Önce ‘şerif’i aramak lazım!

Salı gecesi, İsveç-Danimarka ortak yapımı “Köprü” dizisini izlerken dikkatimi çekti

Haberin Devamı

Dizinin baş karakteri, mesai sonrasında silahını eve götürdüğü için soruşturma geçiriyordu. Sonra araştırdım, Avrupa’da görevde değillerse güvenlik güçleri silah taşımıyormuş.

Çarşamba sabah 09.30’da bir randevum vardı. Yürürken, yol kenarında çok lüks bir araç durdu. Sürücü arabanın anahtarını kenarda bekleyen kişiye vermeden önce belindeki silahı çıkarıp uzattı. Polis olma ihtimali düşüktü ve silahlıydı.

İki saat sonra bir kitap almak için girdiğim alışveriş merkezinin tuvaletinde yanımda elini yıkayan kişinin belinde kocaman bir silah gözüme takıldı.

Öğlen yemeği için restorana giderken de yanımızdan genç bir kadın geçti (25 yaşında ya vardı ya yoktu). Belinde taşıdığı silah ve kılıfı adeta “Beni görün, beni görün” diyordu.

Öğleden sonra, Umut Vakfı’nın kişisel silahlanmaya karşı yürüttüğü büyük kampanya kapsamında gerçekleştirdiği karikatür yarışmasının jüri toplantısı için İstanbul’a geçtim.
Havaalanının girişindeki silah teslim noktasında uzun bir kuyruk vardı.

Aktardığım bu karelerden sonra bekleme salonunda okuduğum “Önce eşini vurdu, sonra kaynanasını” türünden haberler nedense anormal gelmedi. Sigaranın, erotik görüntülerin, şarabın bulanık gösterildiği ekranlarımızda silahın bir “gurur objesi” olarak parlatılarak gözümüzün içine sokulduğunu anımsadım.

Jüri toplantısında “kişisel silahsızlanma” konulu yarışmaya gelen eserlere baktım. Birçok yetişkin katılımcı ne yazık ki “kişisel silahsızlanma” deyince “Savaşlar olmasın, barış olsun” mesajını içeren karikatürler göndermiş. Buna karşın, çocuk katılımcılar, konuyu yetişkinlerden daha iyi kavramış, düğün magandalarını, yorgun kurşun gibi konuları öne çıkarmış. 12 Eylül 1980 sabahı karşılaştığımız askeri darbenin sonuçları bizim için sarsıcı olmuştu ama çocuk aklımla ben de düğünlerde silah atılması yasaklandığı için mutlu olmuştum.

Tiyatrocuların “Çehov kuralı” dediği bir sahne kuralı vardır. Çehov der ki: “Hikâye ile ilgili olmayan her şeyi kaldırın. Eğer ilk bölümde duvarda bir tüfek asılıysa, ikinci veya üçüncü bölümde o silah patlamalıdır. Eğer ateşlenmeyecekse orada olmamalıdır”.

Silahın ruhsatlı ya da ruhsatsız olması, sahibinin eğitimli ya da eğitimsiz olması fark etmez. Anayasamızda ve yasalarımızda belirtilen görevliler dışında bu kadar insanın neden sürekli belde, torpidoda, çantada silah taşıdığını gerçekten düşünmemiz gerekiyor. Duvarlarında “Asla şerifi aramayız (kendi işimizi kendimiz hallederiz)” yazan “vahşi batı” değiliz neticede.

Çehov’un dediği gibi, ortada bir silah varsa sonunda mutlaka patlıyor. Tıpkı önceki gün Konya’da arkadaşının oğlunun sünnet düğününde kazayla kendisini vuran doktorun kullandığı silah gibi...

Haberin Devamı

YALAN SÖYLÜYORMUŞ

25 Ağustos 2018 Cumartesi günü Akit TV’de yayınlanan Ankara Kulisi isimli programı yazmıştım. “Ortadoğu uzmanı, gazeteci” diye tanıtılan program konuğu Suriyeli Daniel Abdulfettah o programda şöyle demişti: “Suriye’den ayrılanların toplam sayısı 3.5 milyondu. BM bu rakamları paylaşıyor. Bunların da sadece 800 bini Almanya’da. Türkiye’nin açıkladığı rakam doğru değil, AB’den para almak için rakam abartılıyor. Ben tam 37 kez kayıt yaptırdım, yani şu anda Türkiye’deki 37 Suriyeli benim”. 

Bu çok iddialı sözler doğal olarak yankı uyandırmıştı. “Bu mümkün mü” soruma birçok okuyucu “Araştırın doğrusunu yazın” karşılığını vermişti.

Önceki gece İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile telefonla görüştük. İlgili kurumlar arasında sağlanan koordinasyonla büyük kent-taşra farkı gözetilmeksizin mükerrer kaydın önüne geçildiğini vurguladı. Yani göç idaresinin açıkladığı resmi rakamların her biri ayrı bir Suriyeliyi ifade ediyordu. Peki Abdulfettah nasıl 37 defa kayıt yaptırmış?

Göç İdaresi’nin kayıtlarında bu sorunun da yanıtı var. Kendisi, 20 yılı aşkın süredir tek bir kayıtla Türkiye’de. Yani ülkemize Suriye iç savaşından çok çok önce gelmiş ve uzun süreli oturum izniyle yaşamaya devam ediyor.

Ne diyeyim, yalancının mumu yatsıya kadar yanıyor!

Yazarın Tüm Yazıları