GeriNedim GÜRSEL Uzes İtalya’da olsaydı…
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Uzes İtalya’da olsaydı…

Uzes İtalya’da olsaydı…

Küçük ama görkemli bir kent yüzyıllar boyunca bir dükalık merkezi olmuş Uzes. XII. yüzyıldan itibaren bu siyasal konumu Fransa tarihinde önemli bir rol oynamasına yol açmış. Dükalık sarayının her biri ayrı bir dönemden kalma, mimari tarzları kendine özgü üç kulesi, kralın, kilisenin ve derebeylerinin bir sentez oluşturan iktidarlarını simgeliyor. Oksitanya bölgesinin kanımca en güzel, en eski kentlerinden biri Uzes…

Yol uzayıp gidiyor kurumuş dere yatakları boyunca. Tek tük zeytin ağaçlarının, çamların, kışın yapraklarını dökmeyen yeşil meşelerin arasından geçiyoruz. Fransa’nın Oksitanya bölgesine özgü bu bodur ağaçlar bildiğimiz meşelerden çok farklı. Kayalık ve engebeli arazide, az yağış alan toprağın derinliklerine salmıyorlar köklerini, fazla gölge de vermiyorlar. Ama sık, girmesi neredeyse olanaksız bir orman görünümündeler. Burada manzaraya asıl hakim olan çınarlar.

Uzes İtalya’da olsaydı…

Asırlık, geniş gövdeli, serin gölgeli dev çınarlar. Tepelerin yamacına tünemiş köylerin, dar sokaklı küçük kasabaların çeşmeli alanlarını gölgelemekle kalmıyorlar; yollar boyunca da, nöbet tutan askerler gibi arz-ı endam ediyorlar.

Kendi yazgısına terk edilmiş

Roma döneminden bu yana su günlük hayatın odak noktasında yer almış bu bölgede. Irmaklardan kemerlere, oradan çeşme ve hamamlara akmış. Bitki örtüsüyle börtü böceğe, insanlarla kentlere bereket vermiş. Kalkerin bile içinden geçip toprağın derinliklerine sızmış. Bugün eski Roma kemerleri işlevlerini yitirmiş durumda ama su, köy ve kasabaların alanlarındaki birbirinden güzel çeşmelerden akmaya, sıcak yaz günlerinde çevreye serinlik vermeye devam ediyor hâlâ…

Uzes İtalya’da olsaydı…

Oksitanya şarapları da, açıkçası, su kadar makbul ve muhterem. ‘Gövdeli’ diye tanımlanan, rengi neredeyse karaya çalan, aromalı ve buruk şarapların üretildiği bağlar, turizmi saymazsak, önemli bir gelir kaynağı.Bölgede Hristiyanlığın tarihi de çok eskilere dayanıyor. Uzes’e ilk papaz İS 419 yılında atanmış. Kentin surları XII. yüzyıldan kalma, kemerli sütunlarıyla döne kıvrıla, kat kat gökyüzüne yükselen ve Pisa’ya benzeyen ünlü Fenestrelle kulesi de, katedralse dükalık sarayındaki üç kuleden çok daha eski, 1090 yılında yapılmış. Ne var ki, kentin ikbal günlerini çağrıştıran bu yapılara karşın Uzes’in günümüzde ana yolların, büyük kentlerin uzağında, kendi yazgısına terkedilmiş bir konumda olduğunu da belirtmeliyim.

Uzes İtalya’da olsaydı…

Gizlerini gün ışığına çıkardı

Nobel ödüllü Fransız yazar Andre Gide, “Uzes İtalya’nın Umbria bölgesinde olsaydı Parisliler buraya gelmek için birbirleriyle yarışırlardı” diye yazıyor otobiografisinde… Ve büyükannesiyle dayısının yasadığı bu kentte geçirdiği tatilleri özlemle anıyor. Protestan kökenli ailenin sırlarını, yıllar boyunca içe dönük yaşamanın yol açtığı yalnızlığı, doğa sevgisiyle Tanrı sevgisinin birlikte varoluşunu içtenlikle anlatıyor. O da, belleğinde çocukluk anıları ve sıcak yaz günleriyle özdeşleşen Uzes’in kendi yazgısına terkedilmiş olmasından şikâyetçi.

Uzes İtalya’da olsaydı…


‘Çağımızdaki gelişme buraya hiç uğramamış, diye yazıyor, bir köşede unutulduğunun farkında bile değil bu kent’. Karanlık ve dar bir sokağa bakan penceresinden gördüklerini okurla paylaşırken Uzes’in çevresindeki doğal güzelliklerden, örneğin Eure Nehri boyunca uzayıp giden vadiden, ıssız doğanın hayalinde uyandırdığı çağrışımlardan, çocukluk anılarından da söz ediyor. Fransa’yı XVI. yüzyılda kana bulayan din savaşları, ülke çapında azınlık ama bu bölgede çoğunluk olan protestan inancına bağlı atalarının hayatını derinden etkilemiş, onlara toplumdan dışlanmanın ezikliğini yaşatmıştır.

Uzes İtalya’da olsaydı…


Tapınaklarında ibadetlerini sürdürürken eskiden olduğu gibi gizlenmek zorunda değildirler belki, ama inançlarını kendi aralarında sessizce yaşamak durumundadırlar. Uzes’de, çoğu yaşlı kadınlardan oluşan protestan topluluğunun kuralcı, içe dönük, sert ve renksiz bir hayatı vardır ama bu hayat gerçekte göründüğü gibi değil, yazarın onu derinlemesine betimlediği, gizlerini gün ışığına çıkardığı gibidir.

Andre Gide gibi...

“Ey küçük Uzes!”, diye sesleniyor Gide bir çocuğa seslenircesine, sırtını kayaya dayamış, Dükalık Sarayı’nın gölgeli bahçeleriyle köklerinde ırmağın kerevitlerini barındıran dev ağaçların kenti! Bu ağaçların birine yaslanıp ben de, Andre Gide gibi hayallere dalmak isterdim. Ne var ki vakit, geldiğim yol kadar dardı. Kentin tarihini derinden etkilemiş sekizinci Uzes dükü Charles Emmanuel de Crussol’un (1707-1762) izini sürmek için katlanmıştım o yola, hayallere dalmanın gereği yoktu. “Bu sekizinci dük de kim?” diye soracak olursanız, Uzes tarihinin en renkli simalarından biri olduğunu söyleyebilirim.

Yakışıklı, boylu boslu, hayat dolu bir delikanlıydı Charles-Emmanuel. Ne var ki savaşta aldığı bir yara bedeninde onulmaz bir sakatlığa yol açtı. Bu nedenle halk ona ‘Kambur‘ lâkabını takmıştı. Ama o hiç yakınmadı bu durumdan. Sanki neşeyle taşıyordu kamburunu. Sakatlığını kabullenmiş, kuşkusuz bu nedenle hayata daha sıkı sarılmıştı.


Neşeli, muzip ve çapkındı. Az biraz şair ruhlu olduğundan, kamburuyla alay eden şiirler bile yazmıştı:   

Uzun zaman oldu Kamburluğun hoşluğunu tadalı Önüm arkam kamburlarla dolu (....)
Harun kadar zengin olsaydım
Kamburlardan geçilmezdi sarayım
Gece gündüz onlarla yatıp kalkardım

Sürgündeki dük

Gördüğünüz gibi çok iyi bir şiir sayılmaz ama dükün sakatlığını ciddiye almayışı dikkate değer. Gerçekte gece gündüz kamburlarla değil, kendisinden çok daha genç bir kızla yatıp kalkıyordu. Kızın evine daha kolay ulaşabilmek için de eski bir duvarı yıktırmış, dar sokağı genişletmişti. Harun kadar zengin olmasa bile bu işlere ve daha fazlasına ayıracak kadar parası vardı. Hem, Voltaire’le mektuplaştığına bakılırsa, mürekkep yalamış bir düşünür olduğu bile söylenebilirdi. Ama asıl merakı, yakın çevresinin ‘doğal’ ama sarayın ‘soytarılık’ olarak gördüğü eşek şakalarıydı. Başı da, bu merakı yüzünden belaya girmişti zaten.

Şöyle ki: Dük, üst gözünde güzel kadınlara sunulmak üzere şeker, gizli gözünde erkeklere yönelik çürük yumurta bulunduran bir yaylı kutu yaptırmıştı. Dilediğine tatlı istemediğine acı verebiliyordu böylece. Muzipliğinden yakınan da pek yoktu. Ama bir akşam operada Rautz Kontu’na çürük yumurta sununca kont bizimkinin yüzüne tükürdü. Bu durumda düello kaçınılmazdı. İki soylu Paris’te Luxembourg parkında kılıçlarını çekip hesaplaştılar. Ve sakat olmasına karşın dük Charles-Emmanuel, kont Rautz’u öldürdü. Kral da dükü topraklarına yani Uzes’e sürgüne gönderdi.

Uzes İtalya’da olsaydı…

İyi ki de gönderdi, çünkü ‘Kambur’, bu sayede, Avrupa’yı ziyaret eden ilk Osmanlı elçisi Mehmet Efendi’yi şatosunda ağırlayıp ona yaylı kutusundan şeker ikram edebilme fırsatını bulabildi. Yirmi sekiz Mehmet Çelebi’nin Paris’i onurlandırıp ortalığı birbirine kattıktan ve herkesi kendisine hayran bıraktıktan sonra maiyetiyle Uzes’e gelişini olayın doğrudan tanıkları şöyle anlatıyor:“Türkler iki koldan, iki gün arayla kente girdiler. İlk kolda yetmiş hizmetkâr, seksen at ve onlara eşlik eden yirmi Fransız seyis bulunuyordu. İkinci koldaysa elçi, yüz at ve seksen kişiden oluşan maiyeti vardı. Elçi, oğlu Sait Efendi ve yakın çevresi Dükalık Sarayı’nda, diğerleri Hotel de Lion’da misafir edildiler. Ve onurlarına unutulmaz bir şölen verildi.

Uzes İtalya’da olsaydı…

Kambur dükün güleç yüzü

Bu şölende Uzes dükünün kız kardeşi Düşes Vaujours’un çok eşliliği ima ederek Müslümanlara sitemde bulunmasına, Osmanlı elçisinin verdiği yanıtı burada anmadan geçmek olmaz:“Madam, biz çok eşliliği, buradaki kadınların bir tekinde olan güzelliği ülkemizde ancak bir kaç kadında bulabildiğimiz için benimsiyoruz” Mehmet Efendi’nin de kaldığı Dükalık Sarayı ortaçağdan kalma surlarla çevrili, kente yukardan bakan ve çeşitli yapılardan oluşan bir külliye.

Uzes İtalya’da olsaydı…

Bir kaleyi andıran yüksek duvarları, kuleleri (Bellemode ve Fenestrelle), burçları ve dik çatılarıyla görkemli bir görünüşü var. Ama Uzes’ de başka tarihsel yapılar, mutlaka görülmesi gereken yerler de var. Bunlardan kanımca en ilginci ‘Ot Meydanı’. Kemerli, taş yapılarla çevrili bu alan, çınarların gölgelediği çeşmesi ve kafeleriyle Fransa’da gördüğüm en güzel mekânlardan biri. Cumartesi günleri burada kurulan pazar, yöresel ürünlerin satıldığı bir şenliğe dönüşüyor. Antik eşyalardan şifalı otlara, bin bir çeşit peynirden yıllanmış şaraplara, ne ararsanız Uzes pazarında bulabilirsiniz. Ben kendi payıma, bir şişe şarapla ‘Kambur’ dükün güleç yüzlü kuklasını almakla yetindim.

Fotoğraflar: Montpellier Tourist Office, KitapEki, Paris tourist office, cooknwithclass.com commons. wikimedia.org, Camargue,Shutters & Sunflowers

False