Nurettin Lüleci - Tüm Köşe Yazıları - Sayfa 2

Nurettin Lüleci

Her bel ağrısı fıtık mıdır?

26 Mart 2019
Bel ağrısı hemen herkesin ömründe bir kez karşılaştığı sağlık sorunudur. Yaygın bir kanı olarak beli ağrıyan herkes bel fıtığı olduğunu zanneder. Oysa...

Bel ağrısı hemen herkesin ömründe bir kez karşılaştığı sağlık sorunudur. Yaygın bir kanı olarak beli ağrıyan herkes bel fıtığı olduğunu zanneder. Oysa büyük oranda vücudumuzun yükünü çeken belimizdir. Belimizde kemikler (omurgalar), omurlar arasında diskler, kaslar, sinirler, bağlar ve kan damarları gibi birçok anatomik oluşum bulunmakta olup bunların her birinde oluşan problemler bel ağrısı olarak karşınıza çıkabilir. Belde ortaya çıkan ya da belde başlayıp çevreye yayılan ağrıların birçok nedeni olmakla birlikte oluşan sorunların çoğu bahsedeceğimiz omurga kaynaklı problemlerden gelişir.

1- Bel fıtığı
2- Bel kireçlenmesi
3- Dejeneratif disk hastalığı
4- Omurilik kanal daralması

Bel fıtığı, belden bacağa yayılan ağrıların en önemli nedenidir. Omurlarımızın arasında yer alan disklerin ya sinirler üzerine direkt baskısı ya da diskten dışarı çıkan jölemsi materyalin sinirde şişme yapması nedeniyle ortaya çıkan klinik tabloya bel fıtığı diyoruz. Belden başlayıp ayağa yoğunlaşan ağrılar çekilmez olup yaşam kalitemizi bozar hatta işgücü kayıplarına neden olur. Günümüzde eğitim seviyesinin artması, çok fazla gereksiz ameliyat yapılmış olması, ameliyat olanların bir kısmında ağrıların geçmemesi hatta daha kötü olmaları, ameliyat olunsa bile bir süre sonra aynı şikayetlerin devam etmesi ve iletişim olanaklarının gelişmesi hastaların kararlarını etkiler, eskisi gibi gözü kapalı hemen ameliyat masasına yatamazlar.

Bel fıtığı kendisini belden bacaklara yayılan ağrı ve uyuşmalar ile belli eder. Hareket kısıtlılığına neden olabilir. Bazen de kalçalarda kramplar şeklinde ortaya çıkabilir. Ağrı, elektriklenme ve krampların görülmesi, uyuşmalar, karıncalanmalar sinirin sıkıştığı anlamına gelir.

Yazının Devamını Oku

Dar kanal hastalığı nedir?

18 Mart 2019
Yolda yürürken sık sık durup dinlenmek zorunda kalmanın en önemli nedeni omurilik kanalındaki daralmadır. Ayaklarına vuran uyuşma ve ağrılar, bacak adalelerindeki kasılmalar onları ister istemez durup dinlenmeye zorlar, birkaç dakika dinlendikten sonra ağrıları azalır ve tekrar yürürler. Yürürken kalçalara ve ayaklara vuran ağrılar ve adale güçsüzlükleri nedeni ile sık sık durup vitrinlere bakarak kısa molalar ile ağrılarını azaltmaya yönelik yaptıkları bu davranışlardan dolayı bu hastalığa 'vitrin hastalığı' denmiştir. Esas neden omurilik kanalındaki daralmanın omuriliği sıkıştırmasıdır.

İki tip kanal daralması söz konusudur. Birincisi doğumsal olarak omuriliğin geçtiği omurilik kanalının anatomik olarak dar olması. İkincisi sıklıkla 50 yaşlardan sonra görünen ve çeşitli yıpratıcı nedenlerin özelliklede kanal içinde kireçlenmenin gittikçe artmasıdır. Tıpta bu duruma spinal stenoz yani omurilik kanal daralması denmektedir. Yaşlılar da en sık görülen rahatsızlıklar arasındadır. Omurilik kanalı dendiğinde ensemizden kuyruk sokumuna kadar uzanan ve içerisinde omuriliğin seyrettiği korunaklı bir kanalı kastetmekteyiz. Bu kanal çeşitli problemlere bağlı olarak en çok, bel ve boyun bölgesinde daralmaktadır. Bu bölgelere göre de şikayetler farklı olabilir. Omurilik kanalından kollara ve bacaklara sinirler çıkmaktadır. Kanal darlığı olduğunda bu sinirler sıkışarak ağrı, uyuşma ve kramplara yol açabilir.

Tanı için doktorun hastayı çok dikkatli dinlemesi önemlidir. Dar kanal hastalarının yanlışlıkla bel fıtığı tanısı aldığına çok tanık olmuşuzdur. Yanlış tanı yanlış tedaviyi getirir dolayısı ile hastalar hiçbir zaman sıkıntılarından kurtulamaz.

Kanal darlığında en önemli tanı aracı manyetik rezonanstır (MR). Omurilik kanal çapının bu yöntemle ölçülebilir, omurilikte myelomalazi yani hücre ölümü olup olmadığı tespiti yapılabilir. Kanalı daraltan problem ne ise detaylı bir şekilde görülebilir. MR tetkiki+Fizik muayene + hastanın dikkatle sorgulanması dar kanal tanısının esasını teşkil eder.

EMG : Hastalar kendileri için en güvenli olabilecek metodları aramaktalar. Hastaların temel yaklaşımı şudur; Kesme biçme olmadan, narkoz korkusu yaşamadan kısa sürede en etkin ve güvenli biçimde bu sorunun üstesinden nasıl gelinebilir? Bu yaklaşım tedavideki güncel gelişmelerle örtüşmektedir. Hasta beklentilerini iyi algılayan klinisyenler hastaların bu haklı beklentileri doğrultusunda en yeni teknikleri ve etkin tedavi yöntemlerini uygulayabilirler

Yazının Devamını Oku

Apiterapi nedir? Apiterapi hangi hastalıklara iyi gelir?

13 Şubat 2019
Son zamanlarda doğal tedavilere bir yönelişte gözle görülür bir artış söz konusu. Alternatif ya da tamamlayıcı tedaviler kapsamına da giren bu uygulamalardan birisi de arı ve arı ürünleriyle yapılan tedaviler. Ülkemiz bal üretiminde dünyada söz sahibi ancak arı kaynaklı ürün skalası dünyadaki uygulamaları göz önünde bulundurulduğunda pek iç açıcı değil maalesef. Son zamanlarda olaya akademisyenlerin ilgi duyması önemli bir gelişme. Bu bağlamda gerek akademisyenler gerekse üreticiler işbirliği yaparak nitelikli ürünlerin ortaya çıkmasına katkı sağlamaktadırlar.

APİTERAPİ NEDİR?

Apiterapi; bal, polen, propolis, arı sütü ve arı zehiri dahil olmak üzere arı kovanı ürünlerinin kullanımını kapsar. Apiterapi, geleneksel Batı tıbbının ötesine ulaşan, birçok hastalığı tedavi etmek ve hem kronik hem de akut yaralanmalardan kaynaklanan ağrıyı hafifletmek için bütüncül bir yaklaşımla daha sağlıklı bir yaşam katkısı sağlayan yardımcı bir yöntemdir.

Arılar bal, balmumu, propolis ve arı sütü de dahil olmak üzere çok çeşitli sağlığımızı iyileştirici maddeler üretirler. Arılarla birlikte toplanan polenlerin bile sağlığa yararları vardır. Bu yararların birçoğu, bu maddelerin, zararlı reaktif oksijen türlerini (ROS) emenantioksidanlar ( flavonoidler ve diğer polifenoller ) bakımından zengin içeriğinden kaynaklanmaktadır.

Apiterapi bal arılarından doğal olarak oluşturulan tüm ürünlerin kullanımını içerir. Bu ürünler:

Arı zehiri: Kadın işçi arılar arı zehiri üretir. Doğrudan arının sokması yoluyla verilebilir.

Bal: Arılar bu tatlı maddeyi üretir. Aynı zamanda hasat edilebilir.

Polen: Bu erkek üreme materyalini arılar bitkilerden toplanır. Çok sayıda vitamin ve besin içerir.

Arı sütü: Kraliçe arı, enzim bakımından zengin olan bu besini besler. Çok sayıda yararlı vitamin içerir.

Propolis: Bu, balmumu, ağaç reçineleri, bal ve kovanı bakteriler veya virüsler gibi dış tehditlerden korumak için arıların yaptığı enzimlerin bir  kombinasyonudur.

Sonuç olarak, güçlü antiviral, antifungal, antienflamatuar ve antibakteriyel özellikler içerir.

Balmumu: Bal arıları, kovanlarını oluşturmak ve bal ve polen depolamak için balmumu oluşturur. Genellikle kozmetik ürünlerinde kullanılır.

Saf ve bazı durumlarda mümkün olduğunca taze olan ürünleri bulmak apiterapiden mümkün olan en iyi sonuçları almanıza yardımcı olabilir. Örneğin, yalnızca küçük bir miktar arı sütü içeren bir vitamin almak, daha büyük bir dozda bal arısı ürünü almak kadar etkili olmaz.Ayrıca, yerel balın alerjilerle savaşmanıza yardımcı olmak için en faydalı olabileceğini de belirtmekte fayda var.

APİTERAPİ ROMATİZMAL ARTRİT AĞRISINI AZALTMAKTADIR

Apiterapi binlerce yıldır kullanılmaktadır. Mısır, çin ve orta asya da antik çağlardan beri, çeşitli ağrı türleri ve artrit ağrıları için arı zehiri tedavisi kullanılırdı. Arı zehiri, iltihap önleyicidir ve ağrıyı hafifletmeye yardımcı olur. İnsanlar romatoid artrit hastalığında ağrıyı gidermek, şişlik ve tutukluğu azaltmak için arı zehiri kullanıyorlardı. Klinik çalışmalar, arı zehiri tedavisinin ilaç ihtiyacını azalttığını, ağrı ve nüks riskini azalttığını ortaya koymuştur.

APİTERAPİNİN TEDAVİ EDEBİLECEĞİ HASTALIKLAR NELERDİR?

Multipl skleroz, lupus, artrit, enfeksiyonlar, zona hastalığı, yaralar, Ağrı, yanıklar, kas eklem rahatsızlıkları bunlardan bir kaçıdır.

APİTERAPİ NASIL UYGULANIR?

Apiterapi bölgesel uygulamanın yanında ağızdan alma veya doğrudan kana enjeksiyon şeklin de de kullanılmaktadır.

Apiterapi ağrılı rahatsızlıkların dışında aşağıdaki durumlarda da iyileştirici etkisi vardır

Yaraları iyileştirmede: Bal, uzun süredir topikal olarak, hem antibakteriyel, antienflamatuar ve ağrı giderici özellikleri sayesinde, hem açık kesikler hem de yanıklar dahil olmak üzere kullanılmaktadır.

Alerjilerde: Kır çiçeği balı, alerjileri çeşitli şekillerde tedavi etmeye ve insanları alerjilere karşı da koruyucu bir etkiye sahiptir. Bal, alerjilerin neden olduğu bir boğaz ağrısını yatıştırır ve doğal bir öksürük önleyici olarak işlev görür. Kır çiçeği balının, bilinen bir alerjen olan az miktarda çiçek poleni içermesidir. Yerel bal tüketmek, bu alerjeni yavaşça vücuda alınmasıyla potansiyel olarak bağışıklık oluşturabilir.

Bağışıklık ve nörolojik durumlarda: Bal, hem bağışıklık sistemine hem de nörolojik sisteme bağlı hastalıklar için tamamlayıcı bir tedavi olarak kullanılabilir: Parkinson hastalığı, multipl skleroz, alzheimer hastalığı ve lupusta etkindir. Arı zehiri bu durumlar için ilk ya da tek olmamasına rağmen, araştırmalar arı zehirinin bağışıklık sistemini güçlendirdiğine ve vücutta bu hastalıkların bazı belirtilerini azalttığına dair kanıtlar ortaya konmuştur.

Arı zehiri Troid bezinin aşırı çalıştığı hipertiroidizmi olan kadınlarda tiroid fonksiyonunu düzenlemeye yardımcı olduğu bulunmuştur. Bununla birlikte, arı zehirinin tek başına tiroid tedavisinde kullanımı için daha çok erkendir.

Dişeti iltihabı ve diş plaklarının azaltılması: Propolis'in birçok sağlık yararı yanında ağız çalkalamasına eklendiğinde dişeti iltihabını ve plağını azaltabilir. Propolis içeren gargaraların araştırılması, doğal olarak ağız hastalıklarına karşı koruyucu bir etki sağlamaktadır. Propolis, aynı zamanda kanser yaralarını iyileştirmeye ve önlemeye yardımcı olabilir. Bir multivitamin olarak kullanılabilir. Hem arı sütü hem de propolis, çok sayıda vitamin ve besin içerir. Hatta bir deneysel çalışmada, erken dönem diyabetik retinopati tedavisinde potansiyel bir terapötik ajan olarak kabul edilebileceğini gösterilmiştir.

Kalp damar sistemini koruyucu etkisinin antioksidan etkileri ve antienflamatuar aktivitelerinden kaynaklandığı belirtilmektedir. Arı sütü uzun bir kullanım tarihi olan bir tür doğal sağlık ürünüdür. Arı sütü peptitleri sayısız biyoaktiviteye sahiptir. Arı sütü proteinlerinin sinirleri ve beyin dokusunu koruyucu etkisinden dolayı Alzheimer hastaların da da denenmektedir.

Apiterapi; bal, polen, propolis, arı sütü ve arı zehiri dahil olmak üzere arı kovanı ürünlerinin kullanımını kapsar. Apiterapi, geleneksel Batı tıbbının ötesine ulaşan, birçok hastalığı tedavi etmek ve hem kronik hem de akut yaralanmalardan kaynaklanan ağrıyı hafifletmek için bütüncül bir yaklaşımla daha sağlıklı bir yaşam katkısı sağlayan yardımcı bir yöntemdir.

Arılar bal, balmumu, propolis ve arı sütü de dahil olmak üzere çok çeşitli sağlığımızı iyileştirici maddeler üretirler. Arılarla birlikte toplanan polenlerin bile sağlığa yararları vardır. Bu yararların birçoğu, bu maddelerin, zararlı reaktif oksijen türlerini (ROS) emenantioksidanlar ( flavonoidler ve diğer polifenoller ) bakımından zengin içeriğinden kaynaklanmaktadır.

Apiterapi bal arılarından doğal olarak oluşturulan tüm ürünlerin kullanımını içerir. Bu ürünler:

Arı zehiri: Kadın işçi arılar arı zehiri üretir. Doğrudan arının sokması yoluyla verilebilir.

Bal: Arılar bu tatlı maddeyi üretir. Aynı zamanda hasat edilebilir.

Yazının Devamını Oku

Sağlıklı yaşlanma reçeteleri

30 Ocak 2019
Takvim yaşımızın ötesindeki asıl gerçek biyolojik yaşımızdır. Nice gençler vardır kendilerini daha ihtiyar hissederlerken nice yaşlılar vardır ki kendilerini çok daha dinç ve genç hisseder.

Çocuklarımızın, torunlarımızın sevinçle her yıl yaş günümüzü kutlaması yaşlı bireyleri sevindiriyor mu yoksa takvimden bir yaprak daha eksildi duygularına ve kısmen bir karamsarlığa mı yol açıyor sorusu bizleri hep meşgul edecek gibi durmaktadır. Bir hekim olarak neden iki de bir yaşlılıkla ilgili farkındalıkları yazmaya çalışmamızın elbette bir nedeni olsa gerek. Bir hekim arkadaşımla sohbet ederken yaşlandık be hoca dediğimde aman hocam o lafı sakın ağzına alma yoksa yaşlanmadan beynin seni daha hızlı yaşlandırır demesi irkilmeme neden oldu.

Her insan hissettiği yaştadır. Aslında doğru söylüyordu, bazı toplumlarda yaşlılık bir hastalık olarak algılanırken bazı toplumlarda erdemli bir dönem, hormonların bizi altüst edici etkilerinden gittikçe kurtulmaya başladığımız, daha mutlu bir yaşamın kapılarını araladığımız bir dönem olarak algılamamız gerekiyor. Önemli olanın takvimlerin bize dayattığı ‘hayali bir yaş anlayışının ötesine nasıl geçeriz’i kavramaktır. Takvim yaşımızın ötesindeki asıl gerçek biyolojik yaşımızdır. Nice gençler vardır kendilerini daha ihtiyar hissederlerken nice yaşlılar vardır ki kendilerini çok daha dinç ve genç hissederler. Kabullerimizde yaşam deneyimlerimizin de önemi göz ardı edilemez. Genç ve deneyimsiz bir insan herhangi bir travma ile yüzleşince paniğe kapılırken yaşlı bir insan bunun geçici bir deneyim olduğunu yaşamını tehdit etmeyeceğini, basit veya karmaşık önlemlerle bu problemin bir şekilde ortadan kalkacağını bilir.

Ölümün insanlar için kaçınılmaz bir sonuç olduğu herkesin kabulüdür. Ancak sağlıklı, dinç kalarak ve mutlu yaşlanmamız için birçok formüller mevcuttur. Zamanın ilerlemesi ile organlarımızda, eklemlerimizde yıpranmaların oluşması kaçınılmazdır. Yine bilinen bir şey ruhun yaşlanmadığıdır. Şimdi sorun saat gibi çalışan biyolojik yapımızı daha iyi nasıl koruruz olmalıdır.

Preventif yani önleyici, koruyucu hekimliğin ne denli önemli olduğu hastalanmadan, biyolojik yapımız kırılgan hale gelmeden, karşılaştığı hastalıkların üstesinden nasıl gelinebileceğinin ve ne gibi tedbirler almamız gerektiğini bilmemiz gerekmektedir. Son yıllarda konuya ilişkin bilimsel çalışmalar katlanarak önümüze güzel seçenekler sunmaktadır.

Şu soru önemlidir, neden yaşımız ilerledikçe biyolojik sorunlarımız artar? Çok kısa bir açıklama yapalım. Elimizde bir terazi olsun bunun bir kefesinde vücut atıkları diğer kefesinde çöpçü yani bu atıkları temizleyen mekanizmalar bulunsun. Şimdi vücut atıkları dediğimiz şeyler hücresel düzeyde düşündüğümüzde kullanılan oksijenin atık ürünleridir(serbest radikaller). Son derece tehlikeli olan bu atıklar antioksidan denilen çöp temizleme sistemi tarafından, eğer araya yıpratıcı bir sağlık problemi girmemiş ise otomatikman temizlenmektedir. Soluduğumuz hava, içtiğimiz su, yediğimiz gıdaların kalitesi bu denge sistemini derinden etkilemektedir. Bunlara bağlı oluşan olumsuzlukların birikmesi ve alarm vermesi seneler içinde oluşmaktadır ve genellikle de 40-50 yaşlarından sonra bizi rahatsız eden bir seviyeye ulaşmaktadır. Olan hadise, serbest radikallerin artması antioksidan sistemimizin bunları tam olarak temizleyemez hale gelmesidir. İşte kronik hastalıklar dediğimiz süreçler burada kendini belli eder hale gelmektedir. Özellikle; ağrılar, eklem problemleri, kalp sorunları, şişmanlık, diyabet ve kanser gibi sorunlar yakamıza yapışmaya başlar. Bu noktaya varmadan neler yapılacağının bilinmesi önem arz etmektedir.

Güncel olarak çok sık dillendirilen anti aging yani yaşlanma karşıtı söylemler yerini sağlıklı yaşlanma problemine odaklanmıştır. Bundan böyle anti aging’in sağlıklı yaşlanma anlamına geldiğini kabul etmemiz gerekmekte tedbirlerimizi ona göre şekillendirmemiz gerekmektedir. Bu kabulden yola çıkarak formüle edilebilecek kurallar:

1- Hastalan-ma

Yazının Devamını Oku

Sağlıklı yaşam için egzersiz şart!

3 Ocak 2019
Egzersiz herkesin dilinde olan bir slogan. Gerçekte egzersizin ne gibi faydalı var bunun kanıtlanmış biyolojik ve fizyolojik faydalarının bilinmesinde yarar var. Fiziksel olarak aktif bir yaşam sürenlerin bağışıklık sistemleri de güçlü olmaktadır. Yaşın ilerlemesiyle bağışıklık sisteminde azalmalar görülür. Hastalıklara daha yatkın oluruz. Ağır olmayan egzersizler sayesinde eklemlerden, kaslardan kalkan sinyaller bağışıklık sistemimizi daha güçlü yapar ve hastalıklara daha az maruz kalırız. Hasta olduğumuzda ise çabucak iyileşme fırsatını yakalarız.

SPOR SALONUNA GEREK YOK

Egzersiz yapmak için spor salonlarınıza gitmenize gerek yoktur. Çoğu spor salonunda sizden öncekilerin kullandığı aletlerle temasınız enfeksiyon riskinizi artırmaktadır. Spor sonrası kullandığınız havluları hemen yıkayın, tekrar tekrar kullanmayın. Terli vücudun silinmesi mikropların havlulara geçmesine ve orada üremelerine neden olur, bu riski almamak için egzersiz sonrası kullandıklarınızı yıkayın. 

Yürüme bantlarının da eklem bozukluklarına neden olduğu artık bilinmektedir. Mikro travma denilen ve eklemlere sürekli stres yaratan sert zeminli yürüme bantları ya da çim sahada oynanan futbol faydadan çok zarara neden olmaktadır.

EGZERSİZİNİZİ YÜRÜYÜŞÜNÜZÜ AÇIK HAVADA YAPIN 

Fit kalmak için risk almanın bir yararı yoktur. Egzersizinizi yürüyüşünüzü açık havada ve mümkünse dostlarınızla birlikte yapın. Bu arada beyaz un ve tatlılardan uzak durun. Karbonhidratlar ve tatlılar barsaklarınızda kötü bakterilerinizin üremesi için yakıt vazifesi görür.

Bakteriler ve sinir sitemini harap eden toksinler hep bu zeminden kaynaklanır. Enflamasyon, bağışıklık sisteminin zayıflamaması için önerilen egzersizlerin sağlıklı besinlerle desteklenmesi de dikkat edilmesi gereken bir durumdur. Özetle egzersiz sonrası baklava olmamalıdır yaşamınızda.

Egzersiz yapmayan yaşlılarda konsantrasyon bozuklukları, algıda güçlük ve uykuya dalma problemleri ortaya çıkmaktadır. Vücut kuvvetli olursa akıl sağlığımızda güçlü olmaktadır. Hareketsiz yaşam özellikle yaşlılar için enfeksiyonlara çabuk yakalanma ve uzun süre kurtulamama, düşkünlük ve ölüme davetiye çıkarmak anlamı taşımaktadır.

BEDENİNİZİ HIRPALAMAYACAK EGZERSİZLERİ SEÇİN

Egzersizler sizin daha rahat ve sağlıklı bir uyku çekmenize neden olur. Haftada 3 gün egzersiz için yeterlidir. Yani gün aşırı. Eğer egzersiz yaparken biraz daha ağırlık kaldırmak isterseniz onunda yararı büyüme hormonunuzda artış yapması dolayısı ile daha rahat uyku uyumanıza neden olmaktadır. Yatmadan 2-4 saat öncesine kadar egzersiz planları yapabilirsiniz.

EKLEM VE KEMİKLERİ KUVVETLENDİRİYOR

Egzersizin eklemleri ve kemikleri kuvvetlendirdiği bilinmektedir. Diğer yandan kalp damar sağlığı açısından da fevkalade faydaları vardır. Hesaplandığında bir günde 1440 dakika vardır, bunun 30 dakikasını egzersiz ve yürümeye ayırmanız size ağrısız bir yaşamın kapılarını aralar.

GÜNDE EN AZ YARIM SAAT YÜRÜYÜN

Şişmanlık ve diyabetin özellikle ülkemizde ciddi bir sağlık problemine dönüştüğü son yıllarda bu iki önemli sorunun kontrolü için düzenli egzersiz yapmak en azından günde yarım saat yürümek fevkalade önemlidir.

Egzersiz yapmak için spor salonlarınıza gitmenize gerek yoktur. Çoğu spor salonunda sizden öncekilerin kullandığı aletlerle temasınız enfeksiyon riskinizi artırmaktadır. Spor sonrası kullandığınız havluları hemen yıkayın, tekrar tekrar kullanmayın. Terli vücudun silinmesi mikropların havlulara geçmesine ve orada üremelerine neden olur, bu riski almamak için egzersiz sonrası kullandıklarınızı yıkayın. 

Yürüme bantlarının da eklem bozukluklarına neden olduğu artık bilinmektedir. Mikro travma denilen ve eklemlere sürekli stres yaratan sert zeminli yürüme bantları ya da çim sahada oynanan futbol faydadan çok zarara neden olmaktadır.

Fit kalmak için risk almanın bir yararı yoktur. Egzersizinizi yürüyüşünüzü açık havada ve mümkünse dostlarınızla birlikte yapın. Bu arada beyaz un ve tatlılardan uzak durun. Karbonhidratlar ve tatlılar barsaklarınızda kötü bakterilerinizin üremesi için yakıt vazifesi görür.

Bakteriler ve sinir sitemini harap eden toksinler hep bu zeminden kaynaklanır. Enflamasyon, bağışıklık sisteminin zayıflamaması için önerilen egzersizlerin sağlıklı besinlerle desteklenmesi de dikkat edilmesi gereken bir durumdur. Özetle egzersiz sonrası baklava olmamalıdır yaşamınızda.

Egzersiz yapmayan yaşlılarda konsantrasyon bozuklukları, algıda güçlük ve uykuya dalma problemleri ortaya çıkmaktadır. Vücut kuvvetli olursa akıl sağlığımızda güçlü olmaktadır. Hareketsiz yaşam özellikle yaşlılar için enfeksiyonlara çabuk yakalanma ve uzun süre kurtulamama, düşkünlük ve ölüme davetiye çıkarmak anlamı taşımaktadır.

Egzersizler sizin daha rahat ve sağlıklı bir uyku çekmenize neden olur. Haftada 3 gün egzersiz için yeterlidir. Yani gün aşırı. Eğer egzersiz yaparken biraz daha ağırlık kaldırmak isterseniz onunda yararı büyüme hormonunuzda artış yapması dolayısı ile daha rahat uyku uyumanıza neden olmaktadır. Yatmadan 2-4 saat öncesine kadar egzersiz planları yapabilirsiniz.

Egzersizin eklemleri ve kemikleri kuvvetlendirdiği bilinmektedir. Diğer yandan kalp damar sağlığı açısından da fevkalade faydaları vardır. Hesaplandığında bir günde 1440 dakika vardır, bunun 30 dakikasını egzersiz ve yürümeye ayırmanız size ağrısız bir yaşamın kapılarını aralar.

Yazının Devamını Oku

İyot eksikliği nasıl tedavi edilir?

31 Aralık 2018
İyot eksikliği nedir? İyot eksiliği hangi hastalıklara neden olur? İyot eksikliği bebeklerde zeka geriliğine yol açar mı? İyot eksiliğinin tedavisi nasıl yapılır?

Belki de kimsenin dikkatini çekmeyen ama insan biyolojik yapısının temel ihtiyaçlarından birisidir iyot. İyot bilindiği gibi tiroid hormonunun üretimi için gerekli olmakla beraber diğer tüm hormonların üretiminden sorumludur. Bağışıklık sisteminin sağlıklı çalışması için iyota gereksinim vardır. İyot güçlü bir mikrop öldürücüdür. Kansere karşı kuvvetli etkiler oluşturur. İyot eksikliğinde neler olacağının bir listesini vereceğiz ama pratik olarak eksikliğinde neler olacağını da bilmemiz gerekir.

İyot eksikliğinde zeka geriliği, guatr, bebek ve çocuk ölümlerinde artış görülmektedir. İyot verilmesiyle önlenebilecek bu hastalıklar ciddi bir halk sağlığı sorunudur. Dünya sağlık örgütünün verilerine göre dünyada 1,5 milyar insan iyot eksikliğine bağlı rahatsızlıklardan müzdariptir.

Yine dünya sağlık örgütü iyot eksikliğinin başlı başına dünyadaki en büyük önlenebilir zeka geriliği sebebi olduğunu Kabul etti.

- Dikkat eksikliği
- Meme hastalıkları
- Yorgunluk
- Guatr

Yazının Devamını Oku

Aşk hormonu (oksitosin) nedir?

24 Aralık 2018
Ağrı, insan oğlu var olduğundan beri onu etkileyen bazen çaresiz bırakan zararlı bir durum. Bir şekilde ağrı çekmeyen canlı yok gibidir. Ağrı kişiye has bir özelliktir. Her canlı kendi ağrısı ile baş başadır. Bilindiği gibi ağrı akut yani aniden oluşan genellikle bir doku hasarının söz konusu olan ağrı olarak bilinirken, kronik ağrı; geçmeyen süreklilik arz eden bir ağrı olarak tanımlanır ve ağrı sınıflaması bu iki eksen üzerinden detaylandırılır.

Akut ağrı, tehlikeli uyaranlardan kaçınmaya yardımcı olan tehlike veya yaşamı tehdit edici olayların varlığına işaret edebilir. Aksine, ağrı kronikleştikçe ya da kalıcı hale geldiğinde, daha sakin bir seyir izler bu durumda yani kronik ağrı varlığında sık sık anksiyete ve depresyonla birlikte ortaya çıkan, bedensel ve zihinsel olarak zararlı etkiler oluşturur. Ek olarak, kronik ağrı, hastalar için ekonomik bir yük olup, sadece kendisi değil çevresi de bu ağrının oluşturduğu olumsuz tablodan nasibini alır.

Tarihsel süreç içerisinde gelinen noktada ağrı sağaltımı için ağrı kesiciler ve opioid denilen farklı morfin türeleri ağrıyı dindirmede sıklıkla baş vurulan ilaçlardır. Bu iki grup ilaçın masum olmadığı bilinmektedir. Örneğin romatizma ilaçları olarak bilinen ağrı kesiciler mide barsak ülserleri ve kanamalar yapabilirken morfin benzerleri ise kabızlık, kaşıntı ve bağımlılık yapma potansiyeli taşımaktadırlar. Kronik ağrı tedavisinde de bu ilaçlardan yararlanılmakla birlikte, kronik ağrıya eşlik eden anksiyete ve depresyonla da mücadele edilmesi bir kuraldır. Hatta kronik ağrının birçok şeklinde ağrı kesicilerin faydası tartışılmakta yeni yöntemler arama çabaları devam etmektedir.

Merkezi sinir sisteminin (CNS) belirgin bir patolojik aktivasyonu vardır, öyle ki, ağrı sinyalleri haftalar, aylar, hatta ağrı kaynağının iyileşmesi veya çözülmesi periyodunun ötesinde yıllar boyunca sinir sisteminde ateşleme yapmaya devam etmektedir. Kronik ağrı deneyiminde altta yatan hastalığın şiddetinin pek önemi yoktur. Bilinen ya da görünen bir doku hasarı olmadan da ağrı deşarjları devam etmektedir. Bu nedenle, kronik ağrı aktüel bir hastalık olmasa da yapacağını yapmakta insanların yaşam kalitesini bozmaktadır. Varsa bir rahatsızlık, hastalık onun da iyileşme süreci kronik ağrılar yüzünden gecikmektedir. Ayrıca, anksiyete ve depresyon ile ilgili sorunlar, kronik ağrı ile birlikte ortaya çıktıklarında daha belirgin hale gelmektedir. Daha da talihsiz durum şu anda kronik ağrıyı kontrol etmek için uzun süreli etkinliği kanıtlanmış sınırlı sayıda ilacın bulunması gerçeğidir. Ağrıyı gidermek için etkinliği kanıtlanmış olan ilaçlar, sıklıkla, kullanımı sınırlandıran önemli yan etkiler de üretirler.

Son yıllarda, aşk hormonu, sarılma hormonu olarak bilinen ve hamile kadınlarda doğumu kolaylaştırma amacıyla sıklıkla başvurulan “oksitosin” denilen hormonun, yapılan bilimsel çalışmalar gözden geçirildiğinde ağrıları azaltmada güvenli ve önemli bir fonksiyon icra edeceği kanısı yaygın hale gelmiştir. Biz de bir ağrı hekimi olarak konuya açıklık getirmek istedik.

Oksitosin (aşk hormonu, duygu hormonu, sarılma hormonu) beyinden salgılanan bir hormondur. Az miktarda da genital organlardan salınır. Oksitosin, ağrı sinyallerini beyne gönderen omurilik nöronlarının(sinir hücrelerinin) işlevini bloke ederek ve vücudun kendi morfin benzeri kimyasallarının salınımını artırarak etki etmektedir. Deneyler ayrıca, oksitosin nöronlarının küçük bir kısmının, hipotalamustaki (beynin bir bölgesi) farklı oksitosin nöronları tarafından kana salınmasına neden olduğunu da göstermiştir. Bu, dolaşımdaki oksitosin, periferik sinir sistemindeki (yani, beyin ve omurilik dışında) etkileriyle ağrıları kontrol altına almaktadır. Oksitosin çoklu fizyolojik ve psikolojik fonksiyonların düzeltilmesinde önemli bir görev üstlenmektedir.

Ön kanıtlar, oksitosinin, ağrının şiddetini azaltmak için ideal bir aday olabileceğini düşündürmektedir. Bilimsel çalışmalarının çoğu, oksitosinin akut ağrıyı en aza indirgemede büyük bir etkiye sahip olduğunu ortaya koymuştur. Yeni çalışmalar, insanlarda oksitosinin kan düzeyleri ile ağrı arasında bir ilişki olduğunu göstermiştir. Oksitosin bağımlılık yapmadığından ağrı kesici olarak akut ve kronik ağrının yönetiminde önemli bir uygulamaya sahip olabileceği ileri sürülmektedir.

Yapılan bir dizi klinik çalışmada, oksitosinin özellikle sırt ağrısı, migren ve irritabl bağırsak sendromuna bağlı olarak ortaya çıkan ağrıyı iyileştirebileceğini göstermiştir. Yine oksitosin ile yapılan çalışmalarda oksitosinin ağrı hassasiyetini azalttığı, akut veya kronik bel ağrısı olan erkek ve kadınlarda ağrıyı doza bağlı olarak azalttığı, fibromyaljili hastalardın ağrılarında iyileşmeler yanında, stres ve depresyon skorlarında anlamlı iyileşmeler oluşturduğu, soğuğa bağlı oluşan iskemik uyaranlara yönelik olarak iyileşmeler sağladığı bulunmuştur.

Oksitosin ağrı kesici, anksiyolitik(sıkıntı giderici), antidepressif etki ve merkezi sinir sisteminde oluşturduğu etkilerinden dolayı, diğer ilaçlara nazaran benzersiz terapötik değeri olan çok işlevli ağrı kesici olarak kullanılabileceği hakkındaki kanıtlar oldukça güçlüdür.

Yazının Devamını Oku

Ozon tedavisi hakkında bilinmesi gerekenler

24 Ekim 2018
Güzellik ve ağrı tedavilerine kadar birçok alanda ozonun kullanıldığını belirten Algoloji ve Ağrı Uzmanı Prof. Dr. Nurettin Lüleci, ozon tedavisi hakkında bilinmesi gerekenleri açıkladı.

OZON NEDİR, HANGİ HASTALIKLARIN TEDAVİSİNDE KULLANILIR?

Algoloji / Ağrı Tedavisi Uzmanı Prof. Dr. Nurettin Lüleci cevapladı: "Ozon hangi hastalıkların tedavisinde kullanılır?"

Ozon tedavisini artık toplumumuz tarafından benimsenmiş durumda. Artık güzellikten ağrı tedavilerine kadar geniş bir alanda bu tedaviden faydalanılmaktadır.

Yazının Devamını Oku