• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Komşum Akbulut

    Önceki gün kaybettiğimiz, 1989-1991 yılları arasında başbakanlık yapan Yıldırım Akbulut’la böyle çakıştı hayatlarımız.

    Siyasi muhabir olarak ilk görevim, Yıldırım Akbulut’un, ANAP Genel Başkanı ve Başbakanlığı devraldığı kongreyi izlemekti. O günden sonra kendisini yurtiçi geziler dahil, birçok yerde takip ettim.

    Unutmadığım en önemli kare, Erzincan gezisi sırasında aynı masada kahvaltı ettiği başbakanlık muhabirlerine, “Bizim buraların balı tereyağı meşhurdur” diye ekmeklere sürerek, elleriyle ikram etmesiydi. O zamanlar siyasiler ile izleyen muhabirler arasında büyük-derin mesafeler yoktu.



    Yıllar sonra aynı sitede komşu olarak, mütevazı hali ve saygın tavrıyla her karşılaşmamızda, güncel siyasi gelişmeleri sorar, yapılan yanlışlarla ilgili değerlendirmelerde bulunurdu.

    Ne zaman sitenin önüne eski başbakanlar için tahsis edilen zırhlı siyah makam otosu çıksa, bir devlet törenine katılacağını anlardınız. Onun dışında, özel işlerinde o araca bindiğini gören olmadı. Siyasette aktif olduğu dönemde ne yolsuzluk ne adam kayırma ne hemşehricilik yaptığını duydunuz. Saygın bir Anayasa Mahkemesi üyesi olan eşi Saime Akbulut, üç kızı veya damatlarının ayrıcalıkları hiç olmadı.

    Hatta, fazla düşünerek konuştuğu için hakkında üretilen fıkraları, bir TV programında “Ben bir gün böyle yapmışım” diye anlatıp gülen bir siyasetçiden söz ediyoruz.

    Yıllar sonra apartman toplantılarında yan yana oturup, işbirliği yaptığımız Akbulut, bir zamanların İçişleri Bakanı, genel başkanı, Meclis Başkanı ve Başbakanıydı.

    Olgun, saygın, mütevazı, hoşgörülü bir kişilikten söz ediyoruz.

    Siyasette tam da ihtiyaç duyduğumuz gibi.

    MAHALLENİN MUHTARI OLMAK

    HER
    konuya karışanlara “Sen mahallenin muhtarı mısın?” diye sormak artık gerçekten anlamlı olacak. Çünkü muhtarlara verilecek yeni görevleri görünce, olup-bitenden haberdar olmak yetmeyecek, ilgililere haber verip, sonuç alınacak.

    İçişleri Bakanlığı, Muhtarlık Yasası’nda değişiklik yaparak, hem özlük hakların iyileştirilmesi hem de yetki ve sorumluluklarının arttırılmasını planlıyor. Konu başlıklarına bakılınca, aslında hiç de hafife alınmayacak konular olduğunu gördük. Yani kadına şiddetten tutun da, sokak hayvanlarının ruhsal ve fiziksel bütünlüğünün korunmasından sorumlu olacaklar. Şiddet ve işkenceyi gören muhtar, ilgi kurumlara haber vermezse görevini yapmamış sayılacak. Yasa taslağındaki yeni görev tanımlarına birlikte bakalım;

    - Aile içi şiddetin önlenmesine yönelik ilgili kamu kurum ve kuruluşları ile işbirliği yapmak.

    - Sahipsiz hayvanların, fiziksel ve ruhsal bütünlüklerinin korunması için önlem almak, gerekli hallerde mahallin mülki amirliğine bildirimde bulunmak.

    - Korunmaya muhtaç çocuk, engelli ve yaşlıları tespit edip sosyal hizmet kurumlarına bildirmek.

    - Salgın hastalıklarla mücadele kapsamında her türlü katkı ve desteği vermek.

    - Afetlerin önlenmesi, müdahale edilmesi, riskin azaltılması için kamu kurumlarıyla işbirliği yapmak.

    - Köy sınırları içindeki kültür ve tabiat varlıklarının korunmasını sağlamak, tahribatları ilgili kurumlara bildirmek.

    Sıralanan başlıklara bakınca, konunun “sosyal sorumluluk projesinden” daha ciddi olduğu anlaşılıyor. Umarız işe yarar.

    Yazının devamı...

    60 bine dayanan vakalara ramazanda kapanma freni

    Bu hafta netleştirilmesi beklenen ramazan önlemlerinin çerçevesi, başkent Ankara’da en çok konuşulan konuların başında geliyor. İşin içinde olan bilim insanları ve siyasiler, ikiye bölünmüş durumda. Hızla artan koronavirüs vakaları nedeniyle ramazanda “kapanma” yapılmasını savunanlarla, hafta sonu ve akşam sokağa çıkma yasaklarını yeterli bulanlar var.

    Hükümette kapalı kapılar ardında yapılan değerlendirmelerde, turizm sezonu açılmadan önce vakaların kontrol altına alınması gerektiği belirtiliyor. Bunun için, ramazanda ‘kapatma’ yapılarak, mayıs ayının ikinci yarısına daha “az vaka ve kontrollü pandemiyle” girmenin doğru olacağını, böylece turizm tanıtım kampanyalarının daha iyi yönetileceğini söyleyenler olduğunu biliyoruz. “Mart başında erken açıldık. Kademeli normalleşmeye nisan ayında başlamalıydık” diyen hocaların sözlerinin dinlenmemesinin faturasının ödendiğini ifade edenler de var.

    TAM KAPANMA MI, KAPATMA MI?

    Bu arada, “tam kapanma” ile “kapatma” arasında ciddi fark olduğu anlatılıyor. Uzmanlar, Türkiye’nin pandemi sürecinde tam kapanma uygulamadığını, bunun üretim ve dağıtım zincirinin de durması anlamına geldiğini belirtiyorlar. Türkiye’nin en riskli dönemlerde uyguladığı kararlara sadece “kapatma” deniliyor. Bu da, bundan altı ay önce yayınlanan genelgelere yeniden dönülmesi anlamına geliyor.

    Yani lokantaların, kafelerin kapatılması, belki kuaför ve spor salonlarına yasak gelmesi, 65 yaş ve 20 yaş için yeni kurallar ve saat uygulamasının yapılması, düğün, taziye, asker uğurlama gibi konularda sınırlama getirilmesi. Bunun biraz gevşetilmiş halini marttan önce yaşıyorduk zaten.

    Şimdi kulislerde hükümetin, ramazan boyunca “kapatmaya” daha yakın olduğu söyleniyor.

    Diğer tarafta farklı görüşler de var. Lokanta ve kafe işletmecileri. Onlar ise tam kapatma şöyle dursun, lokanta ve kafelerin gündüzleri açık kalması ve bugünkü sistemin devam etmesini istiyor. Bir ay önce, ekip kurup, masraf yapıp işletmelerini yeniden açan esnaf, ramazan boyunca gündüzleri lokantaların açık kalmasını istiyor. Üstelik sadece oruç tutmayanlar gideceği için “mesafe” sorunu da aşılacak.

    Şimdi gözler, açıklanacak yeni kararlarda.

    Bu kez, turizm sezonuna hazırlanmak için bir-bir buçuk ay, pres uygulanacak gibi.

    Yazının devamı...

    Hangisi daha önemli? Gençler ormanlar gelecek

    AK Parti, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nden sonra bakanlıklardan gelen taslakların, parti grubundaki komisyonlar tarafından ele alınmasına ilişkin bir uygulama başlattı. Yasa önerileri önce siyasetin süzgecinden geçiriliyordu ki; Turizm Teşvik Teklifi’nde bu yapılmadı. Bu nedenle de yasadaki birçok madde, komisyonda ciddi sıkıntı yarattı.

    Örneğin, turizm sektöründe yabancı çalıştırmaya getirilen sınırın kaldırılmak istenmesi, AK Partililer dahil kimsenin içine sinmedi. İşsizliğin bu kadar arttığı bir dönemde, bu düzenlemeye itirazlar yükseldi ve metinden çıkarıldı. Ayrıca belediyelerin turizm bölgelerindeki yetkilerinin Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devredilmesi, muhalefet belediyelerinin cezalandırılması olarak değerlendirildi. Mera, yaylak ve kışlakların, bakanlığa tahsis edilmesine olanak sağlayan düzenleme de en az diğerleri kadar eleştirildi. Bu alanların yatırımcılara tahsis edilerek, hayvancılığa darbe vurulacağı ve doğanın yok edileceği eleştirileri yapıldı.

    Öğrendiğimize göre, sadece muhalefet değil, turizm sektöründe faaliyet gösteren birçok birlik ve dernek de düzenleme hazırlanırken kendilerinin görüşlerinin alınmadığı için şikayetçi oldu. Şimdi Turizm Teşvik Teklifi, komisyon aşamasından geçerek Genel Kurul’da görüşülecek noktaya geldi.

    Ancak tekliflerin, bürokrasiden geldiği gibi komisyonlara gönderilmesinin yarattığı sıkıntılar da görüldü. AK Parti’nin kendi süzgecinden bile geçmeyen, yerelde yaratacağı sonuçlar tartışılmadan hazırlanan teklifler, her zaman sorun yarattı. Bunun örneklerini parti grup yöneticileri bizden daha iyi biliyor.

    Siyasetteki tartışmaların gölgesinde kalan bu düzenlemeler, çiftçinin merası, pansiyon işletmecinin plajı, kamuda işe girecek gencin geleceği, orman köylüsünün geçim kaynağı, turizm sektöründe iş arayanların hayalini içeriyor.

    Diğer her şeyden daha çok dikkati ve ilgiyi hak etmiyor mu?

    SUYUN VE TOPRAĞIN ZEHRİ CIVA VETO

    Kamuoyunun
    gündemine, Kazdağları eylemleri, altın madenciliği protestosuyla giren cıva, toprağın ve suyun zehiri olarak biliniyor. Türkiye, cıvanın tüm alanlardan çıkartılması için önemli bir adım attı. 2014’de imza atılan Uluslararası Sözleşme, TBMM gündemine geldi.

    129 ülkenin uyguladığı BM Minamata Cıva Sözleşmesi, cıva madenciliğini yasakladığı gibi kullanımına sınır getirip, sıkı denetim yapılmasını öngörüyor. Tüm partilerin tam destek verdiği sözleşmenin Genel Kurul’da kabul edilmesi aşamasına gelindi. Anlaşmanın gerekçesi cıvayı, en tehlikeli ağır metal olarak tanımlıyor. İşlem sırasında buharlaşan, havayı, toprağı suyu zehirleyen cıva, ölüm getiriyor. Cıva çok küçük miktarlarda bile sinir sistemini, böbrek sistemini etkiliyor. Gelişim bozukluklarına, hareket ve beyin işlevi bozukluklarına neden oluyor.

    Sözleşmeye taraf ülkeler, önce cıva madenciliğini yasaklayacak. Ardından, cıva içeren ürünlerin üretim, ithalat ve ihracatına izin vermeyecek. Atık ve stoklar etkin bir şekilde bertaraf edilecek. Tek istisna, cıvalı ölçüm sistemleri ve cıvalı koruyucu içeren aşılar olacak.

    Sözleşme, taraf ülkelerin cıva emisyonlarını aşama aşama azaltmasını, sonra da tamamen ortadan kaldırmasını istiyor. Bunlardan biri de altın arama işlemi. Taraf ülkelerin altın madenciliğinde kullanılan cıva miktarını önce azaltma sonrada ortadan kaldırmaları gerekiyor.

    Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden itibaren 3 yıl içerisinde tüm bu adımların atılması bekleniyor. Ayrıca, halkın bilinçlendirilmesi ve cıvasız alternatiflere ilişkin bilgiler verilmesi de önemli bir başlık.

    Türkiye’nin durumuna bakacak olursak. Sözleşmenin sunumunu yapan bürokratların iddiasına göre, şimdiden önemli adımlar atıldı. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yönetmelikleriyle cıva madenciliği yasaklandı. Kimyasal maddelerin üretim süreçlerinde cıva kullanımı ise sınırlandırıldı.

    Altın madenciliğinde kullanılmadığı iddia edilse de aksine veriler bulunuyor.

    Alınması gereken çok yolumuz var.

    Yazının devamı...

    İki kadın vekil, aynı yasa... 9 yıllık serüven

    Yıl 2021, bu kez Grup Başkanvekili Özlem Zengin, aynı STK’ları aynı gerekçeyle bir kez daha topladı. Şimdi, iki grup başkanvekili de görevde değil, yasa da ortada yok.

    İki kadın başkanvekilinin çalışmasına tanıklık eden bir gazeteci olarak, hepsi film şeridi gibi geçti gözümün önünden. Şunu belirtelim, Zengin’in görev değişikliği bu konuyla olan ilgisini ortadan kaldırmayacak. Genel başkan yardımcısı olarak bu konuda çalışmaya devam edecek.

    Kısa bir süre önce Özlem Zengin, TBMM Tarım Komisyonu Başkanı Yunus Kılıç’la birlikte, STK’larla bir toplantı yaptı. Hayvan hakları konusunda faaliyet gösteren STK’lardan 60’a yakın temsilci çağrıldı. 9 yıl önceki toplantıda yaşananlar, bir kez daha yaşandı. Her STK’dan farklı bir ses çıktı, kafa karışıklığı yaşandı. Bu gecikme, hayvan hakları konusunda adım atılmasını istemeyenlerin işine yarıyor gibi.

    Gayet net bir gerçek var. Daha önce çıkartılan yasanın eksiklikleri belli. “Mükemmel bir düzenleme yapacağız” diye beklemek hiçbir şey yapmamak anlamına geliyor ki; mükemmel diye de bir şey yok. Tartışmalı başlıklara gelince:

    - Hayvanların sokaklardan toplanması ve barınaklara alınması tartışmalı.

    - Her yerleşim yerine barınak yapmanın maliyeti büyük sorun.

    - Barınakların sağlıklı ve sürdürülebilir şekilde işletilmesi yüksek maliyet.

    - Hayvanlara tecavüz suçuna verilecek ceza ayrı bir tartışma konusu.

    - Tecavüz suçunun nasıl saptanacağı, haksız suçlamaların nasıl önleneceği kafa karıştırıyor.

    Bu kadar çok soruna rağmen, çalışmanın iki hafta içerisinde biteceği ve Meclis’in önüne geleceği iddiasında olanlar var. Umarım bu kez boş havuza atlamıyorlardır.

    UZAY YOLU NERE KADIN HAKLARI NERE?

    Saadet
     Partisi, özellikle yerel seçim sürecinde yeni nesil kampanya araçlarını kullanma, ilginç slogan üreterek muhalefet yapma ve sosyal medya diline hakim olma açısından, parti yönetiminin yaş ortalamasından beklenmeyecek kıvraklık sergiledi.

    Tabii bunun ne kadar içselleştirildiği ayrı bir tartışma konusu oldu. İstanbul Sözleşmesi konusunda sergilenen tavır ile partinin Türkiye’nin uzay programı konusunda hazırladığı rapor, birbirinden çok ayrı şeyler anlatıyor.

    Turan Yılmaz’ın aktardığına göre, parti, iktidarın “aya sert iniş projesi ve önümüzdeki 10 yıl içerisinde Türk astronot yetiştirilmesiyle” ilgili açıklamasının ardından bir rapor hazırladı. Öyle geleneksel bir dil kullanılmayan raporda, en önemli adımın aya üs kurup, uzaya aydan açılmak olduğu belirtildi. “The Moon, Gateway to the Stars - Ay, uzaya, yıldızlara açılan kapıdır” gibi değerlendirmelerin yer aldığı raporda, genç nesillere seslenildi:

    “Uzayla ilgili önümüzdeki en önemli adım aya üs kurulmasıdır. Yani uzaya, aydan açılmaktır. Uzaya kargo göndermek ve uzay turizmi aşamasına gelerek rekabet edebilmek için, öncelikle Türkiye’nin uzay yarışında yerine alarak, yetişmiş eleman eksiğini azaltması ve sanayisini hızlı bir şekilde geliştirmesi gerekmektedir. Uzay araştırmalarına uluslararası arenada katılmak suretiyle, kendi teknoloji birikimimize uluslararası birikimi katarak, uzay çalışmalarında gelişmiş ülkeler seviyesine gelinmesi için daha proaktif çalışmalar yürütülmelidir. Yer yüzünde adaleti tesis etmenin en kesirme ve emin yolu, gökyüzünde güçlü bir şekilde var olmaktır. Bunun da en kestirme yolu ayda olmaktır. Çünkü ay, uzaya açılan bir koridordur.”

    Bir yandan Z kuşağına böylesine bir projeksiyon çizen partinin ileri gelenleri, diğer yandan ideolojik ayırım gözetmeksizin tüm kadınların çok önem verdiği, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması için kulis yaptı ve sonuç aldı. Yüzde 1 oy bandına sıkışmış Saadet Partisi’nin eski nesil siyasetçileri, son birkaç yılda yeni bir dil ve anlayış geliştiren genç partilileri susturdu.

    Partideki bu ciddi çelişki ve anlayış farkı, kulislerde de konuşuluyor. Saadet Partisi’nin 65 yaş üstü siyasetçilerinin, aya ayak basmadan önce, yeryüzüne inmeleri gerekiyor anlaşılan.

    Yazının devamı...

    Eşitlik ve özgürlük cepkeni

    Dünyada mitolojiler ve renklerin psikolojisiyle anlatılan bu kullanımın Türkiye’de benimsenmesi Toroslar’da Yörük kadınlarının “mor cepken” giyme geleneğine dayandırılıyor.

    Herkesin unuttuğu bu hikâye, İstanbul Sözleşmesi’nin iptal edilmesi sürecinde, TBMM’de bir kez daha anlatıldı. Mor cepkenin hikâyesi, Genel Kurul’da tartışmaların arasına sıkışıp kaldı. Bu geleneği anlatan CHP Milletvekili Gülizar Biçer Karaca’ya, AK Parti’li kadın milletvekilleri de teşekkür etti. İşte özgürlük ve eşitliğin sembolü mor cepkenin hikâyesi...



    YÖRÜKLERİN ÜNLÜ BİR GELENEĞİ

    Mor cepken, günümüzde Ege, Muğla, Antalya ve Toroslar’da yaşayan Yörüklerin yüzlerce yıl öncesine dayanan bir geleneği. Obası için çok değerli olan Yörük kadının önemli bir aksesuvarı. Yörük kızlarının çeyiz bohçasına önce mor cepken konuluyor. Kenarları sarı simgelerle işlenmiş, yelek biçiminde, mor renkli bir giysi. Ezelden beri Yörük kızları, sevdikleriyle evlenir, başlık parası ve zorlama yoktur. Mor cepken, evlenen Yörük kızının zor durum kurtarıcısıdır.

    İHANETE UĞRARSA BOŞANMA MESAJI

    Şöyle ki; mor renk, kötü muamelenin, ihanet ve aldatmanın rengidir. Evli Yörük kadını, ihanete uğrayınca, kocası tarafından aşağılanıp dövülünce, mor cepkeni giyip herkesin görebileceği bir yere gidip oturur. Bu, yaşadığı sorunu tüm obaya duyurması anlamına gelir. İşte kıyamet o zaman kopar.

    Masal anaları ile doğum ebeleri mor cepken giyen kadını korumaya alır. Kocası için hayat zorlaşır, dışarı çıkamaz, kahveye gidemez, kimse yüzüne bakmaz. Kadının mor cepkeni boşanma mesajıdır, eğer çıkartmazsa, erkek ömür boyu dul kalır. Kimse ona kız vermez. Anlatılanlara göre ‘körocak’ olarak kalır.



    GİZEMLİ KADIN EFENİN DE RENGİ

    Bu konuda çok araştırma yapılmış ve güzel yazılar kaleme alınmış. Göçebe Yörüklerinin kadına tanıdığı hak ve özgürlüğe bakın. Araştırmalara göre, 1800’lü yılların sonlarında Nazilli kasabasının Aydın dağlarına çıkan kahraman ‘gizemli kadın efe’nin cepkeni de mordur.

    Atalarımızdan, analarımızdan bize hediye olan bu mücadele, özgürlük ve eşitlik anlayışını yok sayıp, başka geleneklerin arkasına sığınmak kime yakışır? Eğer Yörük kadınlarını iyi tanıtabilseydik, belki bugün tüm dünyaya kadın mücadelesinin çıkış noktası olarak Toros Dağları’nı gösterebilirdik.

    PANDEMİ İSTANBUL’DA BİR VEKİLE MAL OLDU

    YÜKSEK
    Seçim Kurulu’nun, belirli aralıklarla illerin olası seçimlerdeki milletvekili sayılarını açıklaması kuraldır. Milletvekili sayısı nüfusa göre ilan edilir. 2020 nüfus bilgilerine göre 81 ilin çıkaracağı yeni milletvekili sayıları ilan edildiğinde, gözler hemen büyük illeri aradı. Nüfusu azalan iki ilden biri İstanbul, diğeri Bayburt oldu. Bu iki ilin milletvekili sayısı birer düşerken, Mersin ve Tunceli’nin birer arttı.

    Araştırmaya göre hemşehri grupları, son bir yıl içerisinde pandemi nedeniyle memleketlerinde kalmayı tercih ettiler. Üstelik nüfus kayıtlarını da aldılar. Bunların daha çok emekliler olduğu belirtiliyor. Sahil bölgelerini tercih edenler de oldu.

    Baybut’a gelince. Milletvekili sayısı bir inip bir çıkan Bayburtlular bu konuda çok dertli. Bir milletvekiliyle temsil edilecek Bayburtluların tek tesellisi, devlet yönetiminde çok sayıda hemşehrilerinin olması. Bayburtlular, Merkez Bankası’nın eski başkanı Naci Ağbal ve yeni başkan Şahap Kavcıoğlu’nun yanı sıra Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’in Bayburtlu olmasını örnek gösteriyorlar.

    Yazının devamı...

    Arkadaşlardan açık mektup

    İçerideki görüş farklılıklarına bakmayın, iktidar-muhalefet demeden tüm milletvekilleri, yurtdışında Türkiye’nin yararına olan konuyu tek ses olarak savunurlar. Hatta en iyi dostluklar da bu seyahatlerde kurulur.

    İşte Türkiye’nin AB üyeliği konusunda kader birliği yapmış bu grubun CHP ve İYİ Partili üyelerinden, AK Partili yol arkadaşlarına açık mektup gibi bir açıklama geldi. Milletvekilleri, grubun AK Partili Başkanı Ahmet Yıldız’a seslenerek, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı üzerine, şunları dile getirdi:

    “Avrupa Konseyi kapsamında katıldığınız toplantılarda Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılmasının yanlış olacağını ve Türkiye’nin sözleşmede kalacağını birçok defa belirttiniz. Bizler de sizi bu görüşleriniz nedeniyle takdir ettik. Kadına karşı şiddetin önlenmesinde çok önemli bir adım olan bu sözleşmenin bir gece yarısı, Anayasa’ya ve yerleşik uygulamalara aykırı şekilde yürürlükten kaldırılması kabul edilemez. Ama hepsinin ötesinde sözleşmenin öngördüğü hakları ve tedbirleri, yurttaşlarımız, Avrupa Konseyi üyesi ülkelerin vatandaşlarından daha az hak etmiyorlar. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı bu demokratik gerilemeden bağımsız değildir. Türkiye’yi evrensel değerlerden koparma girişiminin bir ileri adımıdır.”

    Çalışma arkadaşları, Ahmet Yıldız’ın hem delegasyon üyeleri hem de yabancı muhatapları yanıltan bir politikacı konuma düştüğünü iddia ederek, inandırıcılık sorunu nedeniyle görevi bırakmasını istediler.

    AKPM’nin ilk toplantısında, şimdiye kadar söylenenler nasıl geri alınacak? Merak konusu.

    BİNALARA NÜFUS CÜZDANI

    Başta
    deprem olmak üzere doğal afetlerin, insanların yaşam alanlarına yaptığı tahribat, illerin isimleriyle kafamıza yazılan felaketler olarak yaşıyor. Marmara depremi, Elazığ depremi, İzmir depremi, Rize sel felaketi gibi.

    Aysel Alp’ın aktardığına göre, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı deprem, sel felaketleri ile kaçak binalarda yaşanan can kayıpları ve yaralanmaları en aza indirmek için bir çalışma başlattı. Yeni binalarda kara kutu benzeri “Bina kimlik belgesi” zorunluluğu getirilecek. Bakanlık, eski binalar için de formül arayışını sürdürüyor. Eğer sistem işlerlik kazanırsa, kimliği olmayan binalarda alım-satım ve kiralama işlemleri yapılamayacak.

    Proje ilginç. Her binanın girişine kara kutu benzeri çipli levha asılacak. Cep telefonu ile okutulup, tüm bilgiler yüklenecek. Yapılar, 3 yılda bir incelenecek. “Kiriş kesilmiş mi, binaya kaçak kat çıkılmış mı? Market, dükkan, atölye, spor salonu amaçlı, binaya ek yük getirecek kaçak kat çıkılmış mı, binaların temelinde, taşıyıcı sisteminde çatlama, patlama, hasar var mı?” diye denetleme yapılacak.

    Böylece vatandaş apartmanın nüfus cüzdanına bakarak, daireyi almayacak veya kiracı olarak oturmayacak. Yani, binayla ilgili sorumlulara ait bilgiler, yer seçiminden başlayarak temelinden çatısına kadar her türlü imalata ait deney ve test sonuçları ile projelerin bilinmesi sağlanacak. Projenin bu yıl içinde başlaması planlanıyor. Öncelik yeni yapılacak binalara verilecek.

    Bunlar sıralanınca, akla hemen yerle bir olan Konya’da Zümrüt Apartmanı, İstanbul Kartal’da Yeşilyurt Apartmanı, İzmir’de Rızabey, Doğanlar Apartmanları geliyor. Böyle bir sistem olsaydı, bu binalar boşaltılmış olur muydu?

    En azından bundan sonrası için umut etmek istiyoruz.

    KARA LİSTEDEN ÖNCEKİ SON ÇIKIŞ

    Pandemi
    ve ondan önceki dönemde başlayan ekonomik daralmanın işsizliğe etkisi sürekli siyasetin gündeminde. Türkiye’de işsizlik oranı, iktidar ve muhalefete göre farklılık gösteriyor. Ancak verilere farklı bir açıdan bakmak, soruna doğru odaklanmayı sağlayabilir.

    Bu konuda CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba geçen günlerde bir çalışma yaptı. Araştırmanın satıraraları çok şey anlatıyor. İşsizlik rakamlarını bir tarafa bırakın, örneğin, iş başvurusunda yüz yüze görüşmeye çağrılma oranında bir yılda yüzde 77 azalma yaşanmış. İş başvurusu yapıp ve buna bağlı olarak iş bulanların sayısı yüzde 50 gerilemiş. Son bir yılda en az 922 bin işsiz, iş bulamayacağına ikna olup iş aramaktan vazgeçmiş. 2019’da işverenler 188 bin açık iş başvurusunda bulunurken, 2020’de bu rakam 120 bine düşmüş.

    Bu oran kadınlarda daha da vahim. Sadece kadınların iş görüşmelerine çağrılma oranının yüzde 82,8 oranında azaldığı görülüyor. Bu çalışma TBMM’de açıklanırken, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), Türkiye’de kadınların hamilelik veya tam süreli doğum izni nedeniyle işten çıkarıldığı veya bu yönde tehditlere maruz kaldığı iddialarının araştırılmasını istedi. ILO, hükümetin iş müfettişlerinin görevlerini etkili biçimde yerine getirmelerini sağlayacak alt yapıyı oluşturması gerektiğini bildirdi. Bu konuda adım atmayan ülkelerin “kara listeye” alındığı biliniyor.

    Türkiye’nin ILO’yu ve kamuoyunu ikna etmek için sadece hazirana kadar süresi var.

    Yazının devamı...

    Bu da kadın haritası

    Türkiye’nin bir de kadına şiddet haritası var. Eğer bu konuda da renkli bir tablo yapmaya kalksaydık, kırmızı tek renk olurdu sanırım.

    Bunu, 2020’de yapılan araştırmalar söylüyor. Siyasilerin zaman zaman TBMM gündemine de getirdiği bu haritada, kadına şiddette liste başında geçen haftalarda pandemide de bir numaraya yükselen Karadeniz Bölgesi çıkıyor. Şiddetin yoğun göründüğü ikinci bölge ise Güneydoğu Anadolu. Orta Anadolu Bölgesi üçüncü sırada görünüyor. Bunları, Ege Bölgesi, Marmara Bölgesi, Akdeniz ve Doğu Anadolu bölgesi izliyor. Bu sıralamanın polise ulaşan şiddet vakalarının analiziyle oluşturulduğunu belirtelim.

    Maalesef araştırmalar, hem kadına yönelik şiddet hem kadının toplumdaki yeri konusunda iç açıcı sonuçlar vermiyor. Araştırmaya katılanların yüzde 42’si kendisinin ve çevrelerinden birinin şiddete maruz kaldığını söylüyor. Kadınların yüzde 60’ı, erkeklerin ise sadece yüzde 27’si bu sorunun ciddiyetinin farkında. Şiddet, en sıklıkla eşlerden geliyor. Ekonomik nedenler, şiddete başvurma gerekçeleri arasında azımsanmayacak bir orana sahip: Yüzde 30!

    Yine araştırmalar, erkeklerin sadece yüzde 43’ünün kadınların kendileriyle eşit haklara sahip olması gerektiğini düşündüğünü gösteriyor. Dünya Ekonomik Forumu’nun 2020 Cinsiyet Eşitliği Raporu’nda Türkiye 153 ülkeden 130’uncu sırada bulunuyor.

    Araştırmalar, “kavramlar ve tanımlar” konusunda toplumun kafasının karışık ya da karıştırılmış olduğunu gösteriyor. BM’nin İstanbul Sözleşmesi üzerindeki tartışmalar da bu kafa karışıklığı üzerine kuruldu. Sözleşme, dört ilkeye dayanıyor. Kadına şiddetin önlenmesi, şiddet mağdurlarının korunması, suçluların cezalandırılması ve şiddet ile mücadelenin bütüncül politikalarla desteklenmesi.

    Bunun dışında iddia edilen hiçbir sonucu doğurmuyor, hiçbir düzenlemeyi dayatmıyor. Sorunun kadının özgürleşmesinden duyulan rahatsızlık olduğu anlaşılıyor.

    Benzer araştırmalar, TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu’nun da (KEFEK) önünde.

    Ancak komisyondan ne bir açıklama var ne de toplantı. Fazla söze ne gerek...

    MECLİS’İN BAŞINA GELENLER

    TBMM
    ’de son birkaç haftada yaşananlar, hem siyasi hem de fiziki açıdan oldukça şaşırtıcıydı.

    Önce dokunulmazlık krizi, ardından HDP’lilerin eylemleri, sonra HDP’li vekilin tutuklanarak götürülmesi. Ertesi gün, gürültülü bir sesle Meclis bahçesine yıldırım düştü. Bir sonraki gün, Genel Kurul salonunun tavanından sular akmaya başladı. Bütün bunlar şaşkınlıkla izlenirken, her gün yeni bir vekile korona teşhisi konulması ise rutin vaka oldu.

    Geçen hafta, Ankara’nın her yerinden duyulan şimşeklerin ardından, tam Meclis’in ortasına düşen yıldırım, milletvekilleri için korkutucu oldu. Bazı milletvekilleri, bu kulakları sağır eden sesi, 15 Temmuz’daki gece yarısı bombalarının sesine benzettiğini anlattı. Yıllanmış çınar ağacının devrilerek otoparkın girişini kapatmasıyla atlatılan yıldırım düşmesi, kötü anıları yeniden anımsattı.



    Ertesi gün, Genel Kurul salonunun tavanından sular damlamaya başladı. 16 adet dev avizenin süslediği yüksek Genel Kurul tavanından HDP sıralarının olduğu yere sular akmaya başladı. HDP Adana Milletvekili Tülay Hatim-oğulları Oruç, üzerine damlayan sular nedeniyle yerini değiştirmek zorunda kaldı. Duruma acele el konuldu. Çatıdan akan sular milletvekillerinin canlı yayınlarına bile konu oldu. Bunca yıl TBMM’de görev yapanlar, Genel Kurul salonunun çatısının akması gibi bir olayla ilk kez karşılaştı.

    Üst üste yaşanan garip olaylar milletvekillerinin de diline dolandı. “Hayırdır Meclis’in üzerinde kara bulutlar dolaşıyor. Biri bitiyor, diğeri başlıyor” diye şaşkınlıklarını dile getirdiler.

    Yasama yetkisiyle ilgili tartışmalara ise hiç girmiyoruz.

    Güçlü Meclis, güçlü yasama” ilkesinde sorun yaşanmıyordur umarız!

    Yazının devamı...

    Korona geçse bile mentorsuz olmaz...

    COVID-19 ile vedalaşılsa bile, aşı ve koruyucu sağlık hizmetleri konusunda etkin olan bir kurumun varlığı, bundan sonra çok önemli olacak. İşte bu nedenle Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü, eski gücüne ve yapısına kavuşturulmalı.

    Bu konu, önce TTB’nin raporu, ardından CHP’nin yasa teklifi ile siyasetin önüne geldi. Meclis’te pandemi ile ilgili yapılan her konuşmada, kurumun eski üretken yapısına kavuşmasından bahsedilmediği gün yok.

    27 Mayıs 1928 tarihinde, savaştan yeni çıkan ülkede, halk sağlığının korunması amacıyla kurulan Hıfzıssıhha, tarih yazdı. BCG, kuduz, çiçek, Tifüs, Boğmaca, influenza virüsü, Newcastle virüsü aşıları, serum, akrep, yılan sokmalarına ve gazlı kangren anti serumları üretildi. Enstitüde en son 1987 yılında AIDS Araştırma Merkezi kuruldu. Ancak, 2002 yılından itibaren uygulanan “Sağlıkta Dönüşüm Projesi” kapsamında önce Sağlık Bakanlığı’na bağlandı. 2011’den itibaren de tümüyle aşı ve laboratuvar çalışmalarına kapatıldı.

    Şimdi, Türkiye koronavirüs ile mücadele kapsamında üniversitelerdeki aşı çalışmalarının sonucunu bekliyor. Bunlardan bazıları Faz 1 deneme aşamasına geldi. Ancak, hocaların koordinatör bir kurumun başkanlığında, bir arada yapabileceği çalışmadan daha erken sonuç alınabileceği konuşuluyor. CHP’nin teklifinde, “aşı, serum, ilaç ve test materyali geliştirmek ve üretmek üzere araştırmalar yapmak ve halk sağlığının korunması ve temel laboratuvar hizmetlerini yürütmek amacıyla Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü Başkanlığı’nın yeniden açılması gerekmektedir” deniliyor.

    Ancak geç değil, kapımızı her an başka bir salgın çalabilir.

    Mentorluk yapacak, çalışmaları yönetecek, uzman bir kuruma ihtiyaç olduğu kesin.

    BEZELYE HÂLÂ EN İYİ EĞİTİM ARACI

    HERKES,
    ortaokul sıralarında Gregor Mendel’in bezelyeleriyle anlatılan genetik geçiş derslerini anımsar. Bezelyelerin hâlâ en iyi genetik anlatım aracı olarak kullanıldığı bilinir. Bu konuya aklımıza getiren Mendel’in değil, Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un bezelyeleri oldu.

    Çünkü, CHP İzmir Milletvekili Mahir Polat, evrim teorisi, mutasyon, doğal seçilim yoluyla değişim gibi konulara müfredatta yeterince yer verilmediğini gerekçesiyle önerge verdi ve “Evrimin modern biyolojinin temel taşı olduğu düşünüldüğünde müfredattaki alanı yeterli midir?” diye sordu. Ve Bakan Selçuk, bezelyelerden başlayıp, saf döl-melez döle kadar tüm ayrıntısıyla anlattı.

    Umut Erdem’in ilettiğine göre, Bakan Selçuk, 8. sınıflardaki öğrencilere, DNA ve genetik kod ile ilişkili kavramları açıklamaları ve aralarındaki ilişkileri keşfetmeleri, kalıtım, mutasyon, modifikasyon, adaptasyon, seçilim, varyasyon ve genetik konularında bilgi erildiğini anlattı.

    Bakan, bu kapsamda, “saf döl, melez döl, baskın ve çekinik gen” kavramlarına değinildiğini, karakter çaprazlamaları ile ilgili problemler çözüldüğünü, çaprazlamalarda sadece bezelye karakterlerinin kullanıldığını, insanda çocuğun cinsiyetinin babadan gelen eşey kromozomu ile belirlendiğinin anlatıldığını da aktardı.

    Soru önergesine verilen yanıt, 8 ve 10 sınıfta görülen fen ve biyoloji ders konularının neredeyse tamamını içerdi. Ancak evrim teorisinden tek kelime edilmedi, asıl soruya yanıt verilmedi.

    UYUŞTURUCU YİNE BİR NUMARA

    GEÇEN
    yıl af niteliği taşıyan infaz düzenlemesi yapıldığında, belli suçlar kapsam dışında tutulmuştu. Bunlardan biri uyuşturucuydu. Aradan geçen sürede, cezaevlerinin profili çıkarıldı. Doğal olarak uyuşturucu suçları ilk sırada olmaya devam ediyor. Şimdi hem TBMM hem Adalet Bakanlığı, bu suçluların rehabilitasyonu konusunda ne yapılabileceğine kafa yoruyor.

    Turan Yılmaz’ın aktardığına göre, TBMM Dilekçe ve İnsan Hakları Komisyonlarının ortak toplantısında bu konu gündem oluşturdu. Toplantıya katılan Kamu Denetçisi Yahya Akman, neler yapılması gerektiğini şöyle aktardı:

    “Özellikle son iki yılda, mahkemelerimizin satıcıydı, içiciydi, kullanıcıydı şeklindeki mükerrer tanımlamaları neticesinde, cezalar üst limitten verilmeye başlayınca, bugün cezaevlerinde tutuklu ve hükümlü olarak en çok uyuşturucu suçları var. Yani, terör değil, birinci sırada uyuşturucuyla alakalı tutuklu ve hükümlüler bulunuyor.

    Bu konuya kafa yoran insanlarla yaptığımız istişarelerde, TBMM’nin mevzuat anlamında bir çalışma yapması gerektiği noktasında ortak görüş oluştu. Bu kişilerin içeri girmelerini önleyici çalışmalardan başlayarak, acaba bu bir ıslaha neden oluyor mu? Uzun süreli cezalar nelere sebebiyet veriyor? Yani hem sosyal ve hem cezai açıdan gözden geçirilerek bir mevzuat değişikliğine ihtiyaç duyduğu kanaati oluştu.”

    Uzun süreli, katlamalı cezaların, rehabilitasyon ve caydırıcılık açısından pek de işlevsel olmadığı görüşü oluştuğu ortaya çıktı. Bu nedenle farklı bir açıdan bakmanın zamanı geldiği anlaşılıyor.

    Yazının devamı...