Bunun tek bir cevabı var: Bilinçli tarımla. Zira toprak zayıflarsa, hastalanırsa; o toplum da zayıflar, hastalanır. Tam da bu yüzden toprak “milli güvenliğin, egemenliğin” temeli. Toprağın sağlığı, bir ülkenin en önemli stratejik değeri. Mustafa Kemal Atatürk, “Ülkenin gerçek sahibi ve efendisi, hakiki üretici olan köylüdür. Milli ekonominin temeli ziraattır” diye boşuna dememiş.
TÜRK FINDIĞI OLMAZSA OLMAZ
Bana bunu hatırlatan, bugün Türkiye’nin ürettiği fındığı dünyaya en çok ulaştıran ‘Ferrero Fındık’ markası oldu. Her şeyden önce; fındık Türkiye toprağının ürettiği, ülkeye en çok gelir sağlayan tarım ürünlerinin başında geliyor. Ülkemiz dünyanın en büyük fındık üreticisi ve bugün Türkiye’nin en büyük tarımsal ihracat kalemi fındık. Yani en güçlü milli değerlerimizden biri. Üstelik diğer ürünlere göre -ihracat geliri kısmında- içeride bıraktığı değer çok daha yüksek. Ferrero Fındık ise Türkiye’de fındık ihracatının yaklaşık dörtte birini gerçekleştiriyor. Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) verilerine göre; 2024 yılında 655 milyon dolar ihracat gerçekleştirmiş.
“Türkiye dünya üzerinde en geniş tarımsal arazide fındık üreten ülke ve Ferrero Fındık olarak bu fındığın yaklaşık 4’te birini ihrac ediyoruz” diyor Ferrero Fındık Genel Müdürü Bamsı Akın.
Türkiye nüfusunun yüzde 49,98’ini kadınlar, yüzde 50,02’sini erkekler oluşturuyor. Bunlar Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2024 yıl sonu verileri. Yani bıçakla tam ortadan ikiye ayrılmışız. O zaman bu iki yarının; haklarda, eğitimde, istihdamda da aynı oranlara sahip olması gerekmez mi? Ama aralarında olağanüstü bir uçurum var! Yine TÜİK’e göre ilköğretimi tamamlayan kadınların oranı yüzde 88’ken erkeklerde bu oran yüzde 97. Karar verici pozisyonlardaysa kadın neredeyse yok gibi. Orta ve üst düzey yönetici pozisyonunda kadın oranı sadece yüzde 20!
İşin bir de şiddet tarafı var ki, siyasilerin gerçekten işi gücü bırakıp buna eğilmeleri gerekiyor: Saha Araştırmaları Merkezi’nin (SAMER) 2025 yılı boyunca ‘Basına yansıyan kadına şiddet vakaları incelemesi’ne göre 420 kadın katledildi. 508 kadın da şüpheli şekilde yaşamını yitirdi.
Devrimci kadınlar
Nüfusun yarısını oluşturan, bir ailede çocukları yetiştiren, evin belkemiği diyebileceğim kadınların durumu böyleyken biz nasıl sağlıklı bir toplum olabiliriz? O zaman acilen işe nereden başlamak ve ne yapmak gerekiyor? Yol haritamız ne olmalı? Bu soruların cevabını verebilecek çok yetkin bir isimle, Türkiye’nin ilk kadın hukuku uzmanı ve 40 yıldır kadın hareketinin öncülüğünü yapan Nazan Moroğlu’yla konuşuyorum. Yüksek lisansını ‘kadının soyadı’ üzerine yapan Nazan Hanım için ‘bu ülkede kadının eşit haklara kavuşması konusunda, Cumhuriyetimizin ilk kadın avukatı Süreyya Ağaoğlu’ndan bayrağı devralmış ve sonrasında en çok mücadele etmiş kadın’ diyebiliriz.
‘Zihniyetlere yansımadı’
“İşe nereden başlamalıyız” diye sorduğumda “Kadını birey, insan olarak tanımlamaktan” diyor Nazan Moroğlu. “Ancak o zaman kadını erkekle eşit haklara sahip bir vatandaş olarak görebiliriz. Bugün aslında anayasada ve kanunlarda bir eksiğimiz yok, Verda Hanım. 2002’de yürürlüğe giren Türk Medeni Kanunu’yla eşler arası eşitlik ilkesi uygun hale getirildi. Ama yasadaki eşitliğin tam anlamıyla yaşama geçemediğini görüyoruz. Bu yüzden acilen zihniyet değişimi için çalışmak şart” diyor.
Moroğlu 17 Şubat 1926’da TBMM tarafından kabul edilen Türk Kanunu Medenisi’nin 1 Ocak 2002’de Medeni Kanun olmasına giden süreci “2002 öncesinde kanunen koca ailenin reisi sayılıyordu. Kadınsa eşine yardımcı olmakla, ailenin düzenini sağlamakla mükellefti. Birey olarak görülmüyor, sadece aileyle özdeşleştiriliyor, aileyle ilgili ev içi sorumluluklar da ona yükleniyordu” sözleriyle adım adım anlatıyor.
Konu kadın hakları olunca kafalar sanki biraz karışık. Doğru bilinen yanlışlar, kavram karmaşası... Cinsiyet eşitliği nedir, kadın olmak nasıl bir şeydir, kadın-erkek eş midir yoksa eşit midir? Tüm bu soruların cevapları birer toz bulutu adeta. İstedim ki bugün kadın hakları meselesine bir daha girelim. Çizgileri netleştirelim. Bunun için de yanıma bu konuya çok kafa yormuş, elini tam anlamıyla taşın altına koymuş isimlerden birini aldım elbette.
2018 yılında Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği’nin (TGSD) eski yönetim kurulu başkanı Nur Ger liderliğinde tam 40 kanaat önderi erkek tarafından kurulan Yanındayız Derneği, kadın haklarını sadece erkeklerle ele alan bir dernek. Bu anlamda Türkiye’deki ilk, dünyadaki 4’üncü oluşum. Cinsiyet eşitliği ‘kadınla erkeğin eşit haklara sahip olması’ anlamına geldiği için; tahterevallinin diğer tarafını, yani erkekleri işe katmadan değişim olamayacağı bilinciyle hareket ediyorlar.
“Amacımız bu eşitsizlik sorunsalının merkezinde olan erkeklerin zihinlerini dönüştürmek, onların düşünce kalıplarını kırmak. Çünkü dönüşüm, tüm paydaşları kapsamadan olamaz. Gayemiz kadınların üstünlüğü değil, Verda Hanım. Biz cinsiyet ayrımcılığına, ayrımcılığın her türüne karşıyız. Hedefimiz her türlü engelden, şiddetten arınmış, eşit ve adil bir toplum yaratmak” diyor Yanındayız Yönetim Kurulu Başkanı Selen Okay Akçalı. Bunun için de 175 üyelerinin yüzde 80’inin erkek olduğunu, hayata geçirdikleri faaliyetlerin tamamen erkekleri hedef aldığını söylüyor.
Dernek öncelikli olarak farklı kurumlardan aldığı fonlarla Türkiye’nin dört bir yanında eğitim programları düzenliyor. “Özellikle mavi yakalı ve eğitim seviyesi daha düşük olan erkeklere ulaşmaya çalışıyoruz çünkü kadına yönelik şiddetin sosyoekonomik şartlar düştükçe arttığını biliyoruz” diyor Selen Okay Akçalı. Buna yönelik olarak yıl boyunca ev içinde işbölümünde ortaklık (bakım, babalık izni), toplumsal yaşama eşit katılım, karar alma süreçlerinde eşitlik gibi konularda önde gelen akademisyenlerin önderliğinde eğitim veriyorlar.
Her an nöbetteler
Derneğin ağırlık verdiği diğer alansa farkındalık ve iletişim kampanyaları. Bunların başında her sene 25 Kasım’da Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde düzenledikleri ‘Nöbetteyiz’ eylemi geliyor. Burada farklı sektörlerden önde gelen erkek figürler (kanaat önderleri, iş dünyası yöneticileri, sanatçılar, sporcular vs.) bir meydanda toplanarak kadına karşı şiddete dikkat çekiyorlar.
Bu yıl Beşiktaş’taki Levent Parkı’nda düzenlenen etkinlikte her yıl olduğu gibi dev bir ekrana Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun hazırladığı, o yıl kadın cinayetlerinde can veren kadınların isimleri yansıtılmış. “Kadın cinayetleri erkeklerin sorumluluğu olduğu için çözümünde kesinlikle erkeklerin olması gerekiyor” diyor Yanındayız Derneği Yönetim Kurulu Başkanı.
Bazı kavramlar vardır ki açıklaması zordur. Bunlardan biri de kesinlikle ‘eğitim’. Mesela ‘öğretim’ desem, anlatması kolay. Okul-müfredat ağırlıklı bir kavram. ‘Eğitim’ deyince derya deniz... Zaten internette yaptığınız ilk aramada da bu ortaya çıkıyor: “Öğretim, bir kişiye yeni bilgilerin aktarılmasıdır. Eğitimse insanlara tecrübe kazandırmaya yöneliktir; bir bilginin deneyimlenmesini ve pratiğe dökülmesini sağlar.”
İşte bu ‘tecrübe yolculuğu’ da kişinin doğumundan ölümüne kadar devam ediyor, anbean. Her şeyi kapsıyor. Bir hayvana nasıl davranılacağı, sokağa çöp atılmaması gerektiği, nasıl yemek yendiği, ahlaki değerler... Hepsi ‘eğitim’in içine giriyor. Dolayısıyla o dönemin kodlarına, ruhuna göre de içeriği sürekli değişiyor. Yani aslında yaşayan, canlı bir sistem.
Hayat yoldaşı
Bana bunları düşündüren, bu sihirli kelimeyi adında taşıyan Türk Eğitim Vakfı (TEV) oldu. Açıkçası vakfın genel müdürü Banu Taşkın’la tanışıncaya kadar, TEV’in sadece burs sağlayan bir kurum olduğunu sanıyordum. Ama Banu Hanım’la sohbet edince, vakfın adında neden ‘eğitim’ olduğunu anladım. Çünkü TEV bu kavramın derinliğini bilen ve onu hayata geçiren bir kurum. 58 yıldır var olan, Türkiye’nin 81 ilini kapsayan, bugüne kadar 340 binden fazla burs veren ve her yıl 20 bin başvuru alan kurum; gençlerin öğretim/okul masraflarını karşılamakla kalmıyor. Burs sırasında ve sonrasında hem staj-istihdam desteği vererek ve kariyer programlarıyla-mentorlukla onları çalışma hayatlarında yönlendirmeye devam ediyor hem de belki de en önemlisi, sosyal-kültürel-sanatsal faaliyetlerle bütünsel donanımlarına hizmet ediyor. Yani onların kökten dönüşmelerini sağlıyor.
“Bir gencin kendi bireysel hikâyesini dinlediğiniz an, siz de o hikâyenin bir parçası oluyorsunuz artık. Dışında kalamıyorsunuz. O hikâyeyi beraber yaratmaya devam ediyorsunuz” diyor Banu Taşkın. Zaten kendi hayatını, vakıfta çalışan herkesin hayatlarını bu hikâyelere adadıklarını onu dinlerken hissetmemeniz mümkün değil. Sanki bursiyerlerin hayat yoldaşı...
Dört yıldır TEV’in genel müdürlüğünü yapan Banu Hanım, özellikle ‘Yüzyılın Felaketi’ denen
Antakya depremi döneminde TEV’in kendini nasıl bölgeye tüm varlığıyla adadığını anlatırken duygulanıyor. “Bizim bağışçılarımız çok büyük oranda ömür boyu veya en azından çok uzun yıllar boyunca bağış yapıyor. Deprem sonrasında her birinin nasıl bir adanmışlık içinde olduğunu görünce bizim sadece burs veren bir yapı olmadığımızı tüm iliklerimde hissettim Verda Hanım” diyor. “Hemen deprem günü 60 kişilik bir ekip kurduk ve kısa sürede bölgede 6 okul inşa ettik. Konteynerde yaşayan bir gencimiz o günlerde kendisini aradığımızda bize ‘İnanamıyorum, demek orada birileri varmış’ diyerek hislerini dile getirdi ve o an konteynere ‘ışık’ girdiğini söyledi. Hatta bunu da bir resme döktü” diyerek bu beraberlik ruhunu her bir bursiyerle yaşadıklarını anlatıyor Taşkın.
Farkındalık artıyor
Sibel Kaya (solda) ve Esra Bezircioğlu (sağda)
Kadın varsa, hayat var demek. Bu, kadınların sadece doğum yapmalarıyla ilgili bir durum değil. Şöyle ki... Mesela ‘kadın kooperatifi’ veya ‘kadın girişimciler’ deyince aklınıza ilk ne geliyor? Muhtemelen reçel, salça vs. ya-
pıp pazarda satan kadınlar topluluğu... Oysa bir kadının üretmesi, o üründen çok daha fazlasını temsil ediyor. Örneğin kilim dokurken kullandığı motiflerin ve kumaşın devamlılığını sağlıyor. Masal anlatırken veya ninni söylerken bile aslında o toprakların tarihini gelecek nesle aktarıyor. Yani binlerce yıllık kadim geleneğin, kültürün, yaşam döngüsünün en önemli kahramanları kadınlar. Tam da bu yüzden bir kadının hayata karışması, bir şeyler üretmesi bir toplumun devamı için yaşamsal nitelikte.
Bana bunları hatırlatan; bu topraklarda kadınların üretmesi, üretmeye devam etmesi için en çok çaba sarf eden kurumların başında gelen Türkiye Kadın Girişimciler Derneği (KAGİDER) ve Garanti Bankası BBVA oldu. İki kurum elini tam anlamıyla taşın altına koymuş ve tüm Türkiye’yi kapsayan bir ağ kurmuşlar. 2006’da ilk tohumunu attıkları ‘Kadın Girişimci Destek Programı’nı yıldan yıla kar topu gibi büyütmüşler. Bugün 50 bin küsur kadın girişimcinin başvurduğu ‘Türkiye’nin Kadın Girişimcisi Yarışması’ adlı ulusal yarışmayı ve Ticaretin Kadınları adlı interaktif platformu kapsayacak kadar genişletmişler.
‘Ticaretin Kadınları’ platformu şu an 60 ilden 3 bin 885 kullanıcı, 1.425 işletme ve 228 derneği kapsıyor. Bu ağa kayıtlı olan kadın girişimciler kendi aralarında ticaret ve yeni işbirlikleri yapabiliyorlar, yerel yöneticilerle bağlantı kurarak ihtiyaç duydukları bilgilere anında ulaşabiliyorlar ve harita üzerinden şehir/sektör/ürün/firma bazlı arama yaparak nokta atışı erişim sağlayabiliyorlar. Bu sene tedarikçilerin de platforma dahil edilmesiyle birlikte kadınların ticaret hacmi çok farklı bir boyuta taşınmış.
Ekosistem gelişmeli
“Projemiz bireysel başarıların çok ötesine geçen, bölgelerindeki kadınlar için çekim merkezi yaratan, toplumsal kalkınmayı hızlandıran bir güç haline geldi. Sadece son 5 yılda 225 milyar liralık büyük bir finansman sağladık ama bu ekosistemi güçlendirmek için finansmanla yetinmiyoruz. Yıl boyu eğitim, yeni pazarlara ulaşım ve görünürlük konularında da onlara yol arkadaşlığı yapıyoruz” diyor Sibel Kaya. Bu kapsamda Boğaziçi Üniversitesi Yaşamboyu Eğitim Merkezi’yle (BÜYEM) birlikte girişimcilere eğitim verdiklerini, fiziksel olarak da Adana, Samsun, Bursa ve İstanbul’da Türkiye’nin dört bir yanından girişimci kadınları buluşturduklarını anlatıyor. “Türkiye’nin Kadın Girişimcisi Yarışması kadınların görünürlüklerini arttırarak diğer kadınlara ‘Ben de yapabilirim’ inancı veriyor. Bizim için asıl önemli olan da ekosistemin bu şekilde gelişmesi” diyor.
Garanti BBVA Genel Müdür Yardımcısı Sibel Kaya “Türkiye’de nüfusun yarısını kadınların oluşturmasına karşın işgücüne katılım oranı yüzde 35 seviyelerinde. Girişimciliğin bu oranı arttırmak için çok etkili bir araç olduğunu düşünüyoruz. Şu an geldiğimiz noktada Türkiye’de kadın girişimcilik oranı yüzde 12 ve daha yapılacak çok şey var. Çünkü kadınların işgücüne katılımının artması hem kadının ekonomik ve sosyal alandaki gücünü arttıracak hem de ülkenin gelişimine ve refahına önemli katkılar sağlayacak” diyerek bunun uzun soluklu bir yolculuk olduğunu vurguluyor.
Düşünün ki tekstil demir-çelikten sonra en çok enerji israf eden yani doğalgaz-su harcayan sektör. Birleşmiş Milletler’in (BM) son raporuna göre; moda endüstrisi, küresel karbon emisyonlarının yüzde 10’unu ve küresel atık suyun tam yüzde 20’sini oluşturuyor!
Tabii ki hiçbir şey satın almayalım demiyorum. Ama ne giydiğimizinsatın aldığımızın farkına varalım ve bilerek seçelim. Mesela bugün üretimde çok daha az su-elektrik harcayan teknolojileri kullanan markalar var. ‘Susuz boyama’ ve ‘susuz finish’
(son bitim işlemi) gibi yeni teknolojiler kullanıldığında, bir ayda 4 kişilik bir ailenin tam 43 yıllık su ihtiyacı kadar su tasarruf ediliyor!
Gerçek maliyet
Sadece havaya, suya, toprağa verilen zarardan bahsedemeyiz elbette. Üretim aşamasında diğer canlılara da çok zarar veriliyor. Mesela giydiğimiz bir kazağın yumuşacık yünleri karşılığında bir koyun yara bere içinde kalabiliyor. Doğru şekilde kırpılmazsa... Aynı şekilde aldığınız tişörtü Bangladeş’te bir günde 10 kuruşa çalışan bir çocuk işçi üretmiş olabilir.
Bugün çok şükür ki farkındalığı artan tüketiciler, bir ürünün ‘gerçek maliyeti’ni sorgulamaya başladılar. Asıl maliyetin ödediğim para değil, dünya kaynakları ve üretim sürecine dahil olan canlılar olduğunun farkındalar. Tam da bu yüzden mesela elyaf üretimi için ağaç kullanan birçok tekstil markası artık sadece ‘kendini çok kısa zamanda yenileyen ağaçlar’ı tercih ediyor.
Giydikten sonrası da...
Ne var ki sıkıntı sadece bir kumaşın üretim sürecinde değil. Siz onu giyerken de çevreye ve kendinize ciddi zarar verebilirsiniz. Örneğin petrol türevi olan sentetik malzemeler ucuz oldukları için tercih ediliyor ama teninize zarar vermekle kalmayıp çevreye de ciddi zarar veriyorlar. Çamaşır makinesinde yıkanırken açığa çıkan büyük miktarda mikroplastik, bu yolla suya yani derelere, denizlere dolayısıyla canlılara karışıyor. Biz de suyla ve balıklarla birlikte bu mikroplastikleri içimize alıyoruz.
Bu soruların en doğru cevabı bence her zaman olduğu gibi doğada saklı: Bir ağacın kökleri ne kadar sağlamsa, dalları da o kadar yükseğe uzanır, bildiğiniz gibi.
Bunları bana düşündüren 15 Ekim - 30 Kasım tarihleri arasında gerçekleşen 2. Uluslararası Akdeniz Bienali/Çağdaş Sanat oldu. Adana, Mersin, Hatay, Kahramanmaraş, Afşin, Osmaniye’de düzenlenen, merkez üssü Tarsus olan bienal, bölgede bir ilk. Yakında Antalya, Gaziantep ve Kıbrıs’ı da içine alacak.
Bu yılki organizasyonun başlığıysa “AKDENİZ! AKDENİZ!/MARE NOSTRUM!” (Latince: Denizimiz). Peki, neden ismi Akdeniz? Ve neden Tarsus merkez?
Önde gelen ressamlarımızdan Ekrem Kahraman; bienalin fikir babası, bayraktarı ve bu fikri hayata geçiren Çukurova Çağdaş Sanat Kültür ve Eğitim Vakfı’nın da kurucusu. “Bu bienal yalnızca bir sergi ve hatta bienal niteliği taşımıyor. Amacımız, kültürler ve uygarlıklar arası kapsayıcı bir diyalog kurmak, hepsini bu bölgede birleştirmek. Zira doğduğum, büyüdüğüm şehir olan Tarsus ve çevresi; insanlık tarihinin, uygarlıkların, dinlerin, doğduğu ve dünyaya yayıldığı bölge. Buranın geçmişinden aldığı bilgeliği geleceğe taşıması gerektiğine inanıyorum. Tarsus aynı zamanda ‘Geniş Akdeniz’ bölgesinin kalbi. Tam da bu yüzden buranın Kuzey Afrika’dan Güney Avrupa’ya, Ortadoğu’dan Körfez ülkelerine tüm bölgeyi kapsayacak bir kültür-sanat merkezi olması gerekiyor” diyor.
60’ın üzerinde yerli ve yabancı sanatçının katıldığı bienalin çağdaş sanat ayağı iki yıl sonra tekrar gerçekleştirilecek. Ancak eşzamanlı olarak her sene farklı kolları insanları birleştirmeye devam edecek. “Akdeniz Bienali/Edebiyat, Akdeniz Bienali/Müzik gibi her yıl birçok ayağı olacak. Halk oyunları, yerel üretim, gastronomi gibi alanları da dahil edeceğiz. Amacımız, kültürel mirasımızı güncelleyerek, geliştirerek geleceğe taşımak” diyor Ekrem Kahraman.Bienale 60’ın üzerinde yerli ve yabancı sanatçı katılıyor.
Müze de kurulacak
Vakıf bu ruhu kalıcı bir merkeze dönüştürmek, küresel çapta bir çağdaş sanatlar müzesi de kurmak istiyor. Bunun için de Tarsus’ta bienalin devam ettiği üç ana mekândan biri olan, Kurtuluş Savaşı sonrasında kurulmuş ve koruma altına alınmış Çukurova Pamuk ve Yün İşleme Fabrikası (Çırçır Depoları) düşünülüyor. “İspanya’nın küçük Bilbao kentinde Guggenheim Müzesi kurulduysa, neden Tarsus’ta da olmasın? Biz daha büyüğünü yapmalıyız. Bu topraklar kültür-sanatın merkezi olmayı hak ediyor. İnsanları bu toprakların binlerce yıldır biriktirdiği bilgeliğin içinde toplamalıyız” diyor usta ressam.
Mustafa Kemal Atatürk 21 Mart 1923’te Türk kadınının Milli Mücadele’deki hizmetlerini anlatırken şu sözleri sarf etmiş: “Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir milletinde, hiçbir kadın ‘Ben milletimi zafere götürmekte Anadolu kadını kadar hizmet ettim’ diyemez! Belki erkeklerimiz memleketi istila eden düşmana karşı süngüleriyle düşman karşısında ispât-ı vücut ettiler. Fakat bunu sağlayan; sırtıyla, kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla, yağmur demeyip, kış demeyip cephenin harp malzemesini taşıyan hep o ulvî, o fedakâr, o ilâhî Anadolu kadınlarıdır!”
Ne var ki 102 yıl sonrasında, bu ülkenin kurtuluşunda erkekler kadar payı olan Türk kadınının cinsiyet eşitliğindeki yeri 148 ülke arasında 135’inci sırada. Bunu ortaya koyan, Dünya Ekonomik Forumu’nun ‘Cinsiyet Uçurumu 2025 Raporu’. Geçen ay Birleşmiş Milletler Kadın Birimi’nin açıkladığı Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Durum Raporu’na göre de dünyanın geri kalanı gibi biz de kadın haklarında alarm veriyoruz. Bugün ülkemizde kadınların istihdam oranı yüzde 31; yükseköğretim mezunu oranı yüzde 22, yönetici pozisyonundaki kadın oranıysa yüzde 21. Bu sonuncusuysa en önemlisi!
Giderek kötüleşiyor
Şirketlerin yönetim kurullarında ve üst yönetimde kadın olması her şeyden önemli, çünkü kararlar buralarda alınıyor. Dolayısıyla kadın olmayınca, o şirketin vizyonundan tutun en alt operasyonlarına kadar kadın aklı ve ruhu yok sayılmış oluyor.
Ki rakamlara bakarsanız ülkemizde kadın aklı ciddi ölçüde dışarıda bırakılmış durumda: Yönetim kurullarında kadın üye oranı yüzde 17,5. Halka açık 475 şirketin 158’inin yönetim kurulunda kadın üye yok! Bu durum giderek kötüleşiyor. Geçen yıl yönetim kurullarının tamamı erkek olan şirketlerin oranı yüzde 33 iken, şimdi yüzde 39’a yükselmiş.
Tam da bu yüzden ‘Yüzde 30 Kulübü Türkiye’ çok değerli bir inisiyatif başlatmış. 2017’den beri Sabancı Üniversitesi Kurumsal Yönetim Forumu (SU CGFT) ev sahipliğinde faaliyet gösteren bu oluşum, yönetim kurullarında kadın üye olmayan halka açık şirketlere çağrıda bulunuyor. Hedefleriyse BIST’teki (Bursa, İstanbul’daki şirketler) tüm şirketlerin yönetim kurullarında da kadın üyelerin olması; BIST Yıldız Pazar ve Ana Pazar’da olan şirketlerde yönetim kurullarındaki kadın üye oranının en az yüzde 30’a ulaşması.
Yüzde 30 Kulübü Türkiye Kampanyası Yönetim Kurulu Üyesi ve Proje Eş Lideri, aynı zamanda İş Dünyası ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği (SKD Türkiye) eski başkanı olan Ebru Dildar Edin bu konuyu tam anlamıyla sahiplenmiş. Toplumsal refah için kadın ve erkeğin eşit seviyeye gelmesi gerektiğini vurguluyor. “Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında uluslararası rekabette öne çıkmak ancak ve ancak kadınlarla erkeklerin eşit şartlarda olacağı bir iş dünyasıyla mümkün olabilir” diyor.