çocuk için hakikaten çok büyük hasarlara yol açıyor. Sorunlarla konuşarak başa çıkamıyorsanız hem birbirinize hem de çocuklarınıza daha fazla zarar vermeden evliliği bitirmek ve tarafların eş olarak sorumluluklarını sonlandırıp, ebeveyn olarak bir ilişkiyi yürütmelerini sağlamak en doğrusu. 

    Ancak bazen asıl sorun evlilik bittikten sonra da devam ediyor hatta daha da şiddetleniyor. Bu defa eşler ayrılmış olmalarına rağmen birbirlerine olan öfkelerini çocukları üzerinden devam ettiriyorlar ve bu süreçte çocuklarına tahmin edemeyecekleri kadar büyük zarar veriyorlar. Öncelikle her iki eş de sahip oldukları her gücü ve ilişkiyi kullanarak birbirlerini çocukların göstermemek ya da velayetini almak şeklinde tehdit ediyorlar. Son derece medenice eski eşler arasında konuşarak halledilecek olay mahkemelere çok çekişmeli ve tartışmalı bir biçimde yansıyor ve ne yazık ki çocuk bunların neredeyse tamamına tanık oluyor. Olmasa da anne ya da baba diğerinin canını daha çok yakmak adına çocuğuna gerekli gereksiz her ayrıntıyı anlatıyor.

    Çocuk annesine gittiğinde babası hakkında, babasına gittiğinde annesi hakkında olumsuz sözler duyarak tıpkı bir tenis topu iki sözde yetişkinin arasında oradan oraya savruluyor. Oysa ayrılıklar nasıl gerçekleşmiş olursa olsun tek kelimeyle travmadır ve zararları olabilecek en az hasarla atlatılmaya çalışılmalıdır. Yani eşler isteyerek ve anlaşmalı da ayrılsa, çatışmalı bir ayrılma da olsa sonuç olarak acı vericidir ve bir an önce bu süreç atlatılmaya çalışılmalıdır. Bu dönemde bir psikolog desteği çok önemli faydalar sağlar.

    Bireylerin tek başına atlatmaya çalışması kolay değildir. Özellikle yakın aile üyelerinin olur olmaz olaylara dahil olmaya çalışmaları, hemen her konuda fikir verme çabaları iyi niyetli olsa dahi tarafları çok üzecek sonuçlara kadar gidebilir. Eşler istemedikçe olaya çok dahil olmamaya çalışmak ve özellikle eşler arasında laf getirip götürmek evlilik bitse bile sonrası için çok olumsuz sonuçlara yol açabilir. Eşlerin sadece eş olarak bir ilişkiyi sonlandırdığını ama sonraki hayatlarında belki de daha fazla bir ebeveyn sorumluluğu taşıyacaklarını, bu nedenle de birbirilerinin yüzüne bakacak hatırlarının ve iyi niyetlerinin kalması gerektiğini lütfen unutmayın. İyilik yapmak isterken daha fazla zarar veriyor olabilirsiniz. Ayrılık anlarında eşlerin yakınları olarak biraz daha sakin ve serinkanlı kalabilmek çok önemlidir. 

    Özellikle çocuklarla anne babaların ilişkileri yeni bir sürece gireceği için daha dikkatli olunması gerekir. Ne yazık ki eğitim almış olsa da olmasa da çok fazla anne babanın ayrılıkların acısını çocuklarına yükleyip çocuğun diğer ebeveynle olan ilişkisine ciddi anlamda zarar verdiklerini görüyoruz. Kişisel kırgınlıklarını, eşine söyleyemediklerini, içine attıklarını çocuğuna yansıtan anne ya da baba bu davranışıyla ayrıldığı eşini değil, aslında doğrudan doğruya çocuğunu mahvettiğini maalesef fark edemiyor. Oysa bir çocuğun dünyaya gelmesinde biyolojik olarak eşit hak sahibi olduğunuzu unutmayın. İkiniz aynı anda olmadan o çocuk olamazdı.

    Eski eşinize çok kızgın olabilirsiniz, pek çok hayaliniz yarım kalmış olabilir, terk edilmiş, aldatılmış, hakarete uğramış, aşağılanmış olabilirsiniz. Bütün bunların sorumlusu ya da suçlusu yavrunuz değil. Ona annesi ya da babası hakkında söylediğiniz her söz katlanarak size geri dönecek. Nasıl mı?

    Senin annen/ senin baban... diye başlayıp içinizdeki öfkeyle doldurduğunuz cümleler çocuğunuzun beyninde ‘demek ki ben çok kötü bir kadının / adamın çocuğuyum. Peki benim annem/ babam bu kadar kötü bir insanla neden evlendi, neden ben oldum? Benim annem / babam iyi insan olsaydı bu kadar kötü bir insanla beraber olmazdı, o zaman her ikisi de kötü mü? O zaman ben de kötü bir çocuğum. Her şey benim suçum.’ Şeklinde algılanabilir ve bu duygularla büyüyen çocuğunuz ilerleyen yıllarda durumun böyle olmadığını görüp, sizin diğer ebeveyniyle görüşmesin diye söylediğiniz cümleler olduğunu öğrendiğinde asıl uzaklaştığı kişi siz olacaksınız. Üstelik o süre boyunca uzak büyüdüğü diğer ebeveyniyle de sağlıklı ilişki kuramadığı için size karşı inanılmaz büyük öfke duyacaktır. Bu durumu hiçbir gerekçeyle haklı gösteremez, kendinizi affettiremezsiniz. 

    Eski eşinize karşı ne hissediyorsanız lütfen gidip yüzüne söyleyin: Sana aşığım deyin, seni unutamadım deyin, sana çok öfkeliyim deyin, seni affedemiyorum, seni kıskanıyorum, bana dönmeni istiyorum deyin. Ne derseniz deyin ama bunu ona söyleyin, çocuğunuzun yanında ya da çocuğunuza onu kötülemek için söylemeyin. Çünkü bu tip söylemler çocuklar üzerinde çok olumsuz sonuçlar doğurur. Örneğin çocuk kendisini her iki ebeveyninin yanında da güvensiz hisseder, bir yere ait olma duygusu, sevme ve sevildiğini hissetme duygusu ağır hasar alır, her an terk edileceğini, yalnız kalabileceğini düşünür.

    İlerleyen yaşlarda akranlarıyla ya da karşı cinsle olan ilişkilerinde çok ciddi sorunlar yaşar. Uzun süreli sağlıklı ilişkiler kuramaz, başka insanların duygularına karşı kayıtsızlaşabilir, onay görmek, kabul edilmek ihtiyacı ile kendisinden istenen her şeyi yerine getirme, başkalarının yönetimine kolaylıkla girme davranışları ortaya çıkabilir. Karar almakta ve kendi hayatını yönetmekte önemli sıkıntılar yaşayabilir. 

    Ebeveynlerinin birbirilerini kötülediği bir ayrılıkta çocuk en az zarar görme duygusuna yönelerek dış dünyaya karşı kayıtsız kalmaya başlayacaktır. Bir anlamda duyarsızlaşma olarak tanımlayacağımız bu davranış aslında bir tür savunma tutumudur. Çocuk kendisini güvende hissetmediği için zarar görme ihtimali gördüğü her ortamda dışarıdan gelebilecek olumsuzluklara karşı tepkisiz ve duyarsız kalma davranışına yönelebilir. Empati duygusu yeteri kadar gelişmeyebilir, başka insanların acılarına duyarsız kalabilir. Anlayış ve algılama duyguları hasar görebilir. 

    Çocukluğunda tutarlı ve sağlıklı sevgi ve ilgi görmeyen, annesi ve babası tarafından onaylanmayan çocuklar yaşadıkları güvensizlikleri ve içine düştükleri boşlukları başka şekilde doldurmaya çalışırken, madde kullanımından farklı grup ve örgütlere katılmaya kadar giden çok uç davranış bozuklukları gösterebilirler. Özellikle kendini değersiz hissetme ve bir yere ait olma duygusundaki hasarlar bireyin şimdiye ait zaman ve gerçeklik algısını bozarak başka bir yolla bu duyguyu temin etme ihtiyacına yöneltebilir. 

    Sevgili anne babalar, bir evlilik bitebilir. Elbette ki bu üzücü sonuçlara yol açacaktır. Ancak bu sonuçları gelecek yıllara yansıtıp yansıtmamak sizin elinizde. Özellikle yaşadığınız hayal kırıklıkları ve öfkeyi eşinize yansıtmak isterken asıl zarar görenin çocuklarınız olduğunu tekrar tekrar hatırlatmak isterim. Zira ileride geri alamayacağınız tek şey geçen zamandır ve çocuğunuza çocukluğunda yaşattığınız sevgi ve ilgi eksikliğini bir daha tamir etme şansınız olmayabileceğini de lütfen unutmayın. Zor zamanlarda psikolojik destek almak sizin güçsüz ve çaresiz olduğunuzu değil, aksine güçlü olduğunuzu ve sorunlarla mücadele ettiğinizi gösterir. Destek almaktan çekinmeyin. 

    Yazının devamı...

    Canlı yayında bir cinayetin ve çocuk tacizinin itirafı

    Türk televizyon programları arasında neredeyse bir kült program haline gelen ‘Müge Anlı ile Tatlı Sert’ programında dün bir ilk yaşandı ve bir süredir kayıp olan 3.5 yaşındaki Irmak’ın komşusu tarafından öldürüldüğünü milyonlarca insan canlı yayında öğrendik. Hem de katilinin ağzından.

    Program sonrası ve kamera arkasında yaşananlar ise tam anlamıyla kan dondurucu bir trajediyi gözler önüne serdi. Irmak bazı sorunları nedeniyle ellerini sağlıklı kullanamıyor ve uzun süreli yürüyemiyordu. O minicik bir bebekti ve maalesef komşusu olan bir adam tarafından kandırılıp tacize uğrayarak hayatını kaybetti. Hepimiz ekranlar karşısında donduk kaldık. Üstelik küçük kızı arama çalışmaları sırasında mahalleden komşuları olan bazı insanlar cinayet zanlısı olan şahsı savunarak, onun katil ve tacizci olamayacağını savundular. Peki neye dayanarak? Bilemiyoruz. Bu güveni nasıl edindiklerini ve nasıl bu kadar savunabildiklerini o komşulara sormak lazım.

    Öncelikle kabul etmek ve hakkını vermek gerekir ki, Müge Anlı’nın programı gerçek anlamda bir toplumsal görev üstlenmiş durumda.

    Yıllarca aydınlatılamamış, açıklığa kavuşamamış pek çok olayı aydınlatarak, toplum yaşantımız içinde aksayan yönlerimizi göstermesi ve birçok insanı bir konu üzerinde bir araya getirebilmiş olması ciddi bir başarıdır.

    Kimi zaman aile içerisinde yaşanan ve yıllardır süregelen sorunları çözüme kavuşturarak, kimi zaman faili meçhul cinayetleri gün yüzüne çıkarıp suçluların gereken cezaları almasını sağlayarak, kimi zaman kaybolan ve istemedikleri hayatlara sürüklenen bireyleri bulup ait oldukları yere getirerek aslında toplumsal yapının var olan sorunlarını çözme konusunda önemli bir misyon üstlenmiş durumda.
    Bu anlamda programı ve başarısını kutluyorum.

    Üstelik tüm bunları yaparken konu edilen tüm olaylar psikolojik, sosyolojik ve hukuki açılardan konunun uzmanları tarafından değerlendirilerek topluma ayna tutma görevini de ihmal etmiyor.

    Cinayet, taciz, tecavüz, pedofili ne yazık ki ülkemizde çok sık görülüyor ve her geçen gün de bu oran artmaya devam ediyor. Suçlular ise kendilerince bir takım sebepler oluşturarak, yöntemler geliştirerek bunları gerçekleştirmeye devam ediyor. Kimisi çok pişman olduğunu söyleyip kısa sürede itirafta bulunurken, kimisi planlı bir yol izleyip olaya açıklık getirilmesini zorlaştırabiliyor. Böyle durumlarda halkın doğruyu ve yanlışı seçebilmesi, daha çok bilinçlenmesi açısından, yapılan bu program büyük bir fayda sağlıyor aslında.

    Örneğin; Bir yakını cinayete kurban giden bir bireyin, olayın incelenme aşamalarına bizzat şahit olması, eğer katil yakınlarındaysa ve bu doğrulandıysa bundan sonraki hayatında çevresindeki insanlarla ilişki kurarken daha dikkatli davranması, yaşadığı bu zor süreçte doğruyu ve yanlışı tanıması açısından; hem doğrudan mağdur olan bireyin ya da yakınlarının hem de programı izleyen insanların bilinçlenmesini sağlayarak elde edilen faydanın tüm topluma dağılmasına da katkıda bulunuyor.

    Dün yapılan Müge Anlı ile Tatlı Sert programında, kız çocuğunun ve ailesinin komşusu olan H.A. yayın sırasında birbiriyle çelişkili yanıtlar vererek dikkatleri üzerine çekmişti. Daha sonra reklam arasında işlediği cinayeti itiraf ederek tutuklanmak üzere ekipler tarafından alındı. Türkiye’nin gündemine oturan bu haber, aslında topluma yönelik çok ciddi dersler içeriyor.

    Bu olayla birlikte pedofilinin tehlikelerinden ve çocuk istismarlarında dikkat edilmesi gereken noktalardan bahsetmek istiyorum.

    Çocuk istismarı, bir çocuğun bir yetişkin tarafından fiziksel, cinsel veya duygusal anlamda kullanılması, ona zarar veren davranışlarda bulunulmasıdır.

    Dünya Sağlık Örgütü ise çocuk istismarını şöyle tanımlar: Çocuğun sağlığını, fiziksel ve psikososyal gelişimini olumsuz etkileyen, bir yetişkin, toplum ya da devlet tarafından bilerek ya da bilmeyerek yapılan tüm davranışlar çocuğa kötü muameledir.

    2 Eylül 1990 tarihinde yürürlüğe giren Çocuk Hakları Sözleşmesi´ne göre; "Ulusal yasalarca daha genç bir yaşta reşit sayılma hariç, 18 yaşın altındaki her insan çocuk sayılır". Bu yüzden yetişkinlerin, istismar konusunda yaş faktörünü dikkate alarak çocuklara gereğinden fazla sorumluluk yüklememeleri, onların birer çocuk olduğunu unutmamaları gerekir.

    Çocuk istismarı derken genellikle cinsel istismar anlaşılıyor olsa da, fiziksel ve duygusal istismar da çocuk istismarının sıklıkla görülen diğer türleridir.

    Cinsel istismar, çocukla cinsel haz amacıyla temas veya ilişki kurulmasıdır. Fiziksel temasın içerdiği ve içermediği bazı durumlar görülebilir:

    Duygusal istismar; çocukların ilgi, sevgi ve bakımdan yoksun bırakılarak, ihtiyaçları görmezden gelinerek psikolojik zarara uğratılmasıdır.
    Sağlıklı bir aile ortamında büyümeyen çocuklarda ileriye dönük psikolojik rahatsızlıklar oluşmasının en önemli sebeplerinden birisi de budur.

    Fiziksel istismar; ise, çocuğun vücudunda herhangi bir yerin kaza dışı yaralanması, örselenmesidir ve genellikle fiziksel şiddet uygulamak, dövmek, canını yakacak şekilde cezalandırmak sık görülen türleridir.

    İstismara uğramış çocuklarda kısa ve uzun süreli bazı ruhsal problemler oluşabilir. Her çocukta görülmemekle birlikte, çocukların yaşa göre de verilen tepkiler değişebilir. Genel olarak aşağıdaki belirtilerden söz edebiliriz:

    Yaşanan bu travmalar içerisinde tanımlanması ve anlaşılması en zor olan ise, genellikle çocuğa yakın çevresindeki insanlar ve akrabaları tarafından yapılan istismara uğramış olmasıdır. Buna da günümüzde sıkça karşılaştığımız ensest adı veriliyor. Bu nedenle zarar gören, istismar edilen çocuğa ulaşmak çok zor olabiliyor. Çocuk kendisine yapılanı ya normal gibi görüyor ya da korkusundan kimseye anlatamıyor. Çocuk aile içinde en çok güvendiği ya da güvenmesi gereken kişi tarafından istismar edildiği için diğer herkes onun için doğal olarak güvenilmez oluyor.

    Tüm bunların dışında istismara uğrayan çocuklar çoğunlukla yaşadıklarını aile büyüklerine ya da yakınlarına anlatamazlar veya uzun bir zaman sonra paylaşabilirler. Bunun birtakım sebepleri var:

    Burada dikkat edilmesi gereken en önemli konu, çocuklarımıza küçük yaştan itibaren bedenlerini tanımalarını, hangi bölgelerinin özel olduğunu, kişisel sınırlarını öğretmemiz.

    İyi dokunma ve kötü dokunmanın farkını bilmeleri, istismarla karşılaştıklarında daha bilinçli olmalarını ve bu durumu olabilecek en doğru şekilde atlatmalarını sağlar.

    Peki, nedir bu iyi dokunma ve kötü dokunma? Çocuklarımıza bunu nasıl anlatabiliriz?

    İyi dokunmayı çocuklarımıza anlatırken;

    Kötü dokunmayı çocuklarımıza anlatırken;

    Çocuk eğitiminde ilk adım ‘mahrem bölgeler ve mahremiyetin ne olduğu’nu anlatmak olmalıdır. Bunun için de çocuğun özel alanlarına saygı göstermek gerekiyor. Özellikle çocuk gelişimi açısından çocuklar 3 yaşına geldiklerinde kendi hemcinsi ebeveynine yakınlaşması ve cinsel anlamda ondan bazı bilgileri öğrenmesi yararlı olur. Her şeyin ötesinde özellikle 3 yaş altı çocuklarımızı sokaklara ve tanısak da tanımasak da kalabalık ortamlara uzun süreli bırakmamak çok önemli. Unutmayın çocukların tüm sorumluluğu ailelerine aittir.

    Özel alan kavramının öğretilmesi de mahremiyetin oluşmasında çok önemli bir eşiktir.

    Özel alan denilen alan, çocuk kollarını iki yana açtığında oluşan bölgedir. Çocuklara ‘Sana yakın olmayan, aile bireyleri dışında kalan insanlar bundan daha yakına gelmemelidir.’ şeklinde bilgi verilebilir. Mahrem alanı anlatmak için de ‘elbiselerinin ve özellikle çamaşırlarının altında kalan bölgedir ve hiç kimse bu bölgelere bakamaz, dokunamaz, öpemez’ şeklinde net bir sınır çizilebilir. Bu sınır önemlidir çünkü çocukların iyi ve kötü dokunma konusunda kafaları karışabilir ve net bir ayrım yapamayabilirler ama mahrem alan ve elbiselerinin altına dokunulamaz demek sınırları kesinleştirir. Çocuk kime nerede dur demesi gerektiğini bilir.

    Hepsinin ötesinde bir de çocukları zorla öpmemek, yakın gördüğümüz kişilerin öpmesi içinde çocuğu zorlamamak gerekiyor. Kim olursa olsun çocuğu istemediği şeyleri yapmaya zorlamak da bir süre sonra çocuğun kendi beden bütünlüğüne saygısını yitirmesine hatta isteyen herkesin kendisini öpmesine, sarılmasına sessiz kalmasına yol açabilir.

    Son yıllarda tüm dünyada, çocuklara küçük yaşlarda birtakım aktivitelerle ve oyunlarla istismara karşı bilinçlendirme çalışmaları yapılıyor.
    İstismar konusunda verilen eğitimlerde temel olarak bilinen 4 önemli adım var: Çocuklara kendisine hoşlanmadığı şekilde davrananlar olduğunda

    Tüm bu dikkat edilmesi gereken noktaları toparlarsak çocukların;

    Eğer çocuğunuz istismara uğradıysa;

    Unutulmamalıdır ki pedofili, öncelikle yüksek oranda çocuğun ailesine yakın kişiler tarafından gerçekleştiriliyor. Amca, dayı, komşu, aile dostu gibi bireylerin buna daha yatkın olduğu araştırmalarca kanıtlanmıştır. Ancak biz aileler, böyle olayları yakınlarımıza konduramamakta, onlarla çocuklarımız arasındaki mesafeyi gözetmemekte, şüphe duysak dahi çevre tarafından duyulmaması için elimizden gelen çabayı göstermekte ısrar ediyoruz bazen.

    Bununla birlikte, çocuklarımıza güvenli bir oyun ortamı oluşturmak, girdikleri arkadaş ortamlarından haberdar olmak, arkadaşlarının ailelerini tanımaya çalışmak, fiziksel temas sınırlarını yani mahremiyet duygusunu oluşturmaları için zemin hazırlamak da bu konuda verilecek tavsiyelerden birkaçı. Yazının başında belirttiğim gibi, televizyondan izlediğimiz ve başımıza gelmesini istemediğimiz olaylardan kendimize ders çıkarmak da bir tür sorumluluktur. Böylelikle yalnızca kendi ailemize değil, başka ailelere de ışık tutmamız mümkün. Bunu sağlayan her türlü medya organına, sosyal sorumluluk projelerine destek vererek ve önemseyerek üzerimize düşen görevi yerine getirmek zorundayız. 

    Yazının devamı...

    Vicdanı olan çocuklar yetiştirmek

    Okul koridorunda bir öğretmen görüşmesi için bekliyorum. Öğrenciler son dersteler. Ders zili çalıyor ve sınıf kapıları açılmaya başlıyor. Kapılar içeriden dışarı doğru açılıyor ve bu sırada koridorlarda çocuklar dolaşıyor. O arada 1 ya da 2. Sınıf öğrencisi olduğunu tahmin ettiğim minik bir delikanlı koşarak sınıfların önünden geçerken, içeriden hızla açılan sınıf kapılarından biri çocuğun sağ omzuna sertçe çarpıyor ve küçük çocuk koridorda yere düşüyor. Canı o kadar yanıyor ki, yerde bir iki saniye omzunu tutarak kalıyor ve ağlamaya başlıyor. Sonra diğer öğrencilerin ayakları altında kalıp ezilmekten korkarak hızla kalkıyor. Bu arada kapıyı içeriden açan 6. sınıf öğrencileri yerdeki çocuğu görüp önce bir duraklıyorlar ve sonra hiçbir şey olmamış gibi okulun dış kapısına doğru yürümeye başlıyorlar. Benden yaklaşık 10 metre uzakta olan bu olaya ben müdahale edemeden yere düşen çocuk omzunu tutarak gözyaşları içerisinde tuvalete koşuyor. Kapının ne kadar sertçe açıldığını ve ne kadar sert bir düşüş yaşadığını gördüğüm için acaba çocuğun bir yeri kırılmış mıdır diye düşünürken, olaya sebep olan ve sakince yürüyen o gençler tam önümden geçiyorlar ve ben ‘ Arkadaşınıza yardım etmeliydiniz, onu yerden kaldırmalı ve ilgilenmeliydiniz’ diye uyarıyorum. Bir eğitim yuvasında ‘Öğrenim(!)’ gören gençler ise bana ‘servise yetişmemiz lazım’ diyerek cevap veriyorlar. Ne sebep oldukları olayın vicdani sorumluluğunu taşıyorlar ne de bir insanın canının yanmasına duyarlı davranıyorlar. Aksine son derece mekanik bir iş yapıyorlar; servise yetişiyorlar.

    Bu olay, her gün televizyonlarda haber olarak izleyip sözüm ona üzüldüğümüz ve bize ne oldu diye sorguladığımız, kaza geçiren insanlara yardımcı olmayan, hasta insanlara duyarsız kalan, yardım istediğinde tek başına bırakan bozulmuşluğumuzun tohumudur. Hala neden böyle olduk, nasıl bu hale geldik diyorsanız önce evlerimize, hatta okullarımıza bakmamız gerek. Kendinden küçüklere sevgi ve şefkat duymayan çocuklar gelecekte, ne kendi ailesine ne de bir başka insana, hayvana ve doğaya şefkat ve sevgi duymayacaktır. 

    Bu olayı hafife alabiliyorsanız, normal görüyor ve diye geçiştirebiliyorsanız, o zaman trafikte ezilip yol kenarına atılan insanların haberlerine de şaşırmayacak, sokak ortasında onlarca kişinin gözü önünde dövülen, saldırıya uğrayan insanlar için sahte timsah gözyaşları dökmeyeceksiniz. 

    Bunun için en önemli okul aile. Aile içinde verilen eğitim çocuğun kendisiyle ve diğer insanlarla olan ilişkisini belirler. Çocuğun topluma karşı görevleri ve uyması gereken kuralları görerek öğrendiği hayati öneme sahip ilk eğitim yuvasıdır aile ortamı. Eğer, anlayışındaysanız önce kendinizi sorgulamanız gerek. Çocuklar toplumun kurallarını ailede değil de toplumda öğrenmeye kalkarlarsa çok sert bir öğrenim olur ve bundan aile olarak siz de zarar görürsünüz. Kurallar üzerinde niye bu kadar çok duruyorum; çünkü hepimizin bir arada yaşaması kişilerin keyfiyetine göre değil, uymamız gereken kurallar ile mümkün olur. Nasıl ki ülkelerin kuralları vardır, nasıl ki her ülkenin de kendi içinde uyulması gereken hukuk kuralları yani yasaları vardır, toplumun da ayrıca yazılı ve yazısız kuralları vardır. Ahlaki ve vicdani sorumlulukları vardır. Yerine getirilmeyen sorumluluklar için de cezalar ve yaptırımlar vardır. Bu kuralların karma karışık olduğu ve birçok insanın özgürlük adı altında kendi keyfiyetini diğer insanlara dayattığını gözlemlemeye başladım son zamanlarda.

    * Oyun yerinde ya da bu etkinlik için ayrılmış alanlarda yapılması gereken bir etkinlik olan tekerlekli patenlerle çocukların alışveriş merkezlerinde oradan oraya savrulduklarını görebilirsiniz. Başkalarına çarparak, zaman zaman ciddi kazalara sebep olmalarına ve kendi sağlıkları için de tehlikeli olmasına rağmen hala özgürlükmüş gibi davranılması inanılmaz.

    * Yolda yürürken sigara içen insanların diğer insanları yakma tehlikesi olmasına rağmen umursamazlıkları da akıl alır gibi değil. Özellikle bu nedenle birçok çocuğun yaralandığını biliyorum.

    * Lokanta, restoran gibi yerlerde çocuklarını masa başında oturtamayan ailelerin çocukların masalar arasında koşuşmalarına, döküp saçmalarına, çığlık çığlığa bağrışmalarına seyirci kalmaları da çok garip.

    * Alışveriş yapılan mağazalarda yere düşürdüğü eşyayı eğilip kaldırmayan, görmezden gelen, döküp saçan yetişkinleri görmek de tuhaf.

    * Birbiriyle konuşurken küfürlü konuşan, hakaret eden bireyler de aile eğitimi kısmında tamamlanmamış bireyler.

    * Toplu taşıma araçlarında ya da halka açık yerlerde cep telefonuyla uzun uzun konuşmalar yapan bireyler de saygısızlığın son perdesindeler. Kimse kimsenin özel hikayesini dinlemek zorunda değil.

    * Aracıyla giderken trafiğin ortasında camları açıp, dinlediği müziği trafikteki diğer araçlara dinletmek de kural tanımazlığın ve saygısızlığın dik alasını yapmaktır.

    * Yolda karşısına çıkan kediye, köpeğe tekme atmak ve gerekçe olarak hayvanlardan korktuğunu söylemek de çok rahatsız edici. Zira korkan insan en fazla uzak durur, saldırmaz, zarar vermez.

    Bu şekilde her birimizin tanık olup rahatsızlık duyduğu pek çok olay yazabiliriz. Bu ve benzeri her davranış aslında aile ortamının dışarıya yansımasıdır.

    Aile süreç, çocuk sonuçtur. Çocuğunuzda yanlış bir şeyler görüyorsanız kendinize dönüp bakmanız gerekli. Çocuğunuz yanlış yapıyor ve görmüyorsanız durum çok daha vahim.

    Yazının devamı...

    20 dakika

    Eğer siz de pek çok şey yapmak istiyorum ama zamanım yok, diyorsanız, sevdiğim şeylere vakit ayıramıyorum diye şikayet ediyorsanız ve kendiniz için biraz zaman ayırmak istiyor ama bu zamanı nasıl yaratacağınızı bilemiyorsanız bu 20 dakika kuralı çok işinize yarayacak.

    Gün içinde ister ev kadını olun, ister çalışan olun, ister öğrenci hayat artık hepimiz için çok hızlı, çok telaşlı ve çok yoğun.

    Yetişmek olduğumuz yerler ve yetiştirmek zorunda olduğumuz işler var. Bu hızlı koşuşmanın içinde uzun soluklu dinlenmeler ya da iki üç saatlik uzaklaşmalar mümkün olamıyor.

    Bitmeyen işler nedeniyle gün içinde yapmayı planladığımız ama hep bir sonraki güne ertelenen işler ya da hobilerle günü sonlandırıyor, olumsuz duygulara kapılıyoruz. Ben ne zaman sevdiğim işleri yapacağım, ne zaman bir kitap okuyacağım, ne zaman kendime zaman ayıracağım düşünceleriyle kaygılanıyor, her geçen gün stres yükümüzü artırıyoruz. Uzun tatil saatleri beklediğimizde de ya yemek yemeye ya da arkadaşlarla sohbete zaman ayırdığımız için istediklerimizi yapma fırsatımız yine olmuyor. O zaman soruna başka açıdan bakmaya ve farklı bir çözüm üretmeye ne dersiniz?

    İşte 20 dakika kuralı da burada devreye giriyor.

    Yapmak istediklerimizi ya da yapmak zorunda olduklarımızı azar azar güne dağıtarak yapıyoruz. Böylece sevmediğimiz ama zorunlu olduğumuz işleri tek bir seferde saatler harcayarak bitirmeye çalışmak yerine bölüyoruz. Sevdiğimiz ama yapmak için fırsat bulamadığımız işleri de yine gün içinde keyif alarak yapıyoruz. Süre az olsa da ne işimizi aksatıyoruz ne de isteklerimizi sürekli ertelemek zorunda kalıyoruz. Hiç yapmamaktansa gün içinde 20 dakikamızı ayırarak motivasyonumuzu da artırmış oluyoruz. Sevdiğimiz işlere asla istediğimiz kadar zaman ayırma fırsatı bulamadığınızı birçoğunuz fark etmişsinizdir. Diyelim ki birkaç saat zaman yarattınız, o zaman kesinlikle başka bir sorumluluk için bölünür ve siz genellikle gene istediğiniz etkinlik için uygun ortamı bulamazsınız, verimli bir çalışma gerçekleştiremezsiniz.

    İşte 20 dakika kuralının güzel tarafı da bu, kimse sizin 20 dakika ortadan kaybolmanızı dert etmez, dünya durmaz, işler aksamaz.
    Gün içinde kendinize yirmişer dakikalık zaman dilimleri yaratabilirseniz, neler yapabileceğinize birlikte bakalım, eminim çok şaşırtıcı gelecek.

    20 dakikanızı ayırarak neler yapabileceğinize dair daha onlarca madde yazılabilir. Bütün mesele sizin 20 dakikanızı ayırmayı istemenizde.

    20 dakikayla kimsenin hayatından çalmıyorsunuz, kendi hayatınıza ekliyorsunuz.

    Biraz soluklanmaya hepimizin ihtiyacı var. Üstelik hakkımız da var.

    20 dakikalar size inanılmaz bir özgürlük kazandıracak. Şimdiden kolay gelsin :)

    Yazının devamı...

    Bir çocuk nasıl canlı bomba olur?

    Son dönemlerde artan canlı bomba eylemlerinde, eylemcilerin nasıl bir ruh haline sahip oldukları ve bu süreçteki psikolojik durumları herkes tarafından merak edilen bir konu. Bir insanın nasıl olup da kendi canından ve sevdiklerinden vazgeçebildiğini anlamak birçoğumuz için çok zor.

    Terör örgütlerinin canlı bomba eylemcisi olarak giderek daha genç yaşta bireylere yöneldiği ve bu bireylerin yaş ortalamalarının 22 olduğu görülüyor.

    EYLEMCİLERİN ÇOCUKLUK ÇAĞI YAŞANTILARI

    Eylemcilerin çocukluk çağı yaşantılarına baktığımızda genellikle toplu travmalar yaşamış, ötekileştirilmiş, genellikle de çok çocuklu ve yoksul ailelere sahip olduklarını görüyoruz. Etnik kökeni veya siyasi görüşü nedeniyle olumsuz şartlarda yaşamış, eziyet görmüş aile büyüklerine sahip olan bir çocuğun, bu yaşanılanların sürekli kendisine anlatılmasıyla büyümesi buna örnek olarak gösterilebilir.
    Dolayısıyla bu çocuklar yoğun bir öfke ve intikam duygusu taşıyabilirler ve büyüdükleri bu ortam terör örgütlerine katılmalarını kolaylaştırabilir.

    Bununla birlikte canlı bombaların psikopatolojik durumlarına baktığımızda sınırda kişilik bozuklukları, narsistik kişilik özellikleri ve intihar öncesi depresyon ile karşılaşabiliyoruz. Aynı zamanda duygu durum bozukluğu olan kişilerin, coşkulu veya çökkün dönemlerinde intihar riskleri artar ve bu da kendilerini terör örgütlerine ait hissetmeleri için yeterli sebeplerden biri haline gelebilir.

    Genç erişkin dediğimiz dönemlerde olan eylemcilerde ise madde kullanımı ve bağımlılığı da bireylerin eyleme yönelmesini kolaylaştırıcı etkiye yol açabiliyor.

    Kişi, bu gruplara girdikten sonra ise birtakım yöntemlerle ve hipnozla bazı düşünceler empoze edilir. Bunlardan en önemlisi kişinin ideoloji adına kendini feda ettikten sonra kahraman olacağı fikrinin ve duygusunun oluşturulması.

    Bu dünyanın yeterince güvensiz ve kötü bir yer olduğu düşüncesi çerçevesinde, hayatlarını bu uğurda feda ettikleri zaman kahraman olarak ölümsüz olacaklarına, en kutsal makam olan şehitlik mertebesine ulaşacaklarına dair inançlarla yetiştirilirler. Saldırı öncesi motivasyon sağlamak için ise, mevcut durum sık sık tekrarlanarak öfke ve intikam duygularının yoğunlaşması sağlanır.

    Eğer eylemi gerçekleştirmezlerse, sahip oldukları grup tarafından bundan sonra saygı göremeyeceklerinin vurgulanması da, kişinin gruba olan bağlılığını ve grup normlarına daha sıkı sarılmalarını sağlayabiliyor.

    Bu tip terör odaklarının bireyleri etkilemelerinin en önemli referans noktası ise; kabullenilme ve onaylanma ihtiyacını doyurmaları. Gruba katılan bireyler kayıtsız şartsız kabul edildikleri ve yapacakları eylemin etkisi ne denli büyük olursa o kadar çok kendilerinden söz edileceği yönünde motive edilerek hazırlanıyorlar.

    Eylemcilerin canlı bomba olarak yetiştirilmesi sürecinde bilinçli olarak uygulanan 5 adım var:

    • Düşünceleri iki gruba ayırarak (siyah ve beyaz), kendisi gibi düşünmeyen herkesi düşman ilan etmek, kendisinden farklı düşünen insanları zalim ve kötü olarak tanıtmak.
    • Devamlı olarak haksızlıklara vurgu yapmak, zulümden ve dünyanın ne kadar kötü insanlarla dolu bir yer olduğundan bahsetmek.
    • Namus, bayrak, vatan, din gibi kutsal sayılan değerlere vurgu yapmak, bunların korunması adına ona da görev düştüğünü anlatmak.
    • Kahraman olunacağı fikri aşılanarak kişinin duygularını etkilemek, kahraman olacağı bir eyleme imza atmak, inandığı değerler uğruna kendi hayatından vazgeçmenin önemine vurgu yapmak.
    • Ölümsüzleşme fikri ile kişinin hedefe odaklanmasını sağlamak. Adını tarihe yazdırmak, ölümsüzleşmek, şehit ve kahraman olmak vurgusuyla çocuğu motive etmek.

    Canlı bomba eylemcilerinde iki temel çıkış noktası bulunuyor; Dini referans alan örgütlerde 'Şehitlik, ideolojileri referans alan örgütlerde ise 'Kahramanlık' kavramlarına vurgu yapıldığını görüyoruz.

    İçinde bulundukları durumu analiz ederken, aslında cesaret ve intikam duygularının altında yetersizlik ve güvensizlik hissinin yattığını görmek gerek. Sahip oldukları hayat şartları ve yaşadıkları hayal kırıklıkları ile başarısızlıkları, hayata karşı umutsuz bir bakış açısı geliştirmelerine yol açar. Takdir edilmeye ve itibara ihtiyaç duyarlar ve bu gruplar ise onlara saygı görmeyi, kahraman olmayı ve ölümsüzlüğü vaat ederek bir bakıma egolarını besler.

    Canlı bomba eylemlerinde ilginç bir durumu da gözden kaçırmamak gerek. Terör örgütlerinin eylemleri arasında bomba olaylarına neredeyse yıllardır alıştık. Bir yerler bombalanırdı ve genellikle binalar zarar görür, toplum örgütü konuşurdu. Sonrasında canlı bombalarla eylemler gerçekleşmeye başladı ve biz sıradan insanlar olarak bir insanın nasıl olup da hayatından vazgeçebileceğini sorgulamaya başladık. Hele hele eylemciler genç insanlar arasından seçilince örgütün adından ve amacından daha çok bu gençlerin nasıl olup da bu kadar etki altında kalabildiklerini anlamaya çalıştık.

    Son zamanlarda ise yaşı çok küçük çocuk eylemcilerin kullanıldığını görüyoruz. Asıl korkutucu olan, asıl travmatik olan da maalesef bu oldu. Bir çocuk nasıl olur da terör örgütleri tarafından canlı bomba olarak kullanılabilirdi. Oysa asıl şaşırmamamız gereken kısım bu. Çünkü onlar çocuk ve özellikle bilişsel süreçlerin henüz oluşmadığı 12- 13 yaş altındaki çocuklar çok çabuk etki altında kalabilirler. 12-15 yaş arasındaki gelişim sürecinin bir diğer adı ‘Çete Çağı’dır. Bu çağda çocuklar sosyal ortamlarda kendine yer edinme, kendine ait bir kimlik oluşturma, kabullenilme ve onaylanma ihtiyacı içindedir ve yeni arkadaşlar ilgisini çeker. Bu yeni arkadaş ihtiyacı yeni ve farklı gruplara girişi kolaylaştırıcı etkiye sahiptir. O nedenle çocuklarımızı özellikle bu yaşlarda çok iyi gözlemlemek ve ihtiyaçlarının bilincinde olmak gerekir.

    • Her şeyden önce sevgi. Karşılıksız sevgi ve ilgiyle büyütülen bir çocuk kendine, çevresine ve tüm dünyaya sizin verdiğiniz bu sevgiyi yansıtarak yaşamına devam eder.
    • Çocukların güven duyduğu ve her şeyi paylaşabileceği bir aile ortamı yaratabilmeliyiz.
    • Yaşadığımız ortamı gül bahçesi haline getirmek ve sorunsuz bir dünya algısı yaratmak çok yanlış. Aile içinde yaşanan ekonomik ya da manevi sorunları onların anlayabileceği düzeyde açıklamak ve farkındalıklarını artırmak gerekir.
    • Son yaşanan terör olayları ve eylemcinin bir çocuk olması üzerine bir kez daha anladık ki yalnızca kendi çocuğumuzu korumak ve kollamak yeterli değildir. Bu toplumsal bir sorundur ve çevremizdeki tüm çocuklara aynı özenle ve duyarlılıkla sahip çıkmak gerekir. Sadece kendi çocuğumuz için istediğimiz iyiliği ve refahı diğer tüm çocuklar için de istemediğimiz sürece yanlış yetiştirilen, yanlış insanların eline düşen çocukların yarattığı terör olayları sonucunda hepimiz, gözünün içine bakarak yetiştirdiğimiz çocuklarımızla beraber yok olmaya mahkumuz.

    Yazının devamı...