"Deniz Beykont" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Deniz Beykont" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Deniz Beykont

Sıradan zamanlarda değerli hissetmek

9 Temmuz 2020

Kahvaltı hazırlamaya geç kalırsam, öğlen yemeği aksayacak ve uyku saati de kayacaktı. Geç yatılan bir öğlen uykusu ise zaten geç uyuyan bebeğin daha da geç yatmasına sebep olacak ve benim kendime vakit ayıramadığım bir gün olarak geride kalacaktı. Enerjimi toplayıp keyif alacağım bir şeyler yapmaya çok ihtiyacım vardı. Bir gün böyle geçse bir şey olmazdı ama ipin ucunu da kaçırmamak lazımdı. “Sıradan” olarak gördüğüm bir sürü günlük rutinin içinde kendimi kaybetmişken sosyal medyada gördüğüm 1960’lara ait eski bir resim beni kendime getirdi.  Yaşadığım mahallenin Facebook grubunda paylaşılan Bostancı Sahili’nin yaklaşık 60 sene önceki fotoğrafı. Sahil sinemasına gelmiş insanlar, arkada tren yolu ve Altıntepe yokuşu. Kendimi bildim bileli neredeyse her gün koşarak indiğim ve dilim dışarıda çıktığım yokuş.

“Sıradan bir fotoğraf” diye tanımlanabilecek bu resim, sadece eski olduğu için gözümde kıymetli olmuştu. Dünyada benim olmadığım zamanları düşünmüş, yokluğumla yüzleşmiştim. Babamın, amcalarımın, şimdi hayatta olmayan dedemin ve babaannemin o sahile ellerinde havlularla aheste gidişleri, gözümün önüne geldi. Fotoğrafta güneşlenen insanların bir kısmı, belki de şimdi yoklar. Bugün inşaatlar ve dürümcülerle işgal edilmiş, toprakla doldurulmuş Bostancı sahilinde hiç yüzemediğimi ve oğlumun da yüzemeyeceğini düşünüp hüzünlendim. O zamanlar kendi güzellikleriyle birlikte buharlaşıp gitmişti. Geriye, o anı değerli bulan meçhul birinin çektiği bu soluk fotoğraf kalmıştı.  O resmi basıp buzdolabının üzerine asmak istedim, sıradan olanın güzelliğini hiç unutmamak için.  Bugün oradan geçerken böyle bir manzara fotoğrafını çekmek aklıma gelir miydi acaba? Yüzümüzün bütün fotoğrafı kapladığı bir öz çekim dururken, sanmıyorum.  Oysa yıllar sonra oğlum fotoğraflara bakarken, kendi doğup büyüdüğü sokakları da görmek istemez mi? Sürekli kentsel dönüşen bu şehirde, büyüdüğü yerlerin eski hallerini görmek onda bir aidiyet duygusu yaratır mı?

Altmış sene önce bu fotoğrafı çeken kişi vesilesiyle,  hayatın her anının ne kadar değerli olduğunu, geçip giden zamanının bir daha geri gelmediğini, tek gerçek anın şimdi olduğunu idrak ediyordum.  Sahi, “sıradan bir gün” ne anlama geliyordu? Türk Dil Kurumu’na göre sıradan, hiçbir özelliği ve değeri olmayan, sıra işi, bayağı, değersiz, niteliksiz. Bu kelime üzerine düşündükçe, sıradan kelimesini kelime haznemden çıkarmaya karar verdim. Kim karar veriyordu bir günün değersiz ya da niteliksiz olduğuna? Evet, çocuk büyütmek yorucu, bazen sıkıcı bile olabilir ama sıradan olamaz. Her gün büyüyen o eşsiz varlığın, o anları bir daha geri gelmeyecek. O küçük bebek büyüyecek, yorgunluklar geçecek ve sıradan sandığımız o anlar fotoğraflarda kalacak. Her dakika çocuğumuzun fotoğrafını çekip anı kaçırmak değil tabi ki; ama çektiğimiz her fotoğrafa böyle bir farkındalıkla yaklaşmak nasıl olurdu?  Yıllar geçip çocuğumuz büyüdüğünde,  eğer telefon hafızasındaki resimleri bastırmayı akıl etmişsek, o fotoğraflar bizim için altın değerinde olacak.

Hayatın ilk yılında sürekli bebeğin fotoğraflarını çekerken, çocuklar büyüdükçe niye daha az fotoğraf çekeriz?  Alıştığımız şey, gözümüzde sıradanlaşıyor. O günün, diğer günlerden belirgin bir farkı olup olmaması, bizim o güne bakış açımıza ve yaratıcılığımıza göre değişiyor. Eğer biz hayatımızı, çocuk büyütme serüvenimizi sıradan görürsek, gerçekten sıradan olur. Çocuk da kendini değersiz hisseder.  Kendimize verdiğimiz değer, çocuğumuza verdiğimiz değeri de belirliyor; dahası onun kendine verdiği değeri de belirleyecek ve hayatın ilk yıllarında edinilmiş değerlilik duygusu çocuklarımıza verebileceğimiz en güzel hediyedir.

Yazının devamı...

Aradığınız anneye ulaşılamıyor

30 Haziran 2020

Gece çok geç uyuduğumdan, biraz daha yatak keyfi yapmayı kendime hak gördüm. Ancak kapının ardından gelen sesler yatak keyfinin lüks olduğunu, hızlıca kalkıp şanslıysam, kişisel ihtiyaçlarımı gidermemi ve görev başına gitmemi söylüyordu. Parmak ucunda basarak yataktan çıktım. Hızlıca kıyafetlerimi üzerime geçirdim. Kapıya yakın bir yerde durup seslere kulak kabarttım. “Tehlikenin” geçtiğini anlayınca, ne kadar dikkatli olsam da, gıcırdayan kapı kolunu çevirdim. İki dev adımda sekerek tuvalete girip kapıyı kapattım. Ortaya çıktığım anlaşılmış mıydı?

Kötü bir niyetim yoktu. Aylar sonra ilk defa uykumu almak, yüzümü yıkamak ve sakince aynaya bakarak dişlerimi fırçalamak istedim ama zaten kendime ayırmam gereken süreyi kat be kat aştığımı düşündüğüm için bütün bu işleri telaşla yaptım. Ayrı geçen bir geceden sonra ona kavuşacak olmanın heyecanıyla tuvaletten çıktım. Salona doğru ilerledim. Yüzüme kocaman bir gülümseme taktım. “Bari hala şansım varken kahve koysaydım” diye düşündüm ama artık çok geçti. Beni görmüştü. İki yaşındaki dünyalar tatlısı oğlum, çölde su bulmuş gibi sevinçle “annnniii” diye bağırarak bana koşmaya başladı. Onu kucağıma aldım. Göğsüme bastırdım. Kokusunu içime çektim. Biri benim için kahve koyabilir miydi?

Bir annenin bu şekilde evde çocuğundan kaçması tuhaf gelebilir. Aslında bu bir kaçış değil;  sadece kendini şarj ederek daha enerjik ve mutlu hissetme çabası. Kendi duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarını karşılayabilen anneler çocuğuna bıkmadan, tükenmeden, sinirlenmeden bakabilir.  Ancak toplumda annelerin ihtiyaçları çoğunlukla görmezden geliniyor ve bütün yük annelerin omuzlarına yükleniyor. Bu ihtiyaçların dile getirilmesi “Buldukça bunuyorsun. Her şeyin var! Daha ne istiyorsun?”  diyerek ayıplanıyor; çünkü annelik kutsal ve anneler hiç ara vermeden çocuklarıyla ilgilenmeleri bekleniyor.

Evde küçük bir çocuğunuz varsa, kendinize ait çok az vaktiniz vardır. Birçok şeyi yarım yamalak yapmak zorunda kalabilirsiniz. Kitap okumak, oje sürmek, duş almak ancak onun uyuduğu kısıtlı zamanlarda yapılabilecek etkinlikler haline gelir. Tabi ev işinden vakit kalırsa… Bu hayat ritminde olan ve kendine vakit ayırma imkânı bulamayan birçok anne tanıyorum. Uzunca bir süreyi ben de bu şekilde geçirdim.  Herkes kendi mizacına göre bu duruma isteyerek ya da istemeden tepki veriyor. Kimisi otomatik pilota bağlayıp kendine yabancılaşıyor, kimisi nedeni anlaşılmayan hastalıklara kapılıyor, kimisi istemeden çocuğuna bağırıp pişmanlık yaşıyor. Kim bilir başka neler oluyor?

Şiddetsiz iletişimin kurucusu Marshall Rosenberg der ki, her rahatsız edici duygunun altında karşılanmamış bir ihtiyaç vardır. Anneler, tükenmişlik, endişe, bıkkınlık, üzüntü, depresyon, kaygı, bitkinlik gibi birçok duyguyu içlerine atmak zorunda kalıyorlar çünkü kimse çocuğundan şikâyet eder konumuna düşmek ve  “kötü anne” damgası yemek istemiyor. Birçok kadın, böyle bir ihtiyacının olduğunun farkında bile olmadan bu duygularla içten içe baş etmeye çalışıyor. Bu duygular bastırıldığında ise çocuğu için gülümsemeye çalışan mutsuz anneler,  çocuklarını yetiştirmeye çalışıyor. Peki, çocuklar bu durumdan etkilenmiyorlar mı?

Anneliği kutsal olmaktan çıkarıp, annelerin destek ihtiyaçlarının görülmesi gerekiyor. Kanuni düzenlemeler ve toplumda bu konudaki farkındalık maalesef henüz çok yetersiz. O zaman iş başa düşüyor sevgili anneler. Kendi sorumluluğumuzu alacağız. İhtiyaçlarımızın ve duygularımızın farkına varıp, suçluluk duymadan dile getirebilmenin yollarını arayacağız.

Yazının devamı...
Deniz Beykont Kimdir?

Yaratıcı Drama Liderliği ve Pedagojik Formasyon sertifikalarına sahip Deniz Beykont, Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi, Bilgi Üniversitesi Kültürel İncelemeler Yüksek Lisans, Atatürk Üniversitesi Çocuk Gelişimi Ön Lisans mezunudur. Beş sene süren kurumsal iş hayatından sonra, kalbinin sesini dinleyerek kendini eğitime adadı. 2015 yılından beri çocuklarla ve yetişkinlerle drama çalışmaları yapıyor. Bu süreçte masal anlatıcılığından, yaratıcı dansa ve okumaya çeşitli eğitimlere katıldı. Şu an Erbulak Evi Yazarlık Okulu’ndan eğitim almaya devam ediyor. Serbest olarak kendi oluşturduğu “Drama Destekli Anne Çemberleri” programı ile kadınlara sosyal duygusal destek sunuyor. Hayat boyu öğrenci olma yolunda Sokrates’ten ilham alıyor.