Temuçin Tüzecan

8-0’ın ardından

12 Kasım 2007
NE denebilir ki? Beşiktaşlı olduğunu daha baştan belli etmiş bir kişi olarak, Beşiktaşlı okurların özellikle Hürriyet’in web sitesinde yayımlanan mağlubiyet esprilerine alınmasını çok iyi anlıyorum; çünkü ben de alınıyorum. Ama pek bir şey yapmak da mümkün değil ne var ki...

Yazının Devamını Oku

Yakamozlar deniz tanrısı mı

10 Kasım 2007
Karanlık bir gecede tertemiz bir denizde yüzerseniz, milyarlarca ışık noktasının içinde kulaç atarsınız. Kollarınız kol olmaktan çıkar, ışık saçan büyülü organlara dönüşür. Önceki yaz, yıllar sonra ilk kez Göcek’te yaptığım gibi, sarhoş kafayla denize atlarsanız, içkinin de getirdiği garip farkındalıkla, kendi ışığınızı yarata yarata dibe gidip, şaşkınlık ve coşku ile yüzeye çıkarsınız. Deniz deniz değildir artık; olağanüstü bir doğa harikasıdır. Belli belirsiz el çırpıldığında, tuzlu su içten içe kaynar ve pıtır pıtır sesler çıkartır; iyi dinlerseniz, yeni açtığınız bir gazoz kutusundan ya da şişesinden de benzer sesler gelir.

Denizde, bu seslere milyonlarca minik ışık patlaması eşlik eder. Eğer şanslıysanız, yüzünüze çarpan minik su damlalarının içinde olur ışık patlaması; yüzünüz bir an, çok kısa bir an aydınlanır. Gümüş tozu ile kaplanırsınız bir an.

Yakamoz hoştur kısacası.

Ve artık yalnızca olağanüstü bir doğa olayını tanımlamıyor yakamoz; dünyanın en güzel sözcüğü de.

*

Şarkılardan tanırız yakamozu.

’Yareme tuz diye yakamoz bastım, tek şahidim aydı’ der Sezen Aksu, ama ay olursa yakamoz görülmez aslında, olsa olsa yare hisseder; ki sanırım Aksu’nun dediği de budur.

Ya da çok daha sıradan, ’yakamozlar sandalı sarıp sarmalıyorsa’ sözlerini belki melodisi ile birlikte anımsarız. Yakamozlar sandalı sarıp sarmaladığında aşk başlarmış... Şarkının yalancısıyım.

Ağır top dizeler isterseniz yakamozla ilgili; onlar da var:

Yakamozlar saçarak her tarafından fenerim / Çifte sandal, yüzüyorduk; o yüzer, ben yüzerim.

İmza; İstiklál Marşı şairi Mehmet Akif Ersoy.

Yani anlayacağınız yakamoz deniz demek, İstanbul demek, Ege demek, Türkçe demek.

*

Tüm dünya dillerinden 2500 sözcüğün katıldığı güzellik yarışmasını kazanan yakamoz, bir mikroskobik ateşböceği aslında. Dokunulduğunda kimyasal yapısı nedeniyle ışık üreten bu canlının milyonlarcası biraraya geldiğinde, çevreledikleri hareket kaynağını ışıktan incecik bir gümüş tozuna buluyor. Balık sürüsü, kayık küreği ya da Temuçin’in eli fark etmiyor.

Birbirinden tamamen bağımsız ama farkına varmadan birlikte hareket ederek şaşırtıcı işler yapan Noctiluca Milliaris... Ortak akılları olmadığı kesin.

Almanya’da uzun süre liste başı olan ve bu köşede geçen yıl anlattığım bir roman olan Swarm’da ise bu ve diğer mikroskobik deniz canlılarının, farkına varmadıkları bir ortak akla sahip oldukları anlatılıyordu. İnsanların dünyaya verdikleri zarar nedeniyle bozulan doğal dengeyi önce tekdir sonra kötek ile düzeltmeyi seçen yakamozlar, asıllarına dönüp bir deniz dibi tanrısı halinde insanlara ’artık yeter’ diyor, Amerika’ya bile diz çöktürüyordu bu romanda.

Ve deniz dibi tanrısı, romanın kahramanına Kuzey Kutbu’nun altında dibe çok yakın bir noktada, dev bir ışık huzmesi olarak görünüyor, derin deniz denizaltısını ışık ile sarıp sarmalıyor ve sarsıyor, sonra da barış yaptığını gösterircesine birdenbire kaybolup gidiyordu. Yerinde bir zifiri boşluk bırakarak.

Düşünüyorum da, son birkaç yıldan aklımda neler kaldı diye... Yakamozlu o sarhoş Göcek gecesi açık ara önde gidiyor.

Sessiz ve ışıklı. Sanırım hiç unutmayacağım.
Yazının Devamını Oku

Ölümün eşiğindeki deniz, Karadeniz

3 Kasım 2007
Milyonlarca, milyarlarca ton sanayi atığını ve evsel atığı çöp olarak taşıyan üç büyük ve tarihsel nehir, Tuna, Don, Dinyester ve bu atıkları üreten onlarca Avrupa ülkesi. Diğer yanda atık üretiminde Avrupa’yı aratmayan Türkiye, Bulgaristan. Romanya, Ukrayna, Rusya ve Gürcistan... Tam ortada da Karadeniz.

Türküleri, fırtınaları, insanları ve en azından bizler için kalkanı, hamsisi ile meşhur şu bildiğiniz Karadeniz.

Ölüyor.

Yüz binlerce yıl önce İstanbul Boğazı’nın kuzeyindeki hattın kırılması ile kimilerine göre Nuh Tufanı efsanesini yaratarak doğan Karadeniz’in dibi, daha yaşlı denizlerin, okyanusların tersine zaten ölü, ama buna rağmen olağanüstü bir ekosisteme sahip. Etkisi Boğazlar üzerinden Akdeniz’e, oradan Atlantik Okyanusu’na uzanan doğal dengenin bozulması, insanların yeryüzü üzerindeki yıkıcı etkilerinin üzerinde konuşmaktan pek hoşlanmadığımız sonuçlarının bir başka örneği sadece...

*

Karadeniz Ekosistemini İyileştirme Projesi, Karadeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması Daimi Sekreteryası ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı tarafından yürütülen bir girişim. Su kullanımı ve denizler konusunda küresel duyarlılığı arttırmayı hedefleyen Coca-Cola tarafından da destekleniyor.

Projenin adı hedefini de gösteriyor. İyi de bu nasıl yapılacak? Sorun yalnızca Karadeniz ülkelerinin sorunu değil ki? Tuna’ya kıyısı olan tüm ülkelerin Karadeniz’in içine düştüğü durumda payı var.

Geçen çarşamba gecesi Karadeniz Etkinlik Günü’nün kapanışında dinlediklerim dehşete düşürdü beni, gerçi dehşete düşmeyi de kanıksadık ya.

Milyonlarca ton atığın Karadeniz’in dibini nasıl halı gibi örttüğünü, bu örtünün Karadeniz’i nasıl boğduğunu, nefessiz kalan Karadeniz’in nasıl can çekiştiğini öğrendim.

Dengesiz balık avının şimdi nasıl bir silah olarak geri döndüğünü, yakalanan balık miktarlarının 5-10 yıl önceye kıyasla nasıl büyük ölçülerde azaldığını dinledim.

Sonra İstanbul’da hálá palamutun ne kadar az olduğunu düşündüm. Balıkçı "Abi önce lüfer geldi; palamut yok ortada" demişti geçen gün. Daha önceki yıllarda tersi olurmuş.

Nedenini, niçinini ne o, ne ben düşünmüştük.

*

Karadeniz üzerinde gezen dev tankerlerin taşıdığı milyonlarca ton petrolün ateşlediği sanayi tesislerinin atıklarının dönüp dolaşıp yeniden Karadeniz’e gelmesi manidar tabii.

Bir petrol sızıntısının yarattığı çevresel sorunların aciliyeti sorunlardan kaçmamızı olanaksızlaştırıyor. Ama bin petrol sızıntısına bedel Tuna Nehri’nin taşıdığı kirlilik, ağır metaller, evsel atıklar her nedense bizi pek ilgilendirmiyor.

Ve balık mevsiminin açılması ile birlikte kirlenen ve ağır metallerle yavaş yavaş zehirlenip, zehirleyen Karadeniz’in bereketinden nemalanmaya başlıyoruz, hiç düşünmeden.

Allah’tan yunuslar var. Yunusları anlıyoruz, bize benziyorlar, onların kaybolması bazılarımızı tedirgin ediyor. Balıkçılar ise balığın azalmasını yunusa bağlayıp, ona savaş açıyor. Karadeniz Etkinlik Günü’nün bu yıl ana konusu yunuslardı o yüzden, yunusu kurtarırsak kendimizi kurtarırız çünkü.

Balık tutmak, pislik boşaltmak ve hemen dibine yol yapmak dışında neredeyse hiç kullanmadığımız bir denize en uzun kıyısı olan ülkeyiz. Denizle ilişkimizin niteliği malum; yok gibi. Yeni yeni ısınıyoruz daha. Tamam Karadeniz’e sarılıp yatalım demiyorum ama biraz daha ilgi göstersek, kötü mü olur?

Tanıdık sular, bilmediğimiz kıyılar AKDENİZ

Amerika’da gezi yelkenciliğinin önde gelen dergisi Cruising World’ün Kasım sayısında Akdeniz ele alındı. Dergi daha önceki sayılarında da Libya’dan Tunus’a, Hırvatistan’dan Türkiye’ye birçok ülkeyi dünyada en çok kayıtlı teknesi olan Amerika’ya tanıtmıştı.

Cebelitarık’dan Süveyş Kanalı’na uzanan Akdeniz ya da Romalılar’ın deyimi ile Latincesiyle Mare Nostrum yani ’Bizim Deniz’, gerçekten de denizlerin kraliçesidir; varsa tabii.

Her nedense Türkçesi Akdeniz’dir; neresi ak belli değil ama. Karaların ortasıdır, batıp çıkan uygarlıkların beşiğidir. Bugün dünyanın bulunduğu yerin, bilginin, kültürün büyükçe bir bölümünün üretildiği denizdir ve kıyılarında 1000 yıldır yaşadıktan sonra, tam olarak yararlanmasak da artık bizim denizdir de.

Amerikalılar artık dünya denizlerinde daha fazla bayrak dalgalandırmaya başladı. Yalnızca savaş filoları ile değil, yelkenli tekneleriyle. Ege ve Akdeniz’deki marinalarda yaz kış konaklayan çok sayıda Amerikan bayraklı Amerikalı teknesi var bugün. Ve onların anlattıkları Akdeniz’i çekici bir vaat olarak sunuyor artık.

Cruising World, son sayısında Cebelitarık’dan girip Süveyş’den çıkıyor. Batı- Doğu eksenindeki onlarca bölgenin sunduğu güzel yelken olanaklarının anlatıldığı derginin Kasım sayısı, kışa girdiğimiz şu günlerde önümüzdeki yazın planlarını yapan bizler için bile bir rehber niteliği taşıyor.

"Zavallı turistler. Her yıl milyonlarcası sardalya kutusu uçaklarda Akdeniz’e ulaşıyor. Denizi görmek için otobüslere tıkışıyor. Ama ben, Ranger’in mürettebatından biri olarak önümde bir perdenin açıldığını ve masmavi bir halı uzandığını görüyorum" diye başlıyor yazısına Jim Carrier. Anlattığı Cebelitarık Boğazı’ndan sonra gördüğü ilk Akdeniz.

Sonra neredeyse liman liman anlatıyor Akdeniz’i: "Unutmayın. Buralar kadim topraklardır. 17 ülkede 50 dil konuşulur. Terörizm akıllarda elbette ama asıl sorun yoksulluk" diye devam ediyor. Carrier yazısını, "Akdeniz üstsüz kızların güneşlendiği ve patates tavası da yenen tozlu bir mitolojik çöp kutusu değil. Buraya tekneleriyle gelenler, henüz tam olarak barışı bulmamış toprakların bizim damarlarımızda da dolaşan epik öyküsüne yelken açarlar. Akdeniz, hem tanıdık sulara dönüştür, hem bilmediğimiz kıyılara bir yolculuk" diyerek tamamlıyor. Güzel değil mi?

Ege Denizi deyince ağırlıklı olarak Yunanistan anlatılıyor dergide. Ege’deki Yunan Adaları ile ilgili ayrıntılı bilgi var.

Türkiye’ye gelince... Akdeniz’in en ilginç ülkesi olarak nitelenen Türkiye’ye ziyaretin herkesi memnun edeceği özellikle belirtiliyor. Ege’deki marinaların çok gelişmiş olduğu Akdeniz kıyılarındaki marina eksikliğinin derin ve korunaklı koylarla telafi edildiği anlatılıyor.

Anlaşılan bu kış birçok Amerikalı Akdeniz hayalleri kurarak geceleri sabaha çevirecek. Haklılar tabii, ne de olsa bu deniz, bizim deniz.
Yazının Devamını Oku

Doktor görüşü eleştirilebilir

29 Ekim 2007
HÜRRİYET’in Kelebek ekinin 29 Eylül günü manşetindeki haber, bir türlü sonlanmayan Hüsnü Şenlendirici, Nazire Şenlendirici ve Deniz Seki arasındaki üçlü oyuna ilişkindi.

Yazının Devamını Oku

Begonvile adını veren adamın öyküsü

20 Ekim 2007
Gencecik bir adamken, kendi parası ile Güney Kutbu’na komşu Falkland Adaları’nda bir koloni kurmuş. Falkland’ın kolonileri meşhurdur; penguen ve ayı balığı kolonileri, sert rüzgarın bir ucundan aşıp geçtiği Trakya büyüklüğündeki bu adaların birkaç bini bulmayan insan nüfusundan ziyade asıl sahipleridir.

Bölgeyi kendi arka bahçesi gören İspanya ile ülkesi arasında Falkland kolonisi yüzünden ciddi siyasi sorunlar doğduğunu görünce, dönüp yerleştirdiği insanları gemilere yüklemiş ve Güney Okyanusu’na açılıp gitmiş. 37 yaşındaymış daha.

1986 yılında 4 yıl önceki Arjantin - İngiltere savaşının ardından durumu görmek için gittiğim Falkland’dan bu insanların ayrılması bana kalırsa çok hayırlı olmuş çünkü Falkland ancak oraya daha sonra yerleşen İskoç asıllı Britanya kolonicilerinin rahat edebileceği bir yer: Koyunlar var, sert bir okyanus rüzgarı altında golf oynayabiliyorlar ve genellikle karanlık.

İskoçya’nın en kuzeyi zaten böyle. Bir de para harcayacak yer yok pek; o da uyar İskoçlar’a.

Falkland Adaları’ndaki evlerini terk ettikten sonra gemilere binip Güney Okyanusu’na açılanlar, hemen değilse bile okyanuslardaki uzun gezintilerinin sonunda nihai duraklarına vardıklarında benzer şeyler hissetmişlerdir.

18. yüzyıla ait bir öykü bu.

*

Kont Louis Antoine de Bougainville bir Fransız soylusu.

Fransa’dan Kanada’ya, oradan Falkland Adaları’na uzanan, Macellan Boğazı’nı geçip Güney Amerika’nın Batı kıyılarından yukarıya ve Büyük Okyanus’un ortalarındaki Tahiti’yi ’keşfetmesi’ ve bu adaları Fransa’ya resmen ilhak etmesi ile süren bir yaşamı var.

1769 yılında La Boudeuse fırkateyninin komutasında Kanada’dan başlayan dünya turu, 1769’da Saint-Malo’da bittiğinde, emrindeki 200 kişiden 193’ünü geri getirmiş olması, o dönemin şartlarında dünya yörüngesine bir roketle fırlatılmak kadar riskli olan okyanus denizciliği açısından da önemli. Demek ki, çok adam öldürmeden de gemi komutanlığı yapmak mümkün olabilirmiş fikrinin elle tutulur ilk kanıtı bu.

Ansiklopedi okumaktan çocukluğundan beri hoşlanan bir adam olarak, ilk baskısı 1976’da yapılan ve 2005 ve 2006 yıllarında yenilenen Oxford Companion to Ships and the Sea kitabı beni denizlerin üstünde ve altında bir sürü yere götürdü, bir sürü insanla tanıştırdı. Bu Kont da onlardan biri.

*

Özellikle tarihi kişilerin hayatlarını okurken, eskiden insanların nasıl çabucak olgunlaştıklarını düşündüm bir kez daha. Kont Antoine de Bougainville, 37’sine geldiğinde kocaman bir maceraya imza atmış; insanları korumuş, kurtarmış, öldürmüştür de. Olsun.

Ve bir de 2 şeye adı verilmiş; biri Papua Yeni Gine’nin bir parçası olan Bougainville Adası, diğeri ise meşhur begonvil çiçeği. Ağaçlaşan, evleri hemen sarıveren, sert rüzgarda bile çiçekleri zor dökülen Ege kıyılarının mor begonvili.

Soyadımın evrensel bir çiçek adı olmasını ben de isterdim doğrusu ama artık iyice karta kaçmış durumdayım.

Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’un fethi sırasında 21 yaşında olduğunu öğrendiğimde 16-17 yaşındaydım. Ben de 21’e kadar bir çok şey sığdırmaya çalıştım ama yaşadığım yüzyılın yanlışlığı beni engelledi. Neyse, hem kendim hem de insanlık adına, bu konuyu geçelim hemen.

37’liklerin beşi bir yerde

Yelkenciler ailelerini de denize çıkmaya ikna ettiklerinde gidecekleri yol bellidir; paraları kadar bir yat, yani kamarası, küçük de olsa bir mutfağı ve tuvaleti olan bir tekne almak. Bu 8-9 metrelik bir tekne de olabilir, 20 metrelik bir tekne de... Kimin ne kadar parası olduğuna ilişkin bir karar bu.

Son yıllarda, uluslararası tekne üreticileri, Anglosaksonların teknecilikteki üstünlüklerini vurgular bir şekilde, onların uzunluk ölçüsü feet ile ifade edildiğinde 37-40 feet arası, yani 11.5- 13 metre arası teknelere kalite ve fiyatlandırma açısından büyük özen göstermeye başladılar. Aradaki 1.5 metre boy farkı yatların iç hacmi ve kullanılabilir mekanları açısından da, performans açısından da önem taşıyor ve bu da fiyata yansıyor.

37 feetlik tekneler, küçük yatlarda pişip de biraz daha büyümek isteyenlerin tercihlerinin alt sınırı oluyor iyiden iyiye. Bir sonraki durak ise genellikle 40 feet.

37 feet teknelerin 2, çok sıkıştırılırsa 3 özel kamarası bulunuyor. Tuvalet sayısı ise 1.

Verilen fiyatlar başlangıç fiyatları. Seçenekler arttıkça fiyat da artıyor. Tekne için kredi olanakları henüz çok sınırlı.

Elan 37

Slovenya’da kayak üreticisiyken tekne üretimine geçen Elan’ın bu modeli sportif, içi modern. İngiliz tasarımcı Rob Humphreys tarafından çizilen tekne Türkiye’de Yunanistan şirketi Argolis tarafından temsil ediliyor. Fiyatı: 110 bin Euro


Salona 37

Hırvatistan’da üretilen el yapımı tekne, 2006’da Avrupa’da Yılın Teknesi seçildi. Sportif performansı kaliteli işçilik ile sunuyor. Türkiye temsilcisi Sumarin. Fiyatı 120 bin Euro

Beneteaus Oceanis 37

Beneteau’nun yenilenen Oceanis serisinin son teknesi. Charter şirketlerinin talepleri doğrultusunda hazırlanmadığı anlaşılan bu tekne, performansı ve tasarısı ile güzel görünüyor. Türkiye temsilcisi Tezmarin. Fiyatı: 95 bin Euro

Hanse 37

Almanya’nın doğusundaki küçük bir kasabanın unutulmuş bir üreticisiydi Hanse. Sonra tasarımı ile dikkat çeken, kullanıcının istekleri doğrultusunda modüler olarak her türlü değişikliğin yapılabildiği tekneleri ile piyasada adını duyurmaya başladı. Hanse 37, bu teknelerden biri. Türkiye temsilcisi Megamar. Fiyatı: 95 bin Euro

Grand Soleil 37

İtalya’nın kaliteli markasının en küçük modeli. Gezi için dense de, aslında alan yarış için alıyor. Türkiye temsilcisi A & G Yatçılık. Fiyatı: 149 bin Euro.
Yazının Devamını Oku

Fastnet’te yine ölümüne yarış

13 Ekim 2007
Fastnet, İrlanda açıklarında bir deniz feneri... Tüm deniz fenerleri gibi çok önemli, çünkü okyanusun ortasından çıkıveren bir kayalığı işaret ediyor. Önemli olduğu kadar da anlamlı... Bunun nedeni de, adını verdiği ünlü okyanus yarışı... 1979 yılında 15 yatçının öldüğü yarıştan sonra tehlikeleri ortaya çıkan ve bu nedenle çekiciliği artan Fastnet, bugün artık, en önemli yarış yatlarının sınandığı bir dev arena oldu. Geçen ağustos ayında yapılan son Fastnet de, aynı 1979 yılındaki kötü hava şartlarında yapıldı ama yine de bir parkur rekoru kırıldı.

İngiltere’nin önemli limanı Southampton’daki Royal Ocean Racing Club yani Kraliyet Okyanus Yarış Kulübü tarafından düzenlenen Fastnet Yarışı, 1979 yılında denizciliğin fazlasıyla sınandığı, bu nedenle teknik olanakların sonuna kadar kullanılmadığı, örneğin elektronik cihazlara izin verilmeyen bir yarıştı. İsteyen katılır, hiçbir teknenin yarışa uygunluğu denetlenmezdi; telsiz bulundurma zorunluluğu bile yoktu.

1979 yarışının, 10 şiddetinde fırtına eşliğinde tamamlanmasından ve 15 kişinin ölümünden sonra her şey değişti; telsiz bulundurma zorunluluğu getirildi, yarışa katılım için ön elemeler başlatıldı. 1983 yılında da elektronik teçhizat kullanımı serbest bırakıldı.

Yıllar içinde Fastnet Yarışları sorunsuz yapıldı. Hava şartları hep ağustos normalleri içinde seyretti... Taa ki, 2007’ye kadar...

Bu yıl hava aynı 1979 gibiydi ve ilk kez yarışın başlangıcı fırtına nedeniyle ertelendi. Bu yarış tarihinde bir ilk.

Kurumsal desteğin yelken yarışları ile ne denli içiçe geçtiğinin bir göstergesi olarak adı Rolex Fastnet ’07 olan yarış 14 Ağustos günü başladığında 217 tekne yelken basmıştı. Kısa sürede, 159 tekne yarışı terk etti. 3 teknenin direkleri kırıldı; ancak 58 tekne yarışı tamamlayabildi. Parkur rekoru da ICAP Leopard adlı yepyeni bir süperyat tarafından kırıldı.

Katılanların "vahşi", "tekneyi parçalayacak kadar sert" ve "gerçekten ama gerçekten bir felaketti" diye tanımladığı hava şartları garip olaylar yarattı. Örneğin, ICAP Leopard’ın milyarder sahibi Mike Slade, "30 deniz miline varan hızlarla İrlanda Denizi’nde 20 mil gittikten sonra duvara çarpmış gibi durduk. Bu rüzgar çukuruna düşmüştük; hiç esmiyordu. Olağanüstü garipti" diye anlatıyordu durumu.

Birbirinden bağımsız durduklarında çok masum görünen 3 alçak basınç sisteminin, tek bir alçak basınç sistemine dönüşmesi ile oluşan hava koşulları, kuzey ve kuzeybatıdan çok sert rüzgar esmesine yol açmakla kalmadı, yön değişiklikleri ile de yarışa katılan tekneleri altüst etti. Kuzey Kutbu’ndan esen rüzgar yatçıları ağustos ortasında dondurdu.

İngiltere’nin güneybatısında Cowes’da yelken basan tekneler önce teker teker sonra toplu halde havlu atmaya başladı. Örneğin Plymouth Limanı küçük ya da büyük hasar gördüğü ya da cesareti kırıldığı için yarışı terk eden 137 tekne ile doldu birden.

Tekneler İrlanda denizine açıldıklarında, yolun yaklaşık yarısındaki sığ kumluğun kaldırdığı dalgalar, aynı 1979 yılında olduğu gibi çok karışık, dümen tutması çok zor denizler yarattı. Ve bu zorlu parkurda, fırtınadan hızlı kaçabilen büyük tekneler önemli avantaj elde etti.

608 deniz millik yarışta parkur rekorunu 1 gün 20 saat 18 dakika ile ICAP Leopard kırdı. Yarışı kazanan ise boyu bu teknenin tam yarısı olan İrlanda bayraklı Chieftain’dı. Bu iki teknenin ortak özelliği de ünlü tasarımcı Bruce Farr’ın stüdyosundan çıkmalarıydı.

Dünyanın en büyük yelken şenliğinin düşündürdükleri

Dergilere bakmayı çok severim. Bakmayı lafını rastgele kullanmadım; önce bakıp, sonra ilginç olanları okumayı. Beni en çok dergiler götürür gitmek istediğim yerlere.

Yelken dergilerinin yeri de ayrıdır. Yıllar önce İngiltere’deyken biriktirmeye başladığım dergileri, İstanbul’a kesin dönüş sırasında bırakıp geldiğim için nasıl pişmanım bilseniz. Ama o kayıpları şimdi telafi ediyorum; ev, değil atılması, dokunulması ya da yerinin değişmesi halinde bile, ciddi arızalar çıkartacağımı açıkladığım için dokunulmazlık zırhı kazanmış yelken dergileri ile dolmaya başladı. Bir söylentiye göre, ev yıkılabilirmiş bile.

Türkçe dergilerin dışında, Amerika ve İngiltere’de yayımlanan önemli yelken dergilerinin tümü evde. Almanca, Fransızca dergiler de var; oysa Almanca ve Fransızca bilmem. Yolculuklarda resimlerine bakmak için almıştım zamanında.

*

En çok sevdiğim dergilerden Yachting World’de, her yıl adet olduğu üzere, ağustos ayındaki Cowes Week, yani dünyadaki en büyük yelkenci - yatçı buluşması anlatılıyordu. Resimler, yazılar... Hep denir ya; ağzımın suyu aktı diye... Aynen.

Kadın erkek, genç ihtiyar, İngiliz ve değil; 8500 yelkenci, 997 tekne, 100 bin seyirci ve 3 bin 500 şirket konuğu... Ölçek çok büyük; katılımın bu kadar ciddi olmasının nedeni, İngilizler’in damarlarında kan kadar deniz de akması belki.

Önce dergideki fotoğraflara bakıyorum; sonra web-sitesindekilere. Bir cümbüştür gidiyor.

Yarış yelkenciliğinin dünya çapındaki isimleri; Robin Knox-Johnston ile Ellen MacArthur bir yanda, İngiltere’de yaygın olan Swallow tipi teknede ağızlarında keyif veren geniş bir gülümseme ile yelken yapan, isimleri hiç bilinmeyen ve bilinmeyecek olan 3 yaşlıca yelkenli öbür yanda.

İşte denizin yelkenin keyfi.

*

İngilizler’in damarlarında kan kadar deniz de akıyor belki dedik ya az önce. Bir de örgütleri var tabii ki. İngiltere’deki binlerce denizcinin çatı örgütü RYA; Kraliyet Yatçılık Derneği. Tüm kulüplerle danışma içinde kararlar alan ve denize çıkan herkesin haklarını koruyan bu dernek aynı zamanda İngiltere’de Yelken Federasyonu işlevi de görüyor. Damarlardaki deniz mi örgütü kurup işletiyor, yoksa, örgüt mü damarlara deniz zerk ediyor bilmiyorum. Bildiğim, RYA tipi geniş çatılı ve danışmaya dayalı örgütlerin hep katılım ve başarı getirdiği.

"Türkiye nereye gidiyor" diye düşündüğümde; üzülüyorum doğrusu. Katılım ve katkı aramayan, dar çevrede kalmaya kararlı görünen, yelkeni her şeyden önce bir yaşam tarzı olarak algılamayı reddeden bir yelken yönetiminin elinde nereye giderse, oraya gidiyor.

Swallow’da yelken basmış 3 yaşlı İngiliz’in geniş tebessümleri aklımda dergiyi kapatıyorum; biraz buruk.

Fastnet fatihi ICAP Leopard

Geçen ilkbaharda denize indirilen Leopard, efsanevi tasarımcı Bruce Farr’ın stüdyosunda yaratıldı. "Yüksek performanslı bir okyanus yarışçısı" olarak nitelenen bu tekne 30.48 metre boyunda; neredeyse 1400 metrekare yelken basabilen teknenin direk yüksekliği 46.9 metre. Boyuna göre çok ince. Su altında, oynak salmanın yanısıra önde iki tane oynak kanadı ve tek dümeni var. Oynak salmanın tekneye getirdiği denge avantajını, ancak 200 kişi teknenin bir tarafına yığılırsa sağlamak mümkün olabiliyor; üstelik bunu ağırlık yaratmadan yapıyor. Bu da son Fastnet yarışındaki gibi büyük denizli, sert rüzgarlı havada olağanüstü avantaj sağlıyor. Leopard’ın eski rekoru 8 saat ile kırmasının temel nedeni de bu zaten. 13.7 deniz mili hız ortalaması ile yarışı bitiren Leopard’ın zaman zaman 30 deniz mili gibi çok yüksek hızlara ulaşması, bu süperyatın yeteneklerini açıklıkla sergiliyor.
Yazının Devamını Oku

Facebook yelken bastı

6 Ekim 2007
Yelken, bilinen en eski enerji kaynağından, rüzgardan gücünü alsa da, yelken yapanlar çok ama çok fenni. Bunlardan biri benim; ayıptır söylemesi. Gecikerek de olsa keşfettiğim Facebook, tıkadığın her yere sızan su gibi bir meret olduğundan ve bunun da ötesinde hafif alışkanlık yapma özellikleri bulunduğundan, beni birkaç gündür epey meşgul etti.

Ve bu meşguliyetin sonunda, Facebook’un yelken hali üzerine bir yazı yazmak kaçınılmaz oldu.

*

Biraz kendi kişisel sayfamla oynayıp, arkadaşlıklar kurduktan sonra, yoldaşların (komünist anlamda değil canım, aynı yola gidenlerin, yani aynı şekilde düşünüp, aynı şeylerden keyif alanların) buluştuğu gruplar olduğunu ve bunların tarafımdan da oluşturulabileceğini fark ettim; 47 yaşında biraz zaman alıyor haliyle.

Girişimcilik ruhumun hafiften başını kaldırması ile birkaç grup kurdum, birkaç gruba üye oldum filan. Sonra, yelkenle ilgili gruplara bakmak aklıma geldi ve gördüm ki, yelken henüz Yahoo tartışma grupları seviyesinde kalmış; yelkeni Web 1.0’dan Web 2.0’ye taşıma zorunluluğunun dayanılmaz ağırlığı içinde çalışmalara başladım.

Sonuç şimdilik iyi.

Yahoo üzerindeki sanal yelken kulübü Gezgin Korsan’ın Facebook şubesini açtım; ilk fırsatta Gezgin Korsan’a teslim etmek istiyorum, mülk sahibi o çünkü.

Yelkenciler Lokali’ni Facebook’a taşıma önerisini kibarca ilettim; kabul gördü.

Denizciler Sivil Toplum İnisiyatifi DSTİ de hemen taşındı. Şimdiden 100’e yakın üyesi var bu 3 grubun ve her saat artıyor.

Bana sorarsanız, Facebook ve benzeri internet araçları örgütlenerek ilerlemek için inanılmaz olanaklar sunuyor. Burada açılacak bir grubu, her türlü işin yapılmasına olanak sağlayacak bir platforma dönüştürmek mümkün.

O nedenle, Türkiye Yelken Federasyonu adı altında bir grup kurdum hemen.

"Türkiye’de yelkenciliğin geliştirilmesini isteyenlerin buluşabileceği bir gruptur" diye tanımladığım bu grubu, Türkiye Yelken Federasyonu’na hemen teslim etmeye hazırım; yeter ki, sorunları kendi aralarında tartışan binlerce yelkencinin seslerini duyma ve bu tartışmalara katılma iradesi göstersinler.

Bu grubu kullanmaya başlarlarsa, kulüpler ile de çok daha yakın ilişki kurabileceklerdir.

Benden önermesi.

Cap Istanbul dünya dergisinin kapağında

Dünyanın en önemli yat dergilerinden İngiliz Yachting World, Eylül ayında kapağına bu yıl Haziran ayında yapılan Hürriyet Cap Istanbul yarışından bir fotoğrafı taşıdı.

Akdeniz’in en önemli yat yarışlarından biri haline gelen Cap İstanbul, 2008 yılında da yapılacak. Marsilya - İstanbul arasında tekrarlanacak yarışa ara etap olarak Yunanistan’da Mora Yarımadası’nın güneyindeki Kalamata Limanı eklendi.


Türk yatçılığı sınıf atladı

Türkiye’de girdiği yarışlarda hep başa güreşen Team Oğuzhan, Mumm 30 tipi Oğuzhan Junior ile İtalya’nın Sardinya Adası’nda Dünya Şampiyonası’na katılıyor. Bugüne dek çoğunlukla Türkiye sınırlarının dışında yelken basmayan Türk yat yarışçıları, Oğuzhan Junior’un bu adımı ile ilk kez ciddi biçimde Akdeniz’e açılmış oluyor.

Yarış yelkenciliğinin en pahalı dallarından biri yat yarışlarıdır. Büyük bir ekip ve nispeten büyük tekneler gerektirdiği için, Türkiye’de yat yarışları genellikle Türkiye karasularında yapılır ve bazen de Ege’de Yunanistan karasuları ve limanlarını da içerir.

Yat yarışçılığını bir hobinin ötesine giderek yapan Team Oğuzhan’ın iki teknesi var. Biri, dünyada ayrı bir sınıf olarak yarışları düzenlenen Farr 40 tipi Oğuzhan Too, diğeri de Sardinya’daki yarışlara TUR 9992 yelken numarası ile katılan Mumm 30 tipi Oğuzhan Junior. Bu iki tekne Türkiye’deki yarışlarda yarış için tasarlanmış olmalarından ve ekip olmuş ekiplerinin deneyimlerinden ötürü hep başa güreşirler.

Sardinya’daki Dünya Şampiyonası’nın önemi, hiçbir resmi kuruluştan yardım almayan bir Türk ekibinin, kendi olanakları ile bu yarışa katılması. Bugüne dek teknelerinin gücünü diğer Türk yarışçılarına karşı avantaj olarak kullananların, profesyonellerin arenasında kendilerini sınayacak olmaları. Kuşkusuz, Türkiye’de yat yarışçılığını geliştirecek önemli bir adım bu.

Dünya Şampiyonası’na bu yıl kayıt yaptıran tekne sayısı 44. Ağırlıklı olarak İtalya’dan ama yatçılıkta başarılı tüm ülkelerin katıldığı yarışın ilk 3 ayağından sonra Oğuzhan Junior 88 puanla 19. sıradaydı ve 8 ayak daha yarışılacaktı.

Katılımın ötesinde, bu sonuç kuşkusuz başarılı çünkü yat yarışçılığı parkurun, yerel hava koşullarının bilinmesini gerektirir. Sınırlı bir bölge bilgisi ile katılınacak yarışta başarı da sınırlı kalır. Sıralamada, Sardinya açıklarındaki parkuru çok iyi bilen İtalyan teknelerini dışarıda bırakınca, Oğuzhan Junior 10. sıraya kadar yükselebiliyor. Birinci ise ABD ekibinin Barking Mad adlı teknesi.

Sonuç ne olursa olsun, ki şimdilik iyi görünüyor, Türkiye’de yat yarışçılığı ve genel olarak yatçılık birkaç yıldır gözlenen gelişmesine yeni bir aşama eklemiş durumda. Tek tip teknelerde ve uluslararası rekabet içinde yarışabilen ve bunu başarıyla gerçekleştiren ülke sayısı 5’i geçmiyor.

O nedenle teşekkürler Team Oğuzhan ve kurucusu Sedat Gülçağlayan’a.

Tek tip tekne nedir?

Yatları sınıflara ayırmak zordur çünkü yüzlerce tip yelkenli tekne üretilir dünyada. Yelkene rekabeti sokmak ve tekne farklılıklarının sonucu etkilemesini önlemek için tek tip yat sınıfları oluşturulur.

Bunlardan biri adını Mumm şampanyalarından alan Mumm 30 tipi teknelerdir. Küçük, açıkdeniz tekneleridir bunlar. Boyları 9.43 metredir; 2056 kilo çekerler. Bu teknelerin her şeyleri birbirinin aynıdır ve yarış öncesinde çok ciddi ölçümler yapılır tekrar tekrar.

Mumm 30 teknelerinin tasarımcısı Bruce Farr’ın bir üst boy yarış teknesi de Farr 40’dır. O da, tek tip yarış yatlarının önde gelenleri arasında sayılır.
Yazının Devamını Oku

Sis düdüğü duyduğunuzda şöyle bir doğrulun

29 Eylül 2007
Sesleri uzaktan, belli belirsiz gelirdi. Yaklaştıklarını sesin tonundan, yankılanmalarından anlardım. Önce Mühürdar’daki, sonra Bahariye’deki evde sisli gecelerde ya da yoğun tipili günlerde Şehir Hattı gemilerinin hüzünlü düdükleri kış aylarının çok sevdiğim sesleriydi.

Sonra o seslerden giderek uzaklaştım. Ve zaten sesler de değişmeye başlamıştı.

*

Kişisel tarihimin iz bırakan tat, koku ve seslerinden biridir Şehir Hattı vapurlarının sis düdükleri. Kafa kağıdında doğum yeri olarak Kadıköy yazan benim gibi biri açısından vapurlarla haşır neşir olmak çok şaşırtıcı değil tabii ki.

Köprüler yoktu daha; köprü dendiğinde akla eski Galata Köprüsü gelirdi ki, oradan da İstanbul’un en güzel vapurları, Fenerbahçe ve Dolmabahçe Adalar’a, Yalova’ya seferler yapardı. "Karşı"ya geçmek için vapur kaçınılmazdı.

Annemle lükse otururduk; is kokan buharlı bir vapurun, örneğin İnkılap’ın pembe sert döşemeli salonunda, bilmiyorum kaç para verip, ortasından yırtılmış sarı biletler alırdık üniformalı bir görevliden. Makinenin tıkır tıkır buharlı sesini şimdi bile duyabiliyorum. Kaptan aniden yol verince gecikme ile dönmeye başlayan uskurlarının yarattığı titremeleri hissedebiliyorum hálá.

Genellikle Karaköy’e yanaşırdı vapur; daha Kadıköy-Eminönü seferleri başlamamıştı.

Üniversiteye giderken köprü açılmış olmasına rağmen, belediye otobüslerinin, otobüs yetse bile mazot olmadığı için seferlerin sınırlandığı Ecevit yılları.

İlk kez işe giderken de vapura binmiştim. Yetişeyim diye koşarak atladığım vapurda ayak bileğimi kırmışlığım da vardır.

*

Tüm bunları bana düşündüren Kitap Yayınevi’nden çıkan Türkler ve Deniz adlı kitap oldu. 2005 yılında Bahçeşehir Üniversitesi’nde düzenlenen II. Uluslararası Tarih Sempozyumu’nda sunulan bildirilerin derlendiği kitapta okuduğum Yardımcı Doçent Murat Koraltürk imzalı "İstanbul’da deniz ulaşımı: İşletmeler, gemiler-gemiciler, yollar-yolcular" başlıklı bildiri, vapurların İstanbul’da yaşayan herkesin kişisel tarihini nasıl etkilediğini anlatıyor.

Kayıkçılıkla başlayan bir tarihi var İstanbul’da deniz ulaşımının. 1844 yılında tam 16 bin kayık, 19 bin kayıkçı faaliyet gösterirmiş. Osmanlı’nın modernleşme süreci, zamanı daha iyi kullanma talebi ile örtüşünce vapurlar girmiş devreye.

Rekabet yoğunmuş. Bir tarafta vapurlarına bakan, seferlere tertemiz çıkartan Şirket-i Hayriye, öbür tarafta katran karası İdare-i Mahsusa... İdare-i Mahsusa, Adalar ve Anadolu yakasında vapur işletirmiş.

İdare-i Mahsusacı Ahmet Rasim "Halip düdüğünü üç defa çekince, Eser-i Şevket ona yol verince, Kalamış da tam istim üzere gelince, Şirket de işi anladı sonra" derken, Şirket-i Hayriyeciler, "Yüzerler belki deryada, fakar tamir görmezler, hava sert olunca ukdei zinciri çözmezler" diyerek yanıt verirmiş.

*

Çok uzun yıllar sonra, çok karlı bir İstanbul gecesinde o sis düdüklerini yeniden duydum. Kuzeyli rüzgarların, boranlar yarattığı çok sert bir havaydı; birkaç yıl öncenin o sert kışı işte.

Şömine yanıyordu. Bahçedeki havuz gözlerimin önünde titreşmekten vazgeçti, birdenbire donuverdi. Sürekli sis düdükleri geliyordu Karadeniz’den.

Ertesi gün, Karadeniz girişinde Kamboçya bandıralı bir yük gemisinin battığını öğrendik. Kimse kurtulamamıştı. Siz siz olun, sis düdüğü duyduğunuzda yerinizden şöyle bir doğrulup, Kaptan Köprüsü’nde sis düdüğü ipine asılan eli bir düşünün.

Bir şey yapamayabilirsiniz; olsun, yine de düşünün.

Kraliçe’nin yatı satılık

İngiltere Kraliçesi Elizabeth ve eşi Prens Philip’in Kraliyet Yatı Bloodhound, geçirdiği restorasyonun ardından satışa çıktı. Prens Philip’in 1962 - 1969 yılları arasında yarışlara katıldığı ahşap yat, aynı dönemde gençlerin de yararlanması amacıyla kulüplerin kullanımına da açılmıştı.

Tekneyi 2002 yılında bir marinada yalnız ve bakımsız halde bulan eksper Tony McGrail’in uzun bir çaba ve ciddi paralar harcayarak tamamladığı restorasyonun ardından Bloodhound, 19.3 metrelik bir "yawl"; yani çift direkli ama ikinci ve kısa direği dümenin arkasında.

Ünlü İngiliz şirketi Camper and Nicholson tarafından 1936 yılında Amerikalı Ikel Bell için üretilen Bloodhound, o dönemin tüm yarışçı özelliklerine sahip. Efsanevi Fast yarışını iki kez kazanan Bloodhoud, Bermuda yarışını da 1952 yılında kazanmış bir efsane.

Kraliyet tarafından 1969 yılında satılan tekne sürekli kullanılmış ama 2001 yılından sonra biraz ihmal edilmiş.

Tony McGrail’in eski azametine kavuşturduğu Bloodhound, tarihten bir parçayı da satın almak isteyenlere satılık artık: Hediyesi 1.5 milyon pound.
Yazının Devamını Oku