“Eşim evlenmeden önce krediyle bir ev aldı. Evlendikten sonra da taksitleri ödemeye devam ettik. Boşanırsak benim bu evde hakkım var mı?”
Yargıtay’ın örnek kararları ışığında bir cümle ile yanıtı şu: “Evin tamamına veya otomatik olarak yarısına ortak olmazsınız. Ancak evlilik sırasında yapılan kredi ödemeleri nedeniyle alacak hakkınız doğabilir.”
Karardaki en önemli cümle de şu: “Aksi ispat edilemediğine göre evlilik içi kredi ödemelerinin edinilmiş mallardan karşılandığının kabulü gerekir...”
Yani tapunun evlilikten önce alınmış olması, evlilik sırasında yapılan kredi ödemelerinin mal rejimi hesabının tamamen dışında kalacağı anlamına gelmiyor.
Peki, tüm evli çiftleri ilgilendiren Yargıtay’ın örnek kararı nasıl alındı?”
DAVAYA KONU OLAY NEYDİ
Yargıtay’ın önüne gelen olayda, taşınmazın alınması için davalı eş adına 240 bin lira tutarında, 120 ay vadeli konut kredisi çekildi. Kredinin 7 taksiti evlilikten önce, 32 taksiti evlilik sırasında, kalan taksitleri ise mal rejiminin sona ermesinden sonra ödendi. Davacı eş de taşınmazın alınmasında kullanılan kredinin evlilik birliği içinde ödenen taksitleri nedeniyle “değer artış payı” alacağı istedi.
MAHKEME NE YAPTI
Okullar açılıyor. Çocuklar sınıflara, veliler ise yeni eğitim döneminin kurallarına hazırlanıyor.
28 Temmuz’daki yönetmelik değişikliği ve 19 Ağustos tarihli Milli Eğitim Bakanlığı genelgesiyle kayıt ve nakilden özel eğitime, veli görüşmelerinden okul güvenliğine, ölçme-değerlendirmeden deneme sınavlarına kadar pek çok alanda yeni uygulamalar getirildi.
Peki veli neyi bilmeli?
Öğrencinin hangi hakkı var?
Okul yönetimi ne yapabilir, ne yapamaz?
Okurlarımdan gelen sorular ışığında Avukat Arabulucu Burcu Akar Muratoğlu yanıtladı.
* Yönetmelik ve genelge neyi hedefliyor?
Avukat Muratoğlu:
VİZE randevusu için geceleri ekran başında bekleyen öğrenciler, Schengen engeli nedeniyle fuara ve toplantılara katılamayan iş insanları, Avrupa kapısında aylarca bekleyen Türk vatandaşları..
Türkiye’nin yıllardır çözülemeyen vize sorunu bu kez Brüksel’de hukuki restleşmeye dönüştü. AB’ye hukuk savaşı açan Avukat Dr. Yavuz Selim Sarıibrahimoğlu, Avrupa Komisyonu’nun vize engelleri karşısındaki “idari pasifliğini” Avrupa Ombudsmanı’na şikâyet etmişti.
AB OMBUDSMANI’NDAN RET
Türkiye’de bir ilk olan ilginç başvuruya 6 Ağustos’ta ret yanıtı geldi. AB Ombudsman Soruşturmalar Birimi Başkanı Tina Nilsson imzalı ret yazısında bakın ne denildi: “Bu başvuru AB’nin Türkiye’ye yönelik politikalarıyla ilgilidir; siyasi ve yasama faaliyetleri yetki alanımız dışındadır. Ayrıca yalnızca AB vatandaşları ile AB’de ikamet eden veya kayıtlı merkezi bulunanlar Ombudsman’a başvurabilir.”
FRANSA’DA YAŞAYAN TÜRK
Dr. Sarıibrahimoğlu, Fransa’da yasal olarak ikamet eden Türk vatandaşı Rana Faytrouny’nin dosyaya ortak şikâyetçi olarak ekleyerek, 21 Ağustos’ta AB Ombudsmanı’na ikinci kez başvurdu. Böylece ilk ret gerekçesindeki ikamet engelinin aşılması hedeflendi.
AÇIKLAMA İSTENİYOR
İkinci başvurunun asıl önemi burada değil. Dosyada bir “vize affı” ya da tüm Türk vatandaşlarına vize kolaylığı talep edilmiyor. Avrupa Komisyonu’ndan, Türkiye ile yaptığı bağlayıcı anlaşmalardan doğan yükümlülüklerini vize uygulamalarında nasıl değerlendirdiğini açıklaması isteniyor. Bu anlaşmaların başında 1963 tarihli Ankara Anlaşması, Katma Protokol ve Ortaklık Konseyi kararları geliyor. Özellikle Katma Protokol’ün 41. Maddesi’ndeki “standstill”, yani mevcut durumun ağırlaştırılmaması ilkesi tartışmanın merkezinde bulunuyor. Bu ilke Türk vatandaşlarının hakları yönünden neden dikkate alınmıyor sorusu yöneltiliyor.
İLK olarak şu sorunun cevabı önemli: Dolap neden düştü? Çünkü, hukuki sorumluluğun belirlenmesinde ilk bakılacak konu bu. Dolabın düşme nedeni, hatalı montaj, bağlantı elemanlarının gevşemesi, duvarın taşıma yetersizliği, malzeme kusuru veya binadan kaynaklanan yapısal bir eksiklik ise ve kiracının herhangi bir kusuru bulunmuyorsa, ortaya çıkan zarardan kural olarak kiraya veren sorumludur.
Türk Borçlar Kanunu’nun 301. maddesi, kiraya verene önemli bir yükümlülük yüklüyor. Buna göre kiraya veren, kiralananı sözleşmeye uygun şekilde kullanıma elverişli durumda teslim etmek ve kira süresince bu durumda bulundurmak zorunda. Kanunun 304, 305 ve ayıba ilişkin diğer hükümleri de kiraya verenin bakım ve ayıptan doğan sorumluluğunu düzenliyor.
EV SAHİBİ “MASRAFI YARI YARIYA KARŞILAYALIM” DİYEBİLİR Mİ?
“Masrafı paylaşalım” demek hukuken yeterli değil. Uygulamada en sık karşılaşılan cümlelerden biri: “Yarı yarıya yaptıralım.”
Oysa böyle bir zorunluluk kanunda yok. Kiracının kusuru ispat edilmediği sürece, sadece kiracı olduğu için dolabın tamir veya yenileme bedeline katılması gerektiği söylenemez. Kiracının sorumluluğu, günlük kullanımdan doğan küçük bakım giderleriyle sınırlıdır. Duvardan kopan mutfak dolabı ise basit bakım değil, esaslı onarım niteliğindedir.
BİR boşanma davası düşünün...
Henüz kesinleşmiş bir karar yok. Ancak dosyanın taraflarından biri, yaklaşık bir buçuk yıldır resmi olarak geliri ve kalacak yeri bulunmadığını, buna rağmen tedbir nafakası ve barınma taleplerinin kabul edilmediğini söylüyor. Üstelik iddiasına göre boşanma sürecinde yalnızca evini değil işini de kaybetti.
Bu dosya, Ukrayna vatandaşı Nataliia Halit’in boşanma davası...
İSTANBUL YERİNE AYVACIK’TA DAVA
İddiasına göre, 2014’te evlendiği eşiyle yıllarca İstanbul’da yaşadı. Ancak eşi, boşanma davasını İstanbul yerine Çanakkale’nin Ayvacık ilçesinde açtı. Eşinin dava açılmadan yaklaşık bir ay önce ikamet adresini değiştirdiğini gösteren resmi belgeleri dosyaya sunduklarını, avukatı kanalıyla mahkemenin yetkisine süresi içinde itiraz ettiğini belirtiyor. Buna rağmen Ayvacık Asliye Hukuk Mahkemesi’nin davaya bakmayı sürdürdüğünü ifade ediyor. İstanbul’da açılan mal rejiminin tasfiyesi davasında ise İstanbul Aile Mahkemesi’nin yetki incelemesi yaptıktan sonra dosyaya bakmaya yetkili olduğuna karar verdiğini ve bunun evlilik boyunca yaşam merkezlerinin İstanbul olduğu iddialarını desteklediğini savunuyor.
KİLİT DEĞİŞTİ EVİNE GİREMEDİ
Yine Halit’in iddiasına göre, kayınvalidesiyle yaşadığı olayların ardından oturduğu konutun kilitleri değiştirildi. Polis eşliğinde eve gitmesine rağmen fiilen konuta giremediğini, bir süre aracında, daha sonra ise akraba ve arkadaşlarının yanında kalmak zorunda kaldığını anlatıyor. Dosyadaki sosyal ve ekonomik durum araştırmalarında düzenli gelirinin ve kendisine ait bir barınma imkânının bulunmadığına ilişkin tespitler yer aldığını vurguluyor.
AVRUPA Birliği ile Türkiye arasındaki Schengen Vizesi ve Gümrük Birliği tartışması artık yalnızca vize tartışması olmaktan çıktı. Bu kez sorgulanan Avrupa Birliği’nin kendi hukukunu uygulayıp uygulamadığı... Avrupa Komisyonu Genişleme ve Doğu Komşuluk Genel Müdürlüğü Türkiye Birimi Başkanı Antoine Colombani, Avukat Dr. Selim Sarıibrahimoğlu’nun Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Avrupa Konseyi Başkanı António Costa ve Genişlemeden Sorumlu Komiser Marta Kos’a gönderdiği başvuruya 28 Temmuz’da yanıt verdi.
AB’DEN YANIT GELDİ
Komisyon; Türkiye’nin aday ülke statüsünü, Vize Serbestisi Yol Haritası’nda tamamlanmayan altı kriteri ve 2025’te başlatılan vize kademelendirme sistemini anlattı. Ayrıca 2026’da verilen Schengen vizelerinin yaklaşık yüzde 70’inin çok girişli olduğunu bildirdi. Ancak bu açıklama, başvurucuları tatmin etmedi. Yeni bir hukuki mücadelenin de fitilini ateşledi.
İKİNCİ MEKTUBU YAZDI
31 Temmuz’da Komisyon’a ikinci kez mektupla başvuran Avukat Dr. Selim Sarıibrahimoğlu ile stajyeri Rana Faytrouny, “Biz siyasi jest değil, hukuki cevap istiyoruz” diyerek Avrupa Komisyonu’na iki ay süre verdi. Aksi halde Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşması’nın 265. maddesi uyarınca Avrupa Birliği Adalet Divanı’nda “eylemsizlik davası” açacaklarını bildirdiler.
HUKUKİ AÇIKLAMA YAPIN
Sarıibrahimoğlu’na göre Komisyon, hukuki sorulara cevap vermek yerine siyasi süreci anlattı. Oysa talep edilen Türkiye’nin adaylık sürecinin veya vize serbestisi müzakerelerinin anlatılması değil, Avrupa Komisyonu’nun Avrupa Birliği Antlaşması’nın 17. maddesi uyarınca “Antlaşmaların Koruyucusu” sıfatıyla Ankara Anlaşması, Katma Protokol ve Ortaklık Hukuku’ndan doğan yükümlülükleri nasıl uyguladığını hukuken açıklaması. Başvurucular, Avrupa Birliği Adalet Divanı içtihatlarının yeniden yorumlanmasını istemiyor. Komisyon’un kendi hukuki değerlendirmesini ortaya koymasını talep ediyor.
EVCİL hayvanların tedavisinde veteriner hekimler, insan ilacı da kullanıyor. Bazı evcil hayvanların tedavisi için kanser ilacı reçete ediliyor ama ulaşılamıyor. Peki bu sorun neden kaynaklanıyor? Çözümü için ne yapılmalı? Veteriner Hekim Dr. Aydın Aksu’ya göre sorun ilaç yazılmasında değil, ilaca erişimde. Türkiye’de ruhsatı bulunmayan ancak yurtdışında yaygın kullanılan veteriner ilaçları reçete edilemiyor. Ayrıca bazı kanser ilaçları, albumin içeren ürünler ve yalnızca Türk Eczacıları Birliği aracılığıyla tıp hekimleri için temin edilebilen ilaçlara veterinerler ulaşamıyor. Sonuçta tedavisi mümkün olan birçok hastalıkta ilaç temin edilemediği için süreç aksıyor. Bedelini de evcil hayvanlar ödüyor.
Sorunun çözümü için Dr. Aksu, iki önemli öneri getiriyor. İlki, Türkiye’de henüz ruhsatlandırılmamış ancak yurtdışında kullanılan veteriner ilaçlarının hızlı şekilde getirilebilmesi için merkezi bir başvuru sistemi kurulmalı. İkincisi, Türk Eczacıları Birliği aracılığıyla özel izinle temin edilen ve hayvan tedavisinde de kullanılan ilaçlara, veteriner hekimlerin de kontrollü şekilde erişebilmesini sağlayacak yasal düzenleme yapılmalı.
İNSAN İLACI KULLANILIYOR
ÖNCE Okurum Aybüke A.’nın sorusu:
A.K.: “Köpeğim Luna’nın karnı şişti. Veterinerimiz kanser tedavisinde kullanılan bir insan ilacına acilen başlamamız gerektiğini söyledi. Kanser ilacını annem güçlükle bulabildi. Tedavi gördüğü veterinerde yoktu. Getirmeleri de mümkün değilmiş. Bu ilaçlara neden güçlükle ulaşılabiliyor? Bu sorunun çözümü için ne yapılmalı?”
Luna’nın yaşadığı sıkıntı aslında istisna değil. Kanser, pankreas hastalıkları ve bazı enfeksiyonların tedavisinde binlerce evcil hayvan sahibi aynı sorunla karşılaşıyor. Süreç çoğu zaman şöyle ilerliyor: Hastalık teşhis ediliyor. Tedavi planı hazırlanıyor. Ancak gerekli ilaca ulaşılamıyor. Günler, hatta bazen haftalar kaybediliyor. Oysa özellikle kanser tedavisinde geçen her gün hayati önem taşıyor.
Türkiye’de milyonlarca evcil hayvan sahibi, Luna’nın hastalığı sırasında yaşadığı bu sıkıntı ile karşı karşıya.
ANKARA’da temelleri atılan “Türk Dünyası Arabuluculuk Konvansiyonu” yalnızca yeni bir hukuk metni değil, Türk devletleri arasında ortak hukuk düzeni kurma yolunda tarihi bir adım. Singapur Konvansiyonu uluslararası ticarette nasıl yeni bir dönem başlattıysa Ankara’da doğan bu girişim de Türk dünyasında ortak hukuk, güven ve yatırım ikliminin anahtarı olabilir. Kazanan ise sadece hukukçular değil vatandaş, iş insanı ve yatırımcı olacak. Türk devletleri son yıllarda enerji, ulaştırma, savunma ve ticarette peş peşe önemli adımlar attı. Şimdi bunlara belki de en stratejik halka ekleniyor: Ortak hukuk.
ANKARA KONVANSİYONU
Ankara’da Adalet Bakanlığı ile Türk Dünyası Arabulucular Birliği’nin (TDAB) 14 Temmuz’da düzenlediği “Türk Dünyası Arabuluculuk Konvansiyonu” toplantısı ilk bakışta bir hukuk paneli gibi görünse de gerçekte çok daha büyük bir hedefi ortaya koydu. İlk kez Türk devletleri arasında ortak hukuk vizyonu, ortak arabuluculuk standartları, ortak etik kurallar, ortak eğitim sistemi ve ortak hukuk kurumlarının oluşturulması aynı masada konuşuldu. Bu nedenle Ankara’da başlayan süreç sadece arabuluculuğun değil, Türk dünyasının hukuk geleceğinin de yol haritasını çizebilir.
Yakup Erikel
NEDİR, NEDEN ÖNEMLİ
“Konvansiyon”, devletlerin üzerinde uzlaştığı ve ortak kuralları kabul ettiği uluslararası sözleşme demek. Türk Dünyası Arabuluculuk Konvansiyonu’nun amacı da Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, KKTC ve diğer Türk devletleri arasında ortak hukuk dili oluşturmak, ortak arabuluculuk standartları geliştirmek, ortak etik ilkeleri belirlemek ve sınır aşan uyuşmazlıkların daha hızlı çözülebileceği güvenilir bir hukuk zemini kurmak.