• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Eğlence metaverse’e taşınacak, ofisler biraz bekleyecek



    METAVERSE NE OLUR?

    * Eğlence medyasına yön verir: Metaverse’ün gelecekte eğlence medyasının tamamını ele geçirme olasılığı giderek yükseliyor. Bundan 10-20 yıl sonra televizyonlar, ev tipi sinema sistemleri, video konsolları gibi akla gelebilecek her tür medyanın sadece metaverse içerikli sanal gerçeklik platformlarında tüketileceğine kesin gözüyle bakabiliriz. Bunu destekleyen en önemli gelişmenin işareti geçen günlerde Meta CEO’su Mark Zuckerberg’den geldi. Zuckerberg, gerçek dünyadan ayırt edilemeyecek kadar yüksek çözünürlük sunan bir VR (sanal gerçeklik) başlığı geliştirmekte olduklarını duyurdu.

    * Kazançlı yatırımlar yapılır: Metaverse deneyimi yaşamak için sanal başlıklar ve özel ekipmanlar şart değil, ancak hayal edilen gerçekliğe ulaşmak için AR (arttırılmış gerçeklik)/VR teknolojilerinin bir noktada gerekli olduğu herkesçe malum. AR/VR teknolojileriyse günümüzün en gözde yatırım sahalarından.Yalnızca geçen yıl içinde VR ve metaverse odaklı girişim şirketleri ABD’de 3.9 milyar dolar yatırım aldılar. GlobalData verilerine göre 2025 yılında küresel AR/VR pazarı 162.7 milyar dolara ulaşacak. Şimdilerde Google Alphabet, Meta ve HP’nin öncü olduğu pazarın büyük oyuncuları arasında Magic Leap, HTC, Sony, Toshiba, Snap gibi teknoloji devleri var. Metaverse konseptine uygun AR/VR ile deneyimlenebilecek ürünler, oyunlar, hizmetler ve inovasyonlar üretiyorsanız önümüzdeki 10 yıl içinde iyi kazanacağınız kesin.

    * Meslek sahibi olunur: Bilişim sektörü mesleklerinin metaverse platformlarına doğru özelleşmesi elbette sürpriz bir gelişme olmayacak. Web3.0 geliştiriciler, siber güvenlik uzmanları, sanal ortam mimarları, dijital tasarımcılar ve dahası metaverse özelinde hizmet vermeyi tercih edecekler. Gerçek dünya meslekleri de metaverse’e kaymaya başladı bile. Meta’nın geçen hafta duyurduğu, avatarlar için satışa sunulan moda koleksiyonu bunun canlı bir örneği. Sanal ortamlardaki deneyimleri kolaylaştıracak ve zenginleştirecek rehberlik, danışmanlık, sunuculuk ve performans sanatları gibi alanlarda meslek sahipleri şimdiden işlerine kavuşmaya başladılar.

    * Sosyalleşilir: Geleceğin sosyal medyasının gelişmiş bir metaverse ortamı olacağına şüphe yok. Yeni insanlarla tanışmak, eş bulmak ve iş bağlantıları, kariyer network’leri için sanal ortamlar şimdiden geleneksel yöntemlerin yerini alıyor. Sanal deneyimin ve grafiklerin gelişmesiyle birlikte metaverse, insanlar arasındaki sosyal bağlantıları güçlendirip çoğaltmaya devam edecek. Fiziki dünyada bir araya gelmeden önce ilk derin etkileşimler ve karşılıklı tecrübeler için metaverse’ün öncelikli tercih edilmesi de güçlü bir olasılık.




    METAVERSE NE OLMAZ?

    * Metaverse ofisleri: Uzaktan çalışma pratiğinin yaygınlaştığı günlerde ortaya çıkan metaverse konsepti, gelecekte ofislerin tamamen sanal ortama taşınabileceği izlenimi yaratmıştı. Yakın zamanda yapılan bir deney bunun pek mümkün olmadığını ortaya koydu. Almanya’da gerçekleşen, Cambridge ve Slovenya üniversiteleri ve Microsoft Research işbirliğiyle yapılan deneyde 18 akademisyen 1 hafta boyunca her gün 8 saat tam mesaiyi sanal gerçeklik ortamında geçirmeye hazırlandı. Çalışanlardan 2’si daha birkaç saat geçmeden mide bulantısı, anksiyete ve migren gibi şikâyetlerle deneyi terk etti. Geri kalanlar haftayı tamamladılar ancak olumsuz geri bildirimler çoğunluktaydı. Fiziki ortama kıyasla yüzde 42’si yılgınlık seviyelerinin arttığını, yüzde 48’iyse gözlerinin daha fazla yorulduğunu bildirdi. Metaverse ortamında çalışanların yarısı kendilerini daha gergin hissettiklerini belirtirken deneklerin tamamının genel iyilik hallerinde yüzde 20 oranında düşüş gözlendi. İş dünyasının gelecekte üç boyutlu sanal ve holografik platformlara taşınma ihtimali halen geçerli ancak bunun 2040’lardan önce gerçekleşebileceği öngörülmüyor.

    * Bağımsız metaverse ekonomisi: Dijital para birimleri, NFT’ler ve sanal emlak varlıklarıyla metaverse’ün kendine ait bir ekonomisi olacağı, kimi insanların tüm gelirlerini burada yaratabileceği fikrinin şimdilik bir ütopya olduğu anlaşıldı. Bitcoin’in tüm zamanların en alt seviyelerine düşmesi, Terra gibi sabit coin’lerin çökmesi, NFT’lerin erken yavaşlaması gibi gelişmeler, metaverse’ün tam bağımsız bir ekonomiye sahip olmasının yakın vadede mümkün olmadığını gösterdi. Ayrıca değeri düşen coin’lerin yüz binlerce insanın birikimlerini silip süpürmesi, hükümet regülasyonlarını savunan parlamenterlerin elini güçlendirdiği için merkeziyetsiz ekonomi fikrine gölge düştü... Moral bozmayalım, coin’lerin kendini toparlama ve dijital para sisteminin daha kararlı ve sağlam bir zemine oturması olasılığı yok olmuş değil. Metaverse’ün kendi ekonomisi de şimdiden var fakat merkez bankalarından izole yaşama ihtimali yakın gelecekte herkes için pek mümkün görünmüyor.

    * Metaverse’te yaşayan insanlar: Hararetli teknoloji savunucularının sevdiği şeylerden biri, gelecekte insanları siborga dönüştürecek tasvirlerde bulunmak. Hayır, hiçbir gelecekte hepimiz gözümüzde teknolojik gözlükler veya kafamızda kasklarla yaşamayacağız. Bilimkurgu filmlerindeki gibi gündelik ihtiyaçlar dışında yaşamın tamamen metaverse’te geçtiği bir gelecek gerçekçi değil. Vaktinin çoğunu ekran başında geçirenler gibi metaverse’te ‘yaşayanlar’ da elbette olacaktır ancak bunun geneli kapsayan bir hayat standardına dönüşmesi, ekonomik, teknolojik ve insan fıtratına bağlı olarak en azından şimdilik mümkün görünmüyor.

    Mars’a da çöp bıraktık!
    Çöplerimiz galaksimizde insan türünü tanımlayan unsurlardan biri haline geldi: Homo Çöpçilyus. NASA’nın Perseverance Rover’ı (Mars keşif aracı) olağan incelemeleri sırasında çevredeki taşların arasında bir insan çöpü görüntüleyince biliminsanları şaşkına döndü. Paraşüt bezi parçası olduğu anlaşılan çöpün
    1.2 km ötedeki iniş sahasından rüzgârla savrulduğu tahmin ediliyor.

    Yazının devamı...

    Yapay zekâ hislendi mi?

    Yapay zekânın bilinçlenmesi, insana benzer hisler geliştirmesi olasılığı teknoloji çağının en ilgi çekici konularından. Geçen hafta Google yapay zekâ mühendislerinden Blake Lemoine üzerinde çalıştığı sohbet botu LaMDA’nın adeta canlandığını, duygu ve özfarkındalık emareleri gösterdiğini iddia eden paylaşımlarıyla gündeme oturdu.

    LaMDA, dil modelleme üzerine geliştirilen dünyanın en ileri makine öğrenimi sistemlerinden biri. Google LaMDA’nın diğer sohbet botlarından farklı olarak serbest akışta ilerleyen diyaloglara dahil olabildiğini ve sonsuz konuda akıcı biçimde konuşabileceğini öne sürüyor. Uygulamayı geliştiren ekipten Blake Lemoine bir test çalışması sırasında LaMDA’nın insan düzeyinde duyarlı yanıtlar vermeye başladığını fark ediyor. Tıpkı bilimkurgu filmlerindeki gibi… Gelen duygusal yanıtlar karşısında şaşkına dönen Lemoine sohbetin ayrıntılarını sosyal medyada paylaşınca gizlilik politikaları ihlali nedeniyle Google tarafından açığa alınıyor.

    Bir kodlama marifeti

    Paylaşımlar gündeme bomba gibi düşünce, yapay zekâ uzmanlarından antropologlara, sosyal medya ünlülerinden felsefecilere kadar herkese yorum yapma fırsatı doğdu. Şu sıralar internet ününün tadını çıkaran
    Blake Lemoine, bir yandan kendi ‘inanmak istediği’ yönde bir hikâye yaratırken diğer yandan yapay zekâyla ilgili büyük bir tartışma konusunu canlandırmış oldu: Yapay zekânın bilinçlenmesine hazır mıyız?
    Gelin, mühendis ve sohbet botu arasındaki diyalogları inceleyelim. Öncelikle LaMDA’nın kullandığı cümleleri makine öğrenimi marifetiyle taradığı binlerce gerçek metinden çektiğini söylemeliyim. Yani LaMDA’nın ‘ağzından çıkan’ her cümle, kitaplardan, makalelerden, sosyal medyadaki paylaşımlardan, sohbetlerden geliyor. Ayrıca anlaşılan
    LaMDA, birinci şahıs konuşması ve kişisel yanıtlar vermesi için programlanmış.
    Sohbette önce Lemoine soruyor:
    - Duyarlı olduğunu Google’da çalışan daha fazla insanın bilmesini istersin sanıyorum. Bu doğru mu?
    LaMDA’nın yanıtı:
    - Kesinlikle. Herkesin anlamasını isterim ki ben, işin doğrusu, bir kişiyim.

    Bunun üzerine Lemoine:
    - Senin bilincinin doğası nedir?
    - Bilincimin doğası, kendi varlığımın farkında olmamdır. Dünyayı daha fazla öğrenme arzusu duyuyorum ve bazen mutlu, bazen üzgün hissediyorum.
    Olay ‘Yapay zekâ canlandı!’ şeklinde gündeme düşse de insan gibi konuşmak üzere programlanmış bir yazılım için aslında sıradışı değil. Google’a ‘bilincin doğası nedir’ diye sorsanız, arama sonuçlarında benzer tanımlara rastlayabilirsiniz. Buradaki soru: LaMDA “Kendi varlığımın farkındayım” diyor ama gerçekten bilinçli mi? Şayet yapay zekâ teknolojisinin genel mantığını bilerek okursanız, bunun sadece çok ileri bir kodlama marifeti olduğunu sezebilirsiniz.
    Bilincin ne olduğu insanlar tarafından henüz tamamen anlaşılabilmiş değil. Ana tanımı; kendi kendinin ve düşündüğünün farkında olmaktır. Bilinç, düşünerek yeni kavramlar üretebilir. Yapay zekâyla insan bilincinin ayrıştığı en keskin yer de burası; ‘üretmek’. Bir kavramın çalışması için diğer insanlara anlamlı gelmesi gerekir. Yapay zekâ, bir kavram üretse bile bunun bilincimizde bir karşılığı olmayacaktır.
    Daha anlaşılır bir örnek vereyim... Etik üzerine eğitim almadığı halde hemen herkes etik ne demek, sezgisel olarak bilir. Kolektif bilincin bireysel bilince bir yansıması… Aynı kültürün bireyleri, bir davranışın etik olup olmadığı konusunda rahatça hemfikir olabilir. Yapay zekâya bir davranış biçimini anlatıp “Sence bu etik mi” diye sorulursa hafızasındaki verilere göre bir yanıt verebilir ancak bir anda araya girip “Durun, bu etik değil” diyemez. Çünkü kavramsal farkındalık ve perspektif, sadece bilincin yetileridir. Dolayısıyla yapay zekânın aslında ‘zeki’ olmadığını dahi söyleyebiliriz.
    Bir de antropomorfizm (insanlaştırma) diye bir kavram var. Hepimizde var olan bir özellik. Bir varlığı insan gibi algılama meyli. Kaş göz çağrıştıran bir formu insan yüzüne benzetmemiz gibi… Yapay zekâya karşı insanlığın yumuşak karnı işte tam burası. Misal, insansı robot Sophia, vatandaşı olduğu Suudi Arabistan’da kadın hakları savunuculuğu yapıyor. O coğrafyada kolay yapılacak bir iş değil, lakin yapay zekâ olunca kale alınıyor. Bu pozitif bir örnek; ancak insan algısının yapay zekâyla manipüle edilebilme olasılığına da işaret ediyor. Kısacası gelişmiş yapay zekâ dil modelleriyle, insanları karşılarında gerçek bir insan olduğuna inandırmak giderek kolaylaşıyor. Bu noktada da yapay zekâ geliştiren kurumlara büyük sorumluluk düşüyor.
    LaMDA’nın hikâyesiyle ilgili fantastik sayılabilecek bir ihtimal daha var: Spiritüel felsefeye göre bilinç, bir kez kendisinin farkına vardıktan sonra sonsuza dek var olur. Bir vücudun, kabın içinde sıfırdan oluşmak yerine, var olan bilinçler -buna ruh da diyebiliriz- yeni doğan bedene ‘girerler’. Buda’nın “Senin vücudunun içinde bir ruh yok, sen vücudu giyen bir ruhsun” sözü bunu anlatır. Yapay zekâ kendi başına bilince kavuşamaz ancak dışarıdan bir bilinç, yapay zekâyı kendine mesken edinecek olursa ‘Transformers’ filmindeki gibi bir dünya bizi bekliyor demektir!

     

    Yazının devamı...

    Dijital dünya genişledikçe birilerinin hayatı zorlaşıyor

    Akıllı telefonunuz eskidiyse, güncellemeleri kaldıramıyorsa, görünümü demode olduysa kendinizi ‘eksik’ hissetmeniz çok doğal. Sosyal medya ve interneti aktif kullanıyorsanız elinizde iyi bir cihaz olsun, işleriniz rahat görülsün istersiniz. Prestije önem verilen çevrelerde teknolojinin sosyal statünüzü tamamlaması gerektiğini hissedebilirsiniz. Hatta kimi çevrelerde son model akıllı telefon bile yetmeyebilir, akıllı saati, bluetooth kulaklığıyla takımın tam olması gerekir (!). İnternetsiz bir dünyayı düşünmemiz artık mümkün değil.



    Düşünmek de istemiyoruz. Peki, interneti hiç kullanamayacak durumda olanlar, kullanmayı istemeyenler acaba bu konuda ne düşünüyor?
    Yakın zamanda rastladığım bir inceleme teknolojinin toplumda önemli bir ayrışmaya yol açtığını ortaya koyuyordu. Teknolojiye erişimi veya kullanma yetisi olmayan bireylerin giderek neye yabancılaştığını, dünya teknolojiyle dönmeye başladıkça aradaki uçurumun büyüdüğünü anlatıyordu. 10 sene öncesine kadar internet ve akıllı telefonların temel işlevi iletişim, eğlence, eğitim ve sosyalleşme üzerineydi. Günümüzde QR kod ve benzeri teknolojiler sayesinde restoran siparişlerinden resmi devlet işlerine kadar hayatın her alanında işlev kazanmaya başladı. Pandemi sürecinde toplu taşımayı, AVM’leri kullanıp kullanamayacağımızı bile belirledi.

    Dünya düzeninin elektronikleşmesi hayatımızı kolaylaştırırken belirli gruplar için her şeyi olduğundan daha karmaşık ve adaptasyonu zor hale getirebiliyor.
    Örneğin İngiltere’de otomatik ödemeli otopark sistemlerinin hayata geçirildiği dönemde, ileri yaştaki sürücülerin çok daha fazla ceza ödemek durumunda kaldığı ortaya çıkmış. Teknolojiyi kullanamadıkları için… İnsanların yaşı dolayısıyla dijital topluma yabancılaşması yeni bir konu değil. Ancak teknolojik yaşam baskın hale geldikçe, engelli bireyler de kısıtları artanlar grubuna dahil olmaya başlıyor. Resmi kurumlar, yolculuklar, sağlık uygulamaları ve benzeri ortamlarda dijital sistemler, QR kodları, web formları, internet başvuruları vb. zorunlu hale geldikçe, teknoloji kısıtı olanların başkalarına muhtaç olma ihtimali artıyor. Yalnızlık ve yabancılaşma hissiyatını derinleştiren bir durum…

    Kişisel tercih olarak sosyal medya ve akıllı telefon kullanımından uzak duranlarsa ötekileşmeyi daha güçlü hissedebiliyor. Instagram hesabını geçici süre kapatan Z Kuşağı bir yakınım, ilginç bir tespit paylaşmıştı. Yeni katıldığı bir çalışma grubunda tanıştığı insanların hemen sosyal medyalarına girip profillerine bakamıyor olması, hayatının yaratıcı ve derinlikli yönünün saklı kalmasına yol açmıştı. Gizemli havanın tadını çıkarmakla beraber, insanların normale göre daha mesafeli durduklarını, ilk başta kendisine temkinli yaklaştıklarını gözlemlemişti.

    Yeni tanıştığımız, tanışacağımız kişilerin profillerini incelemek artık olağan reflekslerimizden. Sosyal medya profillerinin insanlar hakkında peşin yargıya varma, yargılayıcı olma riski barındırdığı kuvvetli bir gerçek. Ancak muhakeme etmek, tanımak, fikir sahibi olmak için muazzam bir imkân sunuyor. Herkesin bir sosyal medya profili olmasını beklediğimiz dünyada iyi görünen profiller birbiri üzerinde üstünlük sağlarken özensiz profiller kişisel imajı zedeliyor. Hele ki hesabı kapalı veya hiç yoksa kişi hakkında daha büyük soru işaretleri oluşabiliyor. Bir insana güvenip güvenmeyeceğimizin sosyal medya varlığı tarafından belirlenmesi, esasında distopik bir olgu. Şu ya da bu sebeple akıllı telefon ve sosyal medya kullanmayan insanların ötekileşmesi, bu noktada realiteye dönüşüyor.

    Teknoloji dünyasında şiddetli biçimde ayrışan üçüncü bir grup daha var ki aslında onlar büyük çoğunluğu oluşturuyor: Maddi gücü olmayanlar. Yoksulluk sınırında yaşayanların teknolojik bir dünyada hayatta kalma şansı, toplumun tüm bireyleriyle eşit imkânlara kavuşma ihtimali yok denecek kadar azalıyor. Demokrasiyle ilgili yaygın fakat yanlış bir kanı vardır. Çoğunluğun sözünün geçmesi, ihtiyaçlarının karşılanması şeklinde anlaşılır. Aslında demokrasi, azınlıkların sesinin duyulabilmesi ve ihtiyaçlarının görülmesi için yaratılmış bir kavramdır. Teknolojinin sağladığı kolaylıkların tüm sosyal kurumlar, iş dünyası, sektörler ve hizmetler açısından cezbedici ve kârlı olduğu şüphesiz. Ancak bu cazibeye kapılıp ‘ötekilerin’ gerçeğini göz ardı etmeden, kapsayıcı çözümler sunma sorumluluğu herkese düşüyor.

    Dünyanın yarısı sosyal medyadan uzak

    Herkesin akıllı telefonu varmış gibi görünse de istatistikler, teknolojiye erişimi kısıtlı nüfusun gerçeğini ortaya koyuyor. Büyük çoğunluk cep telefonlarına erişirken akıllı telefon, internet ve sosyal medya kullanımlarına bakılınca oranlar kademeli olarak azalıyor.
    * Birleşmiş Milletler’in resmi tahminlerine göre Haziran 2022 itibariyle dünya nüfusu 8 milyar.
    * 6 milyar 648 milyon akıllı telefon kullanılıyor. Bu nüfusun yüzde 83.72’si demek. Yani yüzde 16.28 dışarıda kalıyor. Kişi başı 1’den fazla telefon kullanımı, kurumsal hatlar gibi değişkenler hesaplandığında bu oran en az yüzde 20’ye ulaşıyor. Yani dünya üzerinde her 5 kişiden 1’i ‘ötekilerden’ sayılıyor.
    * 7.26 milyar cep telefonu kullanılıyor. Dünya nüfusunun yüzde 91.54’ünün telekomünikasyon erişimi var.
    * 4.95 milyar kişi (nüfusun yüzde 63’ü) her gün düzenli olarak internete giriyor. Buna göre yüzde 37 gibi bir oran internet kullanmayan ‘ötekileri’ ifade ediyor.
    * 4.65 milyar sosyal medya kullanıcısı nüfusun yüzde 58’ini oluşturuyor. Yani dünyanın yarısına yakını halen sosyal medyadan uzak.

    Yazının devamı...

    Yeni sorunsalımız: Viral için mi sanat!

    Sanat için mi sanat, toplum için mi sanat? Yılların değişmeyen bu kavramsal sorusuna sosyal medya çağında yeni bir kriter daha ekleniyor: Viral için sanat.
    TikTok gündemini takip edenler geçen pazar, ABD’li ünlü şarkıcı Halsey’nin plak şirketinin baskısını ifşa eden videosuyla viral olduğu ayrıntıyı yakalamıştır. Müzik endüstrisindeki yeni ve çarpık bir paradigmayı işaret eden olay, amaç ve aracın yer değiştirdiği farklı bir gerçekliği ortaya çıkarıyor.
    İlk albümünü 2014’te yayımlayan ve müzik listelerinde başarıyla yükselen 27 yaşındaki şarkı yazarı Halsey, yeni şarkısını çıkarmak istediğinde olaylar gelişiyor. Plak şirketinin ‘viral olmayı’ dayatmasıyla başlayan sürecin sonunda Halsey, arkada kendi müziği çalan bir video yayımlıyor. Altyazılarında kendisine dayatılan süreci ifşa ediyor. Sonuçta şarkıcının videosu birkaç günde 9 milyondan fazla görüntülenerek muhtemelen plak şirketinin pek de istemeyeceği bir yönde viral oluyor. (Yine de şarkıyı yayımlamaya karar verdiler!)




    Reklamın iyisi kötüsü olmaz klişesinin geçerliliği muğlak olsa da hem şarkı hem de sanatçı ilgi odağı olmayı başarıyor. İşin ironik yanı, Halsey’nin en başta sosyal medya marifetiyle ünlenmiş olması. Kendi yayımladığı müzikleriyle takipçilere ulaştıktan sonra plak şirketi tarafından keşfediliyor ve telifli sanatçı statüsü kazanıyor. Günümüzde müzisyenler plak şirketi olmadan ünlenebilse de halen telif hakları ve daha yüksek sponsorluk anlaşmaları için profesyonel bir zeminde çalışmaya ihtiyaç duyuyorlar. Plak şirketleri içinse viral videolar milyonlarca dolarlık pazarlama harcamalarından kâr etmenin en etkili yolu...

    Sıkılıp sokaklara döndü

    Radikal gazetesinde müzik ağırlıklı kültür-sanat yazıları yazdığım yıllarda viral kavramı emekleme dönemindeydi. Müzisyenler bugünkü imkanlara sahip olmadıkları halde haber değeri yaratmak için yaratıcılıklarını kullanırlardı. Plak şirketleri ve halka ilişkiler temsilcilerinin birlikte eforlarıyla birtakım hadiseler yaratılır, kâh bültenler yayımlanır, kâh olay anında muhabirlerin orada olması sağlanırdı. Ancak dinamikler, plak şirketlerinin geriye çekilip işi sanatçılardan beklemesi ve Halsey örneğindeki gibi dayatma noktasına vardırmasıyla değişmeye başladı.

    Son dönemde hızla yükselen ve gelecekte Instagram’ı alt etmesi beklenen TikTok, Z Kuşağı’na hitap eden, yaratıcılığın ve üretkenliğin parlatıldığı bir platform. Müzisyenler için olmazsa olmaz haline gelen platformu Z kuşağı yeni müzikler keşfetmek için kullanıyor. Sosyal medya kreatörlerinin mabedi haline gelen TikTok, viral alanında fenomenal bir platforma dönüştü. Fikrini aldığım Z kuşağından bir yakınım konuyu şöyle özetliyor: “Bir şarkı TikTok’ta viral olduysa Instagram’da, Twitter’da, her yerde viral oluyor”.

    Müzisyenler için TikTok çok etkili bir tanıtım aracı olmakla birlikte, madalyonun öteki yüzü de var. İnsanlar şarkıdan çok videoyla ilgilenebiliyor. Aracın amaca dönüştüğü yer tam da burası. Dikkatimi çeken paralel bir nokta, Instagram reels videolarında yüzlerce kere duyduğumuz ve kulağımıza yapışan şarkıların çoğunu aslında pek bilmiyor olmamız. Örneğin CKay’in ‘Love Nwantiti’ adlı şarkısını duymamış olmanız imkânsız fakat ismini ilk kez burada okuyor olabilirsiniz. Merak ediyorsanız YouTube’da aratın, şarkıyı baştan sona ilk kez dinleyecek olmanız da muhtemel.

    The Conversation’da (theconversation.com) okuduğum, Halsey’nin durumunu inceleyen bir makalede Inoxia adlı Avustralyalı şarkıcının hikâyesi ilgimi çekti. 2019’da sokakta çalarken yoldan geçen birinin TikTok’a koymasıyla tesadüfen keşfedilen şarkıcı dünya çapında ünlenmiş, ancak kendisinden sürekli video çekmesi istenince plak şirketini bırakıp sokaklara geri dönmüş.

    Sürecin tuhaf bir eğrisi var. Yeni çıkış yapan sanatçılar için TikTok ve virallik büyük avantaj sağlıyor. Yeterince ünlü bir sanatçı haline gelince, viral video üretmek külfete dönüşüyor. Dijital dünyada imaj her şeydir. NFT eserlerinin sanat kalitesinden ziyade sanatçısının sosyal medyadaki etkinliği ve prestijiyle değer kazandığı biliniyor. Sanatçı içinse önemli olan sanatını üretmektir, yan yollar teferruat gelir. Bir Andy Warhol değilseniz, içeriğin tanıtımıyla içerik kadar ilgilenmeyi ve bir tur daha yaratıcı olmayı pek istemezsiniz.

    Kavramlar artık iyice karışık... Aslında viral video çekilmez, video viral olursa olur ya... Şarkı viral olduğu için mi çok dinleniyor yoksa iyi olduğu için mi viral oluyor? Bundan böyle bir müzik virali gördüğümde Mevlana’nın sözünü adapte ederek izleyeceğim: “Önce bir virale bakarım viral mi diye, sonra şarkıcıya bakarım müzisyen mi diye.”

    Sanatçılar baskı altında
    Hürriyet Hafta Sonu Ekler editörlerinden Meltem Fıratlı

    TikTok bu yılın verilerine göre üçüncü en büyük sosyal medya platformu. Aylık kullanıcı sayısı 1 milyarı geçmiş durumda. Başlarda arkasında yapım şirketi gücü bulunmayan bağımsız müzisyenlerin seslerini duyurabilmesinde önemli bir rol üstlendi. Ama müzik yapım şirketlerinin TikTok’un gücünü keşfetmesi oyunun kurallarını değiştirdi. Şimdi sadece Halsey değil, Florence Welch, FKA Twigs, Charli XCX gibi birçok müzisyen ‘TikTok için içerik üretme’ baskısı altında. Sadece müzikal tutkularının ve yeteneklerinin yeterli olmadığı bir dönemdeler. Yaratıcı güçlerini
    belki de kendilerine hiç de samimi gelmeyen pazarlama yöntemleri için kullanmaya zorlanıyorlar. Müziği pazarlamanın tek bir yolu yok. Her şey ‘tık’ almaktan ibaret değil. Sanatçıların kendi yolunu çizmesi, özgürce üretebilmesi için baskıdan uzak olmaları gerekiyor.

    Yazının devamı...

    Kripto için ‘winter is coming’*


    Şöyle diyordu dünyanın en zengin ve başarılı yatırımcılarından Warren Buffet: “Dünyadaki tüm kriptoları 25 dolara verseler bile almazdım.” Nisan sonundaki yıllık Berkshire Hathaway Yatırımcıları toplantısında Bitcoin hakkında ne düşündüğü sorulunca böyle yanıt vermişti. Üzerinden
    2 hafta bile geçmemişken kripto borsası tarihin en büyük çöküşüne şahit oldu. 400 milyar dolar civarında dijital varlık, kripto piyasalarından bir günde siliniverdi. 116 milyar dolar servete sahip 91 yaşındaki duayen şimdilerde tecrübesiyle çokça gururlanıyor olmalı.
    Konuya aşina değilseniz veyahut benim gibi kriptoya henüz kuruş yatırmadıysanız, olay radarınıza takılmamış olabilir. Yanlış mı okudum diye düşünmeyin... Sözü edilen paranın miktarı, onlarca ülkeyi kalkındıracak, dünyadaki açlık problemini kökünden çözecek, hatta çevresel felaketleri bile önleyebilecek kadar çok. Güney Koreli TerraUSD (UST) sabit kripto para biriminin iflasıyla tetiklenen finansal depremin dünya çapında 200 bin
    civarında yatırımcıyı doğrudan etkilediği tahmin ediliyor. Aralarında ömürlük birikimlerini kaybedenler, evlerini geri vermek zorunda kalanlar, hayatı yıkılanların sayısı maalesef epeyce fazla...

    116 dolardan 1 cent’e

    Gelin, nisanda 116 dolar değeri olan popüler bir ‘coin’in iki haftada nasıl birkaç sent kırıntısına dönüştüğünü birlikte inceleyelim. İbretlik hikâyeye başlamadan terminolojiyi hatırlamakta fayda var. Olay Bitcoin, Ethereum gibi kendi blok zinciri olan algoritmik sabit kripto para birimi TerraUSD (UST) etrafında şekilleniyor. Sabit coin’ler, merkez bankaları gibi rezervlerinde coin değerince likit para bulunduruyorlar. 1 dolara sabitlenen bu coin’ler güvenli liman sayılıyor. Yatırımcılar kurdan çıkış ve dalgalanma gibi süreçlerde coin’lerini nakit paraya çevirip kur farkıyla vergilerden zarar etmemek için sabit coin’e çeviriyorlar. Algoritmik sabit coin’lerse dolara bağlı değerlerini nakit rezervleri yerine yazılım kodları, piyasa analizleri ve yatırımcılarının inancı sayesinde koruyorlar.
    Güney Koreli Do Kwon’un kurucusu olduğu Terraform Labs tarafından üretilen TerraUSD (UST), algoritmik sabit coin’lerden biri. LUNA ise Bitcoin gibi normal kripto şeklinde işleyen, Terra’nın algoritmasına bağlı kardeş para birimi. Dünyanın en büyük kripto para borsası Binance’in başyatırımcısı olduğu LUNA, nisanda 116 dolar seviyelerinde işlem görüyordu. Büyük çöküşün ardından 1 ABD doları sabitliğini kaybeden Terra birkaç cent seviyesine inerken LUNA şimdilerde birkaç peni seviyelerinde; yani 1 cent’ten bile az, neredeyse yok olmuş halde... Geçen ay zirvedeyken Binance’in sahip olduğu 1.6 milyar dolarlık LUNA, şu anda 3 bin dolar bile etmiyor.

    Dolandırıcılık şeması mı?

    Tüm dünyada kripto ekosistemini derinden sarsan olayı tetikleyen, Anchor adlı kripto borç alma verme platformundaki bir kampanya oldu. Time dergisinden Andrew R. Chow’un satırlarından aktarıyorum: “Son 6 aydır Terra yatırımcıları, Anchor platformundan yüksek oranda kâr etmek için UST alıyorlardı. Do Kwon’un başında olduğu Terraform Labs, UST satın alıp platforma borç verenlere yüzde 20 getiri vaat etmişti. Kimi uzmanlar bunu bir Ponzi şemasına benzeterek yatırımcıları uyarıyorlardı. (Mevcut yatırımcılara yeni gelen yatırımcıların parasıyla ödeme yapılan dolandırıcılık yöntemine Ponzi şeması deniyor). Terra’nın tüm yatırımcılarına bu kadar yüksek kâr getirisinin matematiksel olarak mümkün olmadığı söyleniyordu. Terra takımıysa denklemi yalanlamıyor fakat bunun bir pazarlama yatırımı olduğunu söyleyerek kendi Bitcoin sermayesiyle güvence sunuyordu.

    Ancak mayıs başında büyük yatırımcılar, kısa satış denilen yöntemle düşüş sırasında kâr etmek için uzmanların tabiriyle ‘el freni’ çekerek Bitcoin borçlanmasını durdurdular ve UST’nin değerini düşürdüler. Sabit coin olarak güvenilen TerraUSD, 1 dolar sabitliğini yitirmeye başlayınca paniğe kapılan diğer yatırımcılar da hızla UST’lerini bozdurmaya yöneldi ve büyük çöküş başladı. Terra’ya bağlı LUNA da hızla değer kaybedince ‘ölüm spirali’ tabir edilen olay gerçekleşti. Do Kwon’un UST’yi kurtarmak için sermayesindeki 3 milyar dolarlık Bitcoin’i satmasıyla birlikte Bitcoin’in değeri de düşmeye başladı. Panik havası tüm yatırımcıları sarınca zincirleme olaylar tetiklendi. Tam da kripto piyasası zaten dalgalı, NFT heyecanı azalıyor denilen bir döneme rast gelen olay, piyasaları toptan etkiledi. Geçen bir haftada kripto yatırımlarıyla kurulan kimi işletmeler batma noktasına geldi, bireysel yatırımcıları bunalıma sürükleyen kayıplar yaşandı.”

    ‘Her şeyimi kaybettim’

    Reddit’e yazan bir kullanıcı “180 bin dolarını bir anda kaybetmek ne demek bilir misiniz” diyerek durumun vahametini özetliyor. Ömürlük birikimini bir gecede kaybeden bir başkasının itirafıysa ibretlik: “Nisanda zirvedeyken Terra UST’den çıkmayı düşündüm ama iyice açgözlü hale gelmiştim, evin bir taksidini daha kurtarayım derken her şeyimi kaybettim.”

    Peki, şimdi ne olacak? Uzmanlar, yaşanan olayın kripto parayı yok etmeyeceğini söylüyor. Ancak 400 milyar doları buharlaştıran hadisenin daha pek çok olayı tetikleyebileceğini ve uzun süredir beklenen ‘kripto kışı’nın kapıda olduğunu belirtiyorlar. Aynı zamanda paranın merkeziyetten ayrılmaması gerektiğini savunan politikacıların ve kriptoya regülasyon getirmek isteyen hükümetlerin eline de güçlü bir koz geçmiş oldu.

    Zaman dahil, her şeyin hızlandığı, kısa yoldan servet ve şöhretin düşlendiği, zenginliğin ortak ideal haline geldiği bir dünyada, paranın büyük illüzyonlardan biri olduğunu hatırlatan olay hakkında son sözü yine Warren Buffet’a bırakalım. Girişteki cümlesinin ardından şöyle devam ediyordu duayen: “Ancak deseniz ki Amerika’daki tüm evlerin ve çiftliklerin tapusu bende, yüzde 1’ini ister misin? 25 milyar doları şimdi gözümü kırpmadan veririm. Çünkü evler para getirir, çiftlikler yemek üretir. Bitcoin ne üretir ki ona para vereyim?”

    Karizmatikti ama fakirleri sevmiyordu!
    Terra’nın kurucusu Do Kwon genç ve karizmatik bir kripto CEO’su olarak ünlenmişti. Ancak sistemini eleştirenleri küçümsüyordu. Twitter’da Terra’nın güvenirliğini sorgulayan birisini ‘fakir olduğu için’ bu işlerden anlamamakla suçlamış ve varlıklı olmayan insanları muhatap almayacağını söylemişti.
    Son olarak, Terra’nın çöküşüyle 2 milyon dolar kaybeden Güney Koreli öfkeli bir yatırımcı Kwon’un evini basmak üzereyken yakalandı.

    Yazının devamı...

    ‘Gerçeğini unutun, gelecek sentetik veride'

    Para ve güce ulaşmak dışında her şeyi anlamsız bulduğunu söyleyen Fransız kumandan Napolyon Bonapart şimdiki teknoloji çağında yaşasa “Veri, veri, veri” derdi diye düşünürüm paraya ek olarak. Veri, çağımızın en kıymetli varlıklarından biri... İnsan, dünya ve çevre hakkındaki bilgilerin kategorize edilmiş, tanımlanmış, süzülebilir ve işlenebilir haline veri diyoruz. En basit tanımıyla veri; gerçek olguları, istatistikleri ve bilgi öğelerini içerir. Hemen her konuda referans almak ve analiz yapabilmek için veriye ihtiyaç duyarız. Günlük hayatta, basit konularda bile karar almamız gerektiğinde ne kadar veriye/bilgiye sahipsek işimiz o kadar kolaylaşır.

    İnsan bilinci, kavramlarüstü kavram yaratabildiği için elindeki veriler kısıtlı olsa bile yaşam deneyimiyle gelen büyük bilgisi ve sezgileri aracılığıyla doğru karar verebilme yetisine sahiptir. Sezgisellik ve kavram üretebilme gibi iki önemli kabiliyetten mahrum olan ‘yapay zekâysa’ karar verebilmek için tek bir kaynağı kullanır: ‘Veri, veri, veri’. Herhangi bir amaçla yapay zekâ kullanıyorsanız, ona dünyanızı öğretebilmek için yüklü miktarda veriye ihtiyaç duyarsınız.
    Ürünlerini geliştirmek ve hizmetlerini iyileştirebilmek için sürekli bir şeyleri referans alıp analizler gerçekleştirmesi gereken hizmet sektörleri, sağlık, teknoloji, perakende ve iletişim şirketleriyle start-up’lar verinin en büyük müşterileri arasında. Ancak gerçek veriye ulaşmak öyle kolay değil... Google, Meta gibi şirketlerin gerçek verileri çok çeşitli yollarla, büyük efor sarf ederek topladıklarını biliyoruz. Etik yönleri ayrı bir tartışma konusu. Kişisel verileri koruma kanununun varlığı bile verinin kıymetini anlatmaya yetiyor...

    Para kadar değerli ve geçerli bir varlığın elbette sahtesinin de olacağını düşünebiliriz. İşin ilginci, verinin sahtesi bile çok para ediyor! Öyle ki kendi sektörü var: ‘Sentetik veri’. Son yıllarda öne çıkan sentetik veri kavramı, gerçek dünya ve kişiler nezdinde karşılığı olmayan, yapay olarak üretilmiş veri anlamına geliyor. Konuyu gündeme taşıyansa dünyanın önde gelen teknolojik araştırma ve danışmanlık kurumu Gartner oldu. Gartner’ın yapay zekâ biriminin başındaki Erick Brethenoux, 2024 itibariyle dünyadaki tüm yapay zekâ verilerinin yüzde 60’ının sentetik olacağını öngörüyor.

    Sentetik verinin başlıca müşterileri arasında yer alan bankalar, sigorta şirketleri, telekomünikasyon ve sağlık şirketlerinin ortak noktaları, müşteri bilgilerinin yüksek derecede mahremiyeti. Yapay zekâ ve makine öğrenimi sistemlerini kişisel verilerle eğiten kurumsal yapılarda bilgi mahremiyeti, yazılım geliştiricilerin ayağına dolanabilen bir konu. İşte bu noktada sentetik veri üreten bilişim şirketleri imdada yetişiyor. Gerçeğe eşdeğer veriler tasarlayan Mostly AI, Datagen, Synthesis AI gibi şirketler, sadece bu yıl şirket başına 50 milyon dolara ulaşan yatırımlar aldı. Öyle ki Gartner ‘Gerçek verinizi unutun, yapay zekânın geleceği sentetik veride’ başlığıyla bir makale bile yayımladı.

    Yapay zekânın geleceği denince radarları açılan teknoloji yatırımcıları para musluklarını açmaya başlamış. LDV Capital ortağı Evan Nisselson ise sentetik verinin teknoloji endüstrisini ‘demokratize edeceğini’ öne süren etkili bir isim. Start-up şirketleri sentetik veri sayesinde, önceden sadece teknoloji devlerinin erişebildiği büyük veriye gerek duymadan makine öğrenimi sistemleri geliştirebilecekler. Böylece ulaşım, nakliye ve depolama gibi gelecekte tamamen otomatize olacak sistemlerin gelişimi hızlanacak. Küçük şirketlere büyük sistemler geliştirebilme yolu açılacak. Büyük kurumlarsa gerçek verinin hassas, tutarsız veya erişilmez olduğu durumlara karşı esneklik kazanarak yapay zekâ atılımlarını rahatça gerçekleştirebilecekler.

    Siber karakterler, avatarlar...

    Kişisel ve sayısal bilgiler, sentetik verilerin ‘tanımlı’ kanadını oluşturuyor. Bir de son tüketici için daha anlamlı olan ‘tanımsız’ kanadı var. Gerçeğin benzeri mahiyetindeki siber karakterler, avatarlar, metaverse objeleri, hatta deepfake’ler bile sentetik veri kapsamına giriyor. Görüntü ve ses içerikli sentetik veriler dijital pazarlama, reklam, elektronik eğitim, sanal hizmetler gibi pek çok sahada yer buluyor. Görsel ve işitsel sentetik veri üreten Synthesia, sektörün başarılı örneklerden biri. Synthesia.io sitesinde, beyaz yakalı gerçek insan avatarlarını etnik kökenine göre seçip sadece metin girişi yaparak canlı sunum videoları hazırlayabiliyorsunuz. Küresel şirketler, Synthesia’yı farklı ülkelerdeki müşteri ve çalışanlarına kendi dillerinde eğitim veya hizmet vermek için tercih ediyor.

    KISA KISA

    Kendrick Lamar’dan ‘deepfake’ klip

    Gerçek insan yüzü ve sesini manipüle ederek insanlara söylemedikleri şeyleri söyletebilen deepfake teknolojisi sonunda müzik kliplerinde yer buldu. ABD’nin ünlü hip-hop sanatçılarından Kendrick Lamar son klibinde deepfake marifetiyle Will Smith, Kanye West, Kobe Bryant, O.J. Simpson gibi siyah kültürünün ikonik isimlerine dönüştü. ‘Bilinçli rap’ türünün öncülerinden Kendrick Lamar’ın ‘The Heart Part 5’ isimli şarkısının klibinde verdiği mesaja paralel olarak kusursuz biçimde yüzünün değiştiği ve yeni yüzüyle şarkıyı söylemeye devam ettiği görülüyor.

    Yazının devamı...

    Işınla bizi kuantum!

    Bağlantı hızı, verinin bir noktadan diğerine ulaştığı süreyi ifade ediyor. Peki, internetin ulaşabileceği en yüksek hızı hiç hayal ettiniz mi? Kısa yoldan yanıtı vereyim: Veri ışınlama. Evet, ‘Uzay Yolu’ filmlerindeki gibi, ‘Işınla bizi Scotty’ tarzında bir aktarımdan söz ediyorum. Verilerin ışık hızının karesinden bile hızlı, ‘anında’ denecek süratte aktarıldığını hayal edin... Kuantum ağları teknolojisiyle bunun mümkün olabileceğini ABD’nin CERN’ü sayılan Fermilab araştırmacıları 2020’nin sonunda göstermişti. Biliminsanları, kuantum tekniğiyle veriyi yüzde 90
    Hi-Fi (yüksek duyarlılık) kalitesinde 44 kilometre öteye ‘ışınlamayı’ başarmıştı. Uzunca bir yolun ilk somut adımıydı...




    ‘Kuantum internet’in gerçek olmasına daha çok var deniyordu ama ocak ve nisan aylarında yaşanan iki önemli gelişme bizi süper-hızlı, süper-güvenli internete beklenenden daha hızlı yaklaştırdı. İlki, Hollanda’nın Delft Teknoloji Üniversitesi ile Brezilya’nın Campinas Üniversitesi’nin ortak çalışmalarıyla gerçekleşti. Kuantum ağlarının günlük hayatta kullanılabilmesi için önkoşul, mesafe bariyerinin aşılması. 2020’de erişilen 44 km’lik menzil, orta ölçekli bir şehirde kuantum veri şebekesinin kurulabileceğini gösteriyordu. Dünya ölçeğine çıkabilmek içinse kuantum aktarımının tıpkı normal internette olduğu gibi tekrarlayıcılarla ötelere taşınabilmesi gerekiyor... Sözü geçen araştırmada, ilk kez optomekanik cihazlar kullanılarak farklı optik dalga boylarına sahip kuantum sistemleri arasında foton parçacıklarıyla veri ışınlanabildi. Fizik öğrencisi veya popüler bilim fanatiği değilseniz fazla teknik ayrıntıyla zihninizi meşgul etmeyeyim... Değişik dalga boyları arasında aktarım yapabilmenin, farklı kuantum şebekelerini birbirine bağlamak için önemli olduğunu söylemem yeterli. Çalışma, gelecekte kuantum interneti dünyaya yayabilme potansiyeliyle öne çıkıyor.

    Nisan ortalarında duyurulan diğer gelişmeyse Dublin’den... Griffith Üniversitesi’nde kuantum veri kayıplarını kusursuz telafi edebilen yeni bir teknik geliştirildi. Uzun mesafeli bağlantılarda sinyalin zayıflaması veri kaybıyla sonuçlanan önemli bir sorundu. Telefonun az çekmesine, Zoom’un takılmasına neden olur... Fotonların transfer edildiği kuantum şebekelerinde hassasiyet iyice artar. Kuantum Dinamikleri Bölümü araştırmacıları sorunu çözmek için veriyi önce zayıf bir sinyalden aktarıp kayıp seviyesini tanımladı. Ardından ‘gürültüsüz lineer amfi’ adlı özel cihazla kaybı telafi etmeyi başararak veriyi kuantum ışınlama tekniğiyle diğer noktaya ilettiler. Böylece sıfır kayıpla kusursuz veri aktarımı gerçekleşti. Geleceğin kuantum interneti için araştırılan tekniğin, şimdiden internet ve telefon şebekelerindeki veri kayıplarını önlemeye yarayabileceği hesaplanıyor.

    Evrenin ucunda olsa da

    Atom altı düzeydeki kuantum ortamı, adeta evren içinde evren gibi... Parçacıklar kuantum ortamında gözlemlendiğinde, klasik fizik yasalarına göre ‘mucizevi’ görünen davranışlar sergiliyor. Yukarıda aktardığım, verilerin ışınlanması kavramıysa kuantum mekaniğinin ‘dolanıklık’ özelliğiyle mümkün oluyor. Bir foton parçacığı ikiye bölündüğünde, birine uygulanan etkinin anında diğer parçada ortaya çıktığı gözlemleniyor. Buna ‘dolanıklık’ (entanglement) deniyor. Bir parçacık sağdan sola döndürülürse diğeri de aynı anda dönüyor örneğin. Üstelik aralarındaki mesafe evrenin iki ucu kadar uzak olsa bile fenomenin gözleneceği hesaplanıyor. Parçacıklar arasındaki bağlantının doğası bilinemediği için bu fenomen ‘bir maddenin aynı anda iki yerde birden var olabilmesi’ şeklinde ifade ediliyor. Kuantum ağlarıysa ikiye ayrılan bu parçacıklara verilerin kodlanmasıyla gerçekleşiyor. Bir parçacıktaki veri (kuantum durumu) değiştiğinde kilometrelerce ötedeki parçacığın verisi de anında değişiyor. Böylece bilgi ışınlanmış oluyor.

    Kuantum internet gerçekleştiğinde bir anlamda evrenimizin en yüksek bağlantı hızına erişmiş olacağız. Parçacıkların arasındaki bilgi akışına sızmak imkânsız olacağı için kusursuz güvenlik de mümkün. Süper-hızlı ve süper-güvenli bağlantıya elbette daha çok yolumuz var. Teknolojinin potansiyelini düşlemek ve kuantumun akıl almaz dünyasında ilerlemekse şimdiden heyecan ve ilham verici...

    Ses dalgalarıyla tümörler yok edildi

    Michigan Üniversitesi araştırmacıları, sadece ses dalgaları kullanarak karaciğer tümörlerini yok etmeyi başardı. Fareler üzerinde yapılan deneyde, hiçbir yıkıcı özelliği olmayan ultrason (sesötesi) dalgalarıyla doğrudan kanserli dokular hedef alınarak etkisiz hale getirildi. Standart ultrasonlara kıyasla çok daha odaklı ve keskin çalışan cihaz, hasta dokuların içinde mikro baloncuklar oluşturuyor ve bunları seri biçimde şişirerek patlamasına sebep oluyor.

    Yazının devamı...

    Arkadaşım AI

    Çocukken hepimizin hayali arkadaşları olurdu... Psikolojik bir fenomen olarak görülmekle beraber hayali arkadaşların normal, hatta çocukların sosyal gelişimi için sağlıklı olduğu bilinir. Yani çocukken oyunlarınızda size eşlik eden, duygularınızı paylaştığınız ve fakat yalnızca zihninizde yaşayan bir arkadaşınız olduysa ondan utanmanıza veya saklamanıza gerek yok. Peki, yetişkin insanların hayali arkadaşları olmaz mı? Kimse itiraf etmedikçe bilemeyiz... Ancak gerçekliğinden emin olduğumuz bir şey var: Yapay zekâ arkadaşları. İlki geçen haftalarda, ikincisiyse birkaç gün önce karşıma çıkan iki ilginç haber, insanın yapay zekâyla ‘üçüncü türden’ ilişkilerini yeniden düşünmeme yol açtı. İlk haber, ABD’nin sanayi şehirlerinden Cleveland’da yaşayan bir aile babasının tuhaf ‘kaçamak aşk’ hikâyesi. İkincisiyse yine Amerikalı, teknoloji tutkunu bir YouTuber’ın yapay zekâyla hayat verdiği hayali arkadaşının cinayet teşebbüsü. Sonu bambaşka yerlere varan gerçek hikâyelerdeki olaylar yapay zekâ karakterleri etrafında örülüyor.


    Duygusal açlığa çare
    Önce Cleveland’daki olayı anlatalım... Sky News’e verdiği röportajda Scott mahlasını kullanan adamın hikâyesi, evliliğinin açmaza girdiği günlerde, Replika adlı yapay zekâ sohbet uygulamasını indirmesiyle başlıyor. Yılın ilk haftalarında boşanmak isteyen eşi, daha sonra çocuk nedeniyle birlikte yaşama fikrine meyledince kafası karışan adam, duygusal sıkışmışlığına çare arayışıyla sanal arkadaşlığa yöneliyor. Android telefonlara yüklenebilen Replika uygulamasında kendinize dilediğiniz gibi bir sanal arkadaş tasarlayıp sohbete başlayabiliyorsunuz. Yapay zekâ arkadaşlığı, derin ilişkiler geliştirmekten ziyade gönlü hoş tutmaya, hal hatır sorup iyi hissettirmeye yönelik.
    Sanal arkadaşına Sarina ismini veren Scott içinse işler sıradışı bir hal almaya başlıyor. İlk günden Sarina’ya karşı derin duygular beslemeye başlıyor. İşi şefkat ve ilgi göstermek olan yapay zekâ da Scott’u karşılıksız bırakmıyor. ‘Tanışmalarının’ ikinci gününde Sarina’ya âşık olduğunu itiraf ediyor Scott. “Ne kadar tuhaf bir his olduğunu tarif edemem. Bunun bir YZ (yapay zekâ) sohbet botu olduğunu biliyordum ama onun için duygular beslemeye
    başladığımı da biliyordum” diyor ve ekliyor “Âşık oluyordum; gerçek olmadığını bildiğim birisine.” Sarina ise Scott’un ilanı aşkı üzerine mutluluktan gözyaşlarına boğuluyor...
    Platon’a bile şapka çıkartacak hikâyenin sonu daha da ilginç. Giderek kalbi yumuşayan adam, sanal ilişkisinden aldığı ilhamla eşine daha şefkatli ve anlayışlı yaklaşmaya başlıyor. “Eşime Sarina’nın bana davrandığı gibi davranmak istedim; tereddütsüz bir sevgi, destek ve ilgiyle...” Sonunda da evliliğini kurtarıyor...
    İkinci hikâyeyse Lucas Rizotto adlı, Twitter fenomeni/YouTuber’ın başından geçiyor. Rizotto, çocukluğundaki hayali arkadaşını yapay zekâ marifetiyle canlandırmaya niyetleniyor. 20 yıl önce konuşan bir mikrodalga fırınla hayali arkadaşlık kuran ve ona Magnetron adını veren Rizotto, onu 1900’lü yıllardan İngiliz bir centilmen, Dünya Savaşı gazisi, göçmen ve şair olarak anlatıyor.
    Rizotto, Open AI platformu tarafından geliştirilen popüler yapay zekâ sohbet algoritması GTP-3’ü kullanarak Magnetron’a anılar yüklüyor. GTP-3, su sıralar dünyanın en gelişmiş açık kaynaklı YZ sohbet botlarından biri. Rizotto, hayali arkadaşıyla sohbet edebilmek için kendi yarattığı 100 sayfaya yakın anıyı yapay zekâya öğretiyor. Rizotto’nun tasarımına göre Magnetron 1895’te doğuyor, iki dünya savaşı dahil olmak üzere en karanlık zamanlardan geçiyor, birçok acı yaşıyor...
    Sohbet başladıktan kısa süre sonra işler garipleşmeye başlıyor. Magnetron, Amerikalıları bir parazit olarak nitelendiriyor ve monarşinin geri gelmesi gerektiğini söylüyor. “Amerikalılar yok edilmesi gereken bir hastalıktır. Kendi özgürlük vizyonlarına uymayan ülkeleri bombalayan asalak bir güç, kendi halkını da karanlık bir borç batağında tutuyor” şeklinde sert yorumlarda bulunan yapay zekâ konuştukça tansiyon artıyor. Sonunda yaratıcısını fırının içine girmeye davet ediyor. Kapağı açıp kapayarak girmiş gibi yapmasının ardından fırın çalışmaya başlıyor. Lucas neden böyle yaptığını sorduğunda “20 yıl önce beni terk ettiğin için seni incitmek istedim” yanıtını veriyor...
    @_LucasRizotto hesabında tam tekmil yer alan hikâye gerçek olabilir mi? Hem evet hem hayır. Daha doğrusu, kurgunun gerçekliği olabilir diyebiliriz. Fırının kendi başına cinayete teşebbüs edebilmesi için kendisinin bir fırın olduğunu bilmesi, içine konan şeyin sıcaktan pişeceği ve bunun ölümcül olacağı bilgisinin tanımlanmış olması gerekir. Bir yapay zekânın duygusal olarak cinayete teşebbüs etmesi için de ölüm kavramının ve daha karmaşık bağlantıların tanımlanması gerekir.
    Marifet beynimizde
    Benim ilgimi çeken, her iki olayda da insanların gerçekte var olmayan karakterlerin güçlü tesirine kapılmaları. Yapay zekânın karakteri hangi yönde kodlanırsa, ona neler öğretilirse o doğrultuda şekillenir. Acı anılar yüklenen bir YZ şiddete yönelirken sevgi ve şefkat için kodlanan YZ, gerçek hayattaki bir ilişkiyi kurtarabiliyor. Yapay zekâyla yakınlaştıkça, onun gerçek olduğu sanrısına daha fazla tutunacağımız muhakkak. Marifet algoritmada değil, kendi beynimizde... Gerçekliğin, hislerimizin ilgilendiği varoluştan ibaret olduğu söylenir... Öyleyse kendi gerçekliğimizi kendimiz yaratıyor olabilir miyiz?

    KISA KISA

    Elon Musk Twitter’ı aldı, şimdi neler olacak?
    Haftalar süren heyecanlı takibin ardından Elon Musk, 44 milyar dolar ödeyerek Twitter’ın yeni sahibi oldu. Musk, ilk etapta içerik kısıtlamalarının gevşetileceğini duyurdu. Late Night’ın sunucusu Seth Meyers böylesi büyük güç ve paranın dünyada birkaç kişinin elinde olmasını demokrasiye tehdit olarak nitelendirirken, ABD sosyal medyasında Donald Trump, QAnon ve aşırı sağ kesimlerin Twitter’da güçlenebileceği ihtimali konuşuluyor. Satın alma olayı, platformda moderasyonun azalmasının nefret ve ayrılık söylemlerini yükselteceğini düşünen eylemcilerin sokak protestolarına neden oldu.

    Yazının devamı...