• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • İnternet ve sosyal medya hastalıkları: E-hastalıklar

    Çağımızda teknolojinin hızla gelişmesi, sosyal medyanın bilinçsiz kullanımı ve dijital araçların yaygınlaşmasıyla birlikte teknoloji bağımlılığı şekil değiştirerek hayatımıza “E-hastalıklar” olarak bilinen bazı olumsuzlukları taşıdı.

    İnternet kullanım alışkanlıklarımıza göre faklılık gösteren bu yeni hastalıklar bireylerde nomofobi, siberhondrink ve facebook depresyonu gibi değişik şekillerde ortaya çıkıyor.

     

    Çağın hastalığı olarak da nitelendirilen bu hastalıklar daha çok çocuklarda ve gençlerde görülüyor ve gelişimlerini olumsuz yönde etkiliyor. E-hastalıklar kişilerde kaygı, korku, huzursuzluk gibi duygular yaratırken, nefes darlığı ve baş dönmesi gibi birtakım fizyolojik yan etkilere de yol açabiliyor.

    Teknolojinin aşırı kullanımıyla görülen bu yeni hastalıklardan nomofobi; cep telefonuyla iletişim halindeyken bu bağlantının kesilmesiyle ortaya çıkar. Kişi karşı taraftan haber alamaması durumdan korku ve panik halindedir. Paniklediği için de nefes darlığı ve baş dönmesi gibi belirtiler gösterir.

    Sadece iletişimin kopması değil, aynı zamanda bireylerin internetteki son gelişmeleri takip edememe ve bir şeyleri kaçırmış olma kaygısı da günümüzde sık rastlanan bir durumdur ve bu fomo olarak adlandırılır. Bireyler gelişmeleri kaçırdıklarını düşündüklerinde kaygı duyarlar.

    Günümüzde sıkça karşılaştığımız bir diğer sorun “Stalking” ya da ‘’Stalklama’’ olarak bilinen, başkaları hakkında bilgiye (çalıştığı, okuduğu, gezdiği yerler gibi) kişinin isteği dışında ve ona hissettirmeden ulaşmak anlamına gelen yeni nesil bir teknoloji hastalığıdır.

    Bu e-hastalıklar farklı türlerde görülebilir. Kişinin çevresindeki insanları internet üzerinden araştırması ve incelemesi google takibi olarak adlandırılırken kişinin internette kendi ismini yazıp aratması ise ego sörfü olarak adlandırılır. Ego sörfü aynı zamanda online narsizm kavramıyla eşdeğer sayılabilir. Her ikisi de kişinin kendini beğenmesinden ve bunun internet ortamına nasıl yansıdığını araştırmasından dolayı ortaya çıkar.

    E-hastalık olarak nitelendirilebilecek bir diğer hastalık ise facebook depresyonudur. Facebook dünyanın en çok kullanılan sosyal medya araçlarından bir tanesidir.

    2016’da yapılan araştırmalara göre, facebook’un kullanıcı sayısı 2 milyarı aşmış durumda.
    Bu kadar çok insan tarafından kullanılmasına rağmen facebook, insanları en çok depresyona sürükleyen sosyal platformlardan biridir. Terör, intihar, tecavüz gibi kişiler için olumsuz etki yaratan haberlerin veya boşanma, ayrılık ve ölüm gibi duygusal hayal kırıklıklarının üzerine tekrar tekrar paylaşım yapılması ve konuşulması insan psikolojisini olumsuz yönde etkilerken aynı zamanda insanları mutsuz hissettirerek depresyona sürükleyebiliyor.

    Bu durum ise e-hastalık çeşitlerinden facebook depresyonu olarak karşımıza çıkıyor.

    Çeşitli sosyal medya platformları aracılığıyla, tanıdığımız veya tanımadığımız insanların fotoğraflarına saatlerce bakarak zaman geçirmek ve bunu alışkanlık haline getirmek de photolurking hastalığı olarak karşımıza çıkıyor.

    Teknolojik aletlerdeki performans düşüklüğü ve anlık sorunların kişilerde stres yaratması da internet siniri olarak adlandırılıyor. Tüm bu hastalıkların yanı sıra, çok fazla bilinmese de kişilerin internette geçirdiği süre boyunca mp3 indirmesi de cheesepodding olarak adlandırılan farklı bir e-hastalık olarak literatüre girmiş durumda.

    E-hastalıkları başlıklar halinde topladığımızda karşımıza çıkan tablo şu şekilde;

    Fomo: Gelişmeleri takip edememe ve gelişmeleri kaçırma korkusu dur. Sosyal medyadaki gelişmeleri kaçırma kaygısıyla kişiler önemli bir eksiklik duygusu yaşarlar. Diğer insanların ne yaptığından, yaşanan gelişmelerden haberdar olamama korkusuyla paniğe kapılırlar.

    Nomofobi: Cep telefonu yoluyla iletişim bağlantısının kesilmesi olarak biliniyor. Kişi telefondan uzaklaştığında haber alamamaktan korkar ve panikler. Bu kaygıya eşlik eden nefes darlığı, titreme, baş dönmesi gibi bazı biyolojik belirtiler de vardır.

    Stalklama: Başkaları hakkında bilgiye (çalıştığı, okuduğu, gezdiği yerler gibi) kişinin isteği dışında ve ona hissettirmeden ulaşmak anlamına gelen yeni nesil bir teknoloji hastalığıdır. Kişi diğerlerinin ne yaptığını, nerede ve kimlerle olduğunu sürekli olarak takip etme isteğindedir.

    Google takibi: Bireyin çevresindeki kişileri sürekli olarak arama motorları aracılığıyla araştırması, internet aracılığıyla neler yaptıklarını sürekli olarak incelemesidir.

    Ego sörfü: Yine internet aracılığıyla kendi ismini arama motorlarında aratıp, hakkında yazılanları takip etme hastalığıdır. Ego sörfü, online narsizm olarak da bilinmektedir. Narsizm, kişinin kendini abartılı biçimde beğenmesi olarak tanımlanır. Online narsizm ya da ego sörfü de kişinin sanal alemde kendi hakkındaki gelişmeleri ve yorumları incelemesi olarak açıklanabilir.

    Photolurking: Sosyal ağlarda paylaşım yapan diğer insanların fotoğraflarına saatlerce bakarak zaman geçirmek ve bunu takıntı haline getirmiş olmak Photolurking olarak biliniyor.

    Facebook depresyonu: Facebook ve diğer bazı sosyal ağlar insanları depresyona eğilimli hale getiriyor. Özellikle genç kızların duygusal iletişimleri ve yaşanan hayal kırıklıkları üzerine konuşmaları, psikolojik olarak olumsuz etkilenmelerine yol açıyor.

    Siberhondrik: Hastalık durumlarında öncelikle internette araştırmak ve tedavi yöntemlerini öğrenmek, hatta kendilerine teşhis koymaya çalışmak durumudur. İnternette doğru ya da yanlış her tür bilginin olduğunu biliyoruz. Ve en doğru bilginin ancak konunun uzmanından alınması gerektiğini de biliyoruz. Yine de merak ve öğrenme duygusuyla harekete geçmek ve ulaşılan bilginin doğru mu yanlış mı olduğunu ayırt edememek söz konusu olduğundan, elde edilen bilgi bazen insanları derin kaygı ve paniğe yöneltebiliyor. Özellikle teknolojik aletlere ve internete bağımlılık düzeyinde düşkün olan bireylerde kendi kendini kontrol düzeyleri düşük olduğundan kolaylıkla siberhondrik hastalığına yakalanabiliyorlar.

    Cheesepodding: Bireyin internet başında geçirdiği süre boyunca internetten 'mp3' indirme hastalığı Cheesepodding olarak tanımlanıyor. Kişi mp3 indirmesine rağmen genellikle bu müzikleri dinlemiyor.

    İnternet siniri: Mobil cihazlardaki veya bilgisayardaki arızaları, performans düşüklüğünü ya da kısa süreli ortaya çıkan sorunları önemli bir stres kaynağı olarak görüyor ve ciddi bir tahammülsüzlük geliştiriyor. Bu durum bir anlamda sosyal medya ve internetin temel işleyiş anlayışı olan hıza dayanıyor. Her an, hızlı biçimde birçok bilgiye ulaşma isteği ve beklentisi bireyleri İnternet Siniri olarak bilinen öfkeye ve sabırsızlığa itebiliyor.

    E-hastalıklar da diğer bağımlılık türleri kadar ciddiye alınmalıdır. Tıpkı diğer bağımlılıklarda olduğu gibi, başa çıkmaktaki en önemli koşul, bireyin kendini kontrol etmeyi öğrenmesidir. Teknolojinin olumsuz yönlerinden etkilenmekten kaçınarak, olumlu yönlerini keşfetmeye çalışmak, karşılaşılabilecek zararları önlemek adına yararlı olur. Tüm bunların yanı sıra, bireyler kendi çabalarının yetersiz kaldığını düşündüklerinde bu konuyla ilgili psikolojik yardım almak bu bağımlılıkları aşmak adına çok önemli bir destek sağlar.

    Toplum tarafından çok bilinmese de e-hastalıklara sahip olan insanların sayısı her geçen gün artıyor ve bireyleri hem yalnızlığa iten hem de başkalarının hayatlarına odaklayan bir sorun olarak hayatlarımızı işgal ediyor. Sorunu aşmanın yolunun sorunun farkında olmak olduğunu hatırlatmak isterim.

    Bilgisayarların ve sosyal paylaşım ağlarının hayatımızda bu kadar etkin olduğu ve giderek hepimizi daha çok etkileyeceği düşünüldüğünde teknolojiden uzak kalmanın mümkün olmadığını biliyoruz. Öyleyse bilinçli, sağlıklı ve doğru kullanma yöntemlerini de acilen öğrenmemiz gerekiyor.

    Yazının devamı...

    Sporun gençler üzerindeki faydası

    Günümüzde çocuklardaki hareketliliğin azaldığı ve neredeyse sadece bilgisayarlar, cep telefonları ve teknolojik araçlar üzerinden oyunlara bağımlı kalındığını görüyoruz. Bu durum özellikle çocuklar açısından psikolojik olarak sıkıntı yaratmakla beraber fiziksel olarak da sağlıklı değil. 

    Günde 2 saatten fazla ve haftada 24 saati aşan internet kullanımı bağımlılık kategorisine alınmış olmasına rağmen, giderek daha fazla insan, internette daha fazla zaman geçirmeye başladı. Bu durumda, elbette ki pek çok faaliyetin internet üzerinden yapılıyor olmasının da etkisi var. Hayatımızı kolaylaştırması bakımından neredeyse tüm alışverişler, etkinlik biletlerinin alınması, son gelişmelerin ve haberlerin takip edilmesi, çocuklarımızın okul notlarını öğrenmek, hatta ödevlerinin bile internet üzerinden veriliyor olması ister istemez hem çocuklarımızı hem de biz yetişkinleri teknolojik araçların esiri haline getirdi. Bu durumla beraber ortaya çıkan olumsuz durumları tanımlayan bazı kelimeler de literatüre girmiş bulunuyor. Bunlardan birisi de ‘FOMO: Fear of Missing Out’ ; yani Gelişmeleri Kaçırma Korkusu!

    Özellikle Z kuşağı olarak bilinen ve 90’lı yıllarda doğan gençler, bu olumsuzluklardan en çok etkilenen kesimi oluşturuyor. Ek olarak ‘Nomofobi’ olarak bilinen ve sürekli olarak cep telefonlarına bağımlı hale gelme durumu da var. Facebook, Twitter, İnstagram gibi sosyal paylaşım alanlarının giderek artan etkisi ile birlikte hepimizin internet ve sosyal paylaşım sitelerinin esiri olduğumuzu söylemek abartı olmaz. 

    İşte tam da bu noktada çocukların ve gençlerin sağlıklı gelişimlerini desteklemek adına onları mutlaka bir spor ve sanat dalına yönlendirmekte fayda var. Henüz okula bile başlamadan önce, bu tip etkinliklere yönelen çocukların hem psikososyal hem de biyolojik gelişimlerinin daha sağlıklı olduğu görülüyor. Spor yapan çocuklarda büyüme, spor yapmayan akranlarına göre daha hızlı ve sağlıklı ilerliyor. Futbol, basketbol, voleybol, tenis gibi sporları yaparken harekete geçen kaslar ve eklemler büyümeyi hızlandırıyor. Eklem başlarında bulunan kıkırdak doku, hareketler sırasında birbirine çarparak uyarılıyor ve bedensel büyümeyi harekete geçiriyor.

    Bütün bu eylemler sırasında enerji harcayan vücut, gerçek anlamda acıkıyor ve yemek yeme ihtiyacı ortaya çıkıyor. Ayrıca spor sırasında vücuttaki zararlı maddeler ter yoluyla atılarak vücut mutluluk hormonu üretimini artırıyor, bağışıklık sistemini güçlendiriyor. O nedenle spor yapmanın, bireylerin daha mutlu, sağlıklı, olumlu düşünen, kendine güvenli bireyler olmasını sağladığını görüyoruz. 

    Spor yapan ya da bir sanat dalıyla uğraşan bireylerin zararlı alışkanlıklara ya da bağımlılıklara yönelmesi ise neredeyse hiç söz konusu olmuyor. Çocuk ve gençler doğal olarak kendileri gibi insanlarla arkadaş olmayı, aynı ortamlarda bulunmayı tercih ediyor ve çok bilinen bir deyimle, ‘benzer, benzeri çekiyor.’

    Sporun ve sosyal etkinliklerin bir diğer faydası ve belki de en az bilinen tarafı ise, spor yapmanın çocuk ve gençlerde odaklanma, aşırı hareketlilik ve dikkat sorunlarının önüne geçmesi. Çocuklar doğaları gereği sahip oldukları enerji ve hareketliliği, spor yaparak sağlıklı bir biçimde yönlendirip, yönetebildikleri için de okul başarılarında ciddi ve olumlu anlamda bir başarı görülüyor. Hiç spor yapmayan ya da sosyal etkinlikte bulunmayan çocuklar saatlerce ders başında dikkatini toplama ve ödevlerini tamamlama konusunda sorunlar yaşarken, spor yapan çocukların dikkat sorunlarını neredeyse hiç yaşamadan, odaklanabildikleri ve zamanı doğru kullanmayı öğrendikleri görülüyor.

    Bütün bunlarda sporun kazandırdığı disiplinin çok büyük katkısı olduğunu biliyoruz. Ayrıca uğraşılan spor dalı ne olursa olsun, kişisel bir yeterlilik kazandırması, ekip çalışması içermesi, bir zamana bağlı olması gibi pek çok etken çocuk ve gençlerdeki özgüveni destekleyerek, kendine saygı ve güven duyan bireyler olmalarının da önünü açıyor. Sosyal faaliyetler çocuklara aynı zamanda sorumluluk duygusu aşıladığı gibi, başladığı işi bitirme ve bir bütünün parçası olma gibi her insan için çok önemli olan ‘ait olma’ duygularını da doyuran çok önemli bir psikolojik değer kazandırıyor.

    Spor alanı ya da sosyal faaliyetlerin seçiminde çocukların ilgi alanına göre seçimler yapılması, sonrasında çocukları doğru motive edip, devamının sağlanması da çok önemli. Bu anlamda anne babaların da sorumluluk alması ve çocuklarını desteklemesi, spordan elde edilen faydayı artıracak etkenler olarak göz önünde bulundurulmalıdır.

    Yazının devamı...

    Kilonuzun nedeni duygusal açlığınız olabilir

    Obezite tüm dünyada kabul görmekte olan çağımızın en önemli sorunlarından biridir. Vücudumuzda sağlığımızı bozacak ölçüde aşırı yağ artımıyla (kilo alımı) ortaya çıkan yeme bozukluğuna obezite denir. Olası nedenleri arasında aşırı ve yanlış beslenme alışkanlıkları, yetersiz fiziksel aktivite, hormonal ve metabolik etkiler, yaş veya cinsiyet gibi etkenler olabilir. Fakat bunlar fiziksel nedenlerdir ve çoğu zaman psikolojik sebepler göz ardı edilir.

    Fiziksel herhangi bir neden yoksa, kişi sürekli yemek yemek istiyor ve aşırı kilo alıyorsa psikolojik faktörler göz önünde bulundurulmalıdır.

    Duygusal açlık fiziksel açlıktan oldukça farkıdır. Duygusal yeme eğiliminde olan kişiler; yemek yemeyi bir kaçış yolu ya da rahatlama olarak görürler. Kişi olumsuz duygularını bastırmak ya da onlarla başa çıkabilmek için farkında olmadan kendini yemeğe verir. Çoğu zaman doyma hissinin farkında olmaz ve aşırı tükettiği yiyeceklerin arkasından suçluluk ve pişmanlık hisseder. Görüldüğü gibi duygusal açlık, fiziksel anlamda tokluk ya da açlık kavramlarına son derece uzaktır.

    Duygusal açlık her zaman çok yemek istemeye sebep olmaz. Aksine yemek yemeyi reddetmeye de sebep olabilir. Yemeyi reddetme durumlarından olan ‘anoreksiya nervoza’ kilo almaktan aşırı korkmaktır ve bu kişiler yiyecek alımını büyük ölçüde durdurur, ağır egzersizler ve diyet programları uygular. Bir diğer yeme bozukluğu ise ‘bulimiya nervoza’dır. Bu durumda olan kişiler de yine vücuda alınan yiyeceği dışarı atmak ister çünkü yeme eyleminden sonra suçluluk duyar. Bunu ağır egzersizlerle ya da diyetlerle yapmak yerine yeme eyleminden sonra kusma ya da müshil kullanımıyla yapar.

    Kişiyi aşırı yeme ya da yemeyi reddetme gibi davranışlara iten duygusal açlığın birçok sebebi olabilir. Bunlardan en önemlisi annelerin çocuklarına bebeklik dönemlerinde zorla yemek yedirmek, yemeği bir ödül ceza yöntemi olarak kullanmak ya da annenin uygun olduğunu düşündüğü yemeği çocuğuna zorlayarak yedirmesi gibi yanlış yeme tutumları olarak görülebilir.

    Bir diğer önemli etken kişilerin öz güven sorunlarıdır. Kendisiyle barışık olmayan ya da kendisine aşırı öfke duyan bireylerde yeme bozuklukları daha sık görülür. Bunların yanı sıra hayatında ani iniş çıkış yaşayan insanlar(kayıp yaşayanlar, işsiz kalanlar, yeni boşananlar.. vb), sürekli stres altında olanlar veya yalnızlık duygusuyla baş edemeyenler de duygusal açlık çekebilirler.

    Bu durumu yaşayanlarda çevresindeki bireylere sağlıksız bağlanma görülür. Aslında bunun sağlıksız olmasının sebebi kişinin bağımlı olmasından kaynaklanır. Psikolojik olarak aç olan birey ilişkilerinde karşısındakilere bağımlı olur ve onlarsız yaşayamayacağı gibi rasyonel olmayan duygulara kapılır. Aynı zamanda duygusal açlık çeken bireyler hayır deme konusunda da problem yaşayabilirler. Toplum veya kişiler tarafından onay ve kabul görmek için onlardan her isteneni yaparlar ve hayır diyemezler. Duygusal açlığın hayatımızda görülen etkilerinden bir diğeri alışveriş bağımlılığıdır.

    Duygusal olarak aç olan kişiler bu duygusal boşluklarının yerini doldurmak için kendilerini alışverişe verebilirler. İhtiyacı olmayan tüketim malzemelerini almaya yönelirler. Alışveriş bağımlılığı kadınlarda kıyafet, kozmetik ürünleri ve mücevher alışverişi olurken erkeklerde elektronik eşyalar, spor malzemeleri ve araba alımı üzerine olduğu görülür. Duygusal açlık yaşayan kişilerin illa yemek tüketmesine gerek yoktur, bazıları tüketim eylemini farklı şekillerde yaparak da duygusal açlıklarını bastırmaya çalışırlar.

    Birey duygusal açlık çekiyorsa yemek de yese, alışveriş de yapsa, çevresinden koşulsuz onay ve kabul de görse bu açlığını doyuramayacaktır. Bunun üstesinden gelmek için ilk olarak sorunun kaynağına inilmeli ve kişinin hangi durumlarda açlık hissinin oluştuğu tespit edilerek bu durumun nasıl kontrol altına alınabileceğinin gözden geçirmesi gerekir. Bu da psikolojik destekle mümkündür.

    Aynı şekilde kendinize soracağınız yemek yemek bana kalıcı bir çözüm sağlıyor mu, neden yemek yiyerek kendime zarar veriyorum gibi soruların cevabı yardıma ihtiyacınız olup olmadığı konusunda size yol gösterecektir. Yeterli uyku ve egzersiz yapmak stres düzeyini düşürerek mutluluk hormonlarını artırır ve aşırı üretilen stres hormonlarını bastırır. Bunlara ek olarak evcil hayvanınız varsa onunla vakit geçirmek, yürüyüşe çıkmak veya yüzmeye gitmek gibi sosyal aktivitelerde bulunmanız da fayda sağlar çünkü çoğu zaman zihnin farklı şeylerle uğraşması duygusal açlığı yenmeniz konusunda önemli bir adımdır.

    Kendi kendinizi disipline etmiş olmanıza rağmen zaman zaman uyguladığınız diyetin ve programın dışına çıkmış olabilirsiniz. Bu bütün her şeyin baştan başlaması ve başarısız olduğunuz anlamına gelmemeli. Sonuç olarak hepimiz insanız, etten kemikten ve duygudan oluşuyoruz. Bazen kuralların ve programın dışına çıksak bile tekrar kaldığımız yerden aldığımız kararlara ve programa devam etmek mümkündür.

    Bir defa ya da birkaç kere programı bozmuş olduğunuz için suçluluk hissetmeniz, kendinize kızmanız sorunu çözmez aksine her pazartesi başlanan ve bir türlü sonuç alınamayan diyetler döngüsüne dönüşür. O nedenle programınızın dışına çıkıp yaptığınız kaçamağın, yediğiniz yemeğin tadını çıkarıp ertesi gün kaldığınız yerden devam etmelisiniz. Zira kendinizi suçlayıp daha çok strese girersiniz bu durum daha çok yeme bozukluğu olarak size geri döner.

    Yeme bozuklularıyla başa çıkarken mutlaka psikolojik etkenler göz önünde bulundurulmalıdır. Psikolojik destek bu anlamda çok önemlidir, diyet ve psikoterapi birlikte devam etmelidir. Yeme bozukluğu yaşıyorsanız, bütün çabanıza rağmen kilo alıyorsanız öncelikle biyolojik faktörler ve hormonlar değerlendirilmeli daha sonra psikolojik destekle sorunun üzerine gidilmelidir.

    Yazının devamı...

    Kendine yeten çocuklar yetiştirmek

    Çocuk yetiştirmek anne baba olmanın en önemli sorumluluğu. Dünyaya bin bir hevesle, hayalle ve umutla getirdiğiniz çocuğunuzun iyi bir insan olması, vicdan sahibi olması, kendi ayakları üzerinde durması o kadar önemli ki. Vermek istediğimiz bütün insani özelliklerin ve değerlerin çocuk tarafından içselleştirilip, hayatına uygulanabilir olması çocuğun kişiliği, çevre şartları ve bizim yetiştirme tutumlarımızla doğru orantılı.

    Geçtiğimiz günlerde denk geldiğim bir yazı tam da bu konuya vurgu yapıyordu. Stanford Üniversitesi eski dekanlarından Julie-Lythcott-Haims 18 yaşına gelmeden önce bir gencin sahip olması gereken özellikleri ve becerileri anlattığı bir kitap yazmış. Adı da ‘Bir Yetişkin Nasıl Yetiştirilir?’

    O yazıyı okuduktan sonra ben de bir yetişkin olana kadar çocuklarımızın sahip olması gereken donanımları yazmak istedim. Yazımın başlığını da özellikle ‘Çocuk Yetiştirebilmek’ olarak belirledim. Çünkü çocuk yetiştirebilmek hakikaten bir anne baba becerisidir. Herkesin bu sorumluluğu sağlıkla ve hakkıyla yerine getiremediğini sıklıkla görüyoruz.

    O nedenle bir çocuk, genç, erişkin olana kadar neler öğrenmiş, neleri yapabiliyor olmalıdır birlikte bakalım:

    Bireyin sosyal hayatını sürdürürken karşılaştığı insanlarla rahat bir şekilde çekinmeden konuşabilmesi sosyal gelişimi açısından çok önemlidir.

    Örneğin; apartmanda komşusuyla karşılaşan bir birey, hiç bakmadan yoluna devam etmek yerine kısa bir ‘merhaba’ demeli, yol tarifine ihtiyaç duyduğunda tanımadığı kişilere danışabilmelidir. Çevresindeki insanlara korkarak yaklaşmamalı, bilinçli ve farkındalığı yüksek olmalıdır.

    Günümüzde aileler, çevreye olan korkularından dolayı çocuklarını koruma davranışı içine giriyorlar. Çocuklarını bakkala göndermiyor, sokakta arkadaş edinmesine müsaade etmiyor, herkesin güvenilmez olabileceği düşüncesini çocuklarına aşılıyorlar.

    Bu çocuklar büyüdüklerinde ise, kimseyle iletişim kuramayan, sosyalleşemeyen, kendine ve kimseye güvenemeyen, içedönük bireyler haline geliyorlar.

    Çocukların iyi ve kötüyü ayırt edebilmesi, iletişimin önemini bilmesi, tanımadığı insanlarla konuşmanın, yardım etmenin ve yardım almanın nasıl bir duygu olduğunu hissetmesi bu konuda ailelere düşen görevlerden yalnızca birkaçı. Çevreyi doğru bir yer haline getiremeyiz, insanların kötü niyetini de yok edemeyiz. Ancak çocuklarımızın yanlış insanla doğru insan ayrımı yapabilmesi için sadece çevreyi ve insanları kötülemek kolay yola kaçmaktır. Çocuklarımız dünyanın aynı zamanda iyi bir yer olabildiğini, iyi insanların da var olduğunu bilerek büyümeliler.

    Kişinin kimseye bağımlı olmadan, yalnızlıktan rahatsızlık duymadan ve korkmadan kendi başına istediği her yere gidebilmesi gerekir. Kişi bunu yapamadığı zaman ailesine ve yakınlarına sürekli ihtiyaç duyar hale gelebilir. İleri seviyede de kaygı bozuklukları görülebilir.

    Çocuklar, küçük yaştan itibaren her yere aileleri tarafından götürülüyor, tek başlarına bir yere gitmelerine izin verilmiyor. Araba çarpabilir, kaçırılabilir, zarar görebilir düşüncesiyle bir yere gidebilmelerine engel oluşturuluyor. Oysa olması gereken, bu düşünceleri onaylamak yerine, çocuklara karşıdan karşıya nasıl geçilmesi gerektiği, yabancılarla konuşmanın hangi şartlarda iyi olabileceği, maalesef ki sık yaşanan taciz ve tecavüzün ne olduğu en uygun şekilde anlatılmalı ve kendilerini dışarıdan gelecek tehlikelere karşı nasıl koruyabilecekleri küçük yaşlardan itibaren öğretilmeli.

    Çocuklar, ailelerin gösterdiği şeyleri çevrede uygulayarak ve tecrübe kazanarak hayatı öğrenirler.

    Çocuklar ödevlerini ve yetiştirmeleri gereken işleri sadece kendileri yaptıkları zaman, daha iyi organize olabilme ve sorumluluk sahibi olma yeteneklerini kazanırlar. Eğer yapmaları gereken şeyleri onların yerine yapan birileri varsa, bu becerileri kazanmaları ne yazık ki mümkün değil.

    Bu konuda da ailelerin bazı hataları söz konusu. Çocuklarına ödevlerinin teslim tarihlerini sürekli hatırlatan, kolay bitirmeleri için yardım eden, kimi zaman yorulmasınlar diye onların yerine ödev yapabilen aileler oldukça fazla. Böyle olduğunda da, 18 yaşına geldiği halde sorumluluklarını bilmeyen, işlerini düzene koyamayan, zamanında bitiremeyen ve devamlı birilerinden yardım bekleyen bireyler haline geliyorlar.

    Hayatta her yaştan insanın belirli sorumlulukları vardır. Az ya da çok, bu sorumluluklar hayatı düzene koyabilmeyi ve kendimizi denetleyebilmeyi öğretir. Çocukların görevlerini aileleri üstlenirse, onlar da bu görevleri başkalarına yönlendirmeyi veya kaçmayı öğrenir. Bu yüzden aileler, çocuklarının kolaylıkları görebilmelerine yardımcı olmalı, plan yapabilmeyi öğretmeli, ev içinde ve dışında çocuklarına görevler vermeli, gerektiği kadar destek olmalı ve işin büyük kısmını onlara bırakmalıdırlar. Aksi halde bir yetişkin olduğu halde hala hayattaki amacını bilmeyen, gideceği yolu belirleyemeyen bireyler yetişir.

    Çocukların ev işlerinde ailelerine yardımcı olması, ileride kendi başlarının çaresine bakabilmesi açısından gereklidir. Örneğin; çocuklara yemek yaparken ya da ev içi hayatta görevler vermek, hem öğrenmesi hem de kaliteli vakit geçirmesi için iyi bir aktivitedir. Ev içinde üzerlerine düşeni yapmak, dışarıda da kendi ihtiyaçlarının farkında olmayı ve başkalarının ihtiyaçlarına saygı duymayı öğretir.

    Ancak günümüzde, çocuklara aileleri tarafından okul ve sosyal faaliyetlere öncelik vermenin daha önemli olduğu öğretiliyor. Böylelikle evden ve evdeki görevlerinden tamamen uzak bireyler yetişiyor. Evde yapmaları gereken her şey birileri tarafından yapılıyor ve rahat etmelerinin daha doğru olduğu düşünülebiliyor. Oysa, öncelikle ev yaşamında yardım, paylaşma, görev edinme öğretilirse, çocukların bunları sosyal çevrelerine ve gelecek yaşantılarına aktarmaları daha olağandır.

    Çocuklar, büyüdükçe ve sosyal çevreleri genişledikçe daha fazla insanla iletişime geçer. Bununla birlikte, sosyalleşme sürecinde bazı sorunlar yaşayabilir, anlaşmazlıklar içerisinde olabilir. Böyle durumlarda doğru tepki vermek ve çözüm seçenekleri oluşturmak öğretilmeli,
    Anne babalar ise, genellikle çocuklarını koruyucu ve destekleyici bir tutum sergiler. Bu olağan bir davranış biçimidir, aynı zamanda da içgüdüseldir. Ancak her şeyde olduğu gibi bunda da dengeyi korumak çok önemli. Çocuklar üzülmesin ve hayal kırıklığına uğramasın diye onların sorunlarını çözmek doğru bir davranış değildir. Tam tersi hayal kırıklığına uğrayarak ders çıkarmalı ve sonraki ilişkilerine de bundan pay biçmelidir. Aileleler de onları destekleyecekleri ve özgür bırakacakları durumları ayırt edebilmelidir.
    Örneğin; en yakın arkadaşıyla tartışan ve bir daha asla konuşmayacağını dile getiren, yoğun bir üzüntü halinde olan çocuğun ailesi; onun daha fazla üzülmemesi için araya girip arkadaşıyla veya onun da ailesiyle iletişime geçerse büyük bir hata yapmış olur. Olayı dinleyip tarafsız bir şekilde çocuğa anlatmak ve göremediği şeyler varsa görmesine yardımcı olmak yeterli olacaktır.

    Hayatın her döneminde kişinin yaşamını zorlaştıran kişiler ya da olaylar olabilir. Günümüzde ise çocukların en sık karşılaştığı zorluklar okul yaşantılarıyla ya da arkadaş ilişkileriyle ilgili olabiliyor. Derslerin yoğunluğu, ödevler ve iş yükü, öğretmenlerle yaşanan problemler veya çatışmalar, öğrenciler arası rekabet gibi sorunlar çocukları bazen yıpratabiliyor.

    Anne babaların sık sık düştüğü hatalardan birisi, çocuklarına gerektiği kadar sorumluluk vermemekle birlikte, sahip oldukları iş yükünü azaltmaları.

    Örneğin; ödevlerine yardım etmek, karşılaştıkları zor bir durumu ortadan kaldırmak, okulda bir sorun yaşandığında gidip sorunları onun adına çözmek gibi.

    Çocuklara bu şekilde yaklaşıldığı zaman, onlar da büyüdüklerinde hayatta karşılaştıkları her zorlukta birilerinden yardım almaya ihtiyaç duyabilirler, hayatta her şeyin onların istediği gibi yürümesi gerektiği fikrine kapılabilirler.

    Hiç kimse, hiçbir anne baba, çocukları için hayattaki tüm zorluklara engel olamaz, bu mümkün değil. Bu yüzden bu aşamaları onların hayata atılmaları için tecrübe olarak görmeli, güçlüklerle biraz olsun başbaşa bırakmalı, gerektiği kadar destek olmalı ve sorunlarına çözüm yolları aramasına rehberlik etmek gerek.

    Genç bir yetişkin, para kazanabilmeli ve maddi durumunu kendisi idare edebilmelidir. Kimi çocuklar küçük yaşta para kazanmak zorunda olabilir, kimilerinin ise tüm ihtiyaçları aileleri tarafından rahatlıkla karşılanır. Ailelerin maddi güçlerinin iyi ya da kötü olması fark etmez, ancak bir genç, para kazanmanın kolay olmadığını, hayatını sürdürebilmek için çalışmak ve çabalamak gerektiğini öğrenmiş olmalıdır..

    Aileler çocuklarının rahat etmesi için ve sosyal hayatlarında zorluk yaşamaması için onlara istedikleri her şeyi verirler. Böylece de istediklerini kolayca elde edebilen çocuklar, sahip olduklarının kıymetini bilmeden daha fazlasını isterler. Bir yetişkin olduklarında ise çalışmanın ve para kazanmanın ne kadar önemli ve gerekli bir şey olduğununun bilincine varamazlar. Ailelerini, istedikleri her şeye sahip olmalarını sağlayan bir araç olarak görürler. Örneğin; çocuk kendisine ayrılan harçlığı çok da gerekli olmayan şeylere harcadıysa ve ailesinden yeniden para istiyorsa, bir sonraki harçlığa kadar elindekiyle idare etmesi gerektiği öğretilmiş olmalıdır.

    Çocuğun ihtiyaçları gereği kadar karşılandığı zaman ise, bir şeyi elde etmenin kolay olmadığını öğrenirler. Hayal ettikleri şeylere sahip olabilmek için gerçekten istekli ve çabalayan bireyler olarak yetişirler.

    Risk almak, hayatı deneyimleyerek öğrenmeyi, pasif bir bekleyiş yerine aktif olabilmeyi sağlar. Aynı zamanda düştüğü yerden kalkabilme yeteneğine sahip olabilmek için önce düşmek ve sonrasında da kalkabilmek, yeniden hayata tutunmak önemli. Bunu başarabilmek için hayattan korkmamak gerekli. Aklıcı riskler almak, anlamsız cesaret gösterilerinden uzak kendini korumayı başararak bazen kaybetmeyi öğrenmek ve kaybetme duyguyla başa çıkmak gerek.

    Ancak aileler çocuklarının düşmemeleri için ellerinden geleni yapmakla kalmıyor, düştüklerinde de onların zarar görmemesi için tüm şartları iyileştiriyorlar. Halbuki başarı, düştüğü yerden kalkarak, gerekirse tekrar düşerek ve yeniden kalkarak sahip olunabilecek bir kavramdır. Hiç kimse gayret göstermeden ve kaybetmeden başarıya ulaşamaz. Anne babalar aslında iyi bir şey yaptıklarını ve çocuklarının yanlarında olduklarını düşünse de, onların başarılı olabilme ve hayallerini gerçekleştirebilme ihtimallerini düşürüyorlar.

    Şimdi anne babaların kendilerini sorgulama zamanı: Genç erişkin bir birey, bu yeteneklerden birinde bile sorun yaşıyorsa, yaşamını elinden gelen en iyi şekilde kurabilmesi ve sürdürebilmesi konusunda da sorunlar yaşayabilir. Çocuk eğitiminde yetişkin tutumlarının ne kadar büyük bir öneme sahip olduğu umarım daha fazla anlaşılır olur. Çocuk yetiştirmek bir çocuğun tüm ihtiyaçlarını karşılamak demek değil, bazen tüm ihtiyaçlarını karşılamayıp, onun kendi ihtiyaçlarını karşılamasına fırsat vermek demektir.

    Yazının devamı...

    Çocuklar ramazan ayında oruç tutabilir mi?

    Bilindiği gibi dinimizce ergenlikten önce çocukların oruç tutmaları istenmiyor. Ergenliğe kadar olan süreçte çocuklar çevrelerinden gördükleri bu uygulamaya heveslenebilir, sahur, iftar gibi tatlı telaşelerin bir parçası olmak isteyebilirler. Yaz aylarına ve aşırı sıcaklara denk gelen ramazan ayında gerçek anlamda oruç tutmalarını beklemek ya da buna izin vermek çocukların sağlıkları açısından sakıncalı olabilir. Bununla beraber, çocukların bu süreçleri yaşamalarına da izin vermek gerekiyor. Aileyle birlikte eğer kalkabiliyorsa sahura kalkması, iftar saatinde ezanın okunmasını heyecanla beklemesi çocuk açısından hoş duygular ve gelecekteki tatlı anılar anlamına gelecektir. Ancak çocukların tüm gün süreyle aç ve susuz kalması beklenemez. O nedenle, çocuklara günün ortasında yemek yedirmek gerekir.

    Çocukların büyüyene ve gelişimlerini tamamlayana kadar öğle saatlerinde yemek yemeleri gerektiğini, bu yemeğin orucu bozmadığını ancak büyüdüğü zaman tüm gün boyunca yemek yemeden sabretmesi gerektiğini söyleyebilirsiniz. Normal şartlarda 4-5 öğün yemek yemesini istediğimiz çocukların, oruç tutarken bir farklılık yaşamasını ve hissetmesini sağlamak amacıyla yemek saatlerinin en azından birkaç gün süreyle günde bir ya da iki öğün olarak düzenlenmesi gerekebilir. Birkaç öğün atlamak çok fazla sakıncaya yol açmaz. Burada amaç çocuğun oruç gibi dini bir uygulamanın ne anlama geldiğini öğrenmesine yardımcı olmak ve hevesini gidermesini sağlamaktır. Yoksa bütün gün ne çocuk açlığa dayanabilir, ne de çocuktan böyle bir şey yapması beklenebilir.

    Özellikle çocukların gelişmelerinin en hızlı olduğu bir dönemde beslenmelerini aksatmak ve vücutlarının susuz kalmasına yol açmak hiç kimsenin arzu ettiği bir durum değildir. Hele hele dini gerekçeleri öne sürerek çocukların gün boyu beslenmelerini durdurmak gerçekten çocukların sağlığını olumsuz yönde etkileyecektir. Dolayısıyla çocuklar sadece kendilerine çok ilginç gelen bir uygulamayı merak etmiş ve kendileri de denemek istemişlerse, bunu tamamen engellemek yerine onlar için durumu kolaylaştıracak birkaç küçük önlemle hem dinen hem de manevi anlamda orucun amacını ve gereklerini öğrenmelerini sağlamak mümkündür.

    Dinimizi öğretmek amacıyla katı olmanın, çocuğun orucun bütün gereklerini yerine getirmesini beklemenin anlamı yok. Küçük yaşta bu tip teşvik edici ve yönlendirici davranışlarla zaten çocuklara örnek olunabiliyor ve çocuklar da ailenin davranışını model alabiliyor.
    Çocukların oruç tutmayı istemeleri normal görülmelidir. Oruç tutmaya heveslenen çocuğa, orucun ne kadar zor bir şey olduğunu, tüm gün ne kadar sıkıntı çekildiğini, susuz ve aç kalmanın ne kadar zor olduğunu abartarak anlatmak, orucun dinimiz açısından anlamından uzaklaşmak demektir.

    Amaç, çocukları korkutmak ya da oruç tutarak ne büyük sevaplar kazanıldığını anlatarak henüz soyut kavramları algılamaktan uzak yaştaki çocukların kafasını karıştırmak değildir. Amaç, orucun dinimiz açısından vermek istediği mesajı doğru anlatmak ve oruç tutmak isteyen çocuğun hevesini kırmadan, gelişimini aksatmayacak şekilde destek olmaktır.

    Psikolog Serap Duygulu

    Yazının devamı...

    Çoğul anneler

    Sizin de dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama son yıllarda tuhaf bir konuşma biçimi başladı annelerde. Çocuklarıyla ilgili bir durumdan bahsederken ‘biz’ diyerek konuşuyorlar. Diyelim ki çocuğun sınavı var, ‘sınavımız var’ diyorlar. Çocuğun babasıyla olan ilişkisinden ya da bir konuşmasından bahsederken ‘babamız böyle düşünüyor’ diyorlar.

    Basit bir iki konuşma içinde belki dikkat çekmeyebilirdi bu cümleler ama artık o kadar sık kullanılır oldu ki, gerçekten rahatsız edici bir durum haline geldi. Bu konuşmayı duyanlar için bir rahatsızlıktan bahsetmiyorum, anneler ve çocukları adına hatta tüm aile adına bir rahatsızlık durumu bu. Bu annelere ben ‘Çoğul Anneler’ diyorum. Aslında ciddi bir sorun bu. Çocuğun adına konuşmak, onun adına karar vermek, çocuğun babası, kendi eşi için ‘babamız’ demek önemli bir sorun. Sınav ne annenin ne de babanın sınavı, o çocuğun sınavı. ‘Babamız’ derken kastedilen evin erkeği ve bir eş. Baba olarak da sadece çocuğun babası. Niçin ‘babamız’ diyerek bir kadın kendisini çocuğuyla aynı konuma getirir? Ya da eşini evdeki herkesin babası olarak konumlandırır? Amaç nedir?


    Benzer biçimde çocukla konuşmaya çalıştığım ortamlarda annenin çocuğu adına cevap verdiğini, yorum yaptığını hatta karar verdiğini gözlemliyorum. Neden çocuğun dili olmak ister bir anne? Çocuğuna güvenmediğinden mi, yoksa her şeyi kontrol etmek istediğinden mi? Bu nedenleri sorgulasak ve çocuklarımızın hayatından rol çalmasak olmaz mı? Çünkü bu nedenler meselenin çocukla değil, doğrudan annelerimizle ilgili olduğunun göstergesidir. Üstelik bu kadar çoğul yaşamak, çocuklarının adına konuşmak anne adına da çok yorucu ve tüketici bir durumdur. Bir kadın, bir anne doğurup büyüttüğü bir çocuğu neden özgürleştirmesin, neden kendi kanatlarıyla uçması için hazırlayıp serbest bırakmasın ki?

    Eğer o anne kendi hayatı üzerinde söz sahibi olamamışsa, çocuğunun hayatında söz sahibi olmak ister. Kendi hayatını yönetip yönlendirememişse çocuğun hayatında kontrol sahibi olmak ister. Çocuğunun özgürlüğünden korkar, çünkü çocuk özgürleşirse anneye bağımlı olmayacak ve anne kendi kendisiyle yüzleşmek zorunda kalacaktır. Kendi hayatında yapmak isteyip yapamadığı ne varsa hepsi resmi geçit yapacaktır artık ilerleyen yıllarda ve bu gerçekleşmemiş hayaller, geç kalmışlık korkusuyla kaygılardan kaygılara savuracaktır anneyi. O bir türlü bitmeyen ‘işler güçler, çocukların ödevleri, dersleri’ arkasına saklanamayacaktır anne, çocuk büyür de kendi sorumluluklarını taşımaya başlarsa. Kendisine muhtaç bir çocuk anne için en önemli uğraş, en önemli projedir hayata tutunmak için.

      

    Unutulur her çocuğun kendi kimliği, kendi karakteriyle dünyaya geldiği. Unutulur her çocuğun kendi hayalleri peşinden koşma hakkına sahip olduğu. Çünkü kendi hayallerini gerçekleştirememiş anne baba için onların hayallerini gerçekleştirecek bir yolculuk yapması beklenir çocuktan. İşte o nedenle mühendis olmak isteyen ama doktor yapılan çocuklara emanet ederiz hayatlarımızı, doktor olmak isteyen ama mühendis yapılan çocukların inşa ettiği evlerde otururuz farkında bile olmadan. ‘Ben doktor olamadım ama sen ol’ diyerek varımızı yoğumuzu önüne serip çocuklarımızın hayallerini satın alırız ellerinden, kendi geçmiş yaralarımızı iyileştirmek için. Ve yeni yaralar açarız kendi çocuklarımızın ruhlarında ve geleceklerinde. Kimse kendi hayatını yaşamaz, yaşayamaz. Hep ödünç hayatlar kalır ellerimizde. Bir önceki kuşak bizden alır, bir bizden sonraki kuşaktan alırız emanet hayatları.

    Ne büyük haksızlık! Çoğul anneler yerine kendisi gibi olan anneler olsak, ister 30, ister 40, ister 50 yaşında olalım, kendi amaçlarımızın, kendi hayallerimiz peşinde koşsak, bütün hedefimiz sadece çocuklarımızın okul başarıları değil de mutlu çocuklar yetiştirmek olsa, mutlu, adaletli, şefkatli, vicdanlı çocuklar mesela. Daha güzel olmaz mı hayatlarımız?

      

    Emin olun dünya bambaşka bir yer olurdu.

    ‘Sevdiğiniz işi yapın böylece bir gün bile çalışmak zorunda kalmazsınız’ demiş Konfüçyüs.
    Biz çoğul anneliği bırakalım, çocuklar sevdikleri işi yapsınlar.
    Çünkü yaptığı işi sevmek zordur ama sevdiği işi yapmak çok güzeldir.

    Yazının devamı...

    Neden gülümsemeliyiz?

    Gülümsemek, gündelik yaşantımızda çok kolay gibi görünen ancak bir o kadar zor ve neredeyse unuttuğumuz bir kavram. Gülümsemenin hayatımıza olan duygusal, ruhsal, fizyolojik ve toplumsal etkileri yadırganmayacak kadar büyük ve önemli aslında.

    Gülümsemenin etkileri üzerine yapılan birçok araştırmada, gülümsemenin olumlu fizyolojik etkileri görüldü ve çarpıcı sonuçlara ulaşıldı.

    Amerika’da Wayne Üniversitesi’nin 2010 yılında yaptığı bir araştırmada, 1950 öncesi beyzbol oyuncularla yapılan deneylerde gülümseyişlerinden ne kadar uzun yaşayacakları tahmin edildi. Fotoğraflarda gülümsemeyen oyuncuların ortalama 72.9, gülümseyenlerin ise ortalama 80 yıl yaşadığı belirlendi. Sonuçlar gülümsemekle gülümsememek arasındaki inanılmaz farkı ortaya koyuyor.

    Gülümsemenin yararları bununla sınırlı değil, nörolojik faaliyetler başta olmak üzere; sindirim, kalp-dolaşım, sinir sistemi gibi fonksiyonları doğrudan etkiliyor. Kişi gülümsediğinde öncelikle yüzündeki kas sistemi devreye girer, daha sonra beyin aktivitelerinde bazı değişimler gözlemlenir. Bu konuda Almanya’da yapılan bir araştırmaya göre, yüz hareketleri sırasında meydana gelen kas kasılmasını engellemek için yapılan botoks öncesi ve sonrasındaki beyin aktiviteleri ölçülmüş ve araştırma sonucunda, gülümsediğimizde yüzümüzde oluşan kas hareketlerinin, beyindeki duygu ve davranışlardan sorumlu frontal (ön) lobu etkileyerek duygusal içeriği değiştirdiği ve kişinin daha iyi hissetmesini sağladığı görülmüş.

    Bu noktada gülümsemenin hormonal faaliyetlere olan etkisine de bakmak gerekiyor. Mutluluk hormonu olarak bildiğimiz serotonin hormonunun düşmesi; depresyon, uyku ve yeme bozuklukları gibi pek çok psikolojik rahatsızlığın oluşumunda etkilidir. Kişi gülümsediğinde ise, serotonin hormonunun seviyesi yükseliyor ve bu da ruh halinde iyileşmeyi sağlıyor. Aynı zamanda gülmek, stres artırıcı diğer kortizon, adrenalin, dopamin gibi hormonların seviyelerini düşürüyor. Bu konuda İngiliz araştırmacılar; bir kez gülümsemenin bile beyinde 2000 tane çikolataya eşdeğer bir uyarıda bulunduğunu kanıtlar nitelikte bulgular ortaya koydu. Yaptıkları aynı araştırmada bu uyarının beyinde 16.000 ingiliz sterlini kazanma etkisi yarattığı da bir diğer dikkate değer bilgi olarak kayıtlara geçti.

    Gülümsemenin psikolojik ve sosyolojik etkilerinden de bahsetmek mümkün. Kişi gülümsediğinde hem kendisinin hem de karşısındaki kişinin daha mutlu olmasını sağlıyor. Nitekim İsveç’te yapılan bir araştırmada, gülümseyen bir kişiye kızmanın çok zor olduğu birtakım sosyal deneylerle kanıtlandı. Nedeni ise gülümsemenin başta yüz kaslarımızı kontrol altına alarak beyinde oluşturduğu nörolojik faaliyetlerle mutlu olmamızı sağlaması ve bunun karşımızdaki kişiyi de etkisi altına almasıdır.

    Eğer karşınızdaki kişiyle bir gerginlik yaşıyorsanız yalnızca bir kere gülümsemeyi deneyin, gülümsemenin bu gerginliği azaltacağını ve karşınızdaki kişinin daha fazla kızmaya devam edemeyeceğini göreceksiniz. Unutmayın, gülümsemek bulaşıcıdır.

    Yapılan bazı araştırmalarda, kişinin kalabalık ortamlarda, yalnızken daha fazla gülümsediği ortaya çıktı. Yani, gülümsemenin yalnızca bireysel değil, toplumsal etkilerinden de söz etmek mümkün. Gülümsemek kişiye daha özgüvenli, sosyal, çekici ve kibar bir görünüm vermekle kalmıyor, sosyal ve kalabalık ortamlarda daha yetkin ve iletişime açık olmayı da sağlıyor.

    Mutlulukları ve yaşam sevinci yüksek olan çocuklar ise günde yaklaşık 400 defa gülümsüyorlar. Bebeklerin anne karnında bile gülümsediğine dair görüntüler alınıyor. Doğduktan sonra ise gülümsemeye uykularında bile devam ediyorlar. Buradan yola çıkarak gülümsemenin tüm insanlarda bulunan biyolojik bir temele dayanan, fizyolojik gelişimde ve sosyal hayatta da önemli yeri olan bir kavram olduğunu söyleyebiliriz.

    Son olarak, tüm bu bilgiler ışığında, ‘Neden gülümsemeliyiz?’ sorusunun cevabını özet halinde sıralayalım:

    Hep başkalarının değişmesini bekleriz, hep başkalarının olumlu davranmasını. Oysa ilk adımı biz atabiliriz. Gülümsemek dünyaya ve insanlara açılan penceremiz.

    Hayat zor olabilir, hayat herkes için zaman zaman zorlaşabilir. Olumsuz olaylar da yaşanabilir. Yine de yaşamak gerek, tüm olumsuzluklara inat. Kendimize yapacağımız en önemli iyilik bu: Kendimize ve hayata gülümsemek.
    Daha sağlıklı, kaliteli, mutlu bir hayata sahip olmak için; hayattan memnun olmak ve keyif almak, kendinizle birlikte çevrenizdekilere de olumlu bir örnek olmak için, yapmanız gereken tek şey gülümsemek...

    Yüzünüzden gülümsemelerin eksik olmadığı güzel, mutlu ve bol ışıklı günler diliyorum.

    Yazının devamı...

    Ev ziyaretleri ile size geliyoruz

    Yazılarımı okuyanlar ve sosyal medyadan beni takip edenler bilir. Bir süredir TRT Haber kanalında yer alan "Hayat Tadında" programı içinde yayınlanan bir kuşak programı hazırlıyoruz. Programda günlük hayatımızda yaşadığımız ve genellikle dikkat etmediğimiz ya da sorun yaşasak bile ne yapacağımızı bilemediğimiz konuları kısa örneklerle ve çözüm önerileriyle işliyoruz. Örneğin ‘Toplu taşıma araçlarında görgü kuralları’, ‘komşuluk ilişkileri’, ‘merhametli çocuklar yetiştirmek’ işlediğimiz konulardan bazılarıydı.

    Programlar çok ilgi çekti ve biz programın içeriğini genişleterek daha fazla insana ulaşmayı amaçladık. Daha önce sokak çekimleri yaparken yeni dönemde artık evlere gitmeye karar verdik. Her meslekten, her yaştan kadınlarımız bizi evlerine davet ediyorlar, yakın aile dostlarını ya da arkadaşlarını da çağırıyorlar ve hep birlikte sorunlarımızı konuşuyor, birlikte çözüm önerileri bulmaya çalışıyoruz.

    Program sosyal medya da #serapduyguluileevziyaretleri etiketiyle paylaşılıyor. Ziyaretlerimizi şimdilik İstanbul iliyle sınırlandırmış durumdayız. İlk çekimimizi geçtiğimiz hafta bir öğretmen takipçimiz olan sevgili Güler Hanım’ın evinde gerçekleştirdik.

    Öğretmen gözüyle, anne gözüyle, kadın gözüyle, çocuklarımızın okul sorunlarını konuştuk. Ev sahibimiz öğretmendi ama diğer misafirlerimiz arasında ev hanımı olanlar vardı ve her anne, çocuğundan, okuldan ve öğretmenlerden beklentilerini anlattı. Arada aile ilişkilerimizi, toplum içindeki yerimizi ve hayallerimizi de konuştuk. Çok güzel, dolu dolu bir program hazırladık.

    Önümüzdeki haftalarda TRT haber kanalında yayınlanacak program öncesi bize ve TRT ekibine ev sahipliği yapmak isteyen farklı ailelerle de çekimler yapacağız.

    Her hafta Pazar günleri yayına girecek programlar için pek çok konu başlığı belirledik.

    Stres, aile içi iletişim, eşler arasında iletişim sorunları, boşanmış aile olmak, tek ebeveynli çocuklar, engelli çocuklar ve engelli ailesi olmak, travmalar, sınav kaygısı, evlilik sorunları, depresyon, kaygı bozuklukları, takıntılar, korkular’ belirlediğimiz konulardan bazıları.

    Sizin de programımızda yer vermemizi istediğiniz konular varsa ya da bizi ağırlamak ve bir çay sohbeti eşliğinde sorularınızı dile getirmek isterseniz programın mail adresi olan trthayattadinda@gmail.com adresine bir mesajla başvurmanız yeterlidir.

    Siz ve komşularınızla dert ettiğimiz ne varsa konuşup, çözüm önerileri üretebiliriz. Hem size, hem de ekranları başında izleyen seyircilerimize ışık oluruz.

    Bize bir çay ikram eder misiniz? :)

    Yazının devamı...