• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Çocukların hayali arkadaşının olması normal mi?

    Bazen çocuk bu arkadaşı o kadar ciddiye alır ki aynı özeni çevresindeki bireylerin de göstermesini ister. Genellikle bu hayali arkadaşın bir adı ve kendine göre zevkleri vardır. Örneğin çocuk hayali arkadaşıyla ilgili konularda abartılı tepkiler gösterebilir, arkadaşını görmediği için anne babasına kızabilir. Annesinin arkadaşını nasıl olup da görmediğini anlayamaz, yanına gelip oturan annesine arkadaşının üzerine oturduğunu söyleyerek ciddi tepkiler gösterebilir. Hatta bazen durum o kadar ileri gider ki, çocuk anne babadan gelen uyaranlardan daha çok hayalindeki arkadaşının sözde uyaranlarına karşı daha duyarlı davranır ve arkadaşından izin almadan harekete geçmez.

    İlk bakışta ürkütücü gelse de söz konusu çocuklar olduğunda hayali arkadaşlar genellikle o kadar korkulacak bir durum değildir. Sıklıkla okul öncesi dönemde ve 2-5 yaşlar arasında yaygın olarak görülür. Kıvrak bir zekaya sahip, hayal gücü oldukça geniş çocuklar, çevrelerindeki olayları, kişilere ve duruma uyarlamak için hayali arkadaşlara başvururlar.

    Çocuk hayali arkadaşı ile insanlar arası ilişkilerdeki otoriteyi, güç kullanımını, ilişkilerin doğasını, kendi gücünü ve sınırlarını öğrenir, hayatına uygulama çalışmaları yapar.

    Dikkat edilirse bazen, bu hayali arkadaşı çocuğun sahip olmak istediği bir takım özellikler taşır. Örneğin uçabilir, zıplayabilir, her yere ulaşabilir, asla yenilmez, kimse ona zarar veremez, o herkesten güçlüdür, istediği her şeyi yapar ve başkalarına da yaptırabilir.

    Genellikle ailenin ilk veya tek çocuklarında görülen hayali arkadaşlar 6-7 yaşlarda yok olurlar. Çünkü çocuk okul çağına geldiğinde genellikle hayal-gerçek arasındaki kavram karmaşası bitmiş ve neyin gerçek neyin hayali olduğunu algılamaya başlamıştır. Çocukların hayali arkadaşıyla olan ilişkisi zaman zaman anne babaları zor durumlara düşürse de doğru bir izlemeyle çocuk hakkında son derece önemli gözlemler elde edilmesine de imkan sağlar. Çocuğun yaşadığı duygu durumunu, endişelerini, beklentilerini ve aslında ifade edemediği her şeyi dolaylı yoldan, hayali arkadaşını kullanarak ortaya koyduğunu göz önünde bulundurmakta fayda var. Kendini yalnız hisseden, özellikle ailesi tarafından anlaşılmadığını düşünen çocuklar sıklıkla hayali arkadaşlarına sığınırlar. O nedenle çocuklar anne babalarına hayali bir arkadaştan bahsettiklerinde korkuya kapılmaktan daha çok, hayali arkadaşın neyi simgelediğine dikkat etmek gerekiyor.

    Çocuklar çevrelerinde gördüklerini ve birçok kuralı sembolize ederek ve başka insanları modelleyerek öğrenirler. Bu işlemleri yaparken kendileri de başka bazı modeller kullanabilirler. İşte hayali arkadaşların bir görevi de budur. Çocuğun çevresinde olan biten her şeyi ve tüm gözlemlerini uygulayabileceği, yönlendirebileceği, dolaylı olarak isteklerini ortaya koyacağı bir başka varlık onun dış dünyaya açılan kapısı olabilir.

    Günlük hayatın içinde başa çıkmakta zorlandığı pek çok konuda hayali arkadaş, çocuğa hayatı kolaylaştıran bir faktör olarak görev yapar.
    Hayali arkadaşlar masum olarak görülmelidir ancak,

    • okula başlamış bir çocuk hala bu tip arkadaşlardan bahsediyorsa,
    • olumsuz olarak ortaya çıkan davranışlarını hayali arkadaşına yüklüyorsa,
    • dışa dönük saldırgan davranışlar geliştirmişse,
    • hayali arkadaşına aşırı bağımlılık geliştirmişse,
    • çevresiyle olan ilişkisinde öncelik hayali arkadaştaysa,
    • sosyal çevreye uyum sorunu yaşıyorsa, artık masum bir hayali arkadaş olarak görmek zorlaşır.

    Okul öncesi çağlarda normal karşılanan arkadaşlar, okulun başlamasıyla beraber yerini başka uğraşlara ve ilgi alanlarına bırakmalıdır. Durum bu şekilde gelişmiyorsa çocuğun hayali arkadaşta ısrar etmesinin arkasında yatan sebepler iyi araştırılmalı ve doğru değerlendirilmelidir.

    Aileler çocuklarının hayali arkadaşlarını asla reddetmemelidir. Çünkü çocuğun gözünde o arkadaşın bir kişiliği vardır ve çocuk bu arkadaşla ciddi bir bağ geliştirebilir. Özellikle çocuğun çevresindeki değişimlere kolaylıkla uyum sağlamasının bir yolu bile olabilir. Aileye katılan yeni bir kardeş, evin ve yaşanılan ortamın değişmesi, anne baba ayrılığı, çocuğun ebeveynlerden biriyle olan ayrılığı, okul değişimi, yakın bireylerden birinin hastalığı ya da ölümü, çocuğun yaşadığı korku ve endişeleri alt etmesinde yararlı bir yol olarak görülmelidir. Çocuk arkadaşıyla oyun oynar, onunla konuşur, birçok konuda ona sorar ve hayali arkadaşının kendisini yönlendirmesine izin verir. Anne babasından da aynı davranışı bekler. Durumu tamamen hayali arkadaşın kontrolüne bırakmadan aile bireyleri hayali arkadaşı kabul ederek, çocuğun düşüncelerine ve duygularına saygı ve anlayış göstermelidir. Okul öncesi dönemde sosyal bir birey olmaya, kendi kimliğini ve kişiliğini kazanmaya çalışan çocukta hayali arkadaşlar normal gelişim süreçleri içinde görülmekle beraber, bazı davranış bozukluklarına doğru gidiyorsa, çocuğun davranışlarında ve çevresiyle olan ilişkisinde olumsuz etkilere yol açmaya başladıysa profesyonel bir destek almakta fayda vardır. Normal şartlarda kendi kendine ortaya çıktıkları gibi kendiliğinden yok olan hayali arkadaşlarda korkutucu bir durum bulunmaz. Ailelerin iyi bir gözlemci olmaları yeterlidir.

    Anne babalar çocuklarındaki olumsuz değişimleri rahatlıkla fark edebilir ve yardım istemeleri gereken durumu anlayabilirler.

    Yazının devamı...

    #KadınOlmasa yarım kalırız

    Her yıl ülkemizde ‘Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ olarak duyarlılıkla anılan ve çeşitli etkinliklerle kutlanan Dünya Kadınlar Günü’nün ilk olarak hangi olayla başladığını ve tarihçesini çoğumuz bilmeyiz.

    8 Mart 1857 tarihinde New York’ta bir dokuma fabrikası işçileri daha iyi çalışma koşulları istemiyle greve başlamış ancak polisin işçilere saldırması, fabrikaya kilitlemesi ve ardından çıkan yangın dolayısıyla 129 kadın işçi can vermiştir. Bu olaydan yaklaşık 53 yıl sonra, Ağustos 1910 tarihinde Danimarka’da toplanan Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olmasına oy birliğiyle karar verilmiş.

    Ülkemizde ise 1921 yılında kutlanmaya başlanan Dünya Emekçi Kadınlar Günü, adından da anlaşılacağı üzere emek gösteren, eşitlik uğruna mücadele eden ve acılar yaşayan kadınların günü. Keşke kadınların sarf ettiği emeklerin, kadınların değerinin önemsendiği gün yalnızca 8 Mart değil, her gün olsa. Ancak hem ülkemizde hem de dünyada bu sadece 1 gün hatırlanıyor ve ertesi günden itibaren unutulmaya başlıyor.

    Dünyanın ve ülkemizin geçmiş tarihine baktığımız zaman 8 Mart’ın şimdiki anlamıyla 8 Mart olabilmesi için bile kaç kadın, kaç insan zulüm görmüş, dışlanmış, hakkını savunabilmek ve emeğini gösterebilmek adına zarar görmüştür. Nice zorluklarla bugünlere gelinse de, şimdilerde birtakım etkinliklerle, farkındalık yaratmaya çalışılan bildirilerle, çeşitli aktivitelerle kutlandığını görüyoruz ve seviniyoruz. Ancak bugünün geçmişte hangi olaylardan dolayı meydana geldiğini, aslında hangi kadınlara ait olduğunu da unutmamalı ve her zaman hatırlamalı, hatırlatmalıyız. Bugünün anlamını çevremizdeki kadınlara hediyeler alıp kutlamalar yapmak, eğlenmek için bir sebep olarak görmek gibi dar ve kısır alanlara hapsetmek en azından bu uğurda can vermiş olan kadınlara haksızlık olur. Bu bir farkındalık günüdür ve kadınlarımızın değeri sadece bir güne sığdırılamaz..

    Ne yazık ki her gün yüzlerce kadının psikolojik ve fiziksel şiddet gördüğü, öldürüldüğü ya da tecavüz edildiği bir dünyada yaşarken, yapabileceğimiz en önemli şey, çocuklarımızı doğru bir bilinçle yetiştirmek, onların bu konuda farkındalığını ve duyarlılığını artırmaktır.
    Ancak bu şekilde daha bilinçli bir toplum haline gelebiliriz ve doğru yönde ilerleyebiliriz.

    Bin bir umutla her gün yeniden diyerek başladığımız yolda maalesef hep yeni kayıplar veriyoruz. Yine kadınlarımız en yakınlarından zarar görüyorlar. Kadın hakları gününde dahi kadınların uğradığı şiddet ve can kayıpları haberlerde yer alıyor.

    Kadına zarar vermek, kadına şiddet uygulamak sadece fiziksel ya da psikolojik olarak zarar vermek anlamına gelmemeli. Yaşanan şiddete, tecavüze, tacize, uygulanan psikolojik baskıya sessiz kalmak da şiddettir. Kadına zarar vereni korumak, görmezden gelmek hatta yok saymak da şiddettir.

    Dünya üzerinde pek çok ülkede zaman zaman şiddet olayları yaşanıyor. Şiddeti ve şiddet uygulayanları engellemek mümkün değil belki ancak yaşanan olaylar sonrasında hem toplum olarak hem de birey olarak vereceğimiz tepki bu tip olaylara kalkışanlar için caydırıcı olacaktır. Bu da yok edemesek bile en azından azaltacaktır.

    Kurtarabildiğimiz her can, her kadın çok önemli.

    O kadınlar anne çünkü, o kadınlar evlat, kız kardeş, o kadınlar eş.

    Ve o kadınlar insan. Sevgili Neşet Ertaş’ın dediği gibi; Kadınlar insandır, erkekler insanoğlu.

    #KadınOlmasa empati olmaz, kadınlar olmazsa vicdan olmaz. Kadınlar olmasa sevgi olmaz. Kadınlar olmazsa hak, kukuk, adalet olmaz. Aile olmaz, toplum olmaz. Bütün bunları öğretendir kadın. Egiten, yol gösteren, ışık tutandır. Kadın ailedir, toplumdur.

    KadınlarOlmasa yarım kalırız.
      

    Yazının devamı...

    Pedofili (sübyancılık) hastalığı nedir?

    Günümüzde özellikle sosyal medya kullanımının yaygınlaşması ile birlikte geçmişten beri sıklıkla yaşanan çocuk istismarı vakalarını çok sık duyuyoruz. Son dönemlerde iyice yaygınlaşan ve üzücü olaylara sebep olan ‘pedofili’ halk dilinde sübyancılık olarak da bilinir.

    Amerikan Psikiyatri Birliği'nin Zihinsel Bozuklukların Teşhis ve İstatistik El Kitabı tanımına göre pedofili; en az altı ay boyunca tekrarlayan cinsel fanteziler, dürtüleyici istekler ya da bir çocukla cinsel etkileşimi içeren davranışlar olarak adlandırılır.

    Kişinin pedofili tanısı alabilmesi için 16 yaşından büyük olması ve cinsel istismarda bulunduğu çocuğun ya da kişinin de kendinden en az beş yaş küçük olması gerekiyor. Diğer istismar durumlarına kıyasla pedofil bireylerin büyük çoğunluğunun erkek olduğu saptanmıştır. Ancak bu durum sadece erkeklere özgü değildir ve kadın pedofiller de vardır. Pedofili çocuğu soyma, okşama, cinsel organını dokunma, müstehcen yayınlar izletme veya bu yayınlara konu etme ve tecavüz gibi eylemlerin biri ya da birkaçının görüldüğü bir psikoseksüel hastalıktır.

    Pedofili olgusu pedofilik bireylerin tercih ettiği yaş gruplarına göre değişiklik gösterebilir. ‘Pedofiller’ ergenlik öncesi yaş grubunda olan çocukları tercih ederken ‘Hebefiller’ ergenlik sonrası yaş grubunda olan çocukları tercih ederler. Sadece çocuklara cinsel arzusu olanlar seçici pedofili, hem çocuklara hem de yetişkinlere cinsel arzusu olanlar seçici olmayan pedofili olarak adlandırılırken fiziksel olarak sadece bebekleri veya olgunlaşmış çocukları tercih eden pedofili grupları da vardır. Bu bireyler internet ortamını mağdur kişiyi belirleme, onun hakkında bilgi edinme ya da fantezi geliştirmek için kullanırlar.

    Tacizci bireyin, sıklıkla çocuğun yakın çevresinden olduğu görülür. Bu bireyler çocuğun ailesinden, akrabalarından, komşularından olabileceği gibi çocuklara yakın olabilecek; bakıcı, servis şoförü, öğretmen vb. mesleklerden kişiler de olabilir. Pedofilik bireyler genellikle çocuğun ve ailenin güvenini kazanmak ve çocuklara yakın olabilmek için bu tür meslekleri seçerler. İstismar olayından sonra bunu sıklıkla inkar ederler, ‘çocuğu kucaklamak ya da sevmek suç mu?’ şeklinde savunma üretirler, ‘sadece bir kez oldu’ diyerek olayı küçümseyebilirler veya çocuğa yardım etmek isteyen kişilere saldırabilirler.

    Pedofili birçok sebebi olan kompleks bir hastalıktır. Bu hastalığın tam bir tedavisi olmayabilir. Kişideki cinsel dürtüler tamamen kaybolmayabilir fakat pedofili tedavisinde psikoanalitik ve davranışçı terapi teknikleri kullanılarak olumlu sonuçlar elde edilebilir.

    Çocuklarınızı bu olumsuzluklardan koruyabilmemiz umuduyla… 

    Yazının devamı...

    Çocuğun çocuğa şiddeti: Mert Can Karagöz cinayeti

    Geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin kanını donduran bir cinayet yaşandı. 15 yaşındaki bir çocuk, kendisiyle aynı yaşta olan okul arkadaşı Mert Can Karagöz’ü pompalı tüfekle öldürdü. Bu cinayetin ardından 15 yaşındaki bir çocuğun böyle bir cinayeti neden ve nasıl işleyebildiği konusunda akıllarda soru işaretleri kalmış durumda.

    Okullarda sık sık karşılaştığımız bir sorun olan akran zorbalığı, aynı ya da yakın yaşlarda olan çocukların birbirlerine uyguladığı fiziksel, sözel, cinsel ve duygusal olmak üzere farklı türlerde görülür. Çocukların diğer çocuklara baskı uygulayarak tehditkar ya da tacizkar davranışlarda bulunmaları bu zorbalığı tanımlayan temel davranışları oluşturur. Bugüne kadar okullarda genellikle ‘zorbalık’ tanımını karşılayan davranışlarla karşılaştığımızdan, bir çocuğun arkadaşını pompalı tüfekle öldürerek yaşama hakkını elinden almak istemesi, ebeveynler ve öğretmenler başta olmak üzere tüm toplumu ilgilendiren önemli bir konu olarak karşımıza çıkıyor. Zorbalığı kontrol almaya çalıştığımız bir süreçte cinayetin gündeme gelmiş olması, bazı noktalarda hataların ya da eksik uygulamaların var olduğunu gözler önüne seriyor.

    Öncelikle toplumda şiddetin farklı şiddet türleriyle bastırılmaya çalışıldığını görüyoruz. Herhangi bir şiddetle karşılaştığımızda, sorunu çözüm yolları üretmek yerine daha kolay gördüğümüz farklı şiddet türleriyle çözmeye çalışıyoruz. Örneğin; okulda arkadaşına fiziksel şiddet uygulayan bir çocuğa uygulanması gereken cezai yöntemler doğru biçimde uygulanmıyor, sorun askıya alınıyor ya da çocukla yeterli düzeyde iletişim kurulmuyor. Bunun için okullarda gerekli olan öğretmen ve psikolog sayısı da maalesef yetersiz. Görevde bulunan uzmanlar ise çok sayıda öğrenci ve ebeveyn ile iletişim kurmakta yeterli olamıyor. Dolayısıyla bu tip sorunlarda öğretmenlerin ve ebeveynlerin karşılıklı etkileşim içerisinde birbirlerine destek olarak, daha çok sorumluluk sahibi olarak ve çaba göstererek çözüm üretmesi önem taşıyor.

    Bu konuda dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta, sorunların şiddete ve cinayete dönüşmemesi için öncelikle çocukların her türlü konuyu aileleriyle paylaşacakları bir ortam yaratılmasıdır. Özellikle sosyal medyanın ve sanal iletişimin hakim olduğu günümüzde çocukların iletişim becerilerinden yoksun oldukları bir gerçek. Çocuğun, çevresindeki kişiler ile yaşadığı herhangi bir olay/durumu, korku ve kaygı duymadan ailesine veya öğretmenlerine anlatabilmesi tehlikelerden korunmak adına büyük önem taşıyor. Sorunlarla başa çıkabilmeyi öğrenebilmek için kendisini doğru ve yanlışlarıyla kabul eden ebeveynlerinin desteğini almak öncelikli adımdır.

    Mert Can Karagöz cinayetinde karşımıza çıkan bir diğer önemli konu, çocukların şiddet unsurları ile yakın bir mesafede bulunmalarıdır. Yeni nesil teknolojik gelişmelerden faydalanıyor olsalar da, aynı zamanda teknolojinin getirdiği dezavantajları da yaşıyorlar ne yazık ki. Gündemde olan şiddet olaylarına internet ve medya araçları aracılığıyla birebir tanıklık ediyorlar. Şiddet içerikli görüntü ve videolara erişim imkanları da oldukça fazla. Son yıllarda televizyon ekranlarında peşpeşe yayınlanan ve ağır şiddet içeren, kan dökülen, can alınan mafya özentisi dizilerin ve filmlerin olumsuz etkisini de artık kabul etmemiz gerekiyor. Rating savaşları uğruna çocuklarımızı ve gençlerimizi nasıl büyük travmalarla başbaşa bıraktığımızı artık görelim. ‘İstemeyen izlemesin, televizyonun kapatma düğmesi de var.’ şeklinde son derece sığ bir savunmanın sorumluluk almaktan kaçmak olduğunu da bilelim.

    Böyle bir ortamda onları şiddet içeren her türlü olay/durum/araç/materyal den uzak tutmak zor olduğu için, anne babalara önemli görevler düşüyor. Öncelikle çocuklara teknolojik cihazlar verilmeden önce, nasıl kullanması gerektiğiyle birlikte hangi içeriklerin neden zararlı olduğu anlatılmalıdır. Sonraki süreçte ona fark ettirmeden hangi amaçla kullandığı kontrol edilmelidir ve herhangi bir olumsuz durumla karşılaşıldığında ona doğru davranışlar anlatılmalıdır. Kendisi bu şekilde anne babanın baskı kurmadan yaptığı uyarı ve bilgileri öğrenecek ve kendisine verilen teknolojik cihazları doğru kullanmak için çabalayacaktır. Aynı şekilde gündelik yaşamda karşılaşabileceği şiddet içerikli durumlar da her zaman anlatılmalı ve böyle durumlarda neler yapması gerektiği açıklanmalıdır. Kaldı ki basına yansıyan son bilgilere göre arkadaşını öldüren Muhammet K. olayda kullandığı pompalı silahı Facebook üzerinde silah satışı yapan bir gruba ulaşarak 600 TL ödeyerek aldığını belirtmiş. Sadece bu ifade bile yüzlerce sayfalık kitapların, günlerce konuşulacak konuların öznesi olabilir. 

    Arkadaşını öldüren Muhammet ifadesinde kendisinin darp edildiğini ve buna benzer olayların hep olduğunu söylemiş. Bu şekilde bir akran zorbalığı ve şiddeti gerçekten olduysa hiçbir yetkili nasıl görmez, aile bu durumu nasıl fark etmez? Çocuğun bir şekilde bu konudan ailesini ya da öğretmenlerini haberdar etmiş, birinden birine söylemiş olması beklenir.

    Ne yazık ki silahlanmanın her geçen gün arttığı bir dönemdeyiz. Bu durumun ancak yasalar ve uygulamalarla çözülebileceği bir gerçek.

    Dolayısıyla biz yetişkinler üzerimize düşen görevleri yerine getirerek çocuklar arasındaki bu tür şiddet olaylarını en aza indirebiliriz. Çünkü bu çocuklar hepimizin çocukları ve geleceğimiz. Onları ancak birbirimize emanet edebiliriz.

    Yazının devamı...

    Çocuklar ve eşyaları haczedilebilir mi?

    Geçtiğimiz haftalarda gündemde yer alan bir olay, çocuk psikolojisinde göz ardı edilen ya da daha fazla önemsenmesi gereken bazı konuları düşünmemize sebep oldu. Demet Akalın ve Okan Kurt’un ani bir ‘haciz’ ve ardından ‘boşanma’ olaylarıyla gündeme gelmeleri, hem ebeveynlerin hem de çocukların bu ve benzeri olaylardan nasıl etkilendiklerini psikolojik ve hukuki açıdan değerlendirmek gerektiğini ortaya koyuyor.

    Demet Akalın ve eşi tarafından yapılan bazı açıklamalara ve basında yer alan haberlere göre boşanma olayının eve aniden gelen haciz nedeniyle olduğunu öğrendik. Boşanmaya yol açan sebeplerden en önemlisi ise 4 yaşındaki Hira Kurt’un haciz olayından olumsuz etkilenmesiydi.

    Eve gelen bir haczin yalnızca çocukları değil, evdeki tüm bireyleri derinden etkilediği çok açık. Bu durumun psikolojik temelinde, olayın aniden yaşanması ve bireylerin aidiyet hissettikleri bir ortama başkaları tarafından el konulması vardır. Ev, bireylerin kendilerini en rahat hissettikleri ve sosyal hayattan tamamen bağımsız bir ortamdır. Kısaca kişiye özel mahrem alandır. Bu ortamı birlikte paylaştığımız kişiler de aynı şekilde hayatımızda büyük önem taşıyan, duygusal bağ oluşturduğumuz bireylerdir. Dolayısıyla bir eve haciz gelmesi kişiler üzerinde korku, kaygı, üzüntü, öfke gibi olumsuz duygular yaratabilir ve bu süreç sağlıklı bir biçimde atlatılamazsa travmatik boyutlara ulaşabilir. Eğer bu duyguları yaşayan birey bir çocuksa, ebeveynlerin son derece özen göstererek yaklaşmaları önemli. Çünkü bir çocuğun kendini rahat hissettiği ve istediği her şeyi yapabildiği odasından, çok değer verdiği hatta bazen arkadaş olarak gördüğü oyuncaklarından koparılması, aynı zamanda güven ve bağlılık duyduğu ev ortamında yaşanan kaosun içinde bulunması psikolojik olarak olumsuz sonuçlara yol açabilir. Anne ve babasına karşı güvensizlik ve öfke besleyebilir, yaşadığı kaygı ve korku, davranışlarında değişime neden olabilir. Bu tip durumlarda çocuklar genellikle içedönük davranışlar sergileyerek korkularının arkasına sığınırlar.

    Demet Akalın ve Okan Kurt’un yaşadığı ve Tüm Türkiye’nin tanık olduğu olayda 4 yaşındaki Hira Kurt’un da aynı şekilde olaydan etkilendiği yine anne Demet Akalın’ın basında yer alan ifadelerinden anlaşılıyor. Değer verdiği eşyalardan aniden ve zorla koparılmak bir çocuk için travma sayılabilecek bir olaydır. Anne ve babasına olan güvenini yitirebilir, eve gelen haciz memurlarından korkabilir, kendinin de zarar görebileceğini düşünebilir ve en önemlisi de kaybetme korkusunu derinden hissedebilir. Bu korku, eğer yaşadığı bu duygular anne, baba ya da uzmanlar tarafından doğru tanımlanmayıp çözümlenmezse geleceğe yönelik süreğen bir kaybetme kaygısı gelişebilir. Çünkü kaygılar, korkuların bir biçimde devam etmesiyle oluşur. Çocukluk travmaları ise kaybetme korkusunun ve yaygın kaygı bozukluklarının en önemli sebeplerinden birisidir. Çocukluk çağında bu ve benzeri olaylara maruz kalan bir çocuk ilerleyen yaşlarında kaybetme korkusunu yenmekte zorlanabilir. Aile ilişkilerinde, sosyal ilişkilerinde ve arkadaş çevresinde, mesleki yaşamında ve günlük yaşamında rahatsızlık verecek boyutlara ulaşabilen birtakım korku ve kaygılar geliştirebilir. Aynı zamanda ebeveyni ile olumlu bağlanma yaşayamadığından, ileri yaşlarında sahip olduğu şeylere sağlıksız ya da uygunsuz bir biçimde bağlanma geliştirebilir. Bu da psikolojik olarak sağlıklı kalmasına engel oluşturabilecek bir durumdur.

    Hira Kurt’un odasındaki bilgisayarına ve bazı eşyalarına haciz nedeniyle el konulurken ‘Köpeğimi bari almasınlar anne’ dediği de haberlerde yer alan bir diğer başlık oldu. Bu söylem, bir çocuğun yaşadığı kaybetme korkusunu son derece açık bir biçimde ifade ediyor.

    4 yaşındaki bir çocuğun fiziksel, sosyal ve duygusal gelişimine bakıldığında; sosyal iletişim kurmaya yeni yeni başlar, hayal dünyası ile gerçek yaşam arasında ilişki kurar, çevrede olup bitenleri anlamak için sorular sorar. Çocukların bu keşif döneminde aradığı cevapları bulmasına yardımcı olmak ebeveynlerin görevlerinden birisidir. Özellikle çocuklar söz konusu olduğunda soyut işlemler dönemi dediğimiz gelişim sürecini henüz tamamlanmadığı yaşlarda bu tip travmatik olayları yaşaması ya da tanık olması çocuk açısından son derece sağlıksızdır. Elbette bireylerin ekonomik durumları kötüye gidebilir, zaman zaman hiç istenmeyen durumlar yaşanabilir. Bunlar doğal karşılanabilir. Çocukların, ebeveynlerinin yaşadığı ekonomik zorluklardan haberdar olması, zorlu ve sıkıntılı süreçleri birlikte atlatabilmeleri açısından önemlidir. Ancak Demet Akalın’ın yaşadığı haciz olayında çocukla hiçbir şey konuşulmadan, hatta Demet Akalın da dahil kimsenin haberi bile olmadan aniden eve gelen haciz memurları ve eşyalarına el konulması olayına tanıklık etmek bir çocuk açısından kolaylıkla başa çıkılabilecek bir durum değildir. Olması gereken, böyle bir durum varsa, çocuğu evden ve ortamdan uzaklaştırmak ve yaşan ekonomik sıkıntılar nedeniyle bazı eşyalardan vazgeçmek zorunda olunduğunu çocuğa uygun dille anlatmak olmalıydı. Ancak belli ki Demet Akalın da bu duruma son derece hazırlıksızdı ve yaşadığı şok ani bir boşanmayı getirdi.

    Demet Akalın’ın durumunda el konulan çocuğa ait eşyalardı ama çocuğun da haczedildiği olumsuz vakalara bir örneği geçtiğimiz haftalarda medyada gördük. Hepimiz çok üzüldük ve olay özellikle sosyal medyada büyük tepkiyle karşılandı. Babasıyla yaşayan bir kız çocuğunun haciz ve icra takip yoluyla babasından zorla alınarak annesine verildiğine tanık olduk. Bu noktada hem hukukçular, hem aileler, hem de psikolog, psikiyatrist ve çocuk gelişimciler olarak sorgulamamız gereken konu, çocukların bir eşya gibi el konulan, haczedilebilen bir varlık olmadığıdır. Özellikle haciz gibi duygudan, empatiden tamamen uzak, sadece mekanik olarak yürütülen hukuki işlemlerin topluma sağlıklı olarak kazandırmamız gereken çocukların ruhlarında çok ciddi yaralanmalara yol açacağının bilincinde olmak gerek. Hukuk ve yasa elbette yasal süreçleri uygulamak zorunda ancak bunun psikolojik yönü unutulmamalıdır. Küçük bir çocuğa hukuku, yasayı, kanunu anlatamazsınız. Bir çocuk, sağlıklı bir ortamda, güven duygusuyla ve elbette ki ailesiyle birlikte olmak ister. Çocuğun eşyalarına hatta bizzat çocuğa ‘el koymak’ gibi bir durum hiçbir çocuğa yaşatılmamalıdır. Bütün bu işlemlerin son derece makul ve aklı selim yolları var. Elbirliğiyle bu yollar ele alınıp uygulamaya konulmalıdır. Haciz işlemi yapılacak eve gidilirken bir psikolog ve sosyal hizmet uzmanıyla birlikte gitmek, bireylerin yaşayacakları üzüntü, hayal kırıklığı ve öfke durumunda ortamı yumuşatmak ve ev halkına psikolojik destek vermek adına son derece yararlıdır. Özellikle çocukların varlığı halinde bu tür bir psikolojik destek oldukça önemlidir.

    Bu tip olaylarda hukuki süreçler nedir ve ülkemizde nasıl işletilir sorusunu özellikle haciz işlemleri ve boşanmalar konusunda uzman avukat arkadaşım sevgili Leyla Ildır Yüzücü’ye sordum. Kendisinin yanıtı şu şekilde oldu:

    Mevcut hukuki düzenlemelerde, haciz işlemleri sırasında çocukların ruh sağlığını ve gelişimini önemseyen korunumlar bulunmamaktadır. 5395 sayılı Çocukları Koruma Kanununun altıncı maddesinde “Adli ve idari merciler, kolluk görevlileri, sağlık ve eğitim kuruluşları, sivil toplum kuruluşları, korunma ihtiyacı olan çocuğu Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumuna bildirmekle yükümlüdür.” hükmü yer almaktadır. Bu madde de çocukların artık bakılamayacak duruma gelmesinde haciz görevlilerine bir sorumluluk yüklemektedir.

    Yasal olarak evde insanların olup olmamasına bakılmaksızın çilingir marifetiyle kapı açtırılarak eşyalar haczedilmektedir. Bu durum haciz işlemleri tamamlandıktan sonra durumdan haberi olmayan bireyleri eve geldiklerinde ciddi anlamda şoka uğratmaktadır. Ancak bu denli ağır olmayan durumlar için belli bir hareket tarzı şimdilik ön görülmemiş olup, haciz işlemleri yapan görevlilerin insafına ve borçlu ailenin ihtimamına bırakılan bir durum vardır. Peki, çocukların bu vahim tabloyu yaşamaması için neler yapılabilir? Şöyle ki;

    • Haciz memuru ve avukatlara verilen hizmet içi eğitimlerle konunun önemi anlatılıp daha dikkatli davranması anlatılabilir. Örneğin haciz sırasında çocuk imkanlar dahilinde haciz yerinden uzaklaştırılabilir.(Komşu veya akrabaların yanına)

    • Maddi olarak fahiş fiyatla olmadıkça çocukların özel eşyalarının haczi yasal çerçevede yasaklanabilir.

    • Çocuğun içinde bulunduğu sosyal çevresinde mahcubiyet yaşamaması için haciz işlemlerinin olabildiğince hızlı ve gürültüsüz yapılmasına özen gösterilebilir.

    • Yukarıda saydığım bu hususlar halen taslak halinde olan Mağdur Hakları Kanun Tasarısında düzenlenerek biran önce hayata geçmesi sağlanabilir.

    Sevgili Leyla Ildır Yüzücü’nün açıklamalarına bakılınca, alınacak çok yol, yapılacak çok iş var. Bir an önce adım atmamız ve çocukların bu tip olayları en az zararla atlatmasını sağlamamız gerekiyor. Bunu, geleceğimizin teminatı çocuklarımıza borçluyuz…

    Yazının devamı...

    Neden erteliyoruz?

    Uluslararası literatürde ‘proscrastination’ olarak adlandırılan erteleme sendromu, erteleme hastalığı ya da erteleme bozukluğu olarak da biliniyor. Günümüzde hemen hemen herkesin yaşadığı bir davranış biçimi olarak karşımıza çıkan bu sorun, yapılması gereken ya da istenen bir işin çeşitli sebepler öne sürülerek ertelenmesi durumudur.İşe başlamak, erteleyerek de olsa başlanılan işleri sürdürmek bu kişiler için oldukça zordur. Toplum bu bireyleri ‘tembel’ olarak tanımlasa da, aslında erteleme sendromu olan kişileri ayıran önemli bir özellik bulunuyor. Tembel kişiler başlayamadıkları, sürdüremedikleri veya bitiremedikleri işlerden dolayı huzursuzluk duymazken, erteleme sendromu olan kişiler bu durumdan oldukça fazla rahatsızlık duyarlar. Suçluluk duygusu, bu kişileri tanımlayan en önemli özelliktir. Dolayısıyla hem bireylerin birtakım olumsuz duygular geliştirmesine sebep olan hem de iş ve özel hayatında sorunlara yol açabilen bu davranış biçimi, önlem alınması gereken bir sorun olarak görülmelidir.

    Calgary Üniversitesi’nde yaptığı bir araştırma sonucunda Prof. Dr. Piers Steel, insanların %95’inin yapmaları gereken sıkıcı ve zor buldukları işleri ertelediklerini ortaya koymuştur. Bu sonuçlar ne yazık ki insanların büyük bir çoğunluğunun bu durumu yaşadığını gösteriyor. Peki bu kadar sık görülen ve yaşamlarımızı büyük oranda etkileyen bu sorunun kaynağı nedir?

    Erteleme sendromuna yol açan sebeplerin başında mükemmeliyetçilik geliyor. Aslında erteleme sendromu ile oldukça zıt olarak gözüken bu davranış biçimi, en önemli sebeplerin başında. Kişiler genellikle yapacakları işin mükemmel olmaması ihtimalinden dolayı korku hissi yaşayarak bir türlü işe başlayamıyorlar. Mükemmeliyetçi kişilerin sık sık korku, endişe, panik, duygularını yaşadıkları düşünüldüğünde, bir işin mükemmel olmamasındansa hiç yapılmamış olması tercih edilebiliyor. Dolayısıyla sürekli olarak önemli ya da önemsiz bahaneler üretilerek işe başlamaktan kaçınma davranışı ortaya çıkıyor.

    Erteleme sendromunun sebeplerden bir diğeri ise, bilgi eksikliği. Eğer kişi, yapacağı iş konusunda yeterli bilgiye sahip olmadığına dair bir inanç geliştirdiyse ya da gerçekten işin üstesinden gelebilecek bilgi birikimine, tecrübeye sahip değilse işe başlamaktan kaçınarak erteleme davranışını sürdürüyor.

    Belirsizlikler, bir işin başlaması, sürdürülmesi ve sona erdirilmesindeki en büyük etkenlerden bir diğeri. Belirsizliklerin kişi üzerinde stres ve korku yaratması son derece doğal. Erteleme sendromuna sahip kişiler ise, belirsizlik durumunda en çok ‘işe başlamayı erteleyerek’ bu durumun üstesinden gelmeye çalışıyorlar.

    Dikkat eksikliği ve odaklanamama sorunu, erteleme sendromunu tetikleyen bir diğer önemli sebep olarak karşımıza çıkıyor. Bunun temelinde bilgi teknolojileri çağının başlamasıyla birlikte yaşanan gelişmeler bulunuyor. Özellikle 21. yüzyılın başlarında yaşanan teknolojik gelişmeler, iletişim ağının yaygınlaşmasını ve internetin kullanım alanlarının yayılmasını sağladı. Daha sonra, başta öğrenciler olmak üzere tüm insanlar internet ve sanal iletişim ağlarıyla çok fazla zaman geçirmeye ve günlük yaşamdaki temel sorumluluklarını ertelemeye başladılar. Çocuklar okul ve ev arasındaki sıkıcı görevlerinden bir kaçış ve rahatlama olarak görülen bilgisayar oyunlarıyla tanıştı. Ebeveynler de motivasyon eksikliği yaşayan çocuklarına ödül olarak telefonlarını vermeye başladı. Gençlerin sosyal medyadaki sanal kimlikleriyle düşüncelerini ifade etmeleri kolaylaştı. Bu şekilde hayatı ‘hızlı ve anlık’ yaşayarak odaklanma becerilerimizi kaybetmeye ve günlük yaşamdaki görev ve sorumluluklarımızı ertelemeye başladık.

    Yapılan bir araştırmaya göre 2012 yılında bir bireyin bir ekrandan başka bir ekrana geçiş süresi 1 dakika 15 saniye iken, bu süre 2014 yılında 59 saniyeye kadar indi. Günümüzde bu sürenin gün geçtikçe azalmaya devam etmesi, kişilerin odaklanma sürelerinin de gün geçtikçe azaldığını gösteriyor.

    Erteleme sendromunun günümüzde oldukça yaygın bir şekilde görülmesi bu durumun sadece günümüzün değil, geleceğin de önemli bir sorunu olduğunu ve özellikle yeni kuşak gençlerin tehdit altında olduğunu gösteriyor.

    Erteleme sendromu temelde yukarıda belirttiğimiz sebeplerden kaynaklansa da; öz güven eksikliği, başarısızlık korkusu, motivasyon eksikliği gibi başka bireysel ve çevresel etmenlerle birlikte genetik yatkınlıklardan dolayı da oluşabilir. Erteleme davranışının çağın bir sorunu olduğunu da unutmamak gerekli. Önemli olan, erteleme davranışının gündelik yaşamdaki görev ve sorumlulukların yerine getirilememesine, iş ve özel yaşamda engeller oluşturmasına yol açan noktayı belirlemektir. Kişinin bu sendromu yaşadığını belirleyen bir diğer önemli ipucu, bu davranıştan rahatsızlık duyması ve genel olarak huzursuz bir ruh haline sahip olmasıdır. Eğer kişi sürekli olarak bu konularda sorun yaşıyorsa, erteleme sendromunu çözebilmek için aşağıda belirtilen teknikleri uygulaması yararlı olur.

    • Düzenli olarak yapılacak işler listesi oluşturmak. Uzun vadeli hedefler belirsizliği ve başarı korkusunu artırabildiğinden, planların günlük veya haftalık olarak yazılması gerekir.

    • Yapılması en kolay olan işler ilk olarak yapılmalı ve bu işler bitirildiğinde de bir liste tutularak tamamlanan işler de göz önünde tutulmalıdır. Böylelikle kişinin başarı inancı ve motivasyonu artacaktır.

    • Zor ve büyük gözüken işler daha küçük parçalara ayrılarak yapıldığında kişi sorunu üstesinden gelinebilecek bir durum olarak görmeye başlar. Ancak dikkat edilmelidir ki, zor işler mümkün olan en az sayıda bölüme ayrılmalı ve önem sırasına göre (en çok önemli olandan en aza doğru) ilerlemelidir.

    • Odaklanma sorunu yaşanan durumlarda, kısa bir süre ara verilmeli ve işten uzaklaşılmalıdır. Kısa bir yürüyüş yapmak, kısa bir sohbet etmek, uzanmak ya da müzik dinlemek gibi. Daha sonra dikkat dağıtıcı faktörler ortamdan ve zihinden tamamen uzaklaştırılarak işe devam edilmelidir.

    • Pomodoro tekniği, bu konuda en bilinen yöntemdir. Çalışma süresini dilimlere bölerek yapılan bu teknikte, 1 saatlik süre 25 dakika çalışmaya ve 5 dakika molaya ayrılır. Sistematik bir çalışma düzeni erteleme davranışını azaltmaya yardımcı olur.

    • Çalışma sırasında odaklanma problemini azaltabilecek birtakım uygulamalar bulunuyor. Telefona veya bilgisayarlara kolaylıkla yüklenebilecek bu uygulamalar sayesinde dikkat dağıtıcı siteler ya da programlar engellenebilir veya belirli bir süre belirlenerek kullanılabilir.

    • Her bireyin gün içerisinde en çok verim aldığı zaman dilimi farklıdır. Bazı kişiler sabah erken saatlerde en çok verimliliği gösterirken, bazıları gece herkesin uyuduğu saatleri tercih edebilir. Kişiden kişiye göre değişebilen bu önemli zaman dilimleri mutlaka belirlenmelidir.

    • Yemek ve uyku düzeni de, dikkat eksikliğine yol açan etkenlerdendir. Dolayısıyla dengeli beslenme ile yeterli uyku ihtiyacı karşılanmalıdır.

    • İş ile ilgili yapılacaklar listesiyle birlikte, boş vakitleri değerlendirmek amacıyla da yapılacaklar listesi oluşturulmalıdır. Kişinin yapmaktan en çok keyif aldığı aktiviteler de plan dahilinde uygulanarak ertelemenin önüne geçilmelidir. Böylelikle kişi motivasyonunu yüksek tutmayı sağlayabilir.

    • Son olarak, hiçbir başarı başarısızlık yaşamadan elde edilemez. Başarısızlık tecrübesi yaşayan kişinin, bu tecrübeyi yaşamayanlardan bir adım önde olacağı unutulmamalıdır.

    Erteleme sendromu, tedavisi mümkün olmayan bir hastalık olarak görülmemelidir. Bu sorunun kişinin yapacağı bilişsel ve davranışsal değişiklerle doğru orantılı olarak çözülebildiği bilinmelidir. Dolayısıyla önce ailede, daha sonra okulda ve iş hayatında süregelen erteleme davranışını oluşturan sebepler doğru tespit edilmeli, gündelik yaşamı olumsuz etkileyecek noktaya gelindiğinde ya da kronikleştiği durumlarda çözüm önerileri uygulanmalı ve gerekirse uzmana danışılmalıdır.

    Yazının devamı...

    Ağlayan çocuklardan bağıran, vuran çocuklara

    Çocukların istekleri olmadığında genellikle ağlayarak istediklerini elde etmeye çalıştıklarını biliyoruz. Bu da genelliikle yaşa bağlı olmakla birlikte zaman zaman normal karşılanabilen bir tutum. Çocukların yaşları büyüyüp, empati becerileri kazanmaya başladıklarında ve aileler dengeli bir tutum izlediklerinde kendiliğinden ortadan kalkan bir davranış olarak görülmelidir. Özellikle doğduklarında bebeklerin tek iletişim yolunun ağlamak olduğu düşünüldüğünde, çocukların iletişim becerilerinin gelişmesiyle doğru orantılı olarak bu davranışın zaman içinde giderek azaldığını ve bir süre sonra ortadan kalktığını söyleyebiliriz. Konuştuğunda dinlendiğini bilen ve saygı gören çocuk, sınırlar da doğru çizildiğinde ağlamadan isteklerini ifade etmeyi ve istekleri olmadığında da anlayış göstermeyi öğrenecektir.

    Yıllar boyunca isteklerini yaptırmak için ağlayan çocuklarla nasıl iletişim kurulması gerektiğini anlatıyor ve anne babalara yol göstermeye çalışıyoruz. Ancak son zamanlarda dikkatimi çeken bir çocuk profili var. Artık ağlayan çocuklardan daha çok bağıran ve özellikle anne babasına vuran çocuklar görmeye başladık. Yaşı kaç olursa olsun, çocukların vurması sınırların doğru çizilememesinden kaynaklanan bir davranış biçimidir. Ebeveyn tutumlarındaki tutarsızlık çocukların nerede nasıl bir tepkiyle karşılaşacaklarını bilememelerine, dolayısıyla kendilerini ifade ederken çok çabuk öfkelenmelerine yol açacaktır. Öfke bir duygu olarak normal karşılanabilir ancak öfkeyi ortaya koyarken eşlik eden davranışlar önemlidir. Şiddet eğilimi gösteren çocuklar ise mutlaka çok iyi gözlenmelidir.

    Son zamanlarda anne babasına bağırarak ya da vurarak isteklerini yaptırmaya çalışan çocuk davranışlarının arkasında iki önemli ebeveyn tutumu var. İlki, çocuğun ihtiyaçlarına karşı duyarsız, ilgisiz anne babalar; ikincisi ise ilkinin aksine çocuğun tüm isteklerini emir kabul edip, hayatın merkezine çocuğun isteklerini koyan anne babalar. Her iki tutum da uçlarda yer aldığı için çocuğun verdiği tepkiler de doğal olarak uçlarda oluyor. Çocukların ihtiyaçlarının sadece maddi ihtiyaçlar olmadığını hatırlatmak isterim.

    Çocukların asıl ihtiyacı, en basit ifadeyle sevilmek, ilgi ve destek görmektir. Birçok anne babanın ‘biz çocuğumuzu zaten çok seviyoruz’ diyeceğini biliyorum. Peki, sevdiğinizi nasıl gösteriyorsunuz? Çocuklar sizinle konuşmak istediğinde gözünüzü elinizdeki telefondan ya da bilgisayardan ayırabiliyor musunuz? Onu dinlerken, gerçekten onu dinliyor musunuz yoksa ‘konuşması ne zaman bitecek?’ diyerek sabırsızlanıyor musunuz? Onu gerçekten can kulağıyla dinliyor ve anlattıklarını önemsiyor musunuz? Çocuklar ortam dilini gayet iyi anlayabilir ve ona karşı olan tutumunuzdan aklınızdan geçenleri okuyabilirler. Ne zaman onu gerçekten dinlediğinizi, ne zaman dinliyormuş gibi göründüğünüzü bilirler.

    Öte yandan çocuklarını hayatlarının merkezine koyan ve her tür etkinliği çocuklarının isteklerine göre ayarlayan ebeveynler de çocuklara tanıdıkları bu sınırsız hakların bir gün kendi alanlarını daraltacağını ve çocuklarının taleplerinin sonunun gelmeyeceğini bilmeliler. Ev düzeninde her bireyin eşit haklara sahip olduğunu ve çocukların sadece küçük olmaları ya da bakıma ihtiyaçlarının bulunması sebebiyle bütün alanları doldurmalarının söz konusu olmayacağını anlamamız gerekiyor. Elbette ki çocuklar ilgi görecekler. Özellikle küçük çocuklar çok daha fazla ilgi ihtiyacı içindedirler. Ancak bütün bunlar, anne baba olarak sizin tüm yaşam alanlarınızı çocuklara bırakmanız anlamına gelmemeli. Önce bir birey olarak, sonra eş olarak ve birlikte bir aile olarak ayrı ayrı alanlarınız olduğunu unutmayın. Sizin der istekleriniz var, sizin de kendinize ait nefes alacak zamanlarınız olmalı.

    Çocuklarınızı büyütürken kendi alanlarınızı doğru belirlemezseniz ve bu alanların sınırlarını doğru çizemezseniz çocuklar nerede durmaları gerektiğini asla öğrenemezler. Bütün tercihleri çocukların yaptığı, nereye gidilip, nerede yemek yenileceğine çocukların karar verdiği bir ailede, istekleri olmadığında duygularını kontrol edemeyen, öz denetim duygusundan yoksun, hırçın, bağıran, vurup kıran çocuklar olmasına şaşırmamak gerek. Bütün mesele ısrarla üstünü çizerek anlatmaya çalıştığım gibi sınırların doğru çizilmesinde.

    Çocuklar arkadaşlarıyla konuştuğu gibi sizinle konuşmamalı, arkadaşlarına davrandığı gibi size davranmamalı. Sevgi varsa saygı da olmalı. Özellikle aile büyüklerine saygı çok erken yaşlarda öğrenilen bir duygudur. Buradan tekrar hatırlatmak isterim.

    Çocuk sonuç, aile süreçtir. Sonuçtan memnun değilseniz süreci değiştirmelisiniz.

    Yazının devamı...

    Çocuğunuzun her fotoğrafını internete koymayın!

    Günümüzde sosyal medya kullanımının günden güne artması ve her gün milyonlarca insanın iletişime geçmesi birçok sorunu da beraberinde getiriyor. Teknolojinin ve internetin hayatımıza olan katkısı, kolaylığı ve her bilgiyi ulaşılabilir kılması yadsınamaz. Ancak sosyal medyayı bilinçli olarak kullanan çok az kişi mevcut. Son zamanların gündemi ise sosyal medya hesaplarından çocuklarının doğumundan itibaren her anını internet ortamına aktararak, yüzlerce fotoğraf ve videoyu neredeyse herkese açık olarak binlerce takipçiyle korkmadan paylaşan anneler… Buna ‘yeni nesil internet anneleri’ deniyor. Görünürde bakıldığı zaman iyi niyetli yorumlar yapılması, beğenilmesi ve izlenmesi herkes tarafından normal karşılanıyor. Ancak çocuk psikolojisi açısından incelendiğinde oldukça ciddi boyutlarla ele alınması gereken bir konu...

    Her yaşı, her anı fotoğraflanan, komik videoları çekilen, binlerce insanın kendisini izlediği, tanıdığı ve yorum yaptığı bu çocuklar büyüdüklerinde neler olabilir düşünelim…

    Öncelikle farkındalığının arttığı, sosyal ortamlara girdiği, bilinçlenmeye başladığı yaşlarda (buna ortalama 9-10 yaş civarı diyebiliriz) kendi çocukluğunun her dönemine ait fotoğraflarının sosyal medya ortamlarında olması ve herkes tarafından görülmesi çocuğu rahatsız edebilir. Dikkat ederseniz, çocuklar ergenlik dönemine kadar ailelerinin okulda ve sosyal ortamlarda yanlarında bulunmasını ister ve sorun çıkarmaz. Ancak ergenlik dönemine gelindiğinde özerklik duygusu ve arkadaş ortamlarının da etkisiyle bundan rahatsız olurlar. Annesi yanında gelen çocuğa ‘annesinin kuzusu, süt çocuğu’ gibi yakıştırmalar yapılır. Yani, bu dönemde çocuklar; fiziksel, cinsel ve sosyal farkındalıklarının da gelişmesiyle birlikte ailelerinin her an yanlarında olmalarından kaçınmaya başlar. Annelerinin okula gelmelerini bile istemezken, arkadaş ortamlarında kendilerine yer edinirken ve bireyselleşirken, bebeklik dönemine ait fotoğraflarının sanal ortamlarda yer bulması onların psikolojik durumunu olumsuz yönde etkileyebilir. Arkadaşlarının gözünde küçük düşmüş gibi hissedebilir, onların yakıştırmalarına maruz kalabilir, ailelerine öfkelenebilirler.

    Şimdi sağlıklı düşünürsek, çocuklarımızı ilerleyen yıllarda böyle bir duruma düşürmemize sebep olarak ne gösterebiliriz? Kendimizi onların yerine koyduğumuzda, hangimiz çocukluğumuza ait fotoğraflarımızın tanımadığımız yüzlerce insan tarafından izlenmesinden hoşnut olabiliriz?

    Eğer bunlara cevap veremiyorsak, çocuklarımızın geleceğini düşünmek ve özellikle sosyal medya konusunda davranışlarımızı buna göre belirlemek zorundayız. Çocuklarımızı sanal ortamlarda değil, gerçek ortamlarda büyütüyor olduğumuzu unutmamak gerek.

    Bir başka olumsuzluk, doğdukları andan itibaren tanıdığı ya da tanımadığı pek çok insan tarafından fotoğrafları ve videoları izlenen çocuklar bu şekilde bir ilginin doğal olduğu algısına kapılabilir ve gerçek hayatta da sürekli bir onaylanma ve beğenilme beklentisine girebilir. Bu duygularla beraber narsistik özellikler geliştirebilir. Şu an için çok sıra dışı gibi görünse de bugünün pek çok çocuğunu ileride bekleyen tehlikelerden biri de budur.

    Herkesin yaptığı, gördüğümüz ve doğru bildiğimiz şeyler her zaman doğru olmayabilir. Aile olarak çocuğunuzla ilgili güzel bir anı paylaşmak isteyebilirsiniz. Bir başarıyı, bir mezuniyeti, bir düğünü yakından tanıdığınız, bildiğiniz insanlarla paylaşmakta elbette ki bir sorun yok. Herkese açık profillerden, tanıdığınız tanımadığınız diğer insanların da görebileceği şekilde paylaşım yapıyorsanız çocuğunuzun ve kendinizin güvenliğini açıkça tehlikeye atıyorsunuz demektir. Örneğin; çocuğunuzun karnesini, oturduğunuz evi, isimleriyle birlikte bütün aile üyelerine ait bilgileri paylaşmak doğru değil.

    Özellikle çocuklarınıza ait bilgileri ve görüntüleri paylaşmak gerçekten yakın gelecekte ciddi sorunları da beraberinde getirecek. Bugün hangimiz geçmişte bezi değiştirilirken, yemek yedirilirken, ilk adımlarını atarken ya da banyo yaptırılırken çekilmiş görüntüleriyle internet üzerinde karşılaşmak ister?

    Bundan 10-15 yıl sonra çocuğunuz internette kendi adı aratıldığında annesiyle yatak odasında kucak kucağa çekilmiş fotoğraflarıyla karşılaşmaktan mutlu olur mu sizce? Ya da sünnet anının videosuyla karşılaşmaktan?

    Kendinizi onların yerine koyun ve düşünün. Bugün kendinize ait hangi görüntülerle karşılaşmaktan rahatsız olursanız yarın çocuklarınız da ondan rahatsız olacaklar. Çocuklarınızla yakın gelecekte mahkemelik olmak ve ilişkilerinizi bozmak istemiyorsanız dikkat etmenizde yarar var. Onların sağlıklı bir gelişim sürdürmelerini sağlamak, ailemizi korumak ve topluma mutlu bireyler kazandırmak bizim elimizde. Bunu da öncelikle onların mahremiyetine ve kişisel gelişimlerine saygı göstererek sağlayabiliriz.

    Yazının devamı...