"A. Cem Keçe" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "A. Cem Keçe" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
A. Cem Keçe

A. Cem Keçe

Emine Bulut ve Türkiye’nin konuştuğu kadın cinayetleri

25 Ağustos 2019

Ülkemizde kadın cinayetleri yaşanmaya devam ederken son olayda Fedai Baran, tartıştığı eski eşi Emine Bulut’u, kızının gözü önünde vücudunun çeşitli yerlerinden bıçakladı. Ağır yaralanan Emine Bulut, kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi. Olayın ardından kaçan Fedai Baran ise polis ekipleri tarafından gözaltına alındı ve çıkarıldığı mahkemece tutuklandı. Böyle bir cinayetin neden işlediği konusunda CİSED’den önemli bir açıklama yapıldı.

CİSED Genel Başkanı Psikoterapist Cem Keçe, “Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri ülkemizdeki en yaygın insan hakkı ihlalleri arasında yer alıyor. Çünkü ülkemizde her 3 kadından 1’i evde kocasının ya da sevgilisinin fiziksel şiddetine maruz kalıyor. Birçok vakada kadın canından oluyor. Şiddetin kaynağında toplumun her yanında izlerini görebileceğimiz erkek egemenliği, cehalet ve toplumun ikiyüzlülüğü yatıyor. Erkeklerin egemenliklerini tehdit altında görmeleri ya da bu egemenliği güçlendirmek istemeleri şiddet davranışına ve kadın cinayetlerine yol açıyor” dedi. Daha çok erkekler tarafından evde uygulanan şiddetin çocuklara kötü örnek olduğunu, çocukları ruhsal ve fiziksel olarak yaraladığını ve onların aşırı korku, yetersizlik ve suçluluk duygusu, özgüven eksikliği gibi olumsuz duygulara kapılmalarına yol açtığını belirten Keçe, “Bu zararları yaşayan bir çocuk yetişkinliğinde travmasını tekrar edebiliyor ve tanık olduğu veya bir parçası olduğu şiddet eylemlerini tekrarlıyor. Çünkü şiddeti uygulayan zalim, şiddete maruz kalan kurban ve şiddeti seyreden kurban rolleri çocukluk travmalarının özünü oluşturuyor ve yetişkinlikte bu rollerden birini tekrar etmeye kişiyi zorluyor" dedi.

Türkiye gündemine bomba gibi düşen Emine Bulut cinayeti ile ilgili olarak Keçe şunları söyledi:

“Türkiye'de gündem değiştiren katliam gibi cinayet Kırıkkale'de gerçekleşti, eski eşi Fedai Baran tarafından öldürülen Emine Bulut'un son sözleri 'Ölmek istemiyorum' oldu. Talihsiz kadının kameralara yansıyan son görüntülerinde, yanında bulunan kızının 'Anne lütfen ölme' diye ağladığı görülüyor. Kadına yönelik şiddeti insan hakları ihlali olarak görmek ve nedeni her ne olursa olsun, şiddetin ağır bir şekilde yasal olarak cezalandırılması gerekiyor, yoksa daha çok Emine'leri kaybedeceğiz. Kadınlara yönelik şiddet, Türkiye’de toplumsal cinsiyet eşitliğine ulaşmanın önündeki en büyük engellerin başında geliyor. Kadına uygulanan şiddetle birden fazla koldan mücadele etmek ve mahrem bir mesele olarak görmemek ve çok çaba sarf etmek önem taşıyor. Ancak yasaların uygulanmasında sıkıntılı alanlar var… Gençleri, öğretmenleri, sosyal hizmet çalışanlarını, avukatları, polisleri eğitmek gerekiyor. Çünkü erkek şiddeti Türkiye’de hatta tüm dünyada salgın hastalık gibi yayılıyor, hızla artıyor ve zamanla daha da artacak gibi… Son yıllarda hem politik hem de toplumsal yapıda çatışma kültürü yaygınlaştı; haksızlık, adaletsizlik, korku ve terör arttı. Çocuklar ve gençler arasında şiddet içeren bilgisayar oyunlarını oynamak yaygınlaştı. Şiddet içeren TV dizilerine olan ilgi çok yüksek, ülkemiz çok ama çok kirlendi, tüm değerlerimizi kaybettik, alınır satılır hale getirdik, itiraf edelim ki sağlıklı ilişkiler kuramıyoruz, sağlıklı ve mutlu çocuklar yetiştiremiyoruz. Bunlar şiddeti çağırıyor. Ayrıca cinsiyet ayrımcılığı bitmedikçe kadınlara yönelik şiddet bitmeyecek. Kadınlara karşı şiddeti cezalarla ortadan kaldırmak da mümkün değildir. Yasal düzenlemeler önemli ve gereklidir ancak bataklığı kurutmadan sivrisinekleri öldürmeye çalışmak gibidir. Cinsiyet ayrımcılığını reddeden bir anlayış geliştirilmedikçe, kadınlara yönelik şiddet ve kadın cinayetleri bitmeyecektir..."

Yazının devamı...

Penisin ve vajinanın büyüklüğü cinsel doyumu etkiler mi?

21 Haziran 2019

Çok seks yapmak vajinayı genişletir mi? Penis boyu cinsel birliktelikte ne kadar önemli? Penisin ve vajinanın büyüklüğü cinsel doyumu etkiler mi?Cinsel ilişki sırasında acı, ağrı ve kanama olmaz mı? Vajinal genişilik sendromu nedir? Vajianal geniş genişleme problemi nasıl çözülür?

Aşağılık kompleksi, eksiklik duygusu, kendinden ve cinsel organlarından memnun olmama gibi, cinsel tepkileri zayıflatan veya cinsel isteği azaltan, cinselliği olumsuz etkileyen birçok faktör var. “Penisin büyüklüğü kadının cinsel doyuma ulaşmasında rol oynar mı?”, “Vajina büyüklüğü kadının cinsel birleşmeden zevk almasını etkiler mi?”, “Çok geniş olan vajina ve vajina girişi için bir şey yapılabilir mi?”, “Kadın hiç çocuk doğurmadıysa, aktif bir cinsel yaşam aşk kaslarında ve cinsel organlarda gevşemeye neden olabilir mi?” gibi birçok soru çiftlerin kafasını karıştırabiliyor. İşte tüm bu soruların yanıtı…

PENİS BOYU DEĞİL İŞLEVİ ÖNEMLİ

Erkekler tarafından en çok takıntı yapılan konuların başında penis boyu sorunları gelir. Penis boyu ortalama 14 santimetre olmakla beraber 8–18 santimetre arası olan penisler normal boyutlarda kabul edilmektedir. Sanıldığının aksine, penis boyuyla cinsel performans arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Ancak bazı kadınlar iri yapılı bir erkeği görür görmez cinsel bakımdan hemen uyarılırlar. Oysa gerçekte sertleşmiş penisin büyüklüğü ile erkeğin bir kadını cinsel bakımdan doyurabilme yeteneği arasında pek az ilişki vardır. Ayrıca, “Penis ne kadar büyük olursa, erkek cinsel eş olarak o kadar erkeksi ve başarılı olur!” şeklindeki inanç doğru değildir, cinsel mittir, hurafedir.

VAJİNAL UYARI VAJİNANIN 1/3’LÜK GİRİŞ KISMINDA YOĞUNLAŞIR

Kadın psikolojik bakımdan ters yönde bir inanca koşullanmadıysa, tek başına penis büyüklüğü kadının cinsel tepkisini ya da birleşmeden doyum sağlamasını etkilemez. Çünkü vajinal uyarı vajinanın 1/3’lük giriş kısmında yoğunlaşır. Yani cinsel birleşme sırasında vajinanın en duyarlı bölümü, girişe yakın alt kısımlarıdır. Penis, büyüklüğü ne olursa olsun, vajinanın bu kısmına değecek penis bir uyarıcı görevi yapacaktır. Üstelik kadının asıl cinsel duyarlık merkezi vajina değil, klitoristir. Cinsel birleşme sırasında klitoris erkeğin penisine değil, penisin üstünde yer alan kıllı pubis bölgesine değer ve bu bölgenin basıncıyla uyarılır. Bu da penis boyuna yönelik takıntıları temelden yıkmaktadır.

PENİS BOYU TEK KISTAS OLAMAZ

Buradan yola çıkarak söylenebilinir ki, mutlu ve tatmin edici bir cinsel yaşam için penis boyu tek kıstas olamaz. Çiftin birbiriyle açık ve samimi bir iletişim kurması, birbirilerinin arzu, istek ve beklentilerine değer vermeleri, doyurucu ve sağlıklı bir cinsel yaşam için oldukça önemlidir. Ancak “vajina normal büyüklükte, klitoris sertleşmiş ve vajina yeterince ıslak olduğu halde, penisin fiziksel rahatsızlık doğuracak kadar büyük olması ve cinsel birliktelik sırasında vajinaya yeterince temas edemeyecek ölçüde küçük olması” seks için sorun yaratabilir ancak bir şekilde, yeni sevişme tekniklerinin öğrenilmesiyle bu sıkıntı da çözümlenebilir.

CİNSEL İLİŞKİ KANAMALI, AĞRILI VE ACILI OLAMAZ!

Kadınların vajinalarının cinsel birleşme için fazlasıyla küçük veya büyük olup olmadığı ya da kullanılmamaktan ötürü küçülüp küçülmediği merak edilen oldukça yaygın bir durumdur. Anormal derecede küçük ya da büyük vajinaları olan çok az sayıda kadın vardır ama bunlar yalnızca istisnadır.

VAJİNA  ESNEYEBİLEN, UZAYABİLEN VE GENİŞLEYEBİLEN BİR ORGANDIR

Gerçekte kadının fiziksel boyu, bedeni ya da yaşı ne olursa olsun vajina her boydaki erkek penisini almaya fiziksel olarak müsaittir. Çünkü vajina, çocuk doğururken bebeğin çıkabileceği kadar esneyebilen, uzayabilen ve genişleyebilen bir organdır. Cinsel uyarıların sürdürülmesiyle normal bir vajina her büyüklükteki penisin bütünüyle girmesine uyacak tarzda genişleyebilir.

CİNSEL İLİŞKİ AĞRI VE ACI YAPMAZ

Kadın yeterince uyarılmış ve vajinası yeterince ıslanmışsa, çoğu zaman ilk cinsel birleşmede bile penisin girişi kolayca başarılır. İlk cinsel birleşmenin daima sancılı olacağı ve kızlık zarının kanayacağı düşüncesi yersizdir, yalandır, hurafedir, cinsel mittir. Çünkü cinsel ilişki ağrı ve acı yapmaz. Kadının cinsel ilişki sırasında yeterince uyarılır, ıslanır ve kendini kasmazsa ne ilk cinsel ilişkilerde ne de sonraki ilişkilerinde ağrı ya da acı olmaz. Vajinanın görevi penisi içine almak ve neslin devamını sağlamaktır. Vücudumuzdaki diğer organlar görevlerini yerine getirirken nasıl ki ağrı ya da acı yaşanmıyorsa, vajina da haz alıp-verme olan görevini yerine getirirken ağrıya ve acıya neden olmaz. Kızlık zarı vajina girişinin hemen yakınında, doğuştan delik olan, esnek bir yapıdır. Aslında kanama olmaması normalde beklenen bir durumdur.

KIZLIK ZARI DELİNMEZ, PATLAMAZ, YIRTILMAZ

Normal şartlar altında, normal bir kızlık zarı ister ilk gece olsun ister yüzüncü gece olsun, kanamaz, delinmez, patlamaz, yırtılmaz. İlk cinsel ilişki sırasında penis vajinaya girdiğinde kızlık zarında hafif bir açılma olur. Bu noktada kadın rahat olur ve kendini kasmaz ise ve yeterince ıslanırsa bu girişi hissetmez. Kızlık zarının açılması denilen olgu giyilen ince çorabın bir yere takılması ve kaçması gibidir. Ayrıca kızlık zarından gelen kan, parmağın kesilerek kanaması gibi değil, belli belirsiz bir sıvıdır, bu da kadın rahatsa, kendini kasmazsa, ıslanması tam olmuşsa ve erkek acele etmezse hiç fark edilmez bile.

Vajinismus cinsel hazzı önler

Vajina girişi ve kızlık zarı bazen yapısal (anatomik) olarak anormal olabilir, çok dar olabilir, bu durumda ilk cinsel birleşmede sorunlarla karşılaşılabilir. Hiç tampon kullanmamış ve vajina girişinin elle genişletildiği sevişme oyunlarına katılmamış kadınlar için anormallikler kötü bir sürpriz yaratabilir. Bu nedenle, çok nadir görülen bu durumları önceden tespit etmek için, evlenmeden veya ilk cinsel birlikteliklerden önce bir jinekoloğa başvurmak ve genel bir kontrol muayenesi olmak gerekir. Bu kadınlarda penisin girişi sırasında vajina girişinde duyulan acı ve daha seyrek olarak da penisin vajinaya girememesi durumları, cinsel hazzı önleyebilir. Neyse ki, her şeye rağmen, nazikçe ama kuvvetle gerildiğinde vajina ve vajina girişinde yer alan kızlık zarı pek direnemez. Ama bazen sorun çıkabilir, beklenmedik kasılmalar olabilir ve vajinaya dair korkular geliştirilebilir. Bu gibi durumlarda vajinanın küçük ya da aşırı derecede dar algılanmasının nedeni vajinismus yani seks yapma korkusu olabilir.

Vajinal gevşeklik sendromu nedir?

Vajinal gevşeklik sendromu; yaş, doğum, hormonsal faktörler ve genetik yapı gibi nedenlerle vajina girişinin ve vajina kanalının iç çapının artması ve buna bağlı olarak zamanla cinsel isteğin azalması ve kaybolmasıyla seyreden bir rahatsızlıktır. Bu durumda genişleyen vajina girişi ve vajina kanal çapı, cinsel ilişki sırasında oluşan sürtünmenin daha az hissedilmesine, zamanla hissin kaybolmasına, buna bağlı olarak çiftin duyduğu cinsel hazzın azalmasına ve cinsel doyumsuzluğa neden olabilir. Çünkü vajina genişler ve penisi yeterince sıkı kavrayamamaya başlar.

Vajinaların çok gevşek olmasından yakınan kadınların çoğu kırkına yakın ya da kırkını aşkın ve en az iki çocuk doğurmuş kadınlardır. Doğum sırasında en iyi bakım sağlansa da, çocuk doğurmanın kaçınılmaz zorlaması ve basıncı vajina duvarlarının ve girişinin normalde sıkı olan kas ve bağ dokularını zayıflatıp gevşetebilir. Kadınlar “Artık penis vajinamı doldurmuyor gibi hissediyorum!” derken, erkekler “Artık penisim vajinanın içinde kayboluyor sanki!” demeye başlarlar. Hatta bazı kadınlarda, vajina girişinin çok gevşek olması birleşme sırasında klitorisin uyarılmasını da önleyebilir.Vajina genişlemesinde ne yapılmalı?Vajina genişlediğinde ve eski sıkı yapısını kaybettiğinde cinsel birleşme pozisyonunun değiştirilmesi yararlı olabilir. Vajina kanalını ve vajina girişini sıkılaştırmak için penis vajinaya girdikten sonra kadınlar bacaklarını bitiştirebilirler ve böylece daha sıkı bir temas sağlanabilir. Kadınların sırt üstü yatarken, üzerlerindeki eşlerinin bacaklarını kendi bacaklarıyla sararak ve kendilerini kasarak bu manevra kolayca gerçekleştirilebilir.

VAJİNAL GEVŞEKLİK PROBLEMİ YAŞAYANLAR HANGİ SEKS POZİSYONLARINI TERCİH ETMELİ?

Vajina girişinin fazla gevşek olması cinsel birliktelik sırasında klitorisin yeterince dolaylı uyarılmasını önlüyorsa, kadının üstte olduğu pozisyon ya da yan yana pozisyon sorunu çözmede işe yarayabilir. Bu pozisyonlarda penis vajinaya iyice girdiği zaman klitoris doğrudan uyarılacaktır. Ayrıca aşk kaslarına yaptırılan egzersizler (Kegel egzersizleri), vajina gevşekliği sorununu önemli ölçüde giderecektir. Yoga egzersizleri de bu konuda kadınlara yardımcı olabilir. Bu egzersizlere ek olarak aşk kaslarını güçlendirebilecek birtakım aletler de işe yarayabilir. Bunun için özel olarak tasarlanan vajina yumurtaları ve ağırlıkları kullanabilir. Tüm bunlara rağmen sorun devam ediyorsa, vajinayı normal boyutlarına getirecek, vajinaya yönelik estetik ameliyatlara başvurulabilir. Ayrıca kadınlar kilolarına da dikkat etmeli, yağlı yiyecekler ve karbonhidratlardan uzak durmalıdır. Fazla kilo pelvik tabana ek yük bindiriyor. Bu nedenle öğünlerde taze meyve ve sebze tüketilmesi, cinsel sağlığı da olumlu anlamda etkileyecektir.

  

Çok seks yapmak vajinayı genişletir mi?

Kadın hiç doğum yapmadıysa, aktif bir cinsel yaşam genital bölgede ve aşk kaslarında gevşemeye ve vajinanın fazla genişlemesine neden olmaz. Yani “Çok seks yapmak vajinayı gevşetir!” sözü doğru değildir. Kadın birden fazla ve iri yapılı erkeklerle sık sık cinsel birleşme yapsa bile vajinası gerginliğini ve esnekliğini büyük ölçüde koruyacaktır. Genital bölgedeki organ sarkmaları aşk kaslarındaki ve vajinadaki gevşekliği esas olarak çocuk doğurmanın olumsuz bir sonucudur. Ancak ilerleyen yaş ve menopoz, yaşanan sorunları ağırlaştırabilir, hatta daha erken ortaya çıkmasına neden olabilir.

Aşağılık kompleksi, eksiklik duygusu, kendinden ve cinsel organlarından memnun olmama gibi, cinsel tepkileri zayıflatan veya cinsel isteği azaltan, cinselliği olumsuz etkileyen birçok faktör var. “Penisin büyüklüğü kadının cinsel doyuma ulaşmasında rol oynar mı?”, “Vajina büyüklüğü kadının cinsel birleşmeden zevk almasını etkiler mi?”, “Çok geniş olan vajina ve vajina girişi için bir şey yapılabilir mi?”, “Kadın hiç çocuk doğurmadıysa, aktif bir cinsel yaşam aşk kaslarında ve cinsel organlarda gevşemeye neden olabilir mi?” gibi birçok soru çiftlerin kafasını karıştırabiliyor. İşte tüm bu soruların yanıtı…

Erkekler tarafından en çok takıntı yapılan konuların başında penis boyu sorunları gelir. Penis boyu ortalama 14 santimetre olmakla beraber 8–18 santimetre arası olan penisler normal boyutlarda kabul edilmektedir. Sanıldığının aksine, penis boyuyla cinsel performans arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Ancak bazı kadınlar iri yapılı bir erkeği görür görmez cinsel bakımdan hemen uyarılırlar. Oysa gerçekte sertleşmiş penisin büyüklüğü ile erkeğin bir kadını cinsel bakımdan doyurabilme yeteneği arasında pek az ilişki vardır. Ayrıca, “Penis ne kadar büyük olursa, erkek cinsel eş olarak o kadar erkeksi ve başarılı olur!” şeklindeki inanç doğru değildir, cinsel mittir, hurafedir.

Kadın psikolojik bakımdan ters yönde bir inanca koşullanmadıysa, tek başına penis büyüklüğü kadının cinsel tepkisini ya da birleşmeden doyum sağlamasını etkilemez. Çünkü vajinal uyarı vajinanın 1/3’lük giriş kısmında yoğunlaşır. Yani cinsel birleşme sırasında vajinanın en duyarlı bölümü, girişe yakın alt kısımlarıdır. Penis, büyüklüğü ne olursa olsun, vajinanın bu kısmına değecek penis bir uyarıcı görevi yapacaktır. Üstelik kadının asıl cinsel duyarlık merkezi vajina değil, klitoristir. Cinsel birleşme sırasında klitoris erkeğin penisine değil, penisin üstünde yer alan kıllı pubis bölgesine değer ve bu bölgenin basıncıyla uyarılır. Bu da penis boyuna yönelik takıntıları temelden yıkmaktadır.

Buradan yola çıkarak söylenebilinir ki, mutlu ve tatmin edici bir cinsel yaşam için penis boyu tek kıstas olamaz. Çiftin birbiriyle açık ve samimi bir iletişim kurması, birbirilerinin arzu, istek ve beklentilerine değer vermeleri, doyurucu ve sağlıklı bir cinsel yaşam için oldukça önemlidir. Ancak “vajina normal büyüklükte, klitoris sertleşmiş ve vajina yeterince ıslak olduğu halde, penisin fiziksel rahatsızlık doğuracak kadar büyük olması ve cinsel birliktelik sırasında vajinaya yeterince temas edemeyecek ölçüde küçük olması” seks için sorun yaratabilir ancak bir şekilde, yeni sevişme tekniklerinin öğrenilmesiyle bu sıkıntı da çözümlenebilir.

Kadınların vajinalarının cinsel birleşme için fazlasıyla küçük veya büyük olup olmadığı ya da kullanılmamaktan ötürü küçülüp küçülmediği merak edilen oldukça yaygın bir durumdur. Anormal derecede küçük ya da büyük vajinaları olan çok az sayıda kadın vardır ama bunlar yalnızca istisnadır.

Gerçekte kadının fiziksel boyu, bedeni ya da yaşı ne olursa olsun vajina her boydaki erkek penisini almaya fiziksel olarak müsaittir. Çünkü vajina, çocuk doğururken bebeğin çıkabileceği kadar esneyebilen, uzayabilen ve genişleyebilen bir organdır. Cinsel uyarıların sürdürülmesiyle normal bir vajina her büyüklükteki penisin bütünüyle girmesine uyacak tarzda genişleyebilir.

Kadın yeterince uyarılmış ve vajinası yeterince ıslanmışsa, çoğu zaman ilk cinsel birleşmede bile penisin girişi kolayca başarılır. İlk cinsel birleşmenin daima sancılı olacağı ve kızlık zarının kanayacağı düşüncesi yersizdir, yalandır, hurafedir, cinsel mittir. Çünkü cinsel ilişki ağrı ve acı yapmaz. Kadının cinsel ilişki sırasında yeterince uyarılır, ıslanır ve kendini kasmazsa ne ilk cinsel ilişkilerde ne de sonraki ilişkilerinde ağrı ya da acı olmaz. Vajinanın görevi penisi içine almak ve neslin devamını sağlamaktır. Vücudumuzdaki diğer organlar görevlerini yerine getirirken nasıl ki ağrı ya da acı yaşanmıyorsa, vajina da haz alıp-verme olan görevini yerine getirirken ağrıya ve acıya neden olmaz. Kızlık zarı vajina girişinin hemen yakınında, doğuştan delik olan, esnek bir yapıdır. Aslında kanama olmaması normalde beklenen bir durumdur.

Yazının devamı...

İlişkiler neden kısa ömürlü oluyor?

28 Şubat 2019

Her şeyin kolay ulaşıldığı ve hızla tüketildiği modern dünyamızda kadın-erkek ilişkilerinin de kısa sürmeye başlaması ve evliliklerin çoğunun boşanmayla sonuçlanması mutsuz insanlar ve mutsuz toplumlar yaratıyor. Hızlı ve modern yaşamımızda sevgi dolu, kalıcı ilişkiler geliştirmek için zamanımız ve sabrımız yok. Mükemmel eşler istiyoruz ve beklentilerimiz hemen karşılanmadığında hızlı bir şekilde hayal kırıklığına uğruyoruz. Sevgiyi büyütmek ve ilişkilerimizi sürdürebilmek için sorumluluk almaktan, fedakârlık yapmaktan, zaman ve çaba harcamaktan kaçınıyoruz. Karşılaştığımız ilk ciddi sorunda vazgeçiyor ve ayrılıyoruz. Boşanma oranları sürekli artıyor, uzun ömürlü ilişkilerin yerini “biri gider, diğeri gelir” mantığıyla kısa süreli ilişkiler alıyor. Çünkü “bağlılık” duygusunu kaybediyoruz.

Uzun ve mutlu bir çift ilişkisini oluşturan önemli bileşenler, koşulsuz sevgi, koşulsuz kabul, adanmışlık ve bağlılık duygusudur. İlişkide güven duygusunu besleyen temel faktör ve sevginin özü bağlılık, başka bir ifadeyle adanmışlıktır. İnsan sevildiğini ve sevdiğini ancak güven duyduğu bir ilişkide hissedebilir. Öte yandan insan özünde hiçbir şeye bağlı kalmak istemez, çünkü bir seviyede daha iyisinin mümkün olabileceğine inanır ve koşullar olgunlaştığında var olan ilişkisini daha iyi bir olasılık için de terk etmeye meyillidir. Kadın-erkek ilişkisinde dürüstlük, açıklık, tutarlılık anlamına gelen bağlılık, ilişkinin uzun ömürlü olmasının garantisidir, çünkü bir seçim yaparak diğer alternatiflerden vazgeçmek demektir. Her ne kadar bu ilk başta kısıtlayıcı gibi görünse de aslında insanın yaşamına büyük bir özgürlük ve derinlik getirir. Bağlılık, sözlü ve yazılı olmayan bir taahhüt, yani ilişkiyi sürdürme sözü vermektir. Bu taahhüt bize artık hangi kişinin veya yaşam biçiminin daha fazla mutluluk getireceğini ölçmek zorunda olmadığımız bir yaşam sunar. Bağlılığın iki önemli aşaması vardır: Bağlılığı oluşturmak ve bağlılığı sürdürmek. Bağlılık bir anda oluşmaz; duyguları paylaşarak, birbirini dinleyerek, anlayarak ve destekleyerek ilişki fiziksel ve duygusal bir etkileşimden daha derin bir yakınlık hissine doğru ilerledikçe, sevgi dolu bir adanmışlık hissi oluşur. İşte bu his, yaşamın iniş ve çıkışlarında çifti bir arada tutan sımsıkı bir bağ oluşturur.

Bağlılık alınan bir karar, varılan bir yargı ve verilen bir sözdür. Bağlılık, geleceğin ne getireceği konusundaki belirsizliğe rağmen o kişiyle ilişkiyi sürdürmek istemek ve bunun için üzerine düşen sorumluluğunu almak, yaşanabilecek tüm sorunların üstesinden gelmek için çaba göstermeye hazır olmaktır. İlişkide bağlılığın çift taraflı olması gereklidir. Birbirine adanmışlık duygusu olan çiftler, birbirleri ve ilişkileri hakkında olumlu düşünürler. Bunun sonucunda da ilişkilerini sağlam bir zeminde tutmak için çaba gösterirler. İlişkilerini inceldiği yerden kopacak şekilde kaderlerine terk etmezler. Yaşadıkları sorunların ya da çatışmaların çözümsüzlüğe sürüklenecek şekilde kontrolden çıkmasına izin vermemeye çalışırlar. Bunu yaparken de kendilerini birey olarak değil, bir bütünün yarısı olarak görürler, bütünün bir arada kalması için ellerinden gelenin en iyisini yapmak için uğraşırlar. Aksine bağlılık hissetmeyen kişiler için diğer seçenekler her zaman gündemdedir. Bu yüzden de ilişkilerinde yaşadıkları sorunları çözmek için çok çaba harcamazlar ve işler yolunda gitmediğinde daha iyi seçeneklerin peşine düşerler. Bağlılık olmadan ilişkinin temeli karşılaşılacak zorluklara direnmeye yetecek kadar güçlü olmaz.

Beyin en önemli cinsel organdır ve seks beyinde görkemli bir biyokimyasal süreci tetikler. Seks sırasında beyinde salgılanan üç farklı kimyasal ve seks hormonları cinselliği sadece fiziksel bir eylem olmaktan çıkarır. Kadınlarda dopamin ve oksitosin, erkeklerde dopamin ve vazopresin cinselliğin duygusal etkilerinden sorumludur. Dopamin, güçlü bir zevk, heyecan ve mutluluk duygusu yaratır ve yaptıklarımızı tekrar etmek istememize neden olan bağımlılık yaratan bir özelliğe sahiptir. Oksitosin ve vazopresin sevgi, güven ve bağlanma duygularını arttırır. Tüm bu özellikleriyle cinsellik, gerçek aşkı deneyimlemek ve bağlılık oluşturmak için güçlü bir çekim yaratır. Birbirini seven bir çiftin cinsel etkileşimi, en mahrem ve heyecanlı bağlanma biçimlerinden biridir. Aşk, insanı hem duygusal hem de fiziksel yakınlığa götürür. Bu yakın olma arzusu, kişinin kendi benliğini anlaması ve sevdiği kişi ile paylaşması ile duygusal düzlemde tatmine erişirken, dokunma, duygular ve cinsel birleşme ile de fiziksel olarak tatmine erişir. Aktif bir cinsel yaşam mutlu ilişkilerin sabır, sadakat, koşulsuz sevgi, samimiyet, vefa, tutku ve karşılıklı saygı gibi temel taşlarını birbirine sabitleyen harçtır. Bir binanın sağlam olması için tuğlalar arasına yeterli miktarda harç konulması ne kadar önemliyse, bir ilişkinin uzun ömürlü olabilmesi için de cinsel ilişkinin karşılıklı doyuma ulaşılarak devam etmesi o kadar önemlidir.

Yazının devamı...

Boşanmanın çocuklar üzerindeki etkisi

4 Ocak 2019

Duygusal olarak birbirlerinden kopan, sürekli çatışma içinde olan ama çocukları için birlikte yaşamaya devam eden anne babalar "yasal" olarak boşanmadıkları halde, aslında "duygusal" olarak boşanmışlardır. Bu çiftler sadece aynı fiziksel ortamı paylaşmalarının çocuklarının yararına olduğu yanılgısına düşerek hem kendilerini hem de çocuklarını mutsuz bir yaşama mahkûm ederler. Çocuklarını boşanmanın olumsuzluklarından korumaya çalışırken, ona daha sarsıcı sorunlarla dolu bir ortam hazırladıklarının farkına bile varmazlar. Diğer yandan bunun farkında olarak boşanmayı seçen ama boşanma sürecini doğru yönetemeyen anne babalar ise çocuklarını boşanmanın yıkıcı etkileriyle karşı karşıya bırakırlar.

Çocuğun zihinsel, duygusal ve sosyal olarak sağlıklı gelişimi için anne babasıyla kurduğu ilişki ile anne ve babasının birbirleriyle ilişkileri büyük bir öneme sahiptir. Bu ilişkilerin çocukta bıraktığı izler tüm yaşamı boyunca kalıcı olur. Çocuğun sağlıklı ve mutlu bir şekilde büyümesi sağlıklı ve mutlu bir yetişkin olabilmesinin ön koşuludur. Anne babası sürekli tartışan, kavga eden bir çocuğun mutlu olması beklenemez. Anne babanın birbirine küs ve kavgalı olduğu, yakın ve sıcak ilişkilerin olmadığı bir ailede yetişen çocuk bu davranış kalıbını mutlak doğru kabul eder, içinde evlenince kendini gerçekleştirecek bir kehanetin tohumlarını barındırır ve gelecekte kendisi de böyle bir ilişki kurmaya koşullanır. İçindeki kehanette yer alan rolleri farkında bile olmadan eşiyle tekrar eder, geçmiş yeniden canlanır. Ayrıca anne babanın çatışmalı ilişkisinde çocuk kendini taraf tutmak zorunda da hisseder. Karşı tavır aldığı ebeveynle arasındaki ilişki bozulur. Anne babanın sözlerini esirgemeden bağırıp, çağırıp birbirlerini aşağılamaları, tartışmaları ve kavgaları çocuk için çok sarsıcı olabilir ve onu derinden yaralayabilir. Kimi zaman çocuk bu kavgaların içine sokulur ve haksızlığa uğradığını düşünen taraf çocuktan yardım ve destek bekler. Çocuk, öfkeyi, kızgınlığı, sevgiyi ve hoşgörüyü anne babasını örnek alarak öğrendiği gibi bu duygular karşısında vereceği tepkileri de onlardan öğrenir. Sürekli tartışan, kavga eden bir anne babanın olduğu bir ortamda büyüyen çocuk kendini tedirgin ve çaresiz hisseder, içinde kızgınlık, düşmanlık duyguları büyür ve bu onda gelecek yaşamını olumsuz etkileyecek büyük bir güvensizlik duygusu yaratır.

Boşanma, evliliği sürdürmeye yönelik tüm çabaların sonuç vermediği durumlarda, eşlerin kendilerine, birbirlerine ve çocuklarına zarar vermeden yaşamaları gereken doğal bir süreçtir. Boşanma sürecinde anne babanın birbirlerine karşı tutumları ve boşandıktan sonraki ilişkileri boşanmanın çocuk üzerindeki etkilerinin belirleyicisidir. Boşanma, çocukların kolayca anlayıp kabul edebilecekleri bir durum değildir. Anne babanın çocuğu, kendi çekişmelerinin ortasında bırakmaları, boşanma sonrasında birbirlerine karşı kin, nefret, öfke duygularını çocuğun gözleri önünde yaşamaları, çocuğu taraf tutmaya zorlamaları, kendilerini haklı çıkarmak için diğerini kötülemeleri, değersizleştirmeleri ya da çocuğu birbirlerine göstermeyerek öç almak istemeleri çocukta travmatik etkiler yaratır. Anne baba boşanırken çocuklarından boşanmazlar; karı koca olmaktan vazgeçerler ama bunu gerçekten yapan ve boşandıktan sonra çocuğuyla da ilişkisini kesen anne ya da baba çocuğun yaşamında büyük bir kriz oluşturur. Boşanma süreci ve sonrasında anne babanın olumsuz tavır ve davranışları sonucunda, çocuğun aklı karışır ve büyük bir tedirginlik yaşar. Anne babasının onu sevmediğini ve terk ettiğini düşünerek kızgınlık duyar, boşanmalarından kendini sorumlu hisseder ve kendini suçlar, anne babayı bir araya getirme çabası içine girer ve tüm bunlarla birlikte çocuksu depresyon, davranış bozuklukları, okul başarısında düşüş yaşayabilir. Boşanmanın çocuk üzerindeki kalıcı etkileri düşük benlik saygısı, suça eğilim ve kişilik bozuklukları olabilir. Ayrıca anne ve babayı model aldığı için gelecekte sağlıklı partner ilişkileri kuramayabilir, evlenmek ve çocuk sahibi olmak istemeyebilir.

İnsanların herhangi bir eğitim ya da bilgi sahibi olmadan yapabileceği şeyler için eğitim almaları, o işi daha iyi ve gereği gibi yapmak istemelerinin bir sonucudur. Örneğin, fotoğrafçılığı düşünelim; mobil telefonlarımız sayesinde yediden yetmişe hepimiz birer fotoğrafçı olduk, istediğimiz her kareyi telefonumuzla fotoğrafını çekerek anında ölümsüzleştirebiliyoruz. Peki, bu şekilde gerçek anlamda fotoğrafçılık yapmış olur muyuz? Bu işin eğitimini alan, tekniği bilen kişilerle aynı kefeye konabilir miyiz? Bu işin eğitimini alarak açı, ışık ve kadrajın nasıl daha iyi ayarlanacağını öğrensek elde edeceğimiz sonuç daha farklı, daha iyi olmaz mı? Teşbihte hata olmaz; evlilik ve anne babalığı da fotoğrafçılığa benzetebiliriz, çünkü evlilik de anne babalık da birer yaşam sanatıdır. Herkes her ikisini de el yordamıyla yapabilir. Yordamı iyi tutturanlar şanslı olur, peki ya tutturamayanlar? Nice güzel duygular, ümitler ve gelecek planlarıyla başlayan bir evlilik ve daha da önemlisi bu evliliğin meyvesi olan bir çocuğun hayatı, sırf bu yordamı tutturamama şanssızlığıyla heba edilebilir mi? Oysa neyi nasıl yapacağını bilerek başlama olanakları olsa bu çiftler bu hayatları heba ederler mi? İşte bu noktada en büyük ihtiyaç ve aslında gereklilik, evlilik ve anne-babalık eğitimidir. Evlenmeden önce alınacak evlilik ve anne-babalık eğitimi sayesinde evlilikte yaşanacak sorunların en aza indirilmesi ve çocukların mutlu aile ortamında yetiştirmesi mümkün olabilecektir.

Peki, her şeye rağmen her evlilik sürmek zorunda mıdır? Elbette değil… Herkesin hayatında koşullar, beklentiler ve ihtiyaçlar değişebilir. Çift evliliği sürdürmek istemeyebilir ya da evliliğin sürdürülmesi imkânsız hale gelebilir. Bu noktada, boşanma kararının çocuklara nasıl ve ne zaman söyleneceği çok önemlidir. Çocuğun yaşına uygun olarak, kolay anlayabileceği şekilde, boşanmanın nedenleri, anne baba tarafından birbirlerini kötülemeden ve suçlamadan anlatılmalıdır. Boşanmadan sonra çocuğun hayatında yaşanacak değişikliklerle ilgili bilgi verilmelidir. Gerekirse çocuğun psikolojik destek alması sağlanmalıdır. Boşanan anne babalar birbirlerinden ayrıldıklarını, çocuklarından ayrılmadıklarını kesinlikle unutmamalıdır. Çocuğun anne babasından yeterli derecede ilgi ve sevgi görmeye her zaman ihtiyacı vardır. Ayrı olsalar bile anne baba çocuğundan bu ilgi ve sevgiyi kesinlikle esirgememelidir. Anne-baba çocuklarına sürekli sözler verip, tutmalıdır, böylece çocukta boşanma sürecinde ortaya çıkan güvensizlik yeniden güvene dönüşür. Anne babanın çocuğu boşanmanın etkilerinden koruyabilmeleri öncelikle bu süreci kendilerinin sağlıklı bir şekilde atlatabilmeleri ile mümkündür. Bu süreci kolay atlatamayanların boşanma eğitimine, yani boşanma terapisine ihtiyacı olur. Çünkü boşanma her koşulda zor ve sancılı bir süreçtir ve taraflar kızgınlık, umutsuzluk, üzüntü, pişmanlık ve kararsızlık içindeyken ne kadar doğru hareket edebileceklerini bilemezler. Bunun için bir yönlendiriciye, bir kılavuza ihtiyaçları vardır. İşte evlilik terapisti burada devreye girer. Olumsuz bir ruh hali içindeki çifti ve çocuklarını bu süreçten en az hasar görecekleri şekilde yönlendirir.
  

Yazının devamı...

Çiftleri boşanmaya götüren 5 neden

29 Aralık 2018

Psikoterapi ve Psikoterapistler Derneği’nin yaptığı bir anket, boşanmada sanıldığı gibi ekonomik nedenlerin değil ilişkisel nedenlerin başı çektiğini ortaya koydu. Ankete göre, çiftler ilişkisel sorunların çözümünün ekonomik sıkıntılara nazaran daha zor olduğunu düşünüyorlar.

Klinik düzeyde, evlilik terapisine başvuran 300 çiftin katılımı ile gerçekleşen ankette, katılımcılara maddi ve manevi iki farklı kriz senaryosu sunuldu. Bu senaryolar üzerinden sorulan sorulara verilen yanıtlara göre, çiftlerin yüzde 35’i maddi sorunlar nedeniyle boşanmanın eşiğine gelebileceklerini ifade ederken, yüzde 65’i, partneriyle arasında doğabilecek iletişim sorunlarının daha önemli olduğunu gösterdi. Çiftler bunlar arasında “sürekli eleştirme”, “sürekli suçlama ve savunma döngüsüne girme”, “sürekli araya görünmez duvarlar örme”, “sürekli küçümseme ve hor görme”, başta olmak üzere, ilgisizliğin, davranış değişikliklerinin, eleştirel dilin ve agresifliğin veya olumsuz kişilik yapılanmalarının, yaşadıkları evliliği daha fazla tehdit edeceği öngörüsünde bulundular.

Çiftlerin bu tespitine ben de katılıyorum. Maddi problemlerin günümüzde toplumun her kesiminden insanların hayatında dalgalı bir seyir içindedir. Alınacak bazı tedbirlerle bireylerin veya çiftlerin bir şekilde bu durumun üstesinden gelebileceğini söylemek mümkündür. Ancak partnerler arasında zamanla meydana gelebilecek iletişim sorunlarının çözümü, maddi sorunlara göre daha zor belki de imkansız bir hal alabilir.

Artık günümüzde çiftlerden birinin işsiz kalmasından kaynaklı maddi kriz, evliliklerin karşısına bir sorun olarak çıkabilir. Ancak evlilik kurumunun getirdiği sorumluluklardan hareketle, çiftler birbirine anlayış gösterip destek olarak maddi sorunlara genellikle çözüm getirebilir, göğüs gerebilirler. Bu tabloyu bir de evde sürekli partneriyle tartışan, onu küçümseyen, eskisi kadar sevgi ve ilgi göstermeyen, agresif, sorumluluklarını yerine getirmeyen bir kişinin getireceği mutsuzlukla karşılaştırmak farklı bir sonucu doğurur. Genelde çiftler bu tip bir kriz karşısında bocalarlar ve çıkış yolunu bulmakta zorlanırlar. Çünkü maddi bir durumda çift birbirine kenetlenip sorunu karşılarına alabilirler ama sorun partner olunca, taraflar karşılıklı bir çatışma içine girebilir ve sorunu aralarına alırlar. Çözümden ziyade birbirlerini daha fazla yıpratacak bir mücadele içine girerler.

Birbirlerine eskisi gibi sevgi ve şehvet duymayan, evliliklerinin ilk yıllarında yaşadıkları heyecanı kaybetmiş, sözleriyle ve davranışlarıyla birbirlerini suçlayan, artık tamamen çatışma içine girmiş bir çift için kazanılmış yüksek standartlı bir hayatın anlamı da kalmayabilir. Çünkü bu çift için artık hayatın tadı kaçmıştır.

Çiftleri boşanma kararı almaya kadar götürecek nedenler nelerdir? Hangi davranış kalıpları çifti karşı karşıya getirir? Uzun yıllar boyunca edindiğim tecrübeler ışığında evliliği istenmeyen sona götürecek 5 tutum saptadım. Bunları “küçümsemek, acımasızca eleştirmek, agresif ve savunmacı tavır takınma, sürekli sorunları görmezden gelmek ve sorumlulukları paylaşmamak” olarak nitelendirmek mümkündür. Çözüme kavuşmaması halinde bu davranış şekilleri evlilik için adeta boşanmaya götüren kıyamet alametleridir. Bunlara tek tek göz atacak olursak:

KÜÇÜMSEMEK:

Partnerlerden biri özel ya da sosyal ortam ayrımı gözetmeksiniz eşiyle dalga geçer, onur kırıcı bir şekilde onunla eğlenir, başarılarını önemsemez, başkalarıyla kıyaslar, başkalarının yanında hakarete varan takma adlar kullanır. Kısacası eşini takdir etmediğini ve kendisi için bir önemi olmadığını gösterircesine tavır takınır. Ayrıca partneri konuşurken dinlememek, sözünü dinlememek, partner için değerli olan aile, iş, kariyer gibi konuları küçümsemek de karşılaşılan bu olumsuz tutumlar içinde yer alabilir.

Yazının devamı...

Şiddet, öğrenilmiş bir davranıştır

6 Kasım 2018

Kadının enerjisini tüketen, fiziksel sağlığını tehlikeye atan ve özsaygısını ortadan kaldıran şiddet olayları sadece bir sonuçtur. Bu sonuca yol açan nedenlerin üzerinde durulmadığı sürece kadına yönelik şiddeti ortadan kaldırmak mümkün olmayacaktır. Saldırgan kişiliklerin oluşmasında travmatik unsurlar, huzursuzluklar, parçalanmış aileler, aile bunalımları, kişilik bölünmesi ve paranoya önemli bir rol oynar.

Şiddetin temelini anne, baba, çocuk, aile ilişkisi ve sosyal, kültürel ve ekonomik faktörler birlikte oluşturur. Saldırganlık ve şiddet, duygusal yükü fazla birtakım örnekler yolu ile öğrenilir. Evde ve okulda disiplini sağlamak üzere şiddet kullanımına tanık olan çocuk, yetişkinliğinde bunu sorun çözmede doğal bir seçenek olarak görmektedir. Ayrıca her erkek çocuk geçmişinde “güçlü” algıladığı annesine öfke hissettiği ve ona zarar vermeye çalıştığı kötü anılar yaşar. Bastırılan ve sanki yokmuş gibi kabul edilen bu anılar, yetişkinlikte kurulan yakın ilişkilerde kendini gösterir. Bu nedenle erkekler güçlü olarak algıladıkları kadınlara şiddet uygulamaya cesaret edebilirler.

Saldırgan erkeklerin bir “görünen sevgi dolu parça”, bir de “gölgede kalmış saldırgan parça” olmak üzere iki parçaları vardır. Belli koşullarda saldırgan parça ön plana çıkar ve kadına şiddete erkeği motive edebilir. Saldırgan parçanın tekrar ön plana çıkıp görünür olmasında toplumun şiddeti bir sorun çözme yöntemi olarak benimsemesinin önemli rolü vardır. Çünkü şiddet geçmiş yaşantıların kötü mirasından ve çoğunlukla da cinsiyete dayalı sosyal normlardan kaynaklanmaktadır. Erkekler, kadınlar üzerindeki haklarının tehdit altında olduğunu düşündüklerinde ya da kadınların evdeki sorumluluklarını yerine getirmemeleri durumunda şiddete başvurmaktadırlar. Bir erkek eşinin rolüne uygun olarak davranmadığını, sınırlarının ötesine geçtiğini, haklarını savunduğunu anlarsa buna şiddetle karşılık verebilmektedir. Kocaya itaat etmemek, koca kendisine kızdığında cevap vermek, yemeği zamanında hazırlamamak, çocukla ya da evle yeterince ilgilenmemiş olmak, kocaya para ya da kız arkadaşlar konusunda sorular sormak, kocadan izin almadan bir yere gitmek, cinsel ilişkiyi reddetmek ya da sadakatinden şüphe etmek gibi davranışlar cinsiyet normlarını çiğnemek anlamına gelmekte ve erkeklerde şiddeti körüklemektedir. 

Şiddet, vurma, tokatlama, tekme atma ve zorla cinsel ilişki gibi fiziksel saldırı; devamlı küçümseme, gözünü korkutma ve hakaret etme gibi psikolojik istismar şeklinde ortaya çıkabilmektedir. Kadını arkadaşlarından ve ailesinden ayırma, hareketlerini takip etme ve kaynaklara erişimini kısıtlama gibi kontrol etmeye yönelik davranışlar da söz konusu olabilmektedir. Kadınların istismar karşısındaki tepkileri çoğunlukla mevcut seçeneklerle sınırlı olmakta ve genellikle ilişkilerini devam ettirmektedirler. Eşinin ceza yemesi korkusu, başka geçim kaynağının olmayışı, çocuklar için endişelenme, duygusal bağımlılık, aile ve arkadaşların desteğinin bulunmayışı, durumun ileride değişeceğini ümit etmek, boşanırsa bunun kabul gören bir şey olmadığını bilmek, reddedilme ve toplumun lekelemesi korkusu kadının yardım talep etmesini önlemektedir. Fiziksel veya cinsel bir istismarın mevcut olduğu bir ilişkiye son vermek ise bir süreci gerektirmektedir. Bu çoğunlukla önce inkâr, kendini suçlama ve tahammül dönemlerini içermektedir. Daha sonra partnerle ilgiyi kesme ve kendine gelme dönemi gelmektedir. Son aşamada ise kesin karar verilmekte ancak ülkemizde yaşayan kadınlar için bu karar ne yazık ki can güvenliğini dahi tehdit edebilmektedir. Kadının ayrıldıktan hemen sonra cinayete kurban gitme riski bilinen bir gerçektir.

Toplumumuz kadınları bir yandan ana olarak kutsarken diğer yandan rahatça dövülmelerine hatta öldürülmelerine duyarsız kalmaktadır. Gelecek nesiller üzerinde etkin rolü olan kadına yüklenen bu olumsuzluk kadının özsaygısını, değerlilik duygusunu yitirmesine, güven duygusunun olmamasına, kendini değersiz görmesine, toplumun öngördüğü role yönelik kızgınlık geliştirmesine neden olabilmektedir. Böylece kadınlar kendilerini yalnız, anlaşılmaz, mutsuz hissedeceklerdir. Mutsuz ve yalnız olan kadının ise bir çocuğu sağlıklı süreçlerle büyütebilmesi mümkün olmayacak, erkekleri düşman, uzak durulması gerekilen kişiler olarak görecektir. Uygarlığımızın gelişebilmesi için kadına yönelik şiddetin tüm boyutları ile ele alınıp çözüm yollarına gidilmesi gerekmektedir. Bu nedenle “Kadınlara yönelik şiddet, erkek egemen toplumun bir yenilgisidir.”

Cinsiyet ayrımcılığını reddeden bir anlayış geliştirilmedikçe, kadınlara yönelik şiddet bitmeyecektir. Kadınlara karşı şiddeti sadece kadının yasal haklarını teminat altına alarak ve istismarcıları cezalandırarak ortadan kaldırmak mümkün değildir. Yasal düzenlemeler önemli ve gereklidir ancak yasalarla sınırlı kalmak bataklığı kurutmadan sivrisinekleri öldürmeye çalışmak gibidir. Bataklığı kurutabilmek emek isteyen, çaba isteyen, toplumun bütün katmanlarını içine alan uzun vadeli stratejilerin oluşturulmasını gerektirmektedir. Kadına yönelik şiddeti doğuran temel unsurun cinsiyet ayrımcılığı olduğu gerçeği göz önünde tutulmalıdır. Eğitim ve öğretimin ilk evrelerinden itibaren her düzeyde toplumsal cinsiyet ayrımcılığını ortadan kaldırmaya yönelik programlar düzenlenmeli, medyanın bu konudaki farkındalığı ve etkinliği arttırılmalı, toplumsal bilinç düzeyi geliştirilmelidir. Anasınıflarından başlayarak toplumsal cinsiyet ve kadın sorunlarına duyarlı eğitim programları desteklenmeli, her iki cinsin de benimseyeceği ve içselleştireceği uygulamalar ortaya konmalıdır. İstismarcı davranışlara dayanak oluşturan inanç ve tutumlar üzerinde durulmalıdır. Kişiler, insanlar arası ilişkiler konusunda eğitilmeli, toplum kadın erkek eşitliği konusunda bilinçlendirilmeli, kadına saygı kavramı işlenmelidir. Ayrıca şiddet gören kadınlara sığınacak yerler ve kriz anlarında yardım sağlanmalı, danışmanlık hizmetleri verilmeli, saldırgan erkekler tedavi almaya teşvik edilmelidir. Kadına karşı şiddetin tepki duyulması gereken bir boyut kazanması, kadınlar ancak toplumun eşit statüdeki üyeleri olarak yerlerini kazandıklarında mümkün olacaktır. Sonuç olarak, cinsiyet ayrımcılığını reddeden bir anlayış geliştirilmedikçe, kadınlara yönelik şiddet bitmeyecektir.

Yazının devamı...

Çocuklara cinsel eğitim nasıl verilmeli?

18 Haziran 2018

Cinsellik her yaştaki insanın ayrılmaz bir parçasıdır ve cinsel gelişimde bebeklikten itibaren var olan haz duygusu, önce ağızda, sonra anal bölgede, daha sonra genital organlarda ve en sonunda da tüm bedende evrilerek zaman içinde yetişkin cinselliğine dönüşür. Çocuk cinselliği yetişkin cinselliğinden tamamen farklı ve doğal bir gelişim sürecidir ve bu süreçte çocukların ilk önce anne-babaları tarafından bilgilendirilmeleri gereklidir. Ancak cinsellik konusunda çocuğa neyi nasıl anlatacağını bilmemek anne-babaları tedirgin eder. Bu yüzden de çoğu anne-baba ya yanlış bilgilendirme yaparak ya da hiçbir şey söylemeden çocuğu kendi başına öğrenmeye bırakarak çocuklarının cinsel gelişimlerine zarar verebilirler. Çocukların cinsel davranışları hakkında bilgi sahibi olmak, uygun cinsel davranışların gelişimsel bir gereklilik olduğunu bilmek ve uygunsuz cinsel davranışlara doğru bir şekilde müdahale etmek anne-babaların temel görevlerinden biridir.

Çocukların cinsel ilgisi ve davranışları 3-6 yaş arasında ortaya çıkan, bedenlerini ve cinselliklerini öğrenecekleri bir gelişim sürecinin parçasıdır. Bu açıdan çocuklarda cinsel ilgi ve cinsel davranışlar, oyunlarında ortaya çıkan diğer duygusal ve fiziksel unsurlardan farklı değildir. Çocuklarda sağlıklı cinsel davranış geniş bir alanı kapsar ve her çocuk tarafından aynı şekilde ve aynı ölçüde ifade edilemez.

Benzer şekilde, sorunlu cinsel davranışlar da azdan şiddetliye doğru bir aralıkta her çocukta farklı düzeylerde görülebilir. Çocukluk döneminde doğal ve sağlıklı bir cinsel keşif çocukların kendilerinin ya da arkadaşlarının bedenlerine bakarak ya da dokunarak yaptıkları bir bilgi toplama ve toplumsal cinsiyet rollerini ve davranışlarını öğrenme sürecinin bir parçasıdır. Doğduğu andan itibaren cinsel organından haz almaya başlayan çocuk, bezi değiştirilirken, uyumaya gittiğinde, gergin, heyecanlı olduğunda veya korktuğunda cinsel organına dokunabilir. Cinsel farklılıkların farkına varıldığı ve araştırıldığı 3-6 yaş döneminde de cinsel organına dokunmaktan haz alan çocuk, çıplaklıktan utanmaz ve cinsel organını başkalarına göstermek isteyebilir. Çevresindeki yetişkinleri tuvalette, banyoda ya da giyinip soyunurken gözetleyebilir. Bu yaşlardaki çocuklar erkekler ve kadınlar arasındaki farklılıkları araştırmaya başlarlar ve cinsel organlarını merak ederler, bunlarla ilgili sorular sorarlar. Bu soruların yanıtları çocuğa uygun düzeyde, yani onun anlayabileceği sadelikte olmalı, yanlış ve çarpıtılmış bilgi içermemelidir. Çocuklar cinsel keşifleri sürecinde doktorculuk, anne-babacılık gibi evcilik oyunları oynayabilirler. Bu yaşlarda bebeğin nasıl doğduğu da merak edilen sorular arasındadır. Ayrıca çevreden duydukları cinsel içerikleri sözcükleri ya da küfürleri kullanabilirler. Altı yaşından küçük çocuklar bu tür davranışlarını açıkça sergileme eğiliminde olurlar ve böylece ebeveynleri tarafından fark edilirler. Altı yaşından itibaren çocuklarda mahremiyet duygusu gelişmeye başlar. Bu yüzden de bu davranışlarını gizleyerek sergilerler. Dolayısıyla da yetişkinlerin çocukların cinsel davranışlarının farkında olmaları daha zor olur.

Ergenlik dönemi öncesinde çocuklar, belirli ölçüdeki cinsel ilgi ve davranışları dışında kalan sorunlu davranışlar da sergileyebilirler. Çocuklarda sürekli olarak cinsel organına dokunmak, cinsellikle ilgili sorularına yanıt aldığı halde ısrarlı ve tekrarlayıcı bir şekilde cinsellikle ilgili sorular sormaya devam etmek, çevresindekileri çıplak göreceği fırsatları kollamak ve kullanmak, cinsel içerikli söz ve küfürleri yoğun kullanmak, halka açık alanlarda cinsel organını açmak ya da ona dokunmak, arkadaşlarının cinsel organlarına zorla dokunmaya çalışmak gibi davranışlar normal gelişimin bir parçası değildir. Bu davranışlar sanılanın aksine çocuğun “hasta” olduğunun kanıtı değildir, çoğu zaman “anne-babanın ilişkisinin hasta” olduğunun ya da “anne-babanın çocuklarıyla olan ilişkilerinin hasta” olduğunun bir işaretidir, yani sorun çocukta değil anne ve babadadır. Bu yüzden bu davranışların göz ardı edilmemesi, gerekli uyarı ve açıklamaların yapılması önemlidir. Davranışların devam etmesi durumunda da bir uzmandan yardım alınması uygun olacaktır. Ayrıca çocuklarda bazı cinsel davranışlar, çocuğun cinsel tacize uğradığının, yetişkin cinsel bilgisine erken maruz kaldığının veya cinsel davranışları duygusal ihtiyaçların karşılanması için bir yol olarak kullanmaya başladığının bir göstergesi olabilir. Bu açıdan dikkatli olunmalı ve gerekli tedbirler alınmalıdır.

Çocukların cinsellikle ilgili meraklarının doğru ve yaşlarına uygun bir şekilde giderilmesi gelişimleri açısından büyük önem taşır. Bu meraklarını anne-babanın gidermemesi durumunda çocuklar teknolojik araçlar aracılığıyla ya da arkadaşlarından ve çevrelerindeki diğer kişilerden bilgi alma yoluna giderek yanlış bilgi ve yönlendirmelere maruz kalabilirler. Bu nedenle cinsiyetini fark ettikleri andan itibaren çocuklara cinsel organların isimleri ve bu isimler yerine kullanılan takma adları söyleyip bu sözcüklerin özel bölgelerin yerleri olduğu için günlük yaşamda kullanılmadığı anlatılmalıdır. Erkek ve kadın cinsel organlarının şekilleri hakkında da bilgi verilebilir. Cinselliğin kişiye özel bir kavram olduğu ve cinsel bölgelerin açıkta bırakılmayacağı, kimseye gösterilmeyeceği ve dokunulmasına izin verilmeyeceği belirtilmelidir. Bebeğin oluşumu ve doğumuyla ilgili sorular da kadınların bebek doğurmaya uygun organları sayesinde gerçekleştiği söylenerek yanıt verilebilir. Anne-babaların en büyük kaygılarından biri çocuğun yetişkinlerin cinsel ilişki kurmalarıyla ilgili sorular sormalarıdır. Bu soru yanıtlanırken, cinselliğin kadınla erkek arasındaki çok özel bir durum olduğu, çocukların bunu anlamak için büyümeleri gerektiği anlatılabilir. Çocuğa cinsellikle ilgili yapılacak her açıklamada bir sırrı açıklıyormuş, söylenmemesi gereken bir şeyi söylüyormuş gibi bir tavır takınarak çocuğun merakı ve ilgisi uyandırılmamalı ya da cinselliğin ayıp, günah, tabu gibi olumsuz bir şey olduğu ima edilmemelidir. Cinsellikle ilgili bilgiler normal ve sıradan bir konu olarak verilmelidir.

Yazının devamı...

Pedofili ve yansımaları

22 Şubat 2018

Cinsel içgüdüleriyle “çocuklara karşı cinsel yönelimi olan” pedofilili sapkınlarda “vampir sendromu” yaygındır, yani filmlerde bir kişi vampir tarafından ısırıldığında nasıl vampir oluyorsa, çocukluğunda cinsel istismara maruz kalan “mağdur” kişi de gelecekte çocuk istismarcısı bir “zalim” olabilir. Buna “geçmiş travmanın kendini tekrar etme zorlantısı” adı verilir. Ayrıca beynin gelişimindeki bozukluklar, çocukken cinsel istismar veya tecavüz gibi travmatik deneyimlere sürekli şahit olma da pedofiliye yol açabilir. “Pedofili” cinsel bir sapkınlık olmasının yanı sıra, hukuki olarak da suçtur ve tedavisi oldukça güçtür. Bu nedenle “Kızlar 9 yaşına girdiklerinde gebe kalabilirler, erkekler de 12 yaşına girdiklerinde baba olabilirler”, “Ergenlik çağına girmiş kız çocuklar nikahlanırken yanlarında velilerinin olması daha uygundur ama veli olmasa da olur”, “Cinsel istismar suçluları mağdurları ile evlendiklerinde cezasızlık olabilir”, “6 yaşındaki çocukla evlenebilirsiniz” veya “Babanın öz kızına şehvet duyması haram değil” gibi sözler çocuk gelinleri ve pedofiliyi “normalleştirme” ve “yaygınlaştırma” çabalarına destek olur. Bu son derece vahim ve yanlış ifadeler toplum vicdanını kanatır, geleceğimizi karartır.

“Çocukçuluk”, “sübyancılık” ya da “küçük çocuklara cinsel ilgi duyma” anlamına gelen “pedofili”, çoğunlukla erkeklerde rastlanan bir cinsel sapkınlıktır. Pedofilide, küçük çocuklara karşı, tekrarlayıcı ve şiddetli cinsel istek duyma ve uyarılma söz konusudur. Çocuklarda cinsel istismar çoğunlukla “cinsel organların okşanması” veya “oral seks” eylemlerini içerir. Pedofililerin yüzde 95’i heteroseksüeldir ve yüzde 50’si olay sırasında aşırı alkollüdürler. Pedofili tanı ölçütleri şunlardır: (1) En az 6 aylık bir süre boyunca, kişinin ergenlik dönemine girmemiş veya ergenliğe yeni girmiş bir çocukla ya da çocuklarla (genellikle 13 yaş ve altında olanlarla) cinsel etkinlikte bulunma ile ilgili yoğun, cinsel yönden uyarıcı fantezilerinin, cinsel dürtülerinin ya da davranışlarının yineleyici bir biçimde ortaya çıkması. (2) Kişinin, bu cinsel dürtülere göre davranması ya da bu cinsel dürtülerinin ve fantezilerinin belirgin bir sıkıntıya ya da kişilerarası sorunlara neden olması.

Kızların 9 yaşında gebe kalabilecekleri, erkeklerin ise 12 yaşına girdiklerinde baba olabileceklerine dair "nikah" tanımı kamuoyunda tartışıldı ve büyük tepki çekti. Bu tanım çocuk istismarcılarının aklanmasına hizmet eder. Ülkemizde 2017 yılında “resmi kayıtlara geçen” ve “bilinen” 387 çocuk istismara uğradı ve ülkemiz çocuk istismarı konusunda dünyada 3. sırada yer aldı, bu ayıbın ve utancın bir an önce son bulması ve 18 yaş altı evliliklerin yasal olarak sınırlandırılması gerekir. Çünkü hem evlenmek hem de anne ve baba olmak, gebe kalmak, çocuk sahibi olmak ve çocuk yetiştirmek toplum ruh sağlığı açısından çok önemli bir konudur ve yetişkin bir bireyin yani ergenliğini tamamlamış bir kişinin sorumluluğunu gerektirir. Aile toplumun en küçük yapısıdır ve aileler bozulursa toplum da bozulur ve geleceğimiz kararır.

Pedofiliyle bağlantılı en önemli toplumsal yaralarımızdan biri de çocuk gelinler meselesidir. 18 yaşın altında yapılan her evlilik “çocuk evliliği”, 18 yaşın altında evlenen her kız çocuğu “çocuk gelin” olarak kabul edilir. Ancak Türk hukuk sisteminde, çocuk gelin kavramının tarifi, kanunlara göre değişiklik göstermektedir. Türk Medeni Kanunu’na göre 17 yaşını doldurmamış kızlar, Çocuk Koruma Kanunu’na göre 18 yaşını doldurmamış kızlar, Türk Ceza Kanunu’na göre ise 15 yaşını doldurmamış kızlar çocuk gelin sayılmaktadır. Toplum olarak ilerlemiş bir ülke, iyi koşullarda yaşamını sürdüren insanlar ve mutlu çocuklar beklentimiz var, ancak erken yaşta yaşanan evlilikler bizi bu beklentilerden uzaklaştırmaktadır. Bu noktada hem devletimize hem medyamıza hem ruh sağlığı profesyonellere hem de ailelere çok fazla iş düşmektedir. 18 yaş altındaki evliliklerin yasalarla kesin bir şekilde engellenmesi, özellikle kız çocuklarının eğitime dâhil edilmesi, kadınların ekonomik anlamda özgürlük kazanmaları için iş kurma ve meslek edinmelerinin sağlanması, toplumun cinsel istismar, cinsiyet ayrımcılığı ve toplumsal halk sağlığı konularında bilinçlendirilmesi, ekonomik koşulların iyileştirilmesi gerekmektedir.

Pedofili için kesin bir tedavi olmamasına rağmen, bu hastalığa sahip kişilerin dürtü ve davranışlarını denetlemelerine yönelik önlemler alınabilir. Hayat boyu süren, birçok altta yatan faktörü olan ve kompleks bir hastalık olan pedofilinin “psikoterapi” ve “farmakoterapi” şeklindeki tedavisi de hayat boyu sürmelidir. Psikoterapiyle, çocukluktaki travmatik olayları tedavi etmeye ve çocuklara yönelik zararlı davranışlara girmeye teşvik eden durumları belirlemeye ve önlemeye çalışılır. Farmakoterapi tedavisi ise seçici serotonin geri alım inhibitörleri (SSRI), luteinize edici hormonu salgılatan hormon (LHRH) ve leuprolid asetat (LA) şeklinde üç standart kombine ilaç tedavilerinden oluşur. Farmakoterapi tedavileri vücudun belirli hormon ve kimyasallarını hedef alır.

Yazının devamı...
A. Cem Keçe Kimdir?
19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Azerbaycan Devlet Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı'nda Psikiyatri İhtisası yaptı. Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Sosyal Hizmetler Bölümü’nde “Aile Danışmanlığı” eğitimi aldı.Konya Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Psikolojik Danışma ve Rehberlik üzerine Yüksek Lisans yaptı.Prof. Dr. Vamık Volkan ’dan psikanalitik psikoterapi eğitimi ve süpervizyonu aldı.Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği (CİSED - www.cised.org.tr) ve Türkiye Psikoterapi ve Psikoterapistler Derneği (PSİKODER -www.psikoder.org.tr )'ni kurdu.“Huzurlu insan, sağlıklı cinsellik, mutlu bir evlilik ve aile yaşantısı için... ” 6 yıl SABAH Gazetesi’nde yazdı, şimdi HÜRRİYET Gazetesi'nde cinsel sağlık köşesinde, çeşitli dergi ( Beef & Fish, More, Spa Wellness), web sitesi (HÜRRİYET Aile) ve gazetelerde günlük ve haftalık yazılar yazmakta, okuyucularından gelen “psikolojik sorunlar, aşk, evlik, ilişkiler ve cinsellik” konulu soruları yanıtlamakta ve ruh sağlığı profesyonellerine psikoterapi, cinsel terapi ve evlilik terapisi eğitimleri vermektedir. Ayrıca değerli halkımıza çeşitli eğitim ve seminerler de vermektedir. ( Ana-Baba Okulu, Evlilik ve İlişki Seminerleri, Sağlıklı ve Mutlu Cinsel Yaşam Sırları Seminerleri, Kişisel Gelişim, Kendin Olma ve Farkındalık Seminerleri , vb.)Eserleri1- Sevemez Kimse Beni Benim Sevdiğim Kadar (Farklı Yönlerden Narsisizm, NARSİSİSTİK Yapı ve Narsisistik Kişilik Bozukluğu)2- Senden Nefret Ediyorum Ne Olur Beni Terk Etme (Farklı Yönlerden BORDERLİNE Yapı ve Borderline Kişilik Bozukluğu)3- En İyi Terapistim BEN4- Çaresiz Değilsiniz Çare SİZsiniz5- Kavga Etmek Yerine Eğlensek?6- Kadim Aşk Öğretileri7- Boşalma, Orgazm ve Cinsel Doyum8- Olmak ya da Olmamak9- On Adımda Vajinismus Tedavisi10- Vajinismusun Üstesinden Gelmek11- On Adımda Erken Boşalma Tedavisi12- İktidarsızlık13- Erken Boşalmanın Üstesinden Gelmek14- Cinselliğin Dayanılmaz Ağırlığı15- Mühürlü Beden16- Edebi Cinsellik17- Kadim Seks Öğretileri18- Seks Korkusu19- Erkekçe20- Kadınca21- Eşcinsellik Kader Değildir22- Yatak Efsaneleri23- Erken Boşalmaya Kesin Çözüm adlı kitapların yazarıdır...