Nedim Gürsel

Yanardağların inşa ettiği melankolik kent: Clairmont-Ferrand

24 Şubat 2019
İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi Almanya’sıyla işbirliği yapan Mareşal Petain hükümetinin mekân tuttuğu, maden sularıyla ünlü Vichy’den sonra trenin penceresinden akıp giden yağız toprağın, kara ağaç gövdelerinin görüntüye girmesiyle Clairmont-Ferrand’a yaklaştığınızı anlıyorsunuz. Derken, yamaçları yeşil, kraterleri kapkara sönmüş volkanlar arz-ı endam etmeye başlıyor. Ve kentin küçük istasyonunda trenden indiğinizde evlerin kara taş cepheleriyle balkonları karşılıyor sizi.

Clairmont-Ferrand, Fransa’nın Auvergniat bölgesinde, sönmüş yanardağlarla çevrili, lav artığından inşa edilmiş kara yapıları, kara duvarları, kışın karlı tepeleriyle kara bir kent. Ülkenin neredeyse tüm bölgelerini kapsayan hızlı tren ağının dışında, ulaşımı görece zor bir yerleşim merkezi. Paris’ten direkt tren var ama yol neredeyse dört saat sürüyor.

Mimari dokusu kendine özgü bir kent Clairmont-Ferrand. XIII. yüzyıldan kalma, iki kulesiyle gökyüzüne tırmanan görkemli katedrali de dahil her şeyi kara. Çevrede sönmüş yanardağlar var çünkü, onların püskürttüğü lavlardan oluşan kara taşlar hemen her yerde kullanılmış. Yapraklarını dökmüş ağaçların dalları arasından bir görünüp bir yiten güneşte, sokaklarında dolaşmanın hüznü de bir başka oluyor. Kent merkezindeki inişli çıkışlı sokaklar bomboş; pırıl pırıl, fabrikadan yeni çıkmış izlenimi uyandıran kırmızı tramvay da... İyi ki var bu tramvay, kırmızı çatılarla birlikte karanın egemenliğini dengeleyen yemyeşil tepeler de mevsimin sarı, kahverengi, kızıla çalan renklerine bürünmüş. Karacoğlan’ın Çukurova için söylediği gibi “Bayramlıklarını giyinmiş”, seyredeni büyülüyorlar.




Yazının Devamını Oku

Pers tarihinde üç adım

6 Ocak 2019
Dünyanın en köklü medeniyetlerinden komşumuz İran’ı karış karış dolaştım. Tahran’dan Şiraz’a, Mese’den İsfahan’a ülkenin kültürünün ve tarihsel mirasının peşine düştüm. Bana göre bu köklü kültürün kapısını açan üç anahtar var. İran’ı anlatan kitabım yayımlanmadan önce bu üç anahtarı önce Hürriyet Seyahat okurlarıyla paylaşıyorum. Açılacak kapıdan bakmadan ülkeye dair ne söylerseniz söyleyin eksik kalacaktır.

Persepolis, Şahnâme’deki efsanevi hükümdarlardan en güçlüsüne atıfla Şiraz’ın 57 kilometre kuzeydoğusunda, Merdevşt Ovası’na hâkim kayalık bir tepenin (Kuh-i Rahmet) yamacına yerleşim alanı olarak değil, Ahameniş İmparatorluğu’nun tören mekânı olarak I. Darius tarafından kurulmuş. Tarihi İÖ 518’e dek gidiyor. Sit alanının içinde saraylar ve kralların harem daireleri de var ama Persepolis’in belli başlı yapıları kabul törenlerinde kullanılmak üzere tasarlanmış.




Yangın ve yıkımın, Büyük İskender’in İÖ 330’da kenti yağmalayıp hazinelerine el koyarak yakmasının ardından geriye I. Darius’un ve oğlu Kserkses ile torunu Artakserkses’in buyruklarını içeren tabletler, hatta duvarlara kazınmış çivi yazıları kalmış ama kabartmaların çok daha etkileyici, hatta şaşırtıcı olduğunu belirtmeliyim.

Yazının Devamını Oku

Fransa’nın entel köyü

5 Kasım 2018
Lauzerte Kitap Fuarı’na onur konuğu olarak davet edildiğimde, ne yalan söyleyeyim bu köyün Fransa’nın hangi bölgesinde olduğunu bile tam olarak bilmiyordum. ‘Fransa’nın En Güzel Köyleri’ listesinde yer aldığını da...

Önce açıp haritaya baktım Lauzerte nerede diye. Ülkenin güneybatısında, neredeyse tüm önemli yerleşim merkezlerinin uzağında, diyelim Bordeaux ile Toulouse arasında, ama yine de ‘kuş uçmaz kervan geçmez’ bir konumda olduğunu gördüm. Paris’ten hızlı trenle Garonne Nehri kıyısındaki Agen’e gidiyorsunuz, oradan da karayoluyla bir saat kadar çekiyor. Yol, tahmin edebileceğiniz gibi, asfalt ama oldukça dar. Yer yer yüz yıllık çınarların gölgelediği, ‘Derin Fransa’nın o hem güzel hem de tehlikeli yollarından biri. Karşıdan gelen araçla çarpışma durumu olur da direksiyonu kırmaya kalkışırsanız şarampole yuvarlanacağınıza bu çınarlardan birine çarpma olasılığınız oldukça yüksek. Eğer mevsiminde iseniz çevredeki günebakan tarlalarıyla meyve bahçelerini seyre dalmamanızı da öneririm. Dikkatiniz dağılabilir. Ve bir anda Lauzerte’de değil hastanede bulabilirsiniz kendinizi.

Lauzerte, bölgedeki diğer köylerin aksine, bir tepenin yamacına kurulmuş. Ortaçağdan kalma surları, kırmızı kiremitli taş yapıları, güneş saatli çan kulesi, kemerlerle lokantaların çevrelediği Cornieres Meydanı ilk görüşte insanı büyülüyor. Adı da Latince ‘lamba’ anlamına gelen ‘lucerna’dan geliyor zaten. Yalnızca düştüğü yeri değil çevreyi de aydınlatan büyüleyici bir ışık bu, gecenin içinde fazla parlamadan, yıldızların ışığıyla uyum içinde sürdürüyor varlığını. Gündüz, yukarıdan baktığınızda, yakıcı güneşin altında uzayıp giden buğday tarlalarıyla yeşil tepeleri ve güvercinlikleri görebiliyorsunuz. Bu güvercinlikler bölgenin yerel özelliklerinden biri, hatta önde geleni.

İnsanı içine çeken taş ve kalker

Lauzert’in tarihi XII. yüzyıla dek gidiyor. Toulouse Kontu V. Raymond tarafından stratejik bir gerekçeyle, çevredeki her iki vadiye de hâkim konumda olduğu için, önce kale ve surlardan ibaret bir müstahkem mevki olarak kurulmuş, sonra zengin tüccarların yaptırdıkları taş konaklarla varsıl bir köy görünümü almış. Ve o zamandan bu yana, Kudüs’ten sonra Hıristiyanlığın ikinci kutsal kenti Saint-Jacques-de-Compostelle hac yolu üzerinde olduğu için zenginliği giderek daha da artmış. Çevresindeki hanlar ve manastırlar da...

Lauzert’in Rönesans ve Gotik karışımı, çok iyi korunmuş, özgül bir mimari dokusu var. Dar sokaklarda yürürken XIII. yüzyıldan kalma, özenle restore edilmiş taş evlerin, sarı, mavi, beyaz panjurların süslediği cephelerin önünden geçiyorsunuz. Bir süre sonra da taş ve kalkerin içine çekildiğiniz izlenimine kapılıyorsunuz. Lokantalarla kafelerin girişlerinde Sylvain Soligon’un ferforjeden yaptığı, bir köpeğin tepesine binmiş kedi ve onun da tepesindeki horoz ya da elinde pergeliyle geometri uzmanının heykelleri yer alıyor. Her köşede, yerel sanatçı ama dünyaca ünlü Jacques Buchholtz’un seramiklerini görmeniz mümkün. Fransa’nın Naziler tarafından işgal edildiği yıllarda ‘Direniş Hareketi’ne katılan şair Rene Char “Şairler kanıt değil iz bırakmalıdır” der. Lauzert ve çevresinde Rene Char’ın izleri var mı bilmiyorum, ama sanatçıların bıraktığı izler her adımda dikkat çekiyor. Ve her sokak, merdivenli olanlar da dahil, Cornieres Alanı’na çıkıyor. Kitap fuarının gerçekleştiği mekân da burası...

Entel köyün yaşatılan efsaneleri

Fuar 2 bin küsur nüfuslu köyün sakinleri başta olmak üzere, çevre köy ve kasabalardan, hatta

Yazının Devamını Oku

‘Karpatlar’ın Kasabı’ Çavuşesku’nun koltuğunda...

2 Eylül 2018
Bükreş, Avrupa’nın en büyük tiyatrosu, şapkayı andıran mimari biçimi ve içindeki sergi salonlarıyla dikkat çekiyor. Parklar ve heykeller de, yenilenmiş zarif yapılarla birlikte beton yığınlarının kasvetini azaltıyor. Romanya’nın başkentinde, bir zamanlar Karpatlar’ın Kasabı olarak anılan Çavuşesku’nun koltuğuna oturdum, memleketin en güzel operalarından birini seyrettim.

Bükreş, Osmanlı’yı dize getiren (Hep ötekini dize getiren biz olacak değiliz) Valah Prensi Mircea tarafından XIV. yüzyılda kurulmuş, ‘başkent’ payesini de, bizim Kazıklı Voyvoda Romanyalıların ‘Vlad Tepeş’ diye bildikleri, onbinlerce insanı kazığa oturtan, Osmanlı elçilerinin bile, çıkarmadılar diye kavuklarını başlarına çivileten zalim prens zamanında hak etmiş. O günden bu yana da, savaşlar, yıkımlar, yangınlar ve depremler de dahil, başına gelmeyen kalmamış. Burada Bükreş’in tarihini ayrıntılarıyla anlatacak değilim ama bu kentte benim başıma gelen ilginç bir olaydan söz etmeden önce sizlerle izlenimlerimi paylaşmak istiyorum.  Sözcük anlamı ‘Neşeli Kent’ anlamına gelen Bükreş’in çok da fazla neşeli olduğu söylenemez, ne var ki komünizm dönemine göre insanlar daha güler yüzlü. Öte yandan genç kadınlar çok alımlı, gece hayatı yalnızca ‘striptiz’ ve ‘erotik masaj’ salonlarıyla sınırlı değil.




Avrupa’nın en büyük tiyatrosu, şapkayı andıran mimari biçimi ve içindeki sergi salonlarıyla dikkat çekiyor. Parklar ve heykeller de, yenilenmiş zarif yapılarla birlikte beton yığınlarının kasvetini azaltıyor. Romanya’nın başkentinin eski sosyalist başkentlerle modern bir Avrupa kentinin bileşiminden oluştuğunu söyleyebiliriz. Bükreş’in ‘Eski Kent’ diye adlandırılan ama o kadar da eski olmayan mahallesi çok canlı. Kahvelerle lokantaların yanı sıra eğlence mekânlarını, ‘sex shop’ları da burada görmek mümkün. Eski kiliselerle, Paris’in Haussman döneminde yapılan binaların taklitlerini de. Bu binaların arasına sıkışıp kalmış Stavropoleos Manastırı sessiz bir vaha gibi.
Nasılsa Çavuşesku’nun hışmından kurtulabilmiş kilisesi, kuytu avlusu, duvarlarındaki rengârenk freskleriyle çok etkileyici. Valah Prensi Nicolas Mavrocordato devrinde, 1724’te yapılmış. Değerli elyazmalarının bulunduğu zengin bir kütüphanesi ve hâlâ manastırda yaşayan, karalara bürünmüş, dışarıya çıktıklarında ‘sex shop’ların önünden geçmek zorunda kalan rahibeleri var.

Yazının Devamını Oku

Masalsı güzelliğin arkasındaki ürpertici hikâye

6 Ağustos 2018
İsviçre’de ülkenin merkezinde, Leman Gölü’yle İtalya sınırı boyunca yükselen Alp Dağları’nın arasına sıkışmış, sarp yamaçlardan akıp giden Rhône Irmağı’nın suladığı, doğal güzellikleriyle olduğu kadar tarihsel mirasıyla da dikkat çeken bir bölge. Beni dehşete düşüren Loeche Kilisesi’nin mahzeninden çıkınca karşılaştığım güzellikle birlikte yaşama sevincim arttı.

Yeşilin değişik tonlarının manzaraya egemen olduğu, gölün mavisiyle dorukları karlı dağların mavisinin birbirine karışmadığı bir coğrafyanın benzersiz güzelliğini taşıyor ve yaşama sevinci uyandırıyor insanın içinde. Bu sevincin bir anlığına da olsa karabasana dönüşeceğini, tepelerden yukarıya, zirveye doğru tırmanan bağlarla çam ormanlarından oluşan doğanın beni ölüm düşüncesiyle buluşturacağını tahmin edemezdim doğrusu. Bölgenin mimari dokusunun, kayaların üzerine tünemiş küçük bir kilisenin mahzeninde sergilenen kafataslarıyla beklenmedik bir anlam kazanacağını tahmin edemeyeceğim gibi...

Loêche, Rhône Vadisi’ne yukarıdan bakan küçük bir yerleşim merkezi... Sokakları, İsviçre’nin tüm köylerinde olduğu gibi, ‘Bal dök yala’ denecek kadar özenle, titizlikle süpürülmüş. Ahşap evlerin balkonları çiçeklerle süslü... Dağlara karşı, güneşli havada bir kadeh yuvarlayabileceğiniz kahve terasları, ateş pahası da olsa yemek yiyebileceğiniz lokantalar var. Eğer mutlaka bir şeyler atıştırmak istiyorsanız, bunu kiliseyi gezmeden önce yapmanızı öneririm çünkü sonraya bırakırsanız iştahınız kaçabilir.




Yazının Devamını Oku

İlk görüşte ‘sevdalık’

22 Temmuz 2018
Ukrayna’ya ilk gelişimde Kiev havaalanına iner inmez Nâzım Hikmet’in “Anında sevdalandığını” söylediği bu kente ben de abayı yakmıştım. Güneşte pırıl pırıl parıldayan altın sarısı kubbelerin Dinyeper Irmağı’na yansıyan suretlerinden olduğu kadar, hatta ondan da fazla, Gogol’ün Kiev efsaneleri hakkında yazdıkları etkilemişti beni. Kentin Sovyet döneminden kalma ezici, taş yapılarının önü sıra yürüyüp, geniş yatağında akıp giden ırmağın sularına bakarken, ömrü yolculuklarda geçen Ukrayna kökenli yazarın dünyasında ben de bir yolculuğa çıkmıştım. Bu kez doğu sınırından arabayla girdim Ukrayna’ya.

Kosice’den yola çıktığımızda hava günlük güneşlik, yol tenhaydı. Buğday ve yulaf tarlaları boyunca ilerlediğimiz de oldu, çam ormanlarının içinden geçtiğimiz de. Derken dağlara yöneldik. Temmuz ayında bile dorukları karlıydı. Slovakya’nın bu ücra köşesinde doğanın böyle ıssız, yamaçlara yayılmış koyun sürüleriyle tek tük evlerden ibaret olabileceğini tahmin etmemiştim. Ukrayna’ya girer girmez arazinin engebeli bir görünüm alacağını da... Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra bağımsızlığını ilan eden ama Rus egemenliğinden yakasını bir türlü kurtaramayan 40 milyon nüfuslu bu ülkenin, bayrağının renklerini aldığı mavi ve derin gökyüzüyle uçsuz bucaksız buğday tarlalarından, bir de duvarları fresklerle kaplı, çan kuleleri soğan başlı kiliselerden ibaret olduğunu sanıyordum. Yanılmışım... Yol boyunca çam ormanları, tepelere sırtını dayamış ya da vadilerde gizlenen köyler gördüm. Bir de terk edilmiş harap fabrikalarla kereste yüklü at arabaları. Anayolun kıyısından giden çift, hatta üç atlı arabalar başka bir dünyadan gelmiş gibi sessiz ve yavaştı. Ukrayna’nın hâlâ çağ atlayamadığının en belirgin kanıtıydı.




Bir kaza nedeniyle anayolda trafik sıkışınca yan yollara saptık. Sapar sapmaz da çukurların arasından binbir cambazlıkla geçmeye uğraşan şoförün akıl almaz marifetleriyle tanıştık. Yanından geçtiğimiz köylerde tek ya da iki katlı evler harap, insanlar yoksuldu. Komünizm döneminden kalma, artık üretim yapmayan fabrikaların tuğla bacaları sözcüğün tam anlamıyla ‘tüy dikiyordu’ manzaraya. Lviv’e vardığımızda Ukrayna gibi hâlâ yoksullukla mücadele eden, savaş halinin sürdüğü bir ülkede bu denli alımlı, eski ve güngörmüş, böylesine güzel bir kentle karşılaşacağımı hiç beklemiyordum doğrusu. Lviv de Kiev gibi ilk görüşte kendisine çekti beni, cazibesine kapıldım.

Yazının Devamını Oku

Akışı hızlı ırmak ve Saumur

26 Haziran 2018
Loire’ın kıyısındayım. Kemerli köprünün altından delice akıp giden suya bakıyorum. Tarihi ortaçağa dek giden bir kent Saumur. Norman istilâsından kaçıp sığınacak güvenli bir yer arayan rahipler tarafından X. yüzyılda kurulmuş. Bir manastırdan ibaretmiş önce, derken surlarla çevrili evleri ve şatosuyla hatırı sayılır bir yerleşim merkezine dönüşmüş

Fransa’nın kalbinden doğan, Balzac’ın deyişiyle “Başka hiçbir akarsuya benzemeyen” bu ırmak, Atlantik okyanusuna dökülmeden önce tam bin kilometrelik bir yol kat ediyor doğudan batıya. Kimi yerde bulana durula, kimi yerde alabildiğine hızlanarak, köpürüp coşarak, geçtiği yerleri sulayıp hayat vererek, bir zamanlar mekân tuttuğum, ‘Gemiler de Gitti’ de anlattığım Saint-Nazaire’de okyanusa kavuşuyor.

Loire’ı yıllar önce, Galatasaray Lisesi’nde yatılı okurken de görmüştüm. Şimdiki gibi Saumur kentinde değil, Beyoğlu’ndaki kuytu sinemalardan birinde Marguerite Duras’nın ünlü filmi ‘Hiroşima Sevgilim’i seyrederken. Hafta sonu olmasına karşın salon neredeyse boştu. Yeni dalga bir Fransız filmi kimsenin ilgisini çekmiyordu anlaşılan. Genç kadın oyuncunun Japon sevgilisine Hiroşima’da, Pasifik okyanusuna dökülen ırmağın kıyısındaki kahvede söyledikleri yıllar sonra burada, Poire ırmağıyla bir kez daha buluştuğum Saumur’de düşüyor aklıma: “Akışının düzenli olmayışı ve kıyılarında biriken kum adacıkları nedeniyle Loire’da gemiler işlemez. Bomboştur ırmak. Bilsen, öylesine yumuşaktır ki ışık. Bu ışık sayesinde Loire ne kadar da güzeldir.”




Loire her zaman böyle ıssız, teknesiz ve yalnız değildi elbette. Bir zamanlar Nantes’ın bugün artık işlevini yitirmiş limanından demir alan hafif tonajlı gemilerle mavnalar, akıntıya karşı günlerce yol alıp şarap, tuz ve yapı taşından oluşan yüklerini Saumur kıyısındaki depolara boşaltıyorlardı. Şatolarda verilen şölenlerde su gibi akan şaraplar da, yumuşak taşın (touffeau) içine oyulmuş evlerde kurutulan etin tuzu da Loire sayesinde buraya dek ulaşabiliyordu.

Manastırdan şehre

Yazının Devamını Oku

Rabat’ta sözlerin değil renklerin peşindeyim...

4 Haziran 2018
Rabat serin gölgeli okaliptüs ağaçları, geniş caddeleri, akıp giden düzenli trafiği, kolonyal yapıları, en önemlisi de beton yığınına dönüşmemiş konutlarıyla başkent olmayı hakediyor. Hem de gökdelensiz, geleneksel mimariyle modern yapılaşmayı dengeleyebilmiş bir başkent.

Fas’ın belli başlı kentlerinde olduğu gibi Rabat’nın medinası, yani eski yerleşim merkezi de, toprak rengi yüksek surlarla çevrili, bir tepenin yamacına yaslanmış, beyaz duvarları, mavi kapıları ve iç avluları gölgeleyen palmiyeleriyle ilk bakışta insanı derinliğine çeken bir mekân. Kafesli pencereler, dar sokaklar, Hz. Fatma’nın elinin koruduğu kapalı kapılar burada da var. Rabat’nın, Fes ya da Meknes, özellikle de Marakeş gibi Fas’ın tarihsel kentlerinden farkı Atlas Okyanusu’na dökülen bir nehrin (Bou Regreg) kıyısında kurulmuş olması.



Mavi Kahve’de çay için

Bou Regreg, akışı hızlı bir nehir değil, köpüklü ve derin hiç değil; denizin karaya sokulmuş sığ bir parçası görünümünde. Kıyısında mavi boyalı, küçük balıkçı teknelerinden başka ötegeçeye müşteri taşıyan sandallar ve kahveler de var. Ama yolunuz Rabat’da düşerse, çoluk çocuğun gürültülü bir ortamda koşuşturup delikanlıların suya balıklama atladıkları bu kahvelerde değil, burçların içindeki, nehre ve karsı kıyadaki Sale’nin toplu konutlarına yukardan bakan ‘Mavi Kahve’de oturup nane çayı içmenizi öneririm. Tabure ve yuvarlak, küçük masaları lâciverde çalan bu kahve adını çinilerinden alıyor. Alçakgönüllü, kuytu bir görünümü var. Rehberlerde ‘Endülüs Kahvesi’ olarak anıldığına bakılırsa Ispanya’dan kovulan son Müslümanların XV. yüzyılda gelip yerleştikleri medina’nın en eski mekânlarından biri.

Yazının Devamını Oku