"Sinem Olcay Kademoğlu" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Sinem Olcay Kademoğlu" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Sinem Olcay Kademoğlu

Sinem Olcay Kademoğlu

Bebek büyütmek ve COVID-19

3 Nisan 2020

Yepyeni bir fikir de olsa bir şey insanın aklına gelebiliyorsa gerçekleşmemesi mümkün değil gibi gözüküyor. Çoğumuz yeni öğrendik ki Bill Gates 2015’teki TED konuşmasında gelecekte bizi bekleyen global kaosun savaşlar, bombalar değil hızlıca yayılan bir virüs olacağını açıkça söylemiş ki Covid-19 gibi bir tahmin örneğinde yaratıcı bir fikirden değil, somut bilimsel verilere dayalı bir gelecek öngörüsünden bahsediyoruz sadece. Peki, bu net veri, duymuş dinlemiş olsak da neden hiçbirimizin günlük yaşamını sürdürürken aklının ucuna gelmez? İlk cevap, “Pek bir faydası olmayacağı içindir” sanırım ama sanki bu ilgi göstermemenin daha derininde insan olmanın sonsuz umudu yatıyor. Her şeyin iyi gideceğine bir şekilde gönülden inanıyoruz ki olumsuz ihtimalleri hiç durup düşünmüyoruz bile. Bu sonsuz umudu bir çocuk dünyaya getirmiş her bireyde ve özellikle bebek bekleyen çiftlerde doyasıya görürüz. Dünyaya gelen yeni doğanların, bebeklerin güzelliği ile pozisyonumuz ne olursa olsun (çocuksuz bir birey, büyükanne, büyükbaba, evli, bekar, yakın, uzak fark etmez) hayata biz de sıkı sıkıya tutunuruz.

Ama belli ki bu sıkı sıkıya tutunma sadece kendimizle ilgili. Kendimizin ya da yakın çevremizin bir adım ötesine geçerek yaşama beraber tutunma zorunluluğu pek de hissetmiyoruz. Günlük yaşamda kendi sağlığını, işini, eğlencesini, ekonomisini ve sosyal olarak da en fazla yakın çevresiyle ilişkilerini düşünmeye alışmış 21. YY bireyleri olarak virüs tehditini odağımıza almak hiç akıllıca gelmiyordu. Ama bugün o kötümser tahminin içindeyiz. Virüsü yenmek için durmalı, beklemeli ve bireysel olarak bir çözüme ulaşmak istiyorsak şu an sadece ve sadece birbirimizi desteklemeliyiz.

Sizce de bu hastalık bize doğanın kurallarını açıkça göstermiyor mu? Gündelik yaşamda hiç umursamasak da her birey hem doğayla hem de birbiriyle bir bütün değil mi? Ayrışmayı çok isteyip sınırları zorladığımızda bütünün diğer parçası adeta hakkını sormuyor mu? Bireyciliği ile verimlilik ve refah örneği Avrupa ve daha ötesi Amerika bugün pandeminin merkezi ve birlikte hareket edememenin sancısını derinden yaşıyor. Eğitimli eğitimsiz, şehirli kır kökenli diye bölünmüş Türkiye de benzer şekilde birbirini korumak zorunda kalan ve birbirine muhtaç bir bütün olduğunu net şekilde gördü. Bir grup dışarı çıkmayın diye bütünü sahipleniyor. Sahiplenilen grupta ise belki de doktorları bıçaklama noktasına varabilecek olanlar var ve eğer bu kişiler virüse yakalanırlarsa yanlarında iyi yetişmiş ve vicdanlı olduğunu umacakları sağlık çalışanları ve doktorlar dışında kimse olamayacak.

Covid-19’un bize hatırlattığı bu nokta ile insan gelişiminin önemli teorilerilerinden Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı’nın özerk-ilişkisel benlik yaklaşımının birebir örtüştüğünü düşünüyorum. Bu teori çevresel, gelişimsel ve fonksiyonel bağlamda sağlıklı insan modelinin hem bireysel hem de ilişkisel yanıyla bir bütün olduğunu söyler. Sağlıklı insan hem diğerlerinden ayrışmak, özerklik, otonomi ve öz-kontrole ihtiyaç duyar hem de diğerleriyle ilişkisinde birliktelik hissi, bağlılık ve uyum arar. Birbiriyle çatışmalı gibi gözüken bu iki ihtiyacın bir arada tatmin edilebilmesi kişinin hem psikolojik açıdan sağlıklı hem de işlevsel olarak verimli, üretken bir yaşam sürebilmesini sağlar. Teoriye ve işin gözlemlenen net gerçeklerine göre ise birini elde etmek için diğerini harcıyor olmak insana mutluluk ve kazanç getirmez. Hatta öyle ki bu dengeler tutturulamazsa, virüs salgını örneğinde hayatta bile kalınamaz gibi gözüküyor. Gençler evden çıkarsa en başta yaşlıların sağlığı, bireysel işlerimiz sürerse sağlık çalışanlarının performansı tehlikeye giriyor. Ülkeler birbirine destek vermezse kriz çözülemiyor. Yaşlılar gençlere ne denli güven duymaları ve verici olmaları gerektiğini görüyorlar. Gençler sorumluluk almak zorunda olduklarıyla yüzleşiyorlar. Aile içi dengelerimizde de çocuklarımızın duygusal ihtiyaçları pahasına işlerimizin gereklerine odaklandığımızda ya da çocukların istekleri pahasına kendi önceliklerimizi reddettiğimizde nasıl da tuzağa düştüğümüzle yüzleşiyoruz. Diğer yandan öğretmenlerin ve okul sisteminin çocuklarımıza katkısını görmezden gelip kendimiz bu rolle baş başa kaldığımızda trajikomik şekilde kaybettiğimizi görüyoruz.

Özetle hepimiz birbirimize bağlıyız. Hem özerk bireyler olmak hem de birbirimize sevgili, saygılı, güvenli hissetmek ne güzel olurdu. Tüm iktidarıyla kapitalist düzen karşımızda dururken `Sağlıklı İnsan Modeli’ne tek tecrübeyle geçemeyeceğimiz kesin ama biraz kulaklarımızın çekildiği de açık. Özellikle bireyciliği ve akılcılığıyla bugüne kadar her maddesel sorunun üstesinden gelebilmiş Almanya’nın pandemi karşısındaki hali dikkatle izlenmeli diye düşünüyorum. Ünlü araştırmacı Heidi Keller 2005 yılında yayımlanan orta sınıf Alman annelerin takip edildiği “Sosyo-Tarihsel Açıdan Zamanın Yansıması Olarak Ebeveynlik: Alman Bireyselleşmesi Örneği” makalesinde Alman annelerin 25 yıllık süreçte giderek bebekleriyle daha az ten teması kurduğunu, daha az sıcaklık gösterdiğini, ilişkiselliği geride tutarak bireyciliği ön plana çıkardığını göstermiştir. Şimdilik kendi halkını diğer Avrupa ülkelerine göre daha iyi koruyabilse de, pandeminin ortasında kalışıyla Almanya bile insan hayatı için tek başına bireyciliğin yetmeyeceğini hissetmiş gözüküyor.

Yazının devamı...

Bağlanma, zihinsel gelişim ve karşılıklılık prensibi

2 Mart 2020

Anne-bebek bağlanması ve zihinsel gelişim arasındaki ilişki üzerine hiç düşündünüz mü? Özellikle yaşamın ilk yıllarında zihinsel gelişimin çok hızlı olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Matematiksel olarak ifade etmek gerekirse, insanın yaşam boyu gerçekleştirdiği beyin gelişiminin (kurulan nöron bağlantılarının ) %70’i yaşamın ilk yılında, %90’ı ise ilk 5 yılda tamamlanır. Peki, bu hızlı beyin gelişimi ebeveyn-bebek ilişkisinden nasıl ve hangi mekanizmalarla etkilenmektedir?

Erken yıllarda hem beyin gelişimini belirleyen hem de ebeveyn-bebek bağlanmasını açıklayan temel prensip “karşılıklılık” ilkesidir. Bebekler 6 aylık olduklarında ebeveynle kurdukları bağ net şekilde gözlemlenir hale gelir. İlk aylar boyunca ebeveynle yaşanan sonsuz sayıda karşılıklı etkileşim (Örneğin; bebek “agu” dediğinde annenin gülümsemesi, acıkma sinyalleri verince beslemeye başlaması, kucakta sıkılınca oyun matının üzerine bırakması vb.) sonucu bebek, anneye güvenmeyi ve anne aracılığıyla keşiflerini anlamlandırmayı öğrenir. Aynı zamanda bu dönemde bebekler yaşlarından beklenmeyecek bir yoğunlukta duyguları ifade etmeye başlarlar: Ağlama, gülümseme, ilgi, şaşırma, korku, kızgınlık ve üzüntü bebeklerin yüz ifadeleri ve beden dilinden net şekilde ayrıştırılabilir. Bebeklerin ebeveyne verdikleri ve ideal senaryoda ebeveynin uyumlu geri cevabıyla karşılaşan bu duygusal ifadeler, dil gelişiminin ve diğer tüm zihinsel becerilerin temelini oluşturur.

Bir bebeğin çevresinde keşfedeceği ilk nesne ebeveynidir. Ebeveynin duyarlılığı yani ihtiyaçları anlayıp uyumlu geri cevap verebilme kapasitesi sayesinde bebek ilgi alanını güvenle anne dışına çıkarıp genişletir. Bebeğin ilk aylar boyunca annenin duyarlılığı ve tutarlılığından aldığı kendinden emin olma hissi, güçlü bir çevreyi keşfetme isteğine dönüşür. Eğer bu aşamada ebeveyn duyarlılığı yani bebeğin fiziksel, duygusal ve sözel ihtiyaçlarına karşılıklı etkileşim içerisinde cevap verme eğilimi sürüyorsa bebek dikkatini toplamayı ve duygularını düzenleyerek dünyayı etkin şekilde keşfetmeyi başarır. Ebeveyn rehberliği ve desteğiyle ilerleyen bu keşifler, zihinsel olarak sürekli bir uyarılma ve gelişimi mümkün kılar. 

Bebek beyni, gelişmek için gerçek çevreyle duyuları aracılığıyla (görerek, duyarak, dokunarak, tadarak, koklayarak, hareket edip/ettirerek) sürekli ve karşılıklı etkileşim halinde olmalıdır. Bir bebeğin tüm bunlara cesaret edebilmesi ve keşiflere girişebilmesi için de kendini güvende hissetmesi şarttır.

Öyleyse erken aylardan itibaren iyi bir zihinsel gelişim için öncelikle bebeğimizle ona anlaşıldığını hissettiren sağlam bir duygusal bağ kurmalıyız. Sonrasında fiziksel yakınlığa yani bebeğimizle anlamlı süreler boyunca bir arada olabilmeye dikkat etmeliyiz. Akabinde iyi bir gözlemci olup bebeğimizin değişen fiziksel, duygusal, iletişimsel ihtiyaçlarını doğal ritminde fark edebiliyorsak ve onunla karşılıklı etkileşimi sürdürüyorsak, tam potansiyelinde gelişen çocuklar büyütmek çok da zor olmayacaktır. Bebeklerin zihinsel gelişiminde işin en önemli sırrı, yetişkin motivasyonu ve uyum kapasitesi gibi gözükmektedir.

Hem fiziksel hem duygusal açıdan yoğun bir gayret ve özveri gerektiren bebek bakımı sürecindeki tüm anne babalara sevgiyle…

Yazının devamı...

‘30 Milyon Kelime’yi duymayan kalmasın

8 Ocak 2020

Aslında, Hart ve Risley’in 1982’de başlayıp 1992’de yayımlanan ‘30 Milyon Kelime Farkı’ başlıklı çocuk gelişimi ve çevre ilişkisine dair devrim yaratan çalışmasını duymayan kalmamıştır diye düşünüyorum. Ancak çalıştığım bazı ailelerde beklemediğim şekilde bazen ebeveynler, sıklıkla da aile büyükleri ve bakıcılar tarafından bu konuda büyük bir bilgi eksiği olduğu ortaya çıkıyor. Çocuğunu iyi yetiştirme idealiyle dolu ama gitmesi gereken yoldan tam da emin olmayan bu içten ailelere, daha açık şekilde ve daha fazla ulaşmak amacıyla meşhur çalışmayı yeniden özetleme ve yorumlama ihtiyacı duyuyorum.

Hart ve Risley’in ev ziyaretlerine dayalı ve boylamsal (bebekler 7 aylıktan 3 yaşa kadar takip edilmiş) çalışmasında farklı sosyokültürel koşullardan gelen çocukların 3 yaşa geldiklerinde bir daha geri döndürülemez şekilde farklı gelişim patikalarına girdikleri gösterilmiştir. Tahmin edileceği üzere, bu gelişimsel fark dezavantajlı sosyokültürel koşuldan gelen çocukların aleyhinedir.

Yaşamın ilk yılları beyin gelişimi için oldukça kritiktir. Araştırmalara göre, bebek beyni saniyede 700 tane nöron bağlantısı kurabilmekte ve bu hızlı beyin gelişimi için temel yakıt, insan etkileşimine dayalı çevresel stimülasyondur. Özellikle de birincil bakımverenin çocukla konuşması beyin gelişimi için oldukça önemlidir. Hart ve Risley’in çalışmasında 3 yaşına geldiklerinde dezavantajlı sosyokültürel koşuldaki çocukların 15 milyon, daha yüksek sosyokültürel koşullara sahip (örneğin, ebeveynin eğitim düzeyine bağlı olarak evde gazete/dergi/kitap bulunma oranının daha yüksek olduğu) çocukların ise yaklaşık 45 milyon kelime duyarak büyüdükleri saptanmıştır. Bu 30 milyon kelime farkına paralel olarak, dezavantajlı koşullardan gelen çocuklar okul başarısıyla da bağlantılı olan gelişimsel beceriler bakımından avantajlı koşullara sahip akranlarından anlamlı şekilde daha düşük performans göstermektedir.

Amerika’da üniversite çevresiyle sınırlı bir farkındalık düzeyi olmaktan çıkıp sosyal politikaya da dönüştürülmüş ve günümüzde de geçerliliğini sürdüren bu çalışma bizler için de elbette anlamlı. Çocuklarımızı büyütürken hem miktar hem kalite olarak insan etkileşimine dayalı dil stimülasyonunun yüksek olduğu bir ev ortamı yaratmak öncelikli amacımız olmalı.

Bu noktada, ‘Peki yabancı dil beyin gelişiminin neresinde?’ diye aslında konuyu bulanıklaştıran sorularla sık karşılaşırız. Hem çalışmanın yabancı dilden öte anadilin zengin bir şekilde çocuğa aktarılmasının önemini vurguladığını göstermek hem de Hart ve Risley’in bulgularını destekleyen bizim kültürümüzden bir örnek olduğu için kendi araştırma çalışmamdan bahsetmem faydalı olabilir diye düşünüyorum. Koç Üniversitesi ve Ruhr Üniversitesi’nin ortaklaşa yürüttüğü geniş kapsamlı projenin bir parçası olan bu çalışmada, Almanya’da yaşayan Türk Göçmen ve Alman okul öncesi çocuklarının (3-5 yaş arası) zihinsel becerileri ile ebeveynlik faktörleri arasındaki ilişkiler incelendi. Araştırmada, literatürün geneliyle de uyumlu olarak göçmen çocukların dezavantajını gösteren sonuçlar elde edildi maalesef ki. Ancak daha önemlisi, göçmen çocukların zihinsel değerlendirmelerde daha düşük performans göstermesiyle en yüksek düzeyde ilişkili bulunan ebeveynlik faktörü ‘Evde Ekranın Açık Kalma Süresi’ çıktı. Araştırmaya göre, Türk Göçmen ailelerde TV’nin açık kalma süresi günlük ortalama 8-9 saat, Alman ailelerde ise 1,5 saat kadardı.

Günümüzde erken yaşlardan itibaren akıllı telefon, tablet gibi unsurlarla eklenen ekran (insan etkileşimine dayalı olmayan iki boyutlu eksik uyarılma) süreleri de eklenince dezavantajlı ortamın gelişimsel sonuçlar bakımından vahameti iyice ortaya çıkmaktadır. Bir ortamda sadece ekranın açık olması bile kişilerin birbiriyle göz teması kurma, anlamlı yüz ifadesi yapma ve elbette konuşma gibi sosyal etkileşimlerini miktar ve kalite olarak düşürüyor. Özetle, göçmen aileler ve genel olarak dezavantajlı koşullara sahip tüm aileler (örneğin, çocuğun gelişimsel ihtiyaçlarıyla ilgili farkındalık ve beceri düzeyinin düşük olduğu, çalışma saatlerinin yoğun olduğu, bakıcıların düşük kalifikasyonda olduğu vb.) kendi dillerinde ya da yabancı dilde olması fark etmeksizin çocuklarıyla daha az birebir vakit geçiriyorlar ve daha az konuşuyorlar. Bu durumun gelişimsel bedeli ise maalesef ki oldukça büyük ve geri döndürülemez gibi gözüküyor.

Erken yaşlarda insan yavrusunun temel öğrenme şekli ve beyin gelişimi mekanizması, ebeveyn-çocuk iletişimindeki ‘Duygusal İpuçları Sistemi’dir (Emotional Cueig System). Özellikle 0-3 yaş döneminde bakımveren-çocuk ilişkisindeki sözlü karşılıklı vokal oldukça önemlidir. Ebeveyn-çocuk iletişiminde ‘Hizmet Et ve Cevap Ver’ mantığında ilerleyen ikili işaretleşme sistemi, ekran gibi unsurlar yüzünden sürdürülemediğinde öğrenme gerçekleşmez. Tüm bunlardan yola çıkarak araştırmacılar, çocuklarımızla hem bolca konuşmamız ve iletişim halinde olmamızı öneriyor hem de günlük hayatta çocuğumuzla beraberken ekrana ya da mesajlara bakma gibi bölünmelerle diyalog akışını kesmememizi öğütlüyor. Doğal iletişim ekran yüzünden her kesilişinde, çocukta öğrenme engelleniyor ve beyin gelişimi zarar görüyor. Özetle hem miktar hem kalite bakımından çocukla iletişimin önemini gözden kaçırmak büyük bir gelişimsel kayıptır.

Hepimize çocuklarımızla ve gerçek çevremizle bol iletişimli, az ekranlı günler dileğiyle… 

Yazının devamı...

‘30 Milyon Kelime’yi duymayan kalmasın

8 Ocak 2020

Aslında, Hart ve Risley’in 1982’de başlayıp 1992’de yayımlanan ‘30 Milyon Kelime Farkı’ başlıklı çocuk gelişimi ve çevre ilişkisine dair devrim yaratan çalışmasını duymayan kalmamıştır diye düşünüyorum. Ancak çalıştığım bazı ailelerde beklemediğim şekilde bazen ebeveynler, sıklıkla da aile büyükleri ve bakıcılar tarafından bu konuda büyük bir bilgi eksiği olduğu ortaya çıkıyor. Çocuğunu iyi yetiştirme idealiyle dolu ama gitmesi gereken yoldan tam da emin olmayan bu içten ailelere, daha açık şekilde ve daha fazla ulaşmak amacıyla meşhur çalışmayı yeniden özetleme ve yorumlama ihtiyacı duyuyorum.

Hart ve Risley’in ev ziyaretlerine dayalı ve boylamsal (bebekler 7 aylıktan 3 yaşa kadar takip edilmiş) çalışmasında farklı sosyokültürel koşullardan gelen çocukların 3 yaşa geldiklerinde bir daha geri döndürülemez şekilde farklı gelişim patikalarına girdikleri gösterilmiştir. Tahmin edileceği üzere, bu gelişimsel fark dezavantajlı sosyokültürel koşuldan gelen çocukların aleyhinedir.

Yaşamın ilk yılları beyin gelişimi için oldukça kritiktir. Araştırmalara göre, bebek beyni saniyede 700 tane nöron bağlantısı kurabilmekte ve bu hızlı beyin gelişimi için temel yakıt, insan etkileşimine dayalı çevresel stimülasyondur. Özellikle de birincil bakımverenin çocukla konuşması beyin gelişimi için oldukça önemlidir. Hart ve Risley’in çalışmasında 3 yaşına geldiklerinde dezavantajlı sosyokültürel koşuldaki çocukların 15 milyon, daha yüksek sosyokültürel koşullara sahip (örneğin, ebeveynin eğitim düzeyine bağlı olarak evde gazete/dergi/kitap bulunma oranının daha yüksek olduğu) çocukların ise yaklaşık 45 milyon kelime duyarak büyüdükleri saptanmıştır. Bu 30 milyon kelime farkına paralel olarak, dezavantajlı koşullardan gelen çocuklar okul başarısıyla da bağlantılı olan gelişimsel beceriler bakımından avantajlı koşullara sahip akranlarından anlamlı şekilde daha düşük performans göstermektedir.

Amerika’da üniversite çevresiyle sınırlı bir farkındalık düzeyi olmaktan çıkıp sosyal politikaya da dönüştürülmüş ve günümüzde de geçerliliğini sürdüren bu çalışma bizler için de elbette anlamlı. Çocuklarımızı büyütürken hem miktar hem kalite olarak insan etkileşimine dayalı dil stimülasyonunun yüksek olduğu bir ev ortamı yaratmak öncelikli amacımız olmalı.

Bu noktada, ‘Peki yabancı dil beyin gelişiminin neresinde?’ diye aslında konuyu bulanıklaştıran sorularla sık karşılaşırız. Hem çalışmanın yabancı dilden öte anadilin zengin bir şekilde çocuğa aktarılmasının önemini vurguladığını göstermek hem de Hart ve Risley’in bulgularını destekleyen bizim kültürümüzden bir örnek olduğu için kendi araştırma çalışmamdan bahsetmem faydalı olabilir diye düşünüyorum. Koç Üniversitesi ve Ruhr Üniversitesi’nin ortaklaşa yürüttüğü geniş kapsamlı projenin bir parçası olan bu çalışmada, Almanya’da yaşayan Türk Göçmen ve Alman okul öncesi çocuklarının (3-5 yaş arası) zihinsel becerileri ile ebeveynlik faktörleri arasındaki ilişkiler incelendi. Araştırmada, literatürün geneliyle de uyumlu olarak göçmen çocukların dezavantajını gösteren sonuçlar elde edildi maalesef ki. Ancak daha önemlisi, göçmen çocukların zihinsel değerlendirmelerde daha düşük performans göstermesiyle en yüksek düzeyde ilişkili bulunan ebeveynlik faktörü ‘Evde Ekranın Açık Kalma Süresi’ çıktı. Araştırmaya göre, Türk Göçmen ailelerde TV’nin açık kalma süresi günlük ortalama 8-9 saat, Alman ailelerde ise 1,5 saat kadardı.

Günümüzde erken yaşlardan itibaren akıllı telefon, tablet gibi unsurlarla eklenen ekran (insan etkileşimine dayalı olmayan iki boyutlu eksik uyarılma) süreleri de eklenince dezavantajlı ortamın gelişimsel sonuçlar bakımından vahameti iyice ortaya çıkmaktadır. Bir ortamda sadece ekranın açık olması bile kişilerin birbiriyle göz teması kurma, anlamlı yüz ifadesi yapma ve elbette konuşma gibi sosyal etkileşimlerini miktar ve kalite olarak düşürüyor. Özetle, göçmen aileler ve genel olarak dezavantajlı koşullara sahip tüm aileler (örneğin, çocuğun gelişimsel ihtiyaçlarıyla ilgili farkındalık ve beceri düzeyinin düşük olduğu, çalışma saatlerinin yoğun olduğu, bakıcıların düşük kalifikasyonda olduğu vb.) kendi dillerinde ya da yabancı dilde olması fark etmeksizin çocuklarıyla daha az birebir vakit geçiriyorlar ve daha az konuşuyorlar. Bu durumun gelişimsel bedeli ise maalesef ki oldukça büyük ve geri döndürülemez gibi gözüküyor.

Erken yaşlarda insan yavrusunun temel öğrenme şekli ve beyin gelişimi mekanizması, ebeveyn-çocuk iletişimindeki ‘Duygusal İpuçları Sistemi’dir (Emotional Cueig System). Özellikle 0-3 yaş döneminde bakımveren-çocuk ilişkisindeki sözlü karşılıklı vokal oldukça önemlidir. Ebeveyn-çocuk iletişiminde ‘Hizmet Et ve Cevap Ver’ mantığında ilerleyen ikili işaretleşme sistemi, ekran gibi unsurlar yüzünden sürdürülemediğinde öğrenme gerçekleşmez. Tüm bunlardan yola çıkarak araştırmacılar, çocuklarımızla hem bolca konuşmamız ve iletişim halinde olmamızı öneriyor hem de günlük hayatta çocuğumuzla beraberken ekrana ya da mesajlara bakma gibi bölünmelerle diyalog akışını kesmememizi öğütlüyor. Doğal iletişim ekran yüzünden her kesilişinde, çocukta öğrenme engelleniyor ve beyin gelişimi zarar görüyor. Özetle hem miktar hem kalite bakımından çocukla iletişimin önemini gözden kaçırmak büyük bir gelişimsel kayıptır.

Hepimize çocuklarımızla ve gerçek çevremizle bol iletişimli, az ekranlı günler dileğiyle… 

Yazının devamı...

Kadınları rahat bırakın!

26 Ağustos 2019

Konu hakkında düşünmeden, yazmadan durmanın bir yolu yok. ‘Kadınları rahat bırakın!’ diye avaz avaz bağırmak geliyor insanın içinden ama çözüm yine duygulara boğulduğumuz yeni bir kadın-erkek söyleminde değil eşitlikçi olan ve olmayan yaklaşımı yaşamın her katmanında didik didik aramak, fark etmek, ortaya dökmekte gizli.

Fiziksel şiddet ve cinayete gelene kadar, kendini modern ya da aydınlanmış addeden kadın ve erkek hepimizin günlük, sosyal, duygusal, ekonomik her noktada ataerkil duruş, davranış, yaşayış ve karar alma biçimlerinin farkına varması lazım.

Bir arkadaşım konuyla ilgili, ‘Topluma kadınları öldürmeyin diye yalvarmak yerine, kadınlar fiziksel şiddeti ilk gördükleri noktada o erkekten ayrılmalı.’ diye yazmış. Evet çok haklı ama seçtiğimiz erkeğe gelmeden doğduğumuz ailedeki, çevredeki kadın-erkek ayrımını ne yapacağız? İçine doğulan ailedeki eşitsizliği görmeden sevgili olan erkeğin insanlığını nasıl anlayacağız?

Evdeki iş bölümünde kızından ve oğlundan farklı beklentisi olan anneyi, aile şirketinde aynı işi yapan oğlu ve kızına ayrı maaş politikası uygulayan babayı; çocuk bakımında kadının işinden, uykusundan, yaşamından feragat etmesini doğal erkeğinkini özveri olarak gören geniş aileyi normal saydığımız sürece fiziksel şiddeti anlamlandıramayız, önüne de geçemeyiz.

Pratik çözüme gelince, daha önce de defalarca paylaştığım Prof. Çiğdem Kağıtçıbaşı’nın bizde ve dünyada erkekteki şiddet eğilimini açıkladığı konuşmasını izlemenizi tavsiye ederim. En özet haliyle, ‘Baba, çocuk bakmalı’ deniyor. Evet İskandinav ülkesi değiliz ama erkeğin çocuk bakımına katılımını destekleyen sosyalpolitika üretilebilir. Ayrıca bireysel olarak, her yerde ve ortamda gördüğümüz ataerkil yani ayrımcı, eşitlik karşıtı duruşu afişe ederek doğrusuna liderlik edebiliriz. Düşük sosyoekonomik grup, feodal yapı ya da geleneksel düzen bir yana; modern saydığımız şehirli, eğitimli, genç aile de aynaya bakmalı. Kadınlar fiziksel olana varmadan günlük, sosyal, duygusal, ekonomik açıdan nerelerde haksızlığa uğruyorlar? Modern ya da geleneksel görünüyor olmak fark etmez tüm erkekler, aileler kendi pozisyonundan/duruşundan emin mi?

Oğul ve kızlarımıza doğru rol model miyiz?

Yazının devamı...

Çift dilli çocuk yetiştirme

28 Mayıs 2019

Günümüzde çift dilli çocuk yetiştirme, altında her aile için farklı sebep ve motivasyonlar yer alsa da oldukça yaygın bir uygulamadır. Demografik temelli hesaplamalara göre, dünya çocuklarının üçte ikisi çift dilli ortamda yetişmektedir.

Bu noktada, hem çift dilliliğin hangi sebeplerle ortaya çıktığını bilmek hem de bu sebeplere bağlı olarak nasıl destekleneceğini anlamak ebeveynlere ve eğitimcilere yön verebilir. Çift dilliliğin en temel sebeplerini şöyle sıralayabiliriz:

1) Farklı milletlerden evlilik
2) Göçmenlik ya da expat yaşam
3) Dünya genelinde daha çok orta sınıf ailelerde görülen, erken yaşta bakıcıyla ya da okulla başlayan ikinci dil eğitimi
4) Anadili resmi olarak belirlenmiş bir ülkede yaşayan dili farklı etnik gruplar

İlk 3 kategori elitist ya da daha doğru ifadeyle ‘tercihe bağlı çift dillik’ diye tanımlanıyor. Etnik grupların bir ülke içinde sisteme dahil olmak için öğrenmek zorunda oldukları ikinci dil durumuna ise ‘halk tipi çift dillilik’ deniyor. Bu ayrım kulağa sevimsiz ve biraz ayrıştırıcı gelse de aslında her iki grubun da benzer zorluklar yaşadığı ve en temelinde dilleri sürdürme konusunda net bir yönlendirme ve destek almadığı bilinmektedir.

Çift dilliği yürütmek sosyo-ekonomik koşulları yüksek bir aile olsanız ve tercihen çift dilliliği seçmiş olsanız bile zordur. Örneğin, orta sınıf bir expat olarak gittiğiniz ülkede çocuğunuza öğretmeye çalıştığınız anadiliniz o ülkede ikinci dil olarak tercih edilen bir dil değilse çocuğunuz anadiliyle okulda karşılaşamayacaktır ve bu durumda, anadilinizin ailenizdeki sürekliliği sadece sizin çabanıza kalır. Mesela, İngiltere’ye yerleşmiş İspanyol ya da Fransız bir aile için anadilini sürdürmek Türk bir aileye göre daha kolaydır çünkü İngiltere’de Fransızca ve İspanyolca seçmeli ders olarak müfredatta yer almaktadır.

Yazının devamı...

#KadınOlmasa gülümseyen yüzler olmazdı

7 Mart 2019

“Kadın olmazsa; süreklilikten, köklerden, umuttan, sıcaklıktan, coşkudan, sevinçten, üretkenlikten, gülümseyen yüzlerden, ileriye götürüp uçuran kanatlardan ve elbette ki güzel bir gelecekten bahsetmek mümkün değildir.

‘Kadin olmazsa’ diye başlayan bir yazı hiç tartışmasız bireyin, ailenin, toplumun var olamamasına kadar kolayca gider. Oysaki kadın var, burada ve tüm yönleriyle bireyi, aileyi ve toplumu besliyor, destekliyor, oluşturuyor. Kadının sözü, duruşu, katkısı, liderliği, uyumu, üretkenliği, aklı, duygusu olmadan, iyi ya da kötü fark etmez herhangi bir yönde akan bir yaşamdan bahsedemiyoruz. Buradan da yola çıkarak bana kalırsa daha doğru bir tartışma başlığı ‘Kadın mutlu olmazsa’ ifadesidir.

Kadının mutlu olamamasının, birey-aile-toplum şeklinde ilerleyen tüm çemberi örseleyen, bozan, durduran, engelleyen son derece olumsuz sonuçları olduğunu rahatça öngörebiliriz. Çocuk yetiştirme sürecinden tutalım gündelik hayattaki birçok seçime; ekonomik kararlardan üretim dinamiklerine kadar hayatın akışına daha yoğun emeği, vakti, hakkı geçen kadındır dersek sanırım çok da itiraz edebilen çıkmayacaktır. İşte bu noktada kadının mutluluğu; yetişen çocuğun esenliğini, gündelik hayatın iyilik ve güzellik halini, üretim dinamiklerindeki verimliliği ortaya çıkaran temel faktördür denebilir.

Mutsuz bir anneden hayatta mutluluğu yakalayabilen bir çocuk, mutsuz bir kadından iyi ve güzel olanı bulma yaratma çabası ve bağlantılı olduğu kadın-erkek tüm çevresini üretkenliğe yönlendirme  kapasitesi çıkmayacaktır. Kadının mutluluğuna konulan özellikle ailevi ve toplumsal tüm engellerin bir bumerang gibi o sistemin kendisine çarptığı açıktır. Erkekten çok kadının kendini ifade etmesine, istediği yolda ilerleyebilmesine, özgür olmasına, yaratıcılığına imkan tanınması yani bu bağlamdaki pozitif ayrımcılık, olumluya ulaşmak için temel ihtiyacımız gibi gözükmektedir. Kadını bastıran, sindiren, korkutan, engelleyen aslında tüm dünyaya yayılmış ama daha çok geleneksel düzende baskın olan yaklaşıma karşı fazlasıyla gözü açık ve dirençli olmalıyız. Aksi halde mutlu kadın ve onun uzantısı mutlu çocuk, mutlu aile, mutlu toplumdan bahsetmemiz mümkün gözükmemektedir.

Kadınlar mutlu olsun, Kadınlar Günü kutlu olsun!

Yazının devamı...

Adım adım tuvalet eğitimi

1 Ağustos 2018

Birçok gelişim teorisyeni çocuk yetiştirmede tuvalet eğitimi sürecinin önemine vurgu yapmıştır. Öyle ki bazı yaklaşımlarda yanlış giden tuvalet eğitimi sürecinin bireyin yetişkinlikteki karakterini etkilediği ve inatçı, katı, takıntılı davranışlarla bütünleşen bir benlik yapısıyla ilişkili olduğu öne sürülmüştür. Tuvalet eğitiminin, yetişkinliğe etkisinin ne derece ve nasıl olduğu sorgulanabilir ama tuvalet eğitimi sürecinde yaşanan çatışmanın en azından erken dönemde ebeveyn-çocuk ilişkisini ve çocuk gelişimini olumsuz etkilediği tartışmasızdır.
Tuvalet konusu, çocuk gelişiminde bedenin işleyişiyle ilgili tüm diğer fizyolojik konular (Örneğin, beslenme, sıcaklık-doku gibi bedensel hisler vb.) gibi dışarıdan müdahaleye aslında kapalıdır. Yani cesaretlendirme, teşvik, ödül gibi yönlendirmeler ya da sonucunu yaşatma gibi kontrol gelişimine yönelik uygulamalar tuvalet eğitimi sürecinde işe yaramaz, aksine inatlaşmaya sebep olur. Özetle, her ne kadar ‘tuvalet eğitimi’ diye bir ifade kullanıyor olsak da aslında tuvalet konusu bir eğitim meselesi değil çocuk için doğal, kendiliğinden gerçekleşen bir öğrenme tecrübesidir. Ebeveynin tek rolü çocuğun gerçekten hazır olduğuna emin olduğunda ve konuya ilgisini gördüğünde çevresel imkanları sunmaktır.

Aslında tuvalet becerisi, çocuğun gelişimdeki zihinsel, sosyal, duygusal, fizyolojik ve çevresel birçok unsurla ilintilidir. Örneğin, mesane kontrolü tam gelişmemiş yani uzun süreli çişini tutamayan bir çocuğa tuvalet eğitimi yönlendirmesi yapamayız. Ama uzun süreli çişini tutabiliyor, örneğin öğlen uykusundan kuru kalkıyor olması da eğitime başlamaya tek başına yeterli değildir. Çünkü çocuk fizyolojik olgunluğa ulaşmış olsa bile belki yetişkinlerin nasıl tuvaletini yaptığına ilgi duymak ve onları taklit etmeye çalışmak gibi bir sosyo-duygusal olgunluğa ulaşmış değildir. Çocukların tuvalet eğitimine hazır olduğuna emin olmak için fizyolojik olgunlukla birlikte; verilen uzun süreli komutları yerine getirebiliyor olmak, yetişkinlerin birkaç adımlı kurgularda taklidini yapabiliyor olmak, eşyalar ve ait oldukları yerler konusunda bir farkındalık geliştirmiş olmak, oturmalı aktivitelere ilgi duymak gibi pek çok davranışsal gelişim unsurları da kontrol edilmelidir.

Bunlar ve çocuğunuzun gelişimine özgü olabilecek diğer tüm hazırlık işaretlerini gördükten sonra, bezi bırakma süreci yani tuvalet eğitimi için olan yönlendirme adım adım yapılabilir. Adım adım yönlendirme şu anlama gelir: Örneğin, sabah saatlerinde çocuğunuzun bezini açıp tuvalete gitmesi için teklifte bulunur ve bu deneme tamamlandıktan sonra tekrar bezi takarsınız. Eğer çocuğunuz ilk teklifinize olumlu cevap verdi, yani en azından beraberce gelip oturağına oturduysa gün boyunca aralarda yine denemelerinizi sürdürürsünüz. Teklifler arasındaki sürede de bez kalmaya devam eder.

Bu yaklaşım, halk arasında yaygın olan bez çıkarıldıktan sonra kafa karıştırmamak için bir daha geri takılmamalıdır inancına tersine bir uygulamadır. Yine de 2-2,5 yaş civarı bilinçli öğrenme seviyesindeki bir çocuğa tuvalet eğitimi veriyorsak gelişimsel olarak en güvenli yaklaşımdır. Çocuğunuzun hazır olduğunu düşündüğünüz için bir anda bezi bırakmak ve hiç geri takmamak sık kaza yaşanması anlamına gelebilir ve çocuğunuzun konuya olan ilgi ve yetisini hızlıca bozabilir. Bu noktada çok dikkatli olmalısınız. Teorisyenlerin yanlış giden tuvalet eğitimi süreci diye kastettiği şey hazır olmadığı ya da tercih etmediği halde tuvalet eğitimine farkında olarak ya da olmayarak çocuğun zorlanması durumudur.

Özetle, tuvalet eğitiminde kontrol çocukta olmalıdır. Sadece ve sadece o hazırsa ve gerçekten istiyorsa siz adımlarınızı ilerletebilirsiniz. İlgisini yitirdiğini ya da yapamadığını gördüğünüz ilk yerde rahatlıkla beze geri dönebilirsiniz. Daha sonra rahatlıkla yeniden denenebilir.

Yazının devamı...
Sinem Olcay Kademoğlu Kimdir?
2003 yılında Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun oldu. Lisans eğitiminin bir kısmını State University of New York, Binghamton’da sürdürdü. Amerika’daki eğitimi sırasında erken dönem çocuk gelişimi, ebeveyn davranışları ve aile psikolojisi konularıyla ilgilenmeye başladı. Gelişim Psikolojisi alanındaki yüksek lisansını Koç Üniversitesi’nde tamamladı. Türk göçmen ve Alman ailelerdeki ebeveynlik uygulamaları ve çocukların zihinsel gelişimi arasındaki ilişkileri inceleyen tez çalışmasını Ruhr Universität Bochum’da yürüttü. Yüksek lisans eğitimi sırasında araştırma ve öğretim asistanlığı yaptı. Daha sonra Amerika ve İngiltere’ye gözlemci olarak giderek, erken dönem anne baba eğitim programlarının uygulamalarını inceledi ve araştırma temelli, etkinliği saptanmış programların Türkiye’ye adaptasyonunu yaptı. Hazırladığı programları ailelere ulaştırmak amacıyla 2007 yılında İstanbul Parenting Class’ı kurdu. İstanbul Parenting Class’ta yürüttüğü anne baba eğitimi çalışmalarında, erken dönem çocuk gelişimi bilgisini pragmatik ve destekleyici bir yaklaşımla birleştirerek ebeveynlere çocuk yetiştirme konusunda bilimsel temelli danışmanlık sağlamaktadır. Remzi Kitabevi tarafından sırasıyla 2010 ve 2012 yıllarında yayımlanan Merhaba Bebek ve Annenin Rehberi isimli iki tane kitabı bulunmaktadır. İstanbul Parenting Class’ta 2007’den bu yana devam eden uygulamalı çalışmalarında 3.000’in üzerinde aile görmüştür. Türk Psikologlar Derneği, Avrupa Gelişim Psikolojisi Derneği ve Uluslararası Davranışsal Gelişim Çalışmaları Topluluğu üyesidir. Evli ve Pera isimli bir kız çocuk annesidir.