"Nedim Gürsel" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Nedim Gürsel" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Nedim Gürsel

Nedim Gürsel

Çocuk Mozart’ın konser verdiği kent Brno

24 Eylül 2019

Brno’ya, Çekya televizyonu tarafından Avrupa’nın en eski manastırlarından birinde gerçekleşmesi planlanan, hakkımdaki bir belgeselin çekimi için Viyana’dan geldim. Gelir gelmez de Çekçe çevirmenim, Çekya’nın eski Türkiye büyükelçisi, Türkolog Thomas Lane’yle buluştum. Manastırın kitaplığında, binlerce cilt eski kitabın ve dünya haritalarının arasında Çek okurlarına yazarlık serüvenimi anlattık. Sonrasında, tavuskuşlarıyla rahiplerin kol gezdiği kuytu avluda dinlenmeye fırsat bulamadan, kendimi Brno’nun büyüsüne bıraktım.
Bu sıfat, yani ‘büyü’ Çekya’nın ikinci büyük kentini çok iyi tanımlıyor.




Hele Mozart’ın ‘Büyülü Flüt’ operasını ve ‘Papageno’ aryasını anımsarsanız. Don Giovanni’nin Prag’daki başarısından çok daha önce, henüz 11 yaşındayken, babası refakatinde ve kız kardeşiyle buraya gelmiş Mozart. Ve Reduta Tiyatro’sunda herkesi şaşırtan, nefes kesici bir konser vermiş (1767). Bu unutulmaz konserin anısını günümüzde, tiyatronun önündeki heykel sürdürüyor. Beyaz sütunun üzerinde simsiyah ve çıplak gövdesiyle bir çocuk var. Kanatlanmış, uçmak üzere. Çocuk Mozart’ın neden böyle anadan doğma tasvir edildiği de ayrı bir tartışma konusu. İçerde, besteciyi o yaşta, üzerine dar gelen mavi giysilerle tasvir eden bir tablo da var çünkü. Bu tablo hiç kuşku yok gerçeği yansıtıyor, heykelse yontucunun hayal dünyasını. Mozart o tabloda al yanaklı, peruklu, tombulca bir çocuk, bu heykeldeki gibi kanatlı bir küçük melek değil.

Yazının devamı...

İnanç ve ibadet özgürlüğü müzesinde

19 Ağustos 2019

Çocukluğumda defalarca okuduğum ‘Define Adası’nın yazarı Stevenson’un 19. yüzyılın sonlarında eşek sırtında kat ettiği yolu, dostum ve yayıncım Denis Guillaume’un aracıyla geçmenin heyecanı içindeyim. Günebakan tarlalarıyla sarp kayalıkların, dar boğazların arasından geçiyoruz. Uzakta mavi, mor, günbatımında kızıl dağlar, yanı başımızda kurumuş dere yataklarıyla kocaman taşlar, kendini ilk bakışta göstermeyen mağaralar var. Ama şimdilik, yol boyunca bize eşlik eden ‘Gard Irmağı’ boyunca Ales’e doğru ilerliyor, kemerli taş köprülerden geçiyoruz. Bu köprülerde nice Protestanın idam edildiğini, cesetlerinin ırmağa atıldığını biliyorum. Çiftlik evleri, surlarla çevrili kalelerle kulelerin, yamaçlara serpilmiş küçük kiliselerin arasından boy gösteriyor. Çoğunun kepenkleri kapalı, bazıları terk edilmiş, harap durumda. Camisard ayaklanmasının izlerini taşıyor gibiler. Bir zamanlar, şiddete başvurarak da olsa, inanç ve ibadet özgürlüğü uğruna merkezi siyasal otoriteye başkaldırmıştı yöre halkı. Bu başkaldırının reform hareketiyle yakın ilişkisi olduğunu söyleyebiliriz.




16 ve 17. yüzyıllarda Avrupa’yı sarsan din savaşları, Katolik kiliseye başkaldıran reform hareketiyle birlikte Fransa’yı da etkilemekte gecikmedi. Katoliklerle, dinde reformu savunan Protestanlar arasındaki kanlı çatışmaya son vermek amacıyla Kral IV. Henri’nin yayımladığı ve ibadet özgürlüğünü güvence altına alan ‘Nantes Fermanı’ sayesinde (1598) ortalık biraz yatışır gibi olduysa da, ‘Güneş Kral’ lakabıyla anılan XIV. Louis’nin bu fermanı yok hükmünde saymasıyla (1685) Cevennes bölgesinde yaşayan Protestanlar merkezi yönetime başkaldırdılar. Ve Tevrat’ta anlatılan Musa kavminin ‘Sina Çölü’nü geçmesine atıfla Katolik kilisenin baskı ve dayatmalarının yol açtığı, 1789 Fransız Devrimi’ne dek süren döneme ‘Çöl Süreci’ adını verdiler. Çöl Müzesi’nde işte bu acılı sürecin mirasını oluşturan belge ve eşyalar sergileniyor.

Yazının devamı...

‘Güzel Ada’ Korsika

23 Temmuz 2019

‘Güzel Ada’ olarak anılan Korsika’ya daha önce de yolum düşmüştü. Her yıl Bastia’da gerçekleşen Akdeniz Film Festivali’nde jüri üyeliği yapmıştım. Erden Kral’ın Hakkâri’de Bir Mevsim’ine vermiştik büyük ödülü. Benim içinse asıl büyük ödül bu güzel coğrafyayı keşfetmek olmuştu. Bu kez Korsika’nın Alta Rocca’sında (Yücedağ), testereyi andıran dağlardan yamaçlara yuvarlanmış, tektonik sarsıntılardan bu yana heybetlerinden hiçbir şey kaybetmemiş taşlarla başbaşayım. Taş demek de yanlış belki, çünkü her biri en az bir ev büyuklüğündeki devasa kayalar sözkonusu. Granit tüm manzaraya egemen. İri taşlar çam ormanlarıyla halleşip kaynaşmış, akarsu yataklarını bile doldurmuş, sanki geçenden baç almak için köprü başlarını tutmuşlar.

Bu küçük köprülerin altından akan derelerin suyu buz gibi ama hava sıcak. İğne kadar sivri oldukları için ‘Bavella’nın İğneleri’ adıyla anılan boz dağlar, uzakta arz-ı endam etmekte. Ve çan kuleleri mavi göğe yükselen kiliselerin çevresine kümelenmiş, kahverengi, beyaz, yeşil, pas rengi panjurları kapalı taş evler size Fransa’nın herhangi bir bölgesinde değil, kendine özgü mimari özellikleriyle bir başka ülkede olduğunuzu anımsatmakta. Zaten trafik işaretleri de, kent ve köy adlarıyla birlikte her iki dilde, yani hem Fransızca hem Korsikaca yazılmış.



Adanın bağımsızlık mücadelesi gündemde değil artık, çünkü Korsika Kurtuluş Cephesi adlı örgüt bu mücadeleyi siyasi zemine taşımış durumda. Ve Korsika bağımsız olmasa da yerel meclisi olan, özel statüye sahip bir bölge. Zaten dışarıya göç nedeniyle giderek azalan nüfusunun ancak yüzde yirmibeşi Korsika kökenlilerden oluşuyor.

Yazının devamı...

Bu kent sizi görür görmez bağrına basacak

18 Haziran 2019

Bern’den beri peşimi bırakmayan Aar nehrinin akışı burada da çok hızlı, su temiz ve yeşil-mavi. Sol yakadan bakıldığında katedralin çan kulesinin ve kırmızı çatıların ardından Jura Dağları görünüyor. Alpler’e oranla aşınmış, dünyadan nasibini fazlasıyla almış, alçalıp küçülmüş yaşlı dağlar. Soleure de bir bakıma öyle sayılır. 1530-1792 yılları arasında Fransa büyükelçiliğine ev sahipliği yaptığı için ‘Sefaret Kenti’ olarak da anılan şehir barok mimari dokusu ilk bakışta büyülüyor insanı. Aar’ın sol yakasındaki eski mahallelerin dar sokaklarında dolaşırken aynı zamanda yeşil, kırmızı, mavi panjurlu yapıların çevrelediği küçük alanlarda, her biri eski bir efsane, değişik bir hikâye anlatan anıtsal çeşmelerin arasında da dolaşıyorsunuz ve nereye yönelseniz mutlaka bir küçük heykel, bir sivri kule ya da surlar çıkıyor karşınıza. Kent ilk karşılaşmada bağrına basıyor sizi, eskinin olağanüstü günlerine, Napolyon ve tüm zamanların en cüretkar çapkını Casanova da dahil aydınlanma çağında yolu Soleure’e düşmüş tarihsel şahsiyetlerin dünyasına götürüyor.




Katedralin beyaz mermerden yapılmış yoğun ve ezici duvarlarıyla çıkmak zorunda kaldığınız merdivenleri caydırıcı bir konumda belki, ama içeriye girdiğinizde mekânın ferahlığı, küçük kubbeden süzülen ışık ve parıldayan borularıyla org yorgunluğunuzu üzerinizden alıyor. Eski gotik yapının yerine 18. yüzyılda İtalyan mimarlar Gaetano ve Antonio Pisoni tarafından inşa edilen katedral neo-klâsik üslûpta, bu nedenle de kentin barok mimarisine aykırı duruyor biraz, ama mermerlerinin beyazı, Jura dağlarına doğru savrulan akça pakça bulutlar gibi, göz alıyor. Buna karşılık Cizvit kilisesi, şapellerindeki tabloların bolluğu, süslü sütunları ve her hafta düzenlenen konserleriyle daha cana yakın bir mekân. Girişinde de, katedralde olduğu gibi, kat kat çıkmanız gereken merdivenler yok. Ama annesinin kollarında ölen İsa tasvirleri her yerde var.

Yazının devamı...

Güzelliği ruhunda saklı

20 Mayıs 2019

Kanton sistemiyle yönetilen İsviçre, katılımcı demokrasinin gerçek anlamda uygulandığı tek Avrupa ülkesi. Burada çok sık halkoylamasına başvuruluyor, alınan siyasi kararlar doğrudan ve anında uygulanıyor. Bunda ülkenin küçük ve nüfusunun az olmasının yanı sıra (8.5 milyon, yani İstanbul’un yarısı kadar), iki kez yenilense de 1848’den bu yana yürürlükte olan anayasanın da payı olduğunu sanıyorum. Ülkenin tek eksiği, hatta ayıbı kadınlara oy hakkının ancak 1971’de verilmiş olması.

Genel kurul toplantı salonu duvarlarındaki bir freskte, delikanlılarla saçı sakalı birbirine karışmış dağ köylülerinin açık havada siyaset tartıştıklarına tanık olurken aralarında tek bir kadın bile bulunmayışı dikkat çekiyor. Bir başka freskteyse dağ ve göl manzarasına bulutların üzerinden bakıyoruz. Dört ayrı dil konuşan (Almanca, Fransızca, İtalyanca ve Romanşça) bir toplumun kaynaşıp siyasi birliğini sağlaması, tahmin edeceğiniz gibi pek kolay olmamış. Katılımcı demokrasi sayesinde ve hükümeti de kapsayan federal parlamento bünyesinde aşılmış güçlükler.

Bu ülkede siyasetçiler, sıradan vatandaş nasıl yaşıyorsa öyle yaşıyor. Gösteriş, şatafat yok. Kibir de yok. Kavga dövüş, hakaret, tehdit, yalan dolan hiç yok. Yöneticiler arasında bisiklete binenler olduğu gibi işine tramvayla gidenler de var. Toplu taşıma araçları öylesine rahat ve kullanışlı ki! Otobüs, troleybüs ve tramvaylar vızır vızır işliyor, zamanında kalkıp zamanında varıyor. Trafik de hiç tıkanmıyor, siyasetin tıkanmadığı gibi.


Yazının devamı...

Bern’in küllerinden doğan çeşmeleri

1 Nisan 2019

Roma gibi Bern de ‘anıt-çeşmeler’ kenti bir bakıma ancak ne var ki İsviçre başkentinin çeşmeleri estetik açıdan Roma’dakilerden çok farklı. Çok daha güzel demeyeceğim ama kentin mimari dokusuyla bütünleştikleri, yalnızca alanları, parkları, köprübaşlarını ya da kuytu avluları değil, trafiğin hayli yoğun olduğu ana caddeleri süsledikleri, deyim yerindeyse ‘su götürmez’. Bu durum tramvayların güzergâhında büyük bir engel oluşturarak önemli bir soruna da yol açıyor. Kuşkusuz bu nedenle birçoğu yerinden olmuş tarih boyunca ve taşınıp durmuşlar. Hatta sanatseverlerin direnmesine karşın yıkıldıkları da olmuş ama her seferinde, küllerinden doğmayı da bilmişler.




Bern çeşmeleri arasında en şaşırtıcı olanı, kentin kurucusu Zâhringen Dük’ü V.Berthold’u allı pullu, kırmızı bir sütun üzerinde tasvir ediyor. Sağ eli ucunda ayı armalı bayrağın dalgalandığı mızrağında, sol eli kalkanında, kılıç kuşanıp zırh giyinmiş bir ayı söz konusu bu heykelde. Ayaklarının dibindeyse, üzüm yiyen bir yavru ayı var. Havuzun dibinden bakıldığında sütunun üzerindeki Ayı-Dük-Berthold ile Bern’in ünlü saat kulesi aynı boyda görünüyor. Her ikisi de zaman aşımına uğramadan günümüze dek gelmiş, gelip de kentin orta yerine dikilmişler gibi.

Yazının devamı...

Yanardağların inşa ettiği melankolik kent: Clairmont-Ferrand

24 Şubat 2019

Clairmont-Ferrand, Fransa’nın Auvergniat bölgesinde, sönmüş yanardağlarla çevrili, lav artığından inşa edilmiş kara yapıları, kara duvarları, kışın karlı tepeleriyle kara bir kent. Ülkenin neredeyse tüm bölgelerini kapsayan hızlı tren ağının dışında, ulaşımı görece zor bir yerleşim merkezi. Paris’ten direkt tren var ama yol neredeyse dört saat sürüyor.

Mimari dokusu kendine özgü bir kent Clairmont-Ferrand. XIII. yüzyıldan kalma, iki kulesiyle gökyüzüne tırmanan görkemli katedrali de dahil her şeyi kara. Çevrede sönmüş yanardağlar var çünkü, onların püskürttüğü lavlardan oluşan kara taşlar hemen her yerde kullanılmış. Yapraklarını dökmüş ağaçların dalları arasından bir görünüp bir yiten güneşte, sokaklarında dolaşmanın hüznü de bir başka oluyor. Kent merkezindeki inişli çıkışlı sokaklar bomboş; pırıl pırıl, fabrikadan yeni çıkmış izlenimi uyandıran kırmızı tramvay da... İyi ki var bu tramvay, kırmızı çatılarla birlikte karanın egemenliğini dengeleyen yemyeşil tepeler de mevsimin sarı, kahverengi, kızıla çalan renklerine bürünmüş. Karacoğlan’ın Çukurova için söylediği gibi “Bayramlıklarını giyinmiş”, seyredeni büyülüyorlar.




Yazının devamı...

Pers tarihinde üç adım

6 Ocak 2019

Persepolis, Şahnâme’deki efsanevi hükümdarlardan en güçlüsüne atıfla Şiraz’ın 57 kilometre kuzeydoğusunda, Merdevşt Ovası’na hâkim kayalık bir tepenin (Kuh-i Rahmet) yamacına yerleşim alanı olarak değil, Ahameniş İmparatorluğu’nun tören mekânı olarak I. Darius tarafından kurulmuş. Tarihi İÖ 518’e dek gidiyor. Sit alanının içinde saraylar ve kralların harem daireleri de var ama Persepolis’in belli başlı yapıları kabul törenlerinde kullanılmak üzere tasarlanmış.




Yangın ve yıkımın, Büyük İskender’in İÖ 330’da kenti yağmalayıp hazinelerine el koyarak yakmasının ardından geriye I. Darius’un ve oğlu Kserkses ile torunu Artakserkses’in buyruklarını içeren tabletler, hatta duvarlara kazınmış çivi yazıları kalmış ama kabartmaların çok daha etkileyici, hatta şaşırtıcı olduğunu belirtmeliyim.

Yazının devamı...
Nedim GÜRSEL Kimdir?

Yediğin içtiğin senin olsun, gezip gördüğünü anlat’ devri sona erdi! Hurriyet.com.tr Seyahat yazarları dünyayı geziyor… Gördüklerini, yiyip içtiklerini, yaşadıkları tüm maceraları A’dan Z’ye artık burada yazıyor…