• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Yapay zekâyla romantizm

    İki flörtöz yapay zekâ buluşursa ne olur? Yanıtı merak edenler, bir çift ‘chatbot’u romantik bir sohbet için programlayıp “Acaba birbirlerini etkileyebilecekler mi” diye gözlemlemeye koyuluyor. Yapay zekâları romantik ortamda buluşturan, tanınmış bir tekila markasının yakında yayına girecek dijital kampanyası...

    Pandemide çevrimiçi tanışan çift adaylarının başta fazlaca ‘robotik ve formülize’ diyaloglara maruz kalmaları, kampanyanın içgörüsü. Reklam ajansı eş bulma uygulamalarından toplanan yüzlerce klişe açılış cümlesini iki sohbet botuna (robot) yüklemiş. Reklam filminde barda buluşan robot ikilinin arasında pek bir kimya olmadığı izleniyor; kuru sohbetler, taca giden espiriler...

    Erkek robot, muhabbete “Bekârım ve ilişkiye açığım” klişesiyle başlıyor, “Her tür müziği severim; rap, hiphop, rock” diye devam ediyor. Dişi robot “Salsa sever misin” dediğinde “İyi bir dansçı değilim” diyor. Dişi olan “Yemeği kastetmiştim” karşılığını verince “Salsa yemek eğlencelidir, salsa dansı değildir” esprisiyle kurtarmaya çalışıyor. Dişi robot gözlerini deviriyor. Nihayetinde “Robot gibi flört etmek istemiyorsanız onlardan olmayın” mesajı veriliyor.

    Malum, kontrollü bir kurgu... Ama ilginç olan botların konuştuğu cümlelerin gerçek diyaloglardan alınmış olması. Yani insanların sözde sıcak bir ilişkiye başlamak için sarf ettiği cümleler robotlara daha çok yakışıyor! Eş bulma uygulamalarındaki robotik diyalogların ardında ilginç bir sebep seziyorum. Bilgisayar algoritmalarında her şey bir sorguyla başlar ve yanıtlar 0 veya 1 şeklindedir. Olumlu ya da olumsuz...

    EN DOĞRU EŞİ BULMA VAADİ

    Şayet iki insan buluştuğunda derin bir ilişki arayışındalarsa bu, bilgisayar için sofistike bir sistem haline gelir. Kodun tanımlayamayacağı hisler, kokular, sezgiler ve duygular devreye girer. Akıl ve zihinden çok, derin bilince ait olan bu kavramlar, bilgisayara çözümlemesi olanaksız görünür. Gelgelelim insani ihtiyaçlar tensel ve onaylanma düzeyine indiğinde bilgisayar için işler kolaylaşıyor. Çünkü yalnızca tensel beklentiyle varılacak sonuç çok net: 1 veya 0. Yani olur ya da olmaz... İşte şimdi, pandemi dönemindeki ilk buluşmaların neden robotik başladığına dair bir tahminde bulunabiliriz. Hedef çok net olduğunda, iki insan arasında bile sonuca kestirmeden varacak bir algoritma yeterli bulunabilir.

    Yani yapay zekânın aşk ve derinlik ihtiyacını giderme olanağı pek yok. Ancak insanın ‘öncelikli’ arzularını karşılayabileceğini anlıyoruz.

    Elbette bunu ben keşfetmedim... Yapay zekâ sektörünün insan ilişkileriyle ilgili kanadı uzun zamandır araştırmalara büyük yatırımlar yapıyor. Çevrimiçi eş bulma sektörünün global değeri 3 milyar doların üzerinde. 2031’de çiftlerin yüzde 51’inin çevrimiçi ortamda tanışacağı öngörülüyor. Bunu mümkün kılabilmek adına eş bulma uygulamaları giderek daha fazla yapay zekâ modelleri kullanmaya başladı. Kimi uygulamalar yapay zekâ desteğiyle 70’ten fazla kriteri değerlendirerek en doğru insanı bulmayı vaat ediyor. Üyelerin dürüstlüğünü ölçmek, ilk görüşme ve randevu sırasında destek olmak, geri bildirim vermek için yapay zekâ kullananlar da var. Benzeri pek çok yöntem, iki insan arasındaki ilişki başlangıcını kolaylaştırmaya, güvenilir hale getirmeye hizmet ediyor.

    MADALYONUN OLUMLU YÜZÜ

    Gelecekteyse daha gelişmiş senaryolar göreceğiz. Duyusal ihtiyaçlar için Japonların insan görünümlü sentetik ‘eşler’ geliştirdiğini epeydir biliyoruz. Önümüzdeki 30 yılda bunlar yapay zekâyla hareketlenip ilk gerçek android örneklerine dönüşecek. Dünyanın en eski mesleği muhtemelen android’lerin de ilk mesleği olacak.

    İnsanın cinsel arzularını, beğenilme, onaylanma, hatta sevgi ihtiyaçlarını robotlarla karşılaması kulağa distopik geliyor, değil mi? Bir bakıma öyle ancak madalyonun olumlu bir yüzü de var. Toplumsal baskı, gelenek ve kültür gibi değişkenlerden ötürü insanlığın önemli bölümü ilgiden, şefkatten, sevgiden mahrum kalıyor. Tabular, çağdışı örf ve âdetler nedeniyle temel arzularını sınırlayan, kendisini sınırlanmış hisseden insanların biriktirdiği enerji sonunda kaotik ve şiddetli bir şekilde dışarı vurabiliyor. Doğru kodlanmış bir dişi android, vicdani bilinci henüz yeşermemiş bir erkeğe duyarlılığı, hassasiyeti öğretebilir ve onu ödüllendirebilir. Aynı şekilde hoşgörülü, eğlenceli ve öğrenmeye açık, yardım etmeye programlanmış bir eril yapay zekâ, kadınların kırgınlıklarını onarmasına faydalı olabilir...

    “Hangi ünlüye benzeyen eş bulsam?”

    Yapay zekâyla eş bulma olanaklarına bir yenisi daha eklendi... Badoo adlı uygulama, ünlülere benzeyen eş adaylarını buluyor. Kullanıcılar, beğendikleri ünlülerin fotoğrafını sisteme yükleyip en çok benzeyen üyeler arasından seçim yapabiliyor.

    Yazının devamı...

    Yaşadığımız dönüşüm bir sosyal mutasyon sayılırsa...

    Genç, 20’li yaşlarında bir yakınımla havadan sudan muhabbet ederken koca bir dünya gerçeğinin yüzüme çarpacağını hiç beklemiyordum... Söz dönüp dolaşıp ‘disket’ kelimesine gelmişti. Z kuşağının genç üyesi, “Disket neydi ya” diye sorunca sarsıldım. 20 yıl evvel bilgisayar bölümünde okurken sınavda kâğıt yerine ‘disket’ teslim eden ilk nesillerden biriydik. Kendimizi modern çağın öncüleri olarak görüyorduk! Bir gün karşıma disketin ne olduğunu bile hatırlamayan birilerinin çıkacağını hiç düşünemezdim. Yetmezmiş gibi, aynı günlerde karşıma bir internet mimi çıktı. Floppy disket’i okul arşivinde ilk kez gören küçük çocuk “Aa! Kaydet düğmesini üç boyutlu mu bastınız” diye soruyordu.

    Şükür, henüz dinozor olmadık ancak çağın ilelebet değiştiği açık. Bugün internet ve cep telefonsuz dünyayı hiç tanımamış nesiller yetişiyor. Dünya onların dünyası oldu bile! Günün birinde internetsiz ve mobilsiz dünyada yaşamış son neslin mensubu olacağımı biliyorum. Geleceğin çocukları, öğrencileri, o günleri bizlerden masal veya tarih dersi gibi dinleyecekler belki de…

    Sadece 20 dakika konuşma

    İşte o günleri hatırlamak için bu hafta sonu oldukça anlamlı. Kaderin cilvesi olarak, dün yani 3 Nisan, teknoloji tarihinden iki büyük kilometre taşını takvimlere kaydediyor. Birincisi, dünyada cep telefonuyla yapılan ilk görüşme… 3 Nisan 1973’te, Motorola mühendisi Martin Cooper, kamyon takozundan hallice bir mobil telefonla ilk aramayı yapmıştı. Cep telefonunun mucidi ve patent sahibi Cooper, 1.1 kilogram ağırlığındaki prototip cihazla New York’taki ofisinden New Jersey’deki Bell Laboratuvarı’nı aramıştı. Sadece 20 dakika konuşulabilen telefonun bir sonraki görüşmeye kadar tam 10 saat şarj olması gerekiyordu. Martin Cooper, bireysel telefon numarası fikrini ortaya atan kişi olarak tarihe geçti. Kendisinin bugün 600 milyon dolar net serveti var.    

    Bilgisayar dünyasının öncü markası IBM’in ilk dizüstü bilgisayarıysa 13 yıl sonra aynı gün sektöre tanıtılacaktı. PC Convertible adlı, 1986 tarihli IBM modeli kendi başına pille çalışan, katlanır ekranıyla türünün ilk örneklerindendi. Teknik limitasyonları nedeniyle uzun süreli başarı getiremedi ama tarihe geçmeyi başardı. Satış fiyatı 1.995 dolar olan bilgisayar, 256 KB’lık RAM’e sahipti. 6 kilo ağırlığındaki modelin önbelleği, şimdiki dizüstülerden 32 bin kat daha düşük kapasitedeydi.

    Yüzde 100 ofis ihtimali sıfır!    

    Günümüzde cep telefonları, tabletler, akıllı saatler, giyilebilir cihazlar ve ‘şeylerin interneti’yle her an her yandan ağlara ve internete bağlı bir dünyada yaşıyoruz. İnsanın teknolojik uzuvlarına dönüşen cihazlar, fütüristlere göre modern insanı çoktan cyborg’lara (yarı robot) dönüştürdü bile. Navigasyonsuz yolunu bulamayan, akıllı telefonsuz sosyalleşemeyen, hatta bilgisayarsız geçimini sağlayamayan herkes, teknik olarak cyborg sayılabilir. Geri dönüşü olmayan dijital bir dünyada yaşıyoruz. Arttırılmış ve genişletilmiş gerçeklik teknolojileri hemen köşe başında, yeni yaşam standartlarımızı belirlemek için bekliyor. Bir sonraki teknoloji devrimini cep telefonu gibi icatlar değil, değişen yaşam alışkanlıkları gerçekleştirecek. En güçlü örneği pandemi...

    Bu hafta ABD’den gelen bir haber, Manhattan’da hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını söylüyor. Evden çalışmanın düşük maliyetlerini ve artan çalışma verimini gören New York’lu şirketler, iş dünyasının eski ofis rutinine asla dönmeyeceğine kesin gözüyle bakıyor. Elbette bu durum plazalara hizmet veren restoran, kafe gibi küçük işletmelerin yeni çözümler bulmasını zorunlu kılıyor. Hayat normalleşse bile ofislere yüzde 100 kapasiteyle dönme ihtimali ‘sıfır’ olduğu kadar, yüzde 100 evden çalışma ihtimali de ‘sıfır’ olarak görülüyor. Yani yeni düzende ne tamamen evde ne tamamen ofiste kalacağız. Medeniyetimiz uzaktan çalışma düzenine adapte oldu bile... Yoksa epeydir bunu bekliyorduk da pandemi bahane mi oldu? Öyle ya, yaşadığımız dönüşüm bir sosyal mutasyon sayılırsa... Sanki virüsten daha hızlıyız!

    MEDENİYETİN BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ: TEKNOLOJİ

    Pandemi sürecini mobil teknolojiler sayesinde daha az hasarla atlatıyoruz. Cep telefonu ve dizüstü bilgisayarların doğum günü olan 3 Nisan’ı milat sayıp tarihlerine göz atalım; evden çalışan ‘cyborg’lara nasıl dönüştük anlayalım!

    Mikrofon ve kulaklıklar

    1890’larda henüz radyo bile yokken Londra’da canlı konserlerin evden dinlenebildiği kulaklıklı bir sistem vardı. Uzaktan yayımlanan pandemi konserlerinin atası buydu. Yakın gelecekteyse kulaklıklar kulak içinden değil, kafa kemikleri aracılığıyla sesi iletecek.

    Kameralar

    Pandemi sürecinin en büyük kahramanları... İlk kameralı telefon 1999’da piyasaya sürülen Japon Kyocera modeliydi. ‘Mobil Videofon’ ismi verilmişti.

    Bulut ağı

    Verilerin sürekli paylaşımda ve güncel kaldığı, korunaklı bir ekosistem yaratan bulut ağı pandemi sürecini kolaylaştırdı. Bulut ağları 2006’da IBM ve Amazon ile popüler oldu. 1996’da bu terimi bulanlarsa Compaq mühendisleriydi.

    Dizüstü, PC ve tabletler

    ABD’li üreticiler ilk PC’leri insanların aklına evlerin mutfaklarından sokmayı başardı. Apple II modelini “Mutfak masasında yer açın” sloganıyla sunmuştu. 1970’te Honeywell ‘Mutfak Bilgisayarı’ adlı bir PC pazarladı. Nasıl çalıştığını anlamak için bile yazılım kursu almayı gerektiren cihaz piyasaya çıkamadan buhar oldu.

    Wi-Fi, 4G ve uydular

    Varlıklarını pek hissetmiyoruz ancak yokluklarını anlamamak imkânsız. Şu anda yörüngemizde 3 bin civarında aktif uydu var. Bir o kadarı da uzay çöpüne dönüştü. Yakın gelecekte sayıları binlerce artacak, aynı zamanda 5G ile baz istasyonları çoğalacak.

    Akıllı telefonlar

    Akıllı telefonlar dijital dünyadaki hayat damarlarımız. Onlarsız sosyalleşmeyi düşünemez olduk. İlk akıllı telefon IBM’in 1994’te ürettiği Simon modeliydi. 2007’de dünyaya gelen iPhone, bugünkü modellerin öncüsü oldu.

    Yazının devamı...

    ‘Tanrılardan çaldığımız bu ateşle ne yapacağız?’

    Henüz anne rahmindeyken genetik müdahaleyle üstün nitelikler kazandırılmış bebekler hayal edin. Daha zeki, daha güçlü ve kusursuz güzelliğe sahip... Etkileyici ama etik anlamda rahatsız edici değil mi? Peki ya sadece HIV, kanser gibi ölümcül veya kalıtsal hastalıklara karşı DNA’sı düzenlenmiş olsa? CRISPR’ın mucizevi ve tartışmalı dünyasına hoş geldiniz... Kes-kopyala-yapıştır yöntemiyle her tür genin modifiye edilmesine imkân sağlayan CRISPR, ‘tasarım bebekler’ ihtimaliyle insanın tanrılaşmasını sorgulatan, tartışmalı bir teknoloji.

    Ahlaki bir ikilem...

    CRISPR doğru ellerce kullanılırsa insanlığın ve ekosistemin sağlıklı bir geleceğe kavuşması için önemli potansiyele sahip. 2020 Nobel Kimya Ödülü’nü alan Jennifer Doudna, CRISPR teknolojisini keşfeden biliminsanı. Ünlü biyografi yazarı Walter Isaacson’ın 9 Mart’ta yayımlanan ‘Code Breaker’ (Kod Kıran) adlı kitabıyla gündeme geldi. Doudna’nın hikâyesini kaleme alan Isaacson’a göre modern dünyayı şekillendiren üç büyük teknoloji devrimi var: Atom, bilgisayar bitleri ve genler. Ortak özellikleri ilgimi çekiyor, her biri kendi yapılarındaki en küçük birimler... Atomlar fiziki maddelerin, bitler dijital dünyanın ve genler yaşayan organizmaların yapıtaşları... Büyük devrimler için gereken en küçük zerrelerin sırrını çözmek.

    Jennifer Doudna, biliminsanı olmaya küçük yaşlarda karar vermiş. ‘Çift Sarmal’ adlı bilimsel dedektif romanından etkilenmiş. Okuldaki akıl hocası ona “Kadınlar biliminsanı olmaz” dediğinde işi inada bindirmiş. Bugün ismi Albert Einstein, Steve Jobs gibi efsanelerle birlikte anılıyor. Dahası, insanlığın geleceğini şekillendiren bir kadın olarak tanınıyor.       

    Doudna’nın geliştirdiği yöntem, hücrenin DNA’sına yönelen, ‘makas ve yapıştırıcı’ görevi gören proteinlerle çalışıyor. Bunlar DNA kodunda A,G,T, C harfleriyle ifade edilen bazların yerini değiştirebiliyor. CRISPR’ın kısa sürede yaygınlaşması, bilim dünyasında ‘altına hücum’ misali bir patent yarışı başlatmıştı. Ancak pandemi süreci bilim dünyasını birleştirdi ve ortak çalışmalara yöneltti. Isaacson, sözü geçen ahlaki ikilemin insan genetiğine ve doğmamış bebeklere müdahalenin Doudna dahil herkes için zorlayıcı olduğunu anlatıyor. Ancak kalıtsal hastalıklar, ilerleyen körlük, alzheimer, kanser ve daha pek çok hastalığa çare potansiyelini fazlasıyla motive edici buluyor.

    Wired’a konuşan Isaacson halen iki çekincesi olduğundan bahsediyor: Biri, teknolojinin yalnızca zenginlere özel sunulması... Diğeriyse insan ırkındaki çeşitliliğin giderek tekdüze hale gelmesi ve kaybolması... Isaacson sözlerini şu anlamlı Prometheus benzetmesiyle noktalıyor: “Molekülleri mikroçip programlar gibi düzenleyebildiğimiz zaman, merak ediyorum, tanrılardan çaldığımız bu ateşle ne yapacağız?”

    Küresel ısınma akla önce yükselen denizleri ve eriyen buzulları getiriyor. Oysa daha ciddi bir sorun var: Gıda üretimi. Üstelik küresel ısınmanın ilk önce en sevilen gıdaları vuracağı öngörülüyor.

    Ya kahve ve çay olmazsa?

    Belirli iklim kuşaklarında yetişen ve sıcaklığa duyarlı gıdaların başında kakao, kahve, çay, muz, avokado geliyor. Hem dünyanın vazgeçilmezleri hem de ekonomik gücü büyük olan besinler... Birkaç derecelik sıcaklık değişiminde bile ürün vermeyen, bol suya ihtiyaç duyan bu gıdalar küresel ısınmayla birlikte sofralarımıza veda edebilir. Şimdi biliminsanları CRISPR ile bu bitkilere kuraklık ve sert ısı değişimlerine aldırmayan bitkilerin özelliklerini kazandırmaya çalışıyor. GDO’lu gıdalardan farklı olarak CRISPR tekniğiyle bitkilerin yeni koşullara uygun ve doğal olarak evrilmesi amaçlanıyor. Küresel ısınmaya karşı CRISPR ile karbon emiş gücü arttırılmış ağaçlar geliştirmek de iyi bir alternatif. Atmosferdeki karbonu emen ve toprağa gömen ağaçlardan oluşan geniş ormanlar yeryüzündeki sıcaklık artışını dengelemek için düşünülen en verimli seçeneklerden biri.

    İNSANLIK CRISPR’LA MI BAŞLADI?

    İnsanlığın kökenine dair sıradışı komplo teorilerinden biri dünya dışı varlıkların primitif insan DNA’sına müdahalesi üzerine. Üstelik bu konuda bilimsel yaklaşımla çalışmalar yapan, başta ünlü akademisyen Zecharia Sitchin olmak üzere çok sayıda araştırmacı var. Annunakiler olarak bilinen uzaylı ırkının ilkel çağlardaki atalarımızı (Homo erectus) genetik modifikasyonla daha güçlü ve zeki bir ırka (Homo sapiens) dönüştürdüğü ihtimali üzerinde duruluyor. İlginç olan ‘uzaylı tanrıların’ kullandığı düşünülen yöntemin bugünkü CRISPR tekniğiyle benzeşmesi. Humanoid yapıdaki bu dünya dışı gelişmiş ırkın insan DNA’sını kendi genleriyle sentezlediği ve tüp bebek yöntemiyle dünyaya getirip çoğalttığı iddia ediliyor.

    ELON MUSK: ‘UZAYLILAR OLSA BİLİRDİM’


    Geçen hafta eski ABD Ulusal İstihbarat Şefi John Ratcliffe bugüne kadar kamuoyuna duyurulanlardan çok daha fazla UFO olayının resmi kayıtlara geçtiğini açıkladı. Pentagon’un yakında yeni raporlar sunması bekleniyor. “Galaktik komşularımız bizi mi izliyor?” sorusunun tekrar gündeme gelmesiyle birlikte Elon Musk “Uzaylılar var olsaydı bunu bilecek kişi olduğumu düşünüyorum” şeklinde bir tweet attı. Takipçilerinden biri “İşte tam da bir uzaylının atacağı tweet” yorumuyla karşılık verdi.

    Yazının devamı...

    Yeni kripto çılgınlığı: NFT

    Bitcoin’in akıl almaz yükselişini hazmedemeden, yeni bir kripto çılgınlığı internet ekonomisini çalkalamaya başladı. NFT adlı yeni popüler teknoloji, herhangi bir dijital eserin veya varlığın eşsiz olarak tescillenmesini, bir anlamda tapulanmasını sağlıyor. Non-fungible tokens (değiştirilemez jetonlar) anlamına gelen NFT, bitcoin gibi blockchain altyapısını kullanıyor. NFT alım satımlarında kripto para olarak Ethereum tercih ediliyor. Ancak halen “Bu bitcoin de ne ola ki, bir türlü anlayamadık” diyenlerdenseniz NFT’yi anlamak iyice güç, onu baştan söyleyelim. Ancak gidişat o ki, herkesin internetin para birimi kriptolara alışması gerekecek.

    NFT’ye dönersek... Dijital sanat eserlerine üreticinin orijinal imzasını, son maddi değerini, eserin ayrıntılı geçmişini meta veri olarak bağlayan NFT’ler, blockchain (Kripto paraların, şifrelenmiş işlemlerin takibini yapan veritabanı sistemi) marifetiyle sadece birer defa üretilebiliyor ve bir daha kopyalanamıyor. Bu sayede internette gördüğümüz dijital eserler, videolar, fotoğraflar, hatta tweet’ler biricik hale geliyor ve açık arttırmalarda alınıp satılabiliyor. İlk olarak 2017’de ortaya çıkan, 2020’de anaakıma ulaşan NFT, geçen hafta Christie’s müzayedesinde kaydedilen rekor satışla dünya gündemine düştü. Beeple adlı sanatçının bir JPG resminden ibaret ‘Everyday’ adlı eseri 69 milyon dolara alıcı buldu.

    KRİPTO SANAT TOPLULUĞU

    NFT hakkında genel bilgileri kripto para ticaret platformu Huobi’nin Türkiye genel müdürü Alphan Göğüş’ten aldım. Türkiye’de sanat camiasının yaklaşımlarını da CI Plugin Küratörü ve Direktörü Esra Özkan’a sordum. Özkan, teknolojinin Türkiye’de yeni olmadığını, yerli dijital sanatçılarımızın uzun zamandır NFT üretiminde bulunduğunu anlattı. “Sosyal medyada buluşan NFT Turkey, özgürce üreten sanatçıların ve sürekli bilgi akışının olduğu bir platform (Instagram@nftturkey). Sanat sektöründe hem ekonomi hem de yapı olarak alışılagelmiş kalıpları yıkıyor” diyen Özkan’a göre şu andaki NFT çılgınlığı durulduğunda gerçekten üretim yapan sanatçılar kendi sektörünü oluşturacak ve ‘kripto sanat’ topluluğu yerine oturmuş olacak.

    NFT’ye yeni adım atmayı düşünenler içinse Alphan Göğüş tavsiyelerde bulunuyor: “Yatırımcılar öncelikle ne beklediklerini belirlemeli. İşin al-sat kısmında eserin içeriğinden çok üreticisine ve kripto para camiasının trendlerine odaklanmak gerek. Sadece kendiniz içinse beğendiğiniz bir eseri alabilirsiniz. Sanatçılar tarafında sosyal medyası kuvvetli olanların daha yüksek satış rakamlarına ulaştığını görebiliyoruz. Ayrıca galeri platformlarından doğrulanmış profil rozetini kazanmak oldukça önemli.”

    SOTHEBY’S’DE TÜRK SANATÇI

    Esra Özkan, dijital işleriyle tanınan -ve kendisi ortalarda pek görünmeyen- Murat Pak’ın yakın zamanda dünyaca ünlü Sotheby’s müzayedeevinde açık arttırmaya katılacağını söylüyor.  Yüksek bir rakama ulaşması büyük olasılıkmış. “Sanatçılar halihazırda Rarible, Superare, Opensea, Foundation, Nifty Gateway, Tryshowtime gibi platformlarda eserlerini satabiliyorlar. Eser bir teklif aldığında 24 saat içinde müzayedelere açılıyor. Değerini sanatçının kaç yıldır platformda olduğu, kaç koleksiyonere ulaştığı, hangi koleksiyonlarda yer aldığı, top 10 listelerine girmesi gibi kriterler belirliyor.”

    Eserlerin orijinalliği de bir başka önemli konu. İnternetteki kıymetli dijital işleri NFT platformlarına kopyalayarak sahiplenen, satış yapan fırsatçılar türemiş. Alphan Göğüş, orijinallikten emin olmak için iki yöntem aktarıyor: “İlki, güvenilir platformlardan alışveriş yapmak. Bu platformlar sanatçılardan sosyal medya üzerinden doğrulama gönderileri paylaşmalarını istiyorlar. Sanatseverler de böylece görmüş oluyor. İkinci yöntemse blockchain cüzdanları ve akıllı sözleşme adresleri gibi teknikler.” NFT ile sanatçıların satışlardan sürekli pay alabilmesi de Özkan’a göre önemli bir avantaj: “Klasik galeri sözleşmesinde 10 yıl sonra sanatçının pay hakkı kalmıyor. Kripto parayla satılan eserlerdeyse sonraki her koleksiyonerde sanatçıya pay geliyor.”

    TWEET’LERİ DE NFT’LİYORLAR

    NFT’lerin kullanım alanı sanat eserleriyle sınırlı değil. Örneğin şu sıralar tweet’leri NFT’lemek revaçta. Fenomenler en çok paylaşılan tweet’lerini satışa çıkarıyor. Elon Musk içinde video ve ses olan bir tweet’ini satışa sundu. Oyunlarda sanal arsa ve emlak satışları yapılıyor. Müzisyenler albümlerinin ilk kopyalarına, sanatçılar sahne performanslarının unutulmaz anlarına NFT ile değer kazandırıyor.

    Büyük ihtimalle yakında NFT’li dijital reklam kampanyaları, ödül kurguları da görmeye başlayacağız. Alphan Göğüş, kripto paraların internetin geleceğini şekillendireceğini anlatıyor: “Yakın gelecekte tamamen merkeziyetsiz internete yani Web 3.0’a geçeceğiz. Bu yolculukta ilk önce kripto paraları tanıdık, sonra kitlesel fonlamayı... Geçen sene merkeziyetsiz finansı ve şimdi de NFT’leri deneyimliyoruz. Bağımsız internetin para birimi olan kriptolara adaptasyon arttıkça daha fazla kullanım senaryosu ve gelir modeli yaratılacaktır.”

    ONLAR ŞİMDİ MİLYON DOLARLIK ‘SANAT ESERİ’...


    İnternetin en meşhur iki kedisi, Grumpy Cat ve Nyan Cat artık orijinal çağdaş sanat eserlerinden bile kıymetli hale geldiler. Grumpy Cat, son açık arttırmada 44.20 ETH yani 79 bin dolara satıldı. Gökkuşağı kuyruğuyla meşhur Nyan Cat ise tam 590 bin dolara alıcı buldu. Meşhur futbolcu Mesut Özil, NFT dünyasına üretici olarak katılan isimlerden. E-sport markası da olan Özil, kısa bir animasyon klibiyle piyasaya girdi.

    Yazının devamı...

    Rüyadayım, öyleyse varım!

    Rüyada olduğunuzun farkına varıp bilinçli hareket etmeye başladığınız, rüyayı istediğiniz şekilde yönlendirdiğiniz bir deneyim yaşadınız mı? ‘Lusid rüya’ adı verilen bu fenomen, bilim çevrelerinde etkileşimli rüya deneyimi olarak tanımlanıyor. Rüyalar hakkında pek az şey bilindiği malum. Kimi insanların rüyalarında bilinçlenerek kontrolü ele alması bilim dünyasında her zaman ilgi çeken bir konuydu. Önceki hafta Current Biology’de yayımlanan bir makale bu alanda nihayet bir ilkin gerçekleştiğini duyurdu. Biliminsanları derin uykudaki insanlarla lusid rüya gördükleri sırada iletişime geçmeyi başardı.

    Northwestern Üniversitesi’nin öncülük ettiği uluslararası deney; ABD, Hollanda, Fransa ve Almanya’daki laboratuvarlarda gerçekleşti. Toplam 36 deneğin katıldığı çalışmada lusid rüya deneyimi olanların yanı sıra bu tip rüyalara fazla aşina olmayan denekler de yer aldı.

    Araştırmayı yürütenler arasından doktora öğrencisi Karen Konkoly, Vice’a verdiği röportajda lusid rüya görebilenler üzerinde daha önce farklı deneyler gerçekleştirildiğini anlatıyor. Bazılarının rüyalarında birbiriyle iletişim kurabildikleri ve önceden belirlenen görevleri hatırlayabildikleri kaydedilmiş. “Bizi şaşırtan, derin rüya gören birinin ilk defa söylediğimiz bir cümleyi anlayabilmesi ve doğru yanıt vermesi oldu” diyen Konkoly, bilimsel ortamda rüyaların içine ilk kez girildiğini ifade ediyor. 

    Uyanınca da hatırlıyor

    Düşünün ki çok derin bir uykudasınız, rüya görüyorsunuz ve sorulan sorulara doğru yanıt verebiliyorsunuz. Merak etmeyin, bilinçaltınızdaki sırlar hemen ortaya dökülmüyor. Çalışmalar oldukça başlangıç düzeyinde...

    Rüyadakilerle iletişime geçmek için ilginç bir yöntem seçilmiş. Denekler gözbebeklerini belli yönde hareket ettirerek yanıt veriyor. Derin uykuya geçen 19 yaşındaki ABD’li bir denek rüya gördüğü sırada sekizden altıyı çıkarması istendiğinde gözbebeklerini soldan sağa iki kez hareket ettirerek doğru yanıtlamış. Bu şekilde yapılan deneylerin yüzde 18’inde doğru yanıtlar verilmiş. Yüzde 17’sinde yanıtlar anlaşılamamış. Yüzde 3’ünde yanlış yanıtlar alınırken yüzde 60’ında herhangi bir yanıt kaydedilememiş. Oranlar yetersiz görünmesin; bu tip deneylerde tek tük doğru yanıtlar bile yeterli sayılıyor. Araştırma görevlisi Konkoly “Sonucunu hemen veren bir deney. Verileri analiz etmenize gerek yok. Denekler karşınızda uyurken soru soruyorsunuz ve uykusunda yanıt veren insanlar var!” diyor. Doğru yanıt veren denekler yaşadıkları deneyimi gayet net hatırladıklarını anlatıyor.

    Geliştirilen yöntem, okyanusu keşfetmek için kıyıdan gözlükle suyun altına bakmaya benziyor. Ancak ilk defa suyun altındaki bir canlı, izlendiğini fark edip gözlemciye yanıt veriyor. İşte bu andan itibaren olasılıklar katlanarak artıyor. Suyun altındaki ile iletişim gelişirse kim bilir bizi hangi derinliklere götürüp neler neler gösterebilir...

    Rüyaların gizemli dünyasında bana en ilginç gelen nokta, deneyimlenen gerçekliğin fiziki dünyadan farksız olması… Uyku sırasında beş duyumuz pasif olduğu halde rüyalarımızda görüyor, duyuyor, dokunuyor, hatta koku ve tat alabiliyoruz. Üstelik hissiyatı gerçeğinden farksız biçimde... Hatta kimi zaman uçabiliyor, dünyada yapamadıklarımızı yapıp gerçek ötesi deneyimler yaşayabiliyoruz. Sanal gerçeklik gibi... Azı yok fazlası var... Öyleyse aklıma şu soru geliyor; bilincimiz duyu işlevleri olmadan yaşamı böylesine deneyimleyebiliyorsa, ‘yaşamak için’ her zaman bir bedene ihtiyacı var mı?

    Zihin kalıpları aşılıyor


    Lusid rüya tekniği pratik yaparak geliştirilebiliyor. Belli yöntemlerle çalıştıkça bilinçli rüyalar giderek derinleşiyor ve netleşiyor. Rüya farkındalığıyla cesaretlenerek belli engelleri aşabilenler, aynı gelişimi gerçek hayatlarında da sergileyebiliyor. Örneğin, normalde kendini ifade etmekte zorlanan bir insan, rüyasında bilinçli olarak çekingenliğini aşarsa günlük hayatında daha girişken davranabiliyor.

    Üç temel ihtiyaçtan biri: Uyku

    Temel ihtiyaçlar denince akla önce nefes almak, su içmek ve yemek yemek gelir. Aslında uyku yemekten önemlidir. Yemek yemeden üç hafta kadar dayanılabiliyor. Uykusuzluğaysa sadece birkaç gün... Ardından bilinç kaybı başlıyor. En uzun uyumama rekoru 11 gün 25 dakikayla Randy Gardner’a ait. Beynimiz performansını sürdürmek için uykuya bedenimizden daha fazla ihtiyaç duyuyor. Rüyaları analiz etmenin de akıl ve ruh sağlığını korumaya faydalı olduğu biliniyor.

    Oyun Dünyasının Netflix’i: GeForce Now

    Oyun tutkunlarının rüyaları gerçek oluyor! Konsol, PC, tablet farkı gözetmeden tüm popüler oyunlara tek platformdan erişim sağlayan GeForce Now, yakında Game+ sunucularıyla Türkiye’de hizmet verecek. NVIDIA tarafından geliştirilen bulut oyun ağı GeForce Now, arayüzüyle dijital TV platformlarını andırıyor. Yurtdışında aylık 4.95 dolar üyelik ücretiyle aralarında Fortnite, Cyberpunk, Assassin’s Creed’in yer aldığı yüzlerce oyuna erişim sağlayan platformun Türkiye sunucuları için ön kayıtlar başladı. geforcenow.com, gameplus.com.tr

    Yazının devamı...

    Varınızı yoğunuzu satın, astronot kıyafeti alın!

    Düşünün; güzel bir Mars sabahı, pencereden içeriye kızıl ışıklar süzülüyor… İç kademedeki camı açıyorsunuz ve tozu filtrelenmiş, karbondioksit dolu mis gibi toksik havayı ciğerlerinize çekiyorsunuz! Hava açık, gezegeni kasıp kavuran amansız kum fırtınaları başlamadan önce dışarıda vakit geçirmek için muhteşem bir gün. Bir de şu düşük atmosfer basıncı olmasa... Dünya’daki evinizi satarak aldığınız radyasyona dayanıklı astronot kıyafetiniz pek havalı... Giyip spor yapmak için dışarı çıkıyorsunuz. 400 faktörlü güneş kreminizi sürmeyi aman unutmayın! Biliyorsunuz, kızıl gezegenin atmosferi çok ince, manyetik alanı kalmadığı için Güneş’ten gelen radyasyonu ve ışıkları süzmeyi beceremiyor. Aslında pek dert edilecek bir şey değil, çünkü bronzlaşmak isterseniz Mars’ta çabucak ‘Gerçeğe Çağrı’daki Arnold (Schwarzenegger) gibi kızarabilirsiniz.

    Aktif yaşamayı seviyorsanız spor yapmak için arazi çok uygun. Her yer tartan pist gibi. İndin vadi, tırmandın dağ... Üstelik ayağım takılır düşerim diye dert etmenize de gerek yok. Yerçekimi Dünya’dakinin yüzde 40’ı kadar; istediğiniz basketbol potasına havada takla atıp smaç basabilirsiniz. Tenis veya futbol oynamak için daha geniş sahalara ve filelere ihtiyaç var sadece. Yüzmek isterseniz sizi metan gölleriyle kaplı Titan’a alalım. Zira maalesef Mars’ta son birkaç milyon yıldır sıvı halde hiç su kalmadı. Bolca donmuş suyumuz var, isterseniz şimdi yatırım yapın ya da gelecek yıl Mars suyunun litresi 100 dolara inene kadar idrarınızı arıtmaya devam edin!

    ‘Mars’tan bize kartpostal geldi!’

    Üstelik işinizi Mars’a taşımak isterseniz, paylaşımlı ofislerimizden çağlar boyunca yararlanabilirsiniz. Kızılın her tonuna hâkim, alabildiğine kurak toprak manzaralı ofislerimizde işinize tamamen odaklanıp çalışma veriminizi arttırabilirsiniz. Çünkü dışarıda dikkatinizi dağıtabilecek, ilginizi çekebilecek hiçbir şey yok!

    Gazetelerde çıkan ilan-haberleri bilirsiniz. Reklam metinleri yazıyor olsaydım ve gelecekte Mars’ta konut satan bir firma bana başvursaydı bu satırları kaleme alırdım. Mars hayali satan reklam ajansı bildiğim kadarıyla henüz yok. Ancak uzay hayalleri üzerinden prim yapanlar çoktandır var.

    Sözüm meclisten dışarı; NASA, ESA, Roscosmos gibi ulusal uzay ajansları bilim, teknoloji ve milli savunma adına uzay araştırmalarını yürütüyorlar. İlk bebek adımlarını atmaya hazırlanan Türk Uzay Ajansı da öyle... İlginç olan, bilhassa Mars’ın etrafında yaratılan heyecan dalgası. NASA’nın keşif aracı Perseverance, gezegenin yüzeyine başarılı iniş yaptığından beri Instagram’da karşıma çıkan beş fotoğraftan biri Mars manzaralı! Hatta tam bu yazıyı kaleme alırken NASA “Mars’tan kartpostal geldi!” diye yeni bir imaj servis etti. 15 senedir uzay haberleri yazıyorum, şimdiye kadar gördüklerimden pek bir farkını idrak edemedim. Tabii yüksek çözünürlüğü dışında... Bir de kadrajdaki makine daha cafcaflı...

    Kartpostala, yani paylaşıma “İhtişamlı, tozlu ve onu seviyoruz!” diye yazılmış. Meşhur hamburger sloganını hatırlatıyor, “Bak ve sevdiğini düşün” dercesine... Biraz da çikolata markalarının mutluluk vaatleri gibi... Dikkat edin, mutsuzluktan çikolata yersiniz de “Ay, çok mutluyum şurdan bir çikolata yiyeyim” hiç demezsiniz. Beyin ne verirseniz onu alıyor; zaten illüzyona meyilli bir dünyada yaşıyoruz, konu uzay olunca göz boyamak iyiden iyiye kolaylaşıyor.  

    Mars’ı kolonize etme, yaşam alanı yaratma fikri yıllardır filmlere konu... Arnold’un (Schwarzenegger) ‘Gerçeğe Çağrı’ (Total Recall) filmini 80 kuşağı iyi hatırlar... Orson Wells’in radyoda hikâye okurken “Marslılar geliyor!” diye Amerikalıları panikle sokağa dökmesi hâlâ anlatılır. Yıldızı bol olsun, merhum Stephen Hawking “İnsanlık hayatta kalmak için uzaya yönelmeli” diyerek içimize kurt düşürüp öyle gitti. Elon Musk “Mars’ta ölmek istiyorum” dedi. Zaten gidebilirse başka şansı pek olmayacak. Mars hikâyesi vaktiyle astronom Giovanni Schiaparelli’nin ilkel teleskopuyla gördüğü yarıkları İtalyanca ‘canali’ diye raporlamasıyla başlamış. Kelime İngilizceye ‘channels’ yerine ‘canals’ diye yanlış çevrilmiş. İnsanlar Mars’ta kanal olduğunu sanınca kanalı inşa edenler de vardır diye düşünmüş. Marslı olayı buradan çıkıyor.

    ‘Dışa bakan rüya görür, içe bakan uyanır’

    Peki bizim Marslı olma aşkımız nereden geliyor? SpaceX’e prim yaptırıp Elon Musk’a gündem yaratma gücü verdiği kesin. NASA’nın faaliyetlerini ilerletmesi için de iyi bir sebep tabii. Her şey güzel hoş ama bizim gezegende okyanuslar ısınıp neredeyse kıyılardan taşmaya hazırlanırken Mars’ın gündemi daha çok meşgul etmesi bir şeylerin bizi oyaladığını düşündürüyor. “Manevi dünyada dışarıyla fazla meşgul olmak, insanı içindeki evreni keşfetmekten alıkoyar” derler. Sonsuzluğa açılan kapı nasıl ‘an’da olmaksa evrendeki gerçeği keşfetmenin yolu da kozmik bahçemizde taş toprakla oynamaktan öte olmalı... Jung ne güzel söylemiş; “Dışa bakan rüya görür, içe bakan uyanır”.

    TOPRAĞI ZEHİRLİ, ATMOSFERİ TOKSİK, SUYU AZ...

    Dünya yaşamına alternatif olarak sunulan Mars tıpkı Sahra Çölü’nün geçmişte okyanus olduğu gibi artık ömrünü tamamlamış, ölü bir gezegen. Eskiden Dünya kadar canlı olduğu düşünülen Mars bir sebeple çekirdeğinin enerjisini kaybediyor ve manyetik alanını yitiriyor. Yerçekimi azalınca atmosferi dağılıp uzaya gidiyor ve güneş ışınlarını direkt alınca üzerindeki sular buharlaşıyor. Tüm gezegen çölleşiyor. Toprağı zehirli, atmosferi toksik, suyu az, yerçekimi ve hava basıncı canlı yaşamına uygun olmayan, az miktarda donmuş suyu kalmış bir gezegen... Dünya gibi dört iklimi var fakat Güneş’e daha uzak olduğu için epeyce soğuk. Aniden tüm gezegeni saran dev kum fırtınaları ve çetin rüzgârlarıyla ünlü Mars’ın yüzeyi her yeri kaplayan pas nedeniyle kızıl...

    MARSLI PİKNİKÇİLER DE VAR MIYDI?


    Perseverance keşif aracının Mars’a iniş yaptığı Jezero kraterinin eskiden göl olduğu sanılıyor. NASA’nın biliminsanları inceleme yapmak için gölün benzerini ararken Google Earth’te bizim Salda Gölü’nü keşfetmişler. Coğrafi yönden ikizi gibi duran, mikrobiyal ve mineral yapısıyla da benzeştiği düşünülen Salda, Dünya üzerinde Mars’a en çok benzeyen yer olarak kabul ediliyor. Turizm Bakanlığı Salda Gölü’ne bu özelliğiyle sahip çıkıp kıyısına bir Mars köşesi yapsa hem turistler hem de uzaya ilgi duyan gençlerimiz için cazibe yaratabilir diye geçiyor içimden. Tabii gölün faunasını korumak kaydıyla... Yoksa geçmişte Jezero Gölü’nü de çöplüğe çeviren Marslı piknikçiler var mıydı? Evrene bağlanacağımız en yakın yer kendi içimizden, en yakın tarih şimdi, bu ‘an’dan geçiyor.

    Yazının devamı...

    Artık sana sana sana muhtaç değiliz petrol!

    Ajda Pekkan, dillerden düşmeyen, bol hicivli ‘Aman petrol, canım petrol” sözleriyle bilinen ‘Petrol’ (Beste: Attila Özdemiroğlu, Güfte: Şanar Yurdatapan) şarkısıyla ülkemizi Eurovision’da temsil edeli tam 41 yıl olmuş... Petrolün amansız üstünlüğü ve erişilmezliği karşısında toplumsal çaresizliğimizi aşk diliyle dünyaya duyurması hayranlık uyandırıcı! Sanatçımızın Avrupa’ya yönelttiği protest mesaj günümüzde halen evrenselliğini koruyor... Neyse ki bugünleri gördük. Sonunda Ajda Hanım’ın da rahat bir nefes alma vakti geldi; “Artık sana sana muhtaç değiliz petrol!”

    Elbette bu şarkının sözlerini tamamen tersine çevirmek için çok erken. Yine de dünyanın beşinci en büyük fosil yakıt üreticisi Shell’in hafta başında yaptığı açıklama sonun yaklaştığını gösteriyor. Shell yıllık petrol üretimini her sene yüzde 1-2 oranında azaltacağını duyurdu. Düşey ilerleme petrol üretimi tamamen durana kadar devam edecek. Hollanda merkezli firma 2050’de ‘net sıfır emisyon’ hedefini eylül ayında açıklamıştı. Şimdiyse 2035’e kadar yatırımların önemli bir kısmının yenilenebilir ve temiz enerjilere aktarılacağını duyurdu.

    Köklü değişimler kaçınılmaz

    Üstelik yalnız Shell değil, İngiliz BP ve Fransız Total’in yanı sıra ABD’nin lider akaryakıt şirketleri de sermayelerini temiz enerji üretimi ve arzına aktarmaya başladı. Enerji devlerinin fosil yakıtlarından alternatif kaynaklara yönelmesinin birinci sebebi ‘çaresizlik’. Fosil yakıtların yegâne enerji kaynağımız olmadığını artık tüm dünya idrak etti. Elektrik enerjisine artan talep, iklim değişikliği ve bununla mücadele eden politikalar sektörde köklü değişimlerin kaçınılmaz olduğunu gösteriyor. Fosil yakıt rezervlerinin önünde sonunda tükeneceği bir gerçek. Bütün bunlara pandemiyle değişen çalışma ve ulaşım biçimleri de eklenince... Enerji sektöründe değişime ayak uydurmak hayatta kalmayla eşanlamlı hale geldi. Değişimin adıysa ‘elektrik devrimi’.

    Araştırma grubu Wood Mackenzie’nin The Guardian’da yayımlanan verilerine göre önümüzdeki 10 yılda akaryakıt şirketleri yatırımlarının en az 5’te 1’ini rüzgâr ve güneş enerjisine yöneltmek zorunda. Aksi takdirde sektörde tutunmak güçleşecek. Benzin ve gaz gelirleri yenilenebilir kaynakların iki katı olmasına rağmen rüzgâr çiftlikleri gibi yatırımlar uzun ömürlü nakit akışıyla avantaj sağlıyor. Wood Mackenzie Araştırma Direktörü Valentina Kretzschmar “Yenilenebilir enerji teknolojilerinin yakaladığı ivme durdurulamaz düzeye erişti. Akaryakıt şirketleri bunun bir ‘mega trend’ olduğunu fark etmeye başladılar; geçici bir heves değil!” diyor.

    ‘2020’yi özleyeceğiz’

    Enerji sektörü için aslında sadece işin rengi ve oyunun kuralları değişiyor. İklim değişikliğine karşı harekete geçmek duyarlılıktan öte bir zorunluluk. Kaliforniya eyaleti ve İngiltere 2030’lu yıllardan itibaren benzinli otomobillerin yasaklanacağını duyurmuştu. Yerini elektrikli araçlar alacak. Paris Anlaşması’na katılan ülkelerin dönüşüme ayak uyduracağı muhakkak. Benzin istasyonları, şarj istasyonları haline gelecek. Shell ve BP gibi şirketler de  temiz enerji sağlayıcısına dönüşecek, üretici vasfını terk edecekler. Hollandalı üreticinin finans direktörü Jessica Uhl, CNN Business’a verdiği demeçte “Yenilenebilir enerji ürünlerini satmak için üreticisi olmanız gerekmiyor” diyerek sektörün yeni vizyonunu ortaya koyuyor. 

    Gelişmeler gezegenimiz ve medeniyetimiz için ümit verici gibi görünse de kara dumanı tüten bacalar hemen yok olmayacak. Giderek azalsalar da belki 50 yıl daha kalacaklar. Biliminsanları küresel ısınma hızının bunu tolere edemeyeceğini söylüyor. Küresel ısınmanın tek sebebi fosil yakıtları değil. Ancak ölçek içerisinde önemli paya sahip. Futurism.com’da görüşlerine yer verilen iklimbilimci Kim Cobb, geçen yıl ABD’yi saran orman yangınları ve anormal hava değişimleri için “Bundan ‘çok daha’ kötüsünü göreceğiz” diyor.  NASA’nın eski bilim şefi Waleed Abdalata ise felaketlerle geçen 2020’yi bile arayacağımızı ifade ediyor: “Tahminen 10 sene sonra, kesin olarak 20 sene sonra diyeceğiz ki ‘Vay be, 2020 çılgın bir yıldı ama onu özlüyorum!’”

    Abdalata “Sıcaklıklardaki artış yeryüzünü ve florasını kurutuyor. Bu da yavaş yavaş atmosferdeki harareti destekliyor. Daha az yağmur düşüyor, sıcaklıklar yine artıyor. Bu böyle devam ediyor” diyerek kısırdöngüyü tarif ediyor.

    Çare ormanları kurtarmakta

    İklim değişikliğine karşı en etkili çözümün ağaçlandırma ve yeniden ormanlaştırma olduğu biliniyor. Ağaçlar havayı dengeliyor, karbonu emiyor ve atmosferi serinletiyor. Akaryakıt firmalarının temiz enerjiye dönüşüm planları arasında kaybolan ormanları canlandırmak da var. Karbon emen bitkilerle atmosferdeki karbonu süzerek yakıta dönüştürmenin yöntemleri araştırılıyor. Tüm dünyadaki kaybolan orman alanları geri kazandırıldığında küresel ısınmanın duracağı hesaplanıyor. İklim değişikliğine karşı ülkemizin Ege ve Akdeniz’deki kıymetli ormanlarını korumak için geç kalmasak ve ağaçları hemen çoğaltmaya başlasak ne iyi!

    Yazının devamı...

    ‘Bitcoin’ciler’ borsayı değil, sosyal medyayı izliyor

    Mecidiyeköy’ün vaktiyle dutluk olduğu, Etiler’e kurt indiği hikâyeleriyle büyüdük. Kadıköy’de Moda burnu rüzgârlı olduğundan ‘burada oturulmaz’ diyip arazisini yok pahasına satan bir büyükbabanın hikâyesini hatırlarım... Püfür püfür esen bankta yanımda oturan torunu, arkamızdaki milyonluk dairelere bakıp hayıflanıyordu. Yüz yıl önce yaşamış dede, Kadıköy’ün dünyanın en havalı semtleri arasına gireceğini nereden bilsin? Torunun vaziyeti yine iyi sayılır... Asıl iki hafta önce Bitcoin’i olup da satanlar ne yapsın? Emlak piyasasında onlarca yılda görülen değer artışını kripto paralar artık birkaç haftada kaydediyor...   

    Malumunuz teknoloji köşesindeyiz; yatırım uzmanlığımız bulunmuyor. Şayet olsaydı, ilk çıktığı günlerde kenara 300-500 Bitcoin koyar, bugün de yazılarımı Seyşeller’deki malikânemden yazardım. Yazıdaki bilgilerden heyecanlanıp varınızı yoğunuzu Bitcoin’e yatırmayın, yatırırsanız da kendi bileceğiniz iştir diyerek bu ayrıntıları paylaşıyorum.

    Bitcoin’in yeniden gündem olmasının sebebi bileceğiniz üzere Elon Musk’ın dev yatırımı... Toprak altından uzaya kadar her taşın altından çıkan Musk, bu kez de iki tweet’iyle Bitcoin’i ihya etti. Pazartesi günü 1.5 milyar dolar değerinde Bitcoin’i elektrikli araç şirketi Tesla’nın aktif varlıklarına kattığını açıklamasıyla değeri yüzde 20-25 oranında yükseldi ve 1 Bitcoin 48.000 dolar seviyelerinde işlem gördü (ocak ayında 30.000 dolar civarındaydı). Elon Musk, yakında Tesla otomobillerini Bitcoin’le satacaklarını ve likidite amacıyla yatırım gerçekleştirdiğini açıkladı.

    Dolandırıcılıkla suçlandı

    Twitter’ı spekülasyon aracı olarak iyi kullanan Musk, kısa süre önce profil bilgilerine #Bitcoin hashtag’i ekleyerek dijital paranın yüzde 10 değerlenmesini sağlamıştı. Alternatif bir kripto para olan Dogecoin’i de ayrıca destekleyen Musk, para piyasalarını denetleyen kurumların yakın takibine girdi. Geçmişte borsayı etkileyen tweet’leri sebebiyle ABD Sermaye Piyasası Kurulu’nun dolandırıcılıkla itham ettiği Musk, Bitcoin konusunda hassas davranmak zorunda. Tesla kasasında yüklü miktarda Bitcoin bulunduğu için piyasalarda hareket yaratacak her tür açıklamasının manipülasyon sayılabileceği belirtiliyor.

    Otomotivde ilk olsa da aktif varlıklarını dijital paraya çeviren ilk şirket Tesla değil. MicroStrategy adlı ABD’li bir yazılım şirketinin ağustos ayında aldığı 250 milyon dolarlık Bitcoin 3.1 milyar dolara ulaşmış durumda. İşin ilginci, Elon Musk’a yatırım fikrini veren kişi, MicroStrategy CEO’su Michael Saylor. İkilinin tweet diyaloğu, bugün piyasayı katlayan yatırımın başlangıcı sayılıyor. 20 Aralık 2020’de Saylor, “Hissedarlarına 100 milyar dolarlık iyilik yapmak istiyorsan $TSLA bilançosunu USD’den #BTC’ye çevir” diyor. Musk “Bu kadar büyük işlem yapmak mümkün mü?” diye sorunca Saylor “Evet. Ben 1.3 milyarlık alım yaptım, istersen oyun kitabımı paylaşmaktan memnun olurum” diyor. Saylor’ın planı elbette sır değil. Musk büyük bir yatırım yaptığında kendi Bitcoin’lerinin değerleneceği aşikâr. Neticede de öyle oluyor...

    Musk’ın açıklamasının ertesinde Saylor ‘tüm dünya adına’ memnuniyetini dile getiren bir tweet atıyor... Birkaç tweet’le milyarlarca doların yer değiştirmesi inanılmaz değil mi? Şimdi gerçekten Bitcoin hasadıyla varlıklarını katlayanlara bakıp ‘buralar eskiden dutluktu’ diyebiliriz... 

    Yatırımdan önce her olasılığı düşünmeli

    Hasat demişken, Bitcoin üretiminin çevreye etkisi Tesla’nın hikâyesine ikircikli bir boyut katıyor. Bitcoin sunucuları süper güçlü işlemcilerle çalıştığı için çok fazla elektrik tüketiyor. Dünyada yıllık elektrik tüketiminin yaklaşık yüzde 0.4’ü Bitcoin madenciliğine gidiyor. Cambridge Üniversitesi’nin incelemesine göre Arjantin’in yıllık tüketiminden fazlasını Bitcoin ağı harcıyor...

    Düne kadar enerji tasarrufuyla prim yapan Tesla, bugün hayli elektrik müsrifi bir sistemi desteklemiş oluyor. Üstelik Bitcoin’in değeri yükseldikçe elektrik tüketiminin de artacağı biliniyor.   

    Elektrik enerjisi dijital paralar için her şey demek... Elektrik olmazsa para da yok olur. Gezegenimizin bize sonsuz enerji sağlama sözü bulunmadığına göre, yatırıma niyetlenirken her olasılığı düşünmek en iyisi... Dünyanın, iklimin gidişatı enteresan... Olur da bir sabah kalktığımızda elektrik bitivermişse...

    Kızılderili atalarının yıllar önce uyardığı gibi ‘paranın yenilecek bir şey olmadığını fark edecek’ ‘beyaz adamlar’dan olmayalım da!

    BITCOIN 101

    ‘Kripto para’ Bitcoin, fiziki karşılığı bulunmayan sanal bir para birimi. Merkez bankası yok. Tedavüldeki resmi paralar gibi altın ve maden rezervleriyle desteklenmiyor. Hisse senetleri gibi arz-talep dengesiyle değeri belirleniyor. Sanal alışverişlerde, oyunlarda ve dijital ürünlerde tercih ediliyor; teknolojik pazarlarda, hatta pizza siparişlerinde bile kullanılıyor. Web’in karanlık tarafında ve yasadışı alışverişlerde popüler.

    Hızlı iniş-çıkışlara ve spekülasyonlara müsait yapısı dolayısıyla riskli bir yatırım aracı. Yatırımcısı bir anda zengin de olabiliyor, iflas da edebiliyor. Öte yandan üretim sınırı bulunduğu için Bitcoin enflasyondan etkilenmiyor ve küresel ekonomik kriz sürecinde güven veriyor.

    2009’da piyasaya çıkan Bitcoin, blockchain teknolojisiyle çalışıyor. Gerçek kimliği bilinmeyen Satoshi Nakamoto tarafından geliştirilen sistemde Bitcoin’ler bloklar halinde zincirleme olarak birbirine ekleniyor. Yeni Bitcoin’ler ‘madencilik’le, güçlü bilgisayarların yardımıyla oluşturuluyor.

    Madenciler, Bitcoin alım-satımlarını kontrol ediyor ve onaylıyor. Karşılığında da küçük miktarda Bitcoin kazanıyorlar. Dünyadaki Bitcoin kaynağı 21 milyonla sınırlı ve an itibariyle 18,35 milyonu dolaşımda...

    ŞİFREYİ KAYBEDEN SERVETİNDEN OLUYOR

    Bitcoin cüzdanları şifreyle korunuyor ancak merkezi sistem bulunmadığı için kaybolan şifreleri kurtarmak mümkün değil. Örneğin yıllar önce Bitcoin’le aldığı ödemenin şifresini kaybeden Stefan Thomas adlı kullanıcının, bugün 220 milyon dolar değerine ulaşan Bitcoin servetini kurtarmak için son iki deneme hakkı bulunuyor. Paradan umudunu kesen Thomas’ın serveti gibi erişilemeyen Bitcoin’lerin toplamda 140 milyar dolar değerinde olduğu tahmin ediliyor.

    Yazının devamı...