• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Ve sen gittin...

    Akşam olmuştu. Anneme dedim ki “Babamın yanına sen git kal, ben Gülnaz’ın ilaçlarını halledeyim. Onunla ben ilgileneyim.” Annemi gönderdim, senin yanında durması için bir komşumdan rica ettim. Nöbetçi eczaneye gittim, reçetede sorun varmış. Nöbet ilacı çok önemli olduğu için onu reçetesiz şekilde aldım. Ertesi gün de ne yazık ki tatildi. Yine nöbetçi eczanelerde şansımı deneyecektim. O gece yine seninle aynı yatakta beraber uyuduk. Her zamanki gibi sürekli kusuyordun. Elimde tasla hep beklemedeydim. Sabah oldu. Nöbetçi eczaneye gittim. Gene alamadım ilacını, damardan mamalarını. Reçetede sorun varmış. Başka eczaneye gittim gene olmadı. Kimse neden olmadığını ya da nasıl olacağını doğru düzgün söylemiyordu. Arkadaşımın eczacı yeğeni Helin yardımcı oldu. Nelerin belirtilmesi gerektiğini, nerede hata olduğunu bana yazdı, ben de hastaneyi arayarak reçeteyi düzenleyen asistan doktora reçetenin/raporun düzeltilmesi gerektiğini söyledim. Tüm bu işlemlerin halledilmesi 3 günümüzü aldı! Yani yedekte mama verilmemiş olsaydı, nöbet ilacını da reçetesiz alamasaydık vay halimize!

    Hafta sonu babamın yanında refakatçi kalmak için abim geldi. Bu defa kızı yani yeğenim Dilara’yı da bize getirdi bıraktı. Sen Dilara’yı çok severdin. Annem de yanımıza geldi. Cumartesi gecesi beraberdik. Sana banyo yaptırdık zar zor bir şekilde. Ertesi gün annem kendi ilaçlarını almak için Kartal’a gitti. Ben de damar yolu açmak için arkadaşım Serkan’ı çağırdım. Normalde bu işlemleri evde bakım hizmetlerinin yapması gerekiyordu ama malum hafta sonu onlara ulaşmak, kayıt yaptırmak mümkün değildi. Akşam olmadan abim aradı, babamı taburcu ettiklerini söyledi. Çok sevinmiştim. Sonunda hepimiz bir arada olacaktık uzun zaman sonra. Abim babamla birlikte geldi. Serkan’la beraber babamı yukarıya taşıdılar. Çok sevinmiştin babam hastaneden çıkıp yanımıza gelince. Sen bir odada damardan besleniyordun, babamı da diğer odada burundan besliyorduk. O günleri unutmak mümkün değil benim için. Ev hastaneye dönmüştü. Akşam annem geldi abim evine döndü. Tam 5 gün hepimiz aynı çatı altındaydık.

    Bir gün işe gittim 5 saatliğine, döndüğümde sana baktım. Beni gördüğüne sevindin, yüzün güldü. Kollarını açtın. “Çok özledim” dedin. Halbuki çok kısa süreliğine evde yoktum. Acaba dedim “iyiye mi gidiyor. Yüzü güldü.” Hala hiç bir şey yiyemiyor, içemiyordun ama… Kusmaların azalmış gibiydi. Ümitlendim. Sonraki günlerde git gide halsizleştin. Tuvalete götürürken ayakta duramamaya başladın. O halde bile babamın odasına gitmek onu görmek istedin. Seni kucaklayarak babamın odasına götürdük. Yanına yattın. “Babaaaammmm” dedin… Fotoğrafınızı çektim. Nerden bilirdim son fotoğrafın olacağını.

    Ertesi gün ben dışardayken annemden ilk defa biraz su ve ayran istemişsin. Hiç içmezken birkaç yudum da olsa içmiş ama kusmamışsın.  “Evim hazır mı, temiz mi” diye sormuşsun. “Oğlum olacak adı da Kemal olacak” demişsin. Sonrasında birkaç defa dönüp sarılmışsın ona yatarken. Ben eve döndüğümde sen artık konuşamıyordun. Bir şeyler söylemeye çalışıyordun anlamsız şekilde… Durumun beni çok endişelendirmişti. Sabah olunca Çapa veya Cerrahpaşa acile götürerek şansımızı bir kez daha denemek istedim. Annem öleceğini söyledi. Birini bul Kuran okutalım dedi. Nasıl yaaa dedim. “Aylardır öleceğini düşünüyorsun ama bak direndi” dedim. Komşum Saliha Abla’yı aradım. Kuran okuyan biri var mı diye sormak için. “Ben gelirim” dedi, geldi hemen. Annem, Dilara, Saliha abla, ben başucunda oturduk. Kuran’ı dinledik. Belki de iyi gelecekti diye düşündüm. Sabah olunca enerjin artsın diye dua ettim. Yatağa girdim uyumaya çalıştım.

    Annem geldi sonra odama. “Gülhan bana kızma ama ambulansı arayalım, durumu iyi değil, sabahı beklemeyelim” dedi. “Emin misin anne” dedim. Ambulansı ararsak Çapa veya Cerrahpaşa’ya götürme şansımız ve zamanımız kalmayacaktı. Direkt Şişli’ye babamın taburcu olduğu hastaneye götüreceklerdi. Orda da bir şey bulma ihtimalleri bana göre çok düşüktü. Ama annemin içi rahat etsin diye aradım 112’yi geldiler. Hemen aldılar çarşafa sarıp merdivenlerden indirdiler. Annem de onlarla birlikte gitti. Tüm gece annem acilin önünde bekledi. Sabah oldu. Anneme sen gel babamın yanına ben geleyim oraya dedim. Yer değiştirdik yine. Acile geldim, seni görebilmek ve doktorla konuşabilmek için…  Epeyce bekledikten sonra, doktor geldi. Bağırsakların tıkalı olduğu için lavman yaptıklarını söyledi. Hastalığınla ve süreçle alakalı bilgi istedi. Sonra yanına gelmeme izin verdi. İçeri girdim. Sadece elin değil, ayağına da serum takılmıştı. Gözlerin yarı açık bilinçsiz bakıyordun. İshal olduğun için bezini açtım baktım durum çok kötü, bez istedim. Acil serviste bez yokmuş! Hasta yakınları kendileri gidip alıyormuş. Saçmalığa bakın! Hastaya lavman yapılıyor ama bez yok ve refakatçi de yasak, sadece 10-15 dakika görebiliyoruz! Neyse ki annem kapıdaki çalışanlardan rica etmiş, çanta bırakmış. İçinde bez de vardı, aldım hemen değiştirmek için. Kağıt havlu istedim, o varmış! Ben sildikçe bağırsakların boşalmaya devam ediyordu, durmuyordu. Pjamanın altını da silmek için kullandım mecburen ve bezledim. Üzerine de evden gelen çarşafı örttüm. Beni dışarı çıkardılar.

    Bahçedeki bankta oturdum ağladım dakikalarca… Seni o halde görmek, ruhsuz acı çeken bir beden olarak, beni kahretti! İlk defa dua ettim Allah’a “Madem düzelmeyecek al artık canını, daha fazla işkence çekmesin, yeter artık” diye. Bunu söylemek o kadar zordu ki benim için… Daha fazla duramadım orada ve eve döndüm. Annem akşama doğru seni göstermeseler bile gideceğini, bahçede seni bekleyeceğini söyledi. Ana yüreği işte… Bir defa girebilmiş, bezini değiştirmiş. Sonra gece oldu, telefonumun sesini açık bırakarak uyudum. Sabah baktım gelen arama yok “ohh şükür” dedim, annemi aradım. Meğer gece seni entübe edip başka bir hastanenin yoğun bakımına nakil etmişler! Tabii ki yoğun bakımda hasta ziyaretleri de korona döneminde yasaktı. Elimiz kolumuz bağlandı. Anneme “dön sen de eve” dedim. “Yapılacak bir şey yok mecburen bekleyeceğiz” dedim. Teyzem ve abimi aradım, haber verdim, onlar da geldi. Hep birlikte beklemeye başladık. Akşam olmuştu, biraz kafamı dağıtmak için birkaç saatliğine dışarıya çıktım. Sonra geldim ve uyudum.

    Aradan birkaç saat geçmeden saat 02.15’de o acı sesle telefon çaldı. Hep korktuğum o acı ses… Açtım. Doktor kalbinin durduğunu ve yarım saattir kalp masajı yapıldığını söyledi. Gelirseniz iyi olur dedi. Hayatımda hiç bu kadar içim yanmamıştı. Hemen ağlayarak annemleri kaldırdım. Annemin acı feryatlarıyla ve belki hayattasındır diye umutlanarak gittik hastaneye. “Öldü mü” diye sorduk yoğun bakımdaki hemşireye. “Maalesef çok uğraştık ama kurtaramadık” dedi. Biz yıkıldık.. Morga indik görmek için. Ahhh o nasıl bir andı. Fermuar açıldı yüzün göründü. Gözlerin kocaman açıktı! Tek hatırladığım bu. Gitmiştin kardeşim. Dayanamamıştın artık bu kadar eziyete. Her geçen gün eriyerek ölmüştün gözümüzün önünde. Seni öldürenin ne olduğu bulunamadan ellerimizin arasından kayıp gitmiştin…

    Sona yaklaştıkça bu satırları yazmak çok daha zor oldu benim için. Üstelik bu arada babam da 2 aya yakın entübe şekilde yoğun bakımdaydı. Sadece 2 gün gözlerini açıp normal servise almışlardı, annem yanındaydı. Ağzından çıkan tek kelime de “Gülnaz” olmuş. Aranızdaki bu bağ öyle kuvvetliydi ki.  Babamı da 14 Ekim’de kaybettik. Mezarlarınız yan yana. Ruhlarınız da eminim ki yan yana. Birbirinize kavuştunuz. İkinizi de çok seviyorum ve özlüyorum.

    Yazının devamı...

    İç hastalıkları bölümü süreci ve son araştırmalar

    Eve geçmeden önce babamın yanına hastaneye uğrayıp kirli kıyafetleri alacaktım. Yolda sana “Babamın yattığı hastaneye gidiyoruz. Babamı görmek için çıkmak ister misin?” diye sordum. Çok güçsüz bir şekilde “yok” dedin. Sen ki babamı görmek için her sabah kalkıp bizi görüntülü arardın. Artık bir adım dahi atamayacak kadar çok yorulmuştun, hırpalanmıştın. Hastaneye vardığımızda, “Ben de gelicem” dedin yine çok güçsüz bir ses tonuyla. Hemen tekerlikle sandalye bulup seni oturttuk. Normalde ziyaret yasaktı ama burnundaki sonda ve hasta halinle kimse senin ziyaretçi olabileceğini düşünmedi. Babamın odasına kimseye fark ettirmeden girdik. Ahhh o an… Babamı gördüğünde elini uzatışın, “baba” diyişin… Hala dün gibi aklımda. Ona dokunmak, elini tutmak istedin. Kaldırıp seni yanına oturttuk annemle. Babamın yüzünü okşadın halsiz elinle. Babamın burnundaki sondayı görünce “çıkarın” dedin. Kendinden biliyordun çektiğin eziyeti ama babam akli dengesi yerinde olmadığı için sondanın farkında bile değildi. Üstelik burundan çok güzel şekilde besleniyordu ve bu sayede iyileşiyordu. Sonra zamanımız daralıyor diye kirli çamaşırları da alıp aşağıya indik. Benim eve gittik. Sen eve geldiğinde belki biraz rahatlarsın, kedim Shira’yı görünce belki yüzün güler diye ümit etmiştim ama hiçbir mutluluk ifadesini yüzünde göremedim. Bu beni çok üzdü. Hiç tadın kalmamıştı artık. Tartıyı çıkarttım ve sana rakamı göstermeden seni tarttım. 27 kiloydun! Allah’ım 8 kilo daha vermiştin! Ne olacaktı böyle. Sonra aldım seni banyoya götürdüm. Burnundaki sondayı ıslatmamaya özen göstererek kafana su dökmeden vücudunu yıkadım. Sonra da lavaboda zar zor saçlarını şampuanladım. İşim bitince havluya sarıp odaya götürüp üzerini giydirdim. Tıpkı bir bebek gibiydin. Babam gibi bakıma muhtaç. Ne kadar da çok benziyordu kaderleriniz birbirine.

    Burnundaki sondadan da kusmuk gelmeye başlamıştı. Mama vermek mümkün bile değildi çünkü geri geliyordu. Ne olacaktı böyle hiç bilmiyordum. Saat 18.00 gibi çıktık, beni babamın yanına hastaneye bırakıp annemi aldınız ve dönüş yoluna geçtiniz. 20.00’da en geç hastanede olmanız gerekiyordu. 1.5 saat sonra aradım sizi “Nerdesiniz” diye sormak için. Daha karşıya bile geçememiştiniz! “Neden bu kadar uzun sürdü?” diye sordum anneme. Bir sorun yaşamıştınız. Mecidiyeköy viyadükte, sağdan köprü yoluna girerken, trafik polisi sizi soldaki Levent yoluna yönlendirmek istemiş. Abim de “Biz karşıya geçiyoruz. Bu yoldan gitmemiz gerekiyor ama” demiş. Polis ısrarla “Hayır bu yoldan git” demiş. Abim de “Ben bu yoldan nereye gideyim, kardeşim hasta, hastaneden izin aldık, 20.00’a kadar hastanede olmamız gerekiyor” demiş. Polisin fotoğrafını çekmiş. Polisin dediğini yapmış ve o yolun sonundaki diğer yol ayrımında bir başka trafik polisine, “Bizim köprü yoluna girmemiz gerekiyor. Önceki kavşaktaki görevli bizi bu yola soktu ama bizim sağdan köprüye bağlanmamız gerek” demiş. Polis de “olmaz” demiş. Annem çıkmış arabadan, “Kızım hasta bakın, hastaneden izin aldık, 20.00’a kadar hastanede olmamız gerekiyor” demiş. “Ne yapayım hastaysa, ben de hastayım, erken çıksaydınız siz de” demiş. Zaten olması gereken saatte çıkmışlardı. Orada abime 3 ceza yazmışlar! Biri yanlış yola sokuyor, diğeri ceza yazıyor! Olacak iş değildi! Üstelik arabada son derece hasta olan bir kız ve gözü yaşlı annesine rağmen! Neyse ki hastaneye ucu ucuna yetişmeyi başarmışlardı ama annemle abimin morali çok bozulmuştu. Bu nasıl bir vicdandı! Bu nasıl bir haksızlıktı! Abim yıllardır araba kullanır ve ilk defa ceza yemişti! Neden? Polisin zorla soktuğu yola girdiği için! Bu kadar adaletsizlik, merhametsizlik karşısında hepimizin morali iyice çökmüştü artık. Sanki herkes bizim önümüze taş koymak için el ele vermiş gibiydi. İki tane ağır hastayla ayrı hastanelerde kalmak üstelik de korona döneminde yetmezmiş gibi bir de bunlarla uğraşmak zorunda kalıyorduk.

    İç hastalıkları bölümünde, pazartesi yapılacak olan endoskopi ve kolonoskopiye hazırlık, daha temiz bir bağırsak için hafta sonu cumartesi akşamından lavman yapılarak başladı. İshal nedeniyle daha da halsizleşerek 2 kere bayılarak düşmüştün. Durumun çok kötüydü.  Burun sondasından çok fazla kusmuk gelmeye başlamıştı. Annem burnundaki sondayı çıkarmak istedi ve bana sordu. Ben de “Çıkart, hiçbir faydası olmadığı gibi zararı var, daha fazla işkence çekmesin” dedim. Çıkarttı annem. 13 Temmuz pazartesi sabahı annem aradı. Anestezi yapılmadan işleme alacaklarını ve buna karşı çıktığını söyledi. Doktorla konuştum, anestezi olacak şekilde randevunun alınmamış olduğunu söyledi. Oysaki bir hafta önce nöroloji doktoruyla konuşmuştuk, “Anestezi olacaksa kolonoskopi yapılırken endoskopiye de izin verebiliriz” demiştim! Doktor “Siz karar verin, eğer şimdi yaptırmazsanız, yeniden anestezi için gün almamız gerekecek” dedi. “Nasıl yaa” dedim. “Biz bir haftadır bekliyoruz. 2 gündür lavman yapılıyor, düşüp bayılıyor, boşuna mı çekti bu acıyı. Bekleyecek zamanı mı kaldı” dedim. Hemen nörolojide randevuyu alan asistan doktoru aradım. Açmadı. Mesaj attım, durumu yazdım. “Bilmiyorum biz randevusunu almıştık ayrıntılı devir de yapılmıştı, orası ile konuşun, yakın tarihe tekrar alırlar” yazdı.  “Biz bunu günler öncesinden konuşmuştuk, anestezi olmadan endoskopiye izin veremeyiz demiştim. 2 gündür ishal, 2 kez bayıldı, nasıl planlıyorsunuz kendi aranızda” diye yazdım. Bana bu şekilde özelden mesaj atmazsanız memnun olurum” deyip engelli bastı. Delirdim! Bu nasıl bir merhametsizlik, sorumsuzluktur! Ölmek üzereydin ve kimsenin merhameti yoktu! Sonra aradı annem, iç hastalıklarındaki doktorun bir şekilde anesteziyi ayarlayıp işlemin yapılacağını söyledi. Neden bu kadar zora sokuluyordu her şey? Hakkımız olan için bile sürekli mücadele etmek zorunda kalıyorduk.

    İşlem yapıldı ve yine kolonoskopi gaita nedeniyle tamamlanamamıştı. Hiçbir şey yemediğin halde ve bu defa 2 gün öncesinden lavman yapıldığı halde bağırsakların tam olarak temizlenememişti. Biyopsi alınmıştı, görünürde gastrit dışında bir şeye rastlanamamıştı yine… Geriye böbreküstü bezi araştırması kalmıştı.  Surrenal MR çekildi, endokrinog ile görüşüldü. Kusmaya sebep olacak bir şey olmadığı söylendi. Neden kusuyordun peki? O değildi bu değildi neydi? Bir türlü bulunamamıştı. Tam 2 aydır yemeden içmeden, kusarak günden güne gözümüzün önünde eriyordun ve sebebini bulamamışlardı. Ertesi gün 14 Haziran’da, yapılacak başka bir şey kalmadı, burundan da sonda takılmayacaksa taburcu ediyoruz dediler. Ablam gitti taburcu olurken. Parenteral beslenme (damardan) için mama raporu ve diğer ilaçları yazmışlar. 1 hafta sonra konsültasyonunu yapan psikiyatri doktoruna kontrole getirin demişler. Ablama dedim ki doktora sor “Psikiyatri için randevu alacak mıyız?” Sordu, “Hayır” demiş, direkt gelebilirsiniz.  Abim işteydi ve gelmesi çok zaman alacaktı. Hemen liseden arkadaşım Sonnur’u aradım. Sağ olsun eşi Evren’i gönderdi, annemle Gülnaz’ı benim eve getirmek için. Ben hala babamla hastanedeydim ama hastane evime yakındı. Böylece annemle istediğimiz zaman yer değiştirmek daha kolay olacaktı.

    Yazının devamı...

    Yeni bir hastane serüveni

    Bu defa koronaya rağmen, başka hastalarla aynı odayı paylaşıyordunuz. Üstelik yasak olması gerektiği halde gelen giden çoktu odaya. Bağışıklığın zaten çok düşüktü ve annem çok korkuyordu korona kapmandan. Biz git gide tedirgin olmaya başladık yeni hastane koşullarından. Önceki hastanede sıcak su olmamasına rağmen banyo vardı. Annem su ısıtıp arada sana banyo yaptırabilmişti. Ama burada ne sıcak su vardı ne de banyo. Uzun süredir rahat bir banyo yapamamıştın zaten. Annem her gün seni silerek temizlemeye ve odada maskesiz bulunan refakatçilerden korumaya çalışıyordu. 

    İki gün sonra babam yine hastalandı ve ambulansı aradım. Yine kötüleşmişti, hareket etmiyordu. Yemek yemiyordu, su içmiyordu.  Sanki hep senin kötü olduğunu hissediyordu. Sen hastalanmadan önce hiç böyle olmamıştı. Daha sağlıklıydı, sürekli ayaktaydı. Konuşup gülüyordu. İştahlıydı. Aranızda hep telepatik bir bağ var gibiydi. Ambulansla Şişli’de bir hastanenin aciline gittik. Yapılan tetkikler sonucunda yine zatürre olduğunu söylediler ve servise yatışını yaptılar. Zatürre olduğu için korona servisine yatırdılar bizi. Kovid testi şükür ki yine negatif çıktı. Ama yine de korona tedavisine başlandı. Sana başta söylemedik üzülme diye. Bu defa babam da beslenmediği için onun da burnuna beslenme sondası takıldı. Seninkini çıkardılar, onunki takıldı. Her şey kabus gibiydi. Biri bitmeden diğeri başlıyordu.

    Seni 4. günde nöroloji servisine sevk ettiler. Ben anlamadım bunu ama gelip öğrenme şansım da yoktu çünkü babamla hastanede kalıyordum. Sonra annem belinden yine sıvı almak istediklerini söyleyince, “Nasıl ya önceki hastanede daha yeni alındı, hatta sonuçları henüz çıkmadı bile, ne alaka!” dedim anneme. “Ben bir yolunu bulup geleceğim doktorlarla konuşup durumu anlamaya” dedim. Tam bu noktada nasıl babamı bırakıp gideceğim diye kara kara düşünmeye başladım. Korona döneminde, korona servisinde yatan babama kim bakardı ki benim olmadığım 5-6 saat içinde. Bazı melekler dünyada aramızda yaşıyor. O kadar içten elini uzattı ki bana o melek, ben gelirim dedi. Üstelik benim en yakın arkadaşlarımdan biri bile değildi. Toplamda 3-4 kez gördüğüm meslektaşım canım Sevil, ısrar etti “geleceğim” diye. O kadar kararlı ve netti ki “peki” dedim.

    30 Haziran salı öğleden sonra babamın yanından ayrılıp, günler sonrasında seni görmeye ve durumunu öğrenmeye hastaneye geldim. Daracık bir odada, hasta bir teyze ve refakatçisi eşiyle kalıyordunuz. Oda çok sıcak ve havasızdı. Klimalara izin verilmiyordu. Sen çok bitkindin ve çok zayıflamıştın. Yüzün çok cansızdı. Beni görünce hep sevinirdin, sevinmedin bile. O kadar yorgundu ki bedenin, ruhun… Seni bu halde, bu koşullarda görmek moralimi çok bozmuştu. Asistan doktorla görüştüm. Neden yine nörolojiye sevk edildiğini sordum. Zaten diğer hastanenin nöroloji servisinde her şey yapılmıştı ve iç hastalıkları servisine yatırılmıştın. “Biz de anlamadık” dedi asistan doktor. Hastalık sürecini ve yapılan tetkikleri sordu. Tek tek hepsini anlattım. Endoskopi ve kolonoskopinin yeni yapıldığını fakat kolonoskopinin tamamlanamadığını söyledim.  Biyopsi sonucunun henüz çıkmadığını ve beklediğimizi belirttim. “Belinden sıvı almak istiyoruz ama anneniz izin vermiyor” dedi. “Daha önce de aldırmıştık hatta yakın zamanda yine alındı, sonuçlarını zaten bekliyoruz, yeniden neden alınsın ki!” dedim. “Daha önce çalışılmayan, diyabetle alakalı başka bir panele de bakacağız” dedi. “Bakın eğer aynı tetkikler yapılacaksa, aynı paneller çalışılacaksa istemiyoruz” dedim. “Yok, merak etmeyin, başka şeyleri araştıracağız” dedi. “Peki o zaman, ben annemle konuşur onu ikna ederim” dedim. Önceki hastaneden gelen epikrizi görmek istedim. Verdi dosyayı, tek tek her sayfanın fotoğrafını çekip geri verdim. Sonra da seni öpüp, vedalaşıp babamın yanına geri döndüm. İki hastane arasında böylece mekik dokumaya da başlamış oldum.

    Belinden yeniden sıvı alındı ve gerekli tetkikler için gönderildi. Bir gün annem aradı ve dedi ki “Endoskopi yaptırmak için geldiler ben izin vermedim.” Endoskopi zaten diğer hastanede yakın zamanda yapılmıştı. Sonucu da yeni çıkmıştı. Yeniden neden aynı şeyi tekrar ederek sana bu işkenceleri yaptıklarını anlayamadık ve çok öfkelendim. Daha yeni konuşmuştum her şeyi asistan doktorla. 2 Temmuz’da, bu defa hiç kimseyi ayarlamadan annemle aynı anda yola çıkarak yer değiştirdik. Her defasında birini bulmaya çalışmak, bunu düşünmek çok yorucuydu. Biz de böyle bir çözüm bulduk annemle. Mutlaka konuyu anlamam gerekiyordu. Ne yapılıyordu, ne yapılması planlanıyordu…

    Başka bir asistan doktor vardı. Neden endoskopi yapılmak istendiğini sordum. Yeni yapıldığını söyledim. Biz istemedik, nöroloji istememiştir dedi. Ama yapmaya gelen de nörolojiden bir başka asistan doktordu. Kimsenin kimseden haberi yoktu. Önceki kaldığı hastaneyi aradım ve asistan doktorla konuştum. Kendisine neden bir başka hastanenin nöroloji servisinde olduğumuzu sordum. Dedi ki, “Biz nörolojik açısından her şeyi yaptık.  Pette çıkan böbrek üstü bezindeki tutulum için kanserin araştırılması ve tamamlanamayan kolonoskopinin yeniden yapılarak değerlendirilmesi için Gülnaz’ı tam teşekküllü bir hastaneye gönderdik. Gülnaz beyin enfeksiyonundan değil, altında yatan sebebi bulunamayan şey yüzünden, kilo kaybından ex (ölüm) olacak yoksa! Daha detaylı araştırılması gerektiği için sevk ettik” dedi. “Epikrizinde her şey detaylı şekilde yazılı ve durumu karışık olduğu için telefon numarası da yazdım ki sormak istedikleri bir şey olursa arasınlar” dedi. Aradan 11 gün geçmişti ve bu durumun kimse farkında değildi. Öfkelenmenin ötesine geçmiştim artık. Asistan doktora önceki hastanenin asistanıyla konuştuklarımızı tek tek aktardım. Epikrizi kendim de inceledim. Orada da yazıyordu oysaki. Fakat burada kimse konuya hakim değildi ve neden oraya gönderildiğini anlamamıştı. Asistan doktor “Tamam ben ilgileneceğim ama bunların iç hastalıkları bölümünde yapılmış olması gerekirdi” dedi. Benim anlayamadığım ne orda ne de nörolojide, kimse tam olarak neden o hastaneye sevk edildiğini anlamadığı halde bu kadar zaman kaybetmişlerdi! Bunu çözmek hasta yakınının mı işiydi?

    Babamın yanına hastaneye geri döndüm. Asistan doktor beni telefonla arayıp, endokrinog ile görüştüklerini ama beyin enfeksiyonu için kortizon tedavisine başladıklarını ve şu anda testler için doğru zaman olmadığını söyledi. Yine en az 4-5 gün araştırma yapılamadan beklemekle geçecekti. Bir taraftan babama bakmanın git gide artan zorluğu, diğer taraftan da olup biteni takip etmek beni çok fazla yoruyordu. Hafta sonu abim gelip babama bakma görevini benden devralıyordu. Az da olsa dinlenmeye, nefes almaya, evime gidip çamaşırları yıkamaya vaktim oluyordu. Bu günlerde yine sana burundan beslenme sondası takmışlardı. Tak çıkar tak çıkar iyice psikolojin alt üst olmuştu, bizim de sinirlerimiz! Annemle pazar günü yine yer değiştirdik bu defa gece ben kalacaktım senin yanında. Annem de sonunda bir gece olsun sıcak bir duş alabilecekti babamla kaldığımız odada. Zavallı annem, o gün de sıcak suda problem varmış, ona denk geldi. Her şey sabrımızı zorluyor gibiydi.

    Geceyi seninle aynı yatakta geçirdik. Sen sürekli kusuyordun. Gördükçe içim parçalanıyordu. Yine de hala bilincin yerindeydi ve kontrollüydün. Gücün çok azalmıştı ama. Gözlerinin ışığı zaten çoktan sönmüştü. Sabah olunca asistanlar geldi, tek tek daha önceden gördüğüm asistanların şimdi hepsi ordaydı. Neden epikrizi düzgün şekilde okumadıkları ve bu kadar zaman kaybettiklerini sordum. “Bizimle bu şekilde konuşamazsınız. Doğru düzgün epikriz yazmamışlar, neden buraya gönderdikleri belli değil” dediler. “Ben diyetisyen olduğum halde epikrizi okuyup, ne istediklerini anladım siz nasıl anlayamazsınız” dedim. “Hadi anlamadınız, neden epikrizde yazdıklarını doktor numarasını arayarak sormadınız!” “Biz aramak zorunda değiliz” dedi biri. “Madem aramayacaktınız bana söyleseydiniz ben arayıp size iletirdim söylediklerini. Neden sevk edildiğini anlamadınız madem, niye kabul ettiniz hastayı o zaman servise” dedim. “Ayrıca ben ilk geldiğimde konuyu özetleyerek anlatmıştım. Ona rağmen endoskopi yapılmak istenmiş. Neden yapılanları tekrar yapmak yerine, yapılması gerekenleri yapmadınız” diye isyan ettim! Öfkeden artık delirmek üzeriydim ve hiç tahammülüm kalmamıştı.  Hepsi birden bir şeyler söylüyordu ama benim artık onları dinleyecek sabrım da kalmamıştı. “Servis sorumlusu uzman doktorla görüşün” dedi biri. “Tabii çok isterim nerede nasıl görüşebilirim” dedim. Odasını gösterdiler. Meğer servisten sorumlu olan Doç. Dr. Hanım geçirdiği bir kırık yüzünden bir süredir izinliymiş ve o sabah işe yeniden başlamış. Çok sevindim, belki de bu bizim şansımızdır diye düşünüp yeniden umutlandım.

    Hocanın odasına girdim ve yaşadığımız süreci anlattım. “Ben daha yeni geldiğim için hastayı henüz görmedim. Görüp durumunu öğrenirim, değerlendiririz” dedi. İnşallah dedim, bu defa bir şeyler değişebilir. Gidişatın hiç iyi değildi ve ben elimizden kayıp gideceksin diye çok korkuyordum. Annemle yine görev yerlerimizi değiştirdik. Ben çoğu zaman babamla, o da seninle kalıyordu. Sen annemi görmeden yapamıyordun. Mecbur kalmadığımız sürece yer değişikliği yapmıyorduk.  Annem aradı, hoca benimle konuşmak istiyormuş.  2 gün sonra yeniden yer değiştirdik annemle. Ender rastlanan bir mitokondrial hastalık (MNGIE) olabileceğini düşündüklerini ama bunun sadece bir olasılık olduğunu söyledi. Alınan kan örneği ile genetik laboratuvara gitmemi istedi. Sonucu hemen çıkmıyormuş. Bunun dışında kolposkopi (kadın hastalıkları için) yapıldı o gün ve kolonoskopi / endoskopi için yeniden gün ayarlanacağını söyledi. Endoskopinin zaten yeni yapıldığını ve biyopside bir şey çıkmadığını söyledim. Alınan bölgeye göre sonuçta değişiklik olabileceğini ve bu yüzden tekrarlanmasında fayda olduğunu söyledi. Uyutulacaksa eğer aynı anda yapılmasında sorun olmayacağını, anneme bu durumu anlatacağımı söyledim. Endokrinoloji ile görüşüleceği gereken tetkiklerin yapılacağını söyledi. Nöroloji olarak bizim yapabileceğimiz bir şey kalmıyor, iç hastalıklarına sonrasında göndereceklerini söyledi. Hocadan rica ettim. Oraya geçmeden bir gün, izin verirlerse seni eve götürüp banyo yaptırmak istediğimi. Tabii ayarlarlar, belli saat aralığında gider gelirsiniz dedi. Çok sevindim. Cuma günü uygun denildi ve hemen plan yapmaya başladım. Abimi aradım, cuma için iş yerinden izin alsın ve sizi alıp benim eve getirsin diye. Belki bu sana iyi gelecekti. Ev ortamı belki sana biraz olsun umut verebilecekti. Babamı bir şekilde görebilirsen belki yeniden yüzün gülecekti. Çok sevinmiştim.

    Alınan kanı Ümraniye’de bir genetik laboratuvara bıraktım.   Sonucunun çıkması 1 ayı bulur dediler. İçimden dedim ki “Acaba bizim o kadar vaktimiz olacak mı?” O gece de yanında kaldım. Ertesi gün iç hastalıklarına sevkin yapıldı. Asistan doktora sordum, “Peki bizim yarın için ayarladığımız izin ne olacak diye”, “İç hastalıkları doktorlarıyla artık görüşün” dedi. Hiç bitmiyordu sorunlar. Sürekli çabalamaktan çok yorulmuştum. Gittim iç hastalıklarındaki asistan doktorla görüşmeye, durumu anlattım ve bu izine çok ihtiyacımız olduğu söyledim. Çok şükür kabul etti, gerekli izin belgesini hazırladı. Akşam en geç 20.00’de orada bulunmazsak tutanak tutulacağını söyledi. “Tamam, merak etmeyin” dedim. O gece de kaldım senin yanında. Sen bu süreçte burundan verdiğim mamayı fazlasıyla kusuyordun ve hiçbir şekilde tolere edemiyordun. Yani burnundaki sonda seni beslemiyordu. Hatta ve hatta o gece uyurken bir anda öyle şiddetli kustun ki, o anda uyanıp kalkmama rağmen yetişemedim. Üstün başın kusmuk oldu. Üstünü değiştirdim, temizledim seni elimden geldiğince. Ama artık bunu görmeye dayanacak gücüm kalmamıştı. Annemle sabah konuştuk. Seni bu şekilde görmeye dayanamadığımı ve artık gece yer değişikliği yapmak istemediğimi söyledim. Bencilceydi belki ama sen de zaten hep annemi soruyordun, yanında istiyordun ve sanırım acının en büyük payı da anneme düşüyordu. Ben sürecin takibi için kafamı ve psikolojimi sağlam tutmak zorundaydım.

    Yazının devamı...

    Kardeşim Gülnaz’ın anısına… (2. bölüm)

    Tam bu süreçlerde korona geldi, 11 Martta. Seni görmemiz, doktorlarla iletişim kurmamız tamamen engellendi. Kahrolduk! Sen bizi bekliyordun ve sana bunu anlatabilmek için şansımız da yoktu. Nöroloji kliniğini arayarak, sana bu durumu yazarak anlatmalarını rica ettim. Başka türlü anlaman mümkün değildi çünkü. Bu şekilde aklımız hep sende ama seni göremeden yaklaşık 8 gün geçti. Sen o günlerde ne çok korkmuşsun meğer “Beni burada bırakıp gittiler, terk ettiler” diye düşünmüşsün. Nerden bilecektin korona diye bir virüsün bütün hayatı felç ettiğini… Sonradan anlattın bize, biz gelmeyince yaşadığın korkuyu…

    Aradılar bir gün, “Servise çıkarıyoruz, bir refakatçi gelsin ama refakatçi değişikliği, giriş çıkışlar yasak” dediler. Annemi arayıp müjdeyi verdim ve hemen görüntülü konuşabilmek için almış olduğum akıllı telefona bir de hat aldım. Abim, annemi ve Alzheimer olan babamı alıp hastaneye getirdi. Orada buluştuk ve annemi içeriye, senin yanına gönderdik. “Ohhh be şükür, artık yalnız kalmayacak yanında annem var ” dedik. Babamı da alıp bana getirdik. Babam tamamen bakıma muhtaç olduğu için bu süreçte bakımını ben üstlenmek durumunda kaldım. Tek dileğim senin iyileşmendi.

    Her gün sabah akşam görüntülü konuştuk. Babamla beni her gördüğünde yüzün gülüyordu. Git gide iyiye gidiyordun. Sonra babam hastalandı. “Eyvah” dedim, “Babama koronavirüsü mü taşıdım yoksa!” Şimdi hiç zamanı değildi. Ambulansı aradım, ateşi yüksekti, hiç hareket edemiyordu. Acile götürdük,   “Zatürre, akciğerde de ciddi emboli var” dediler ve yatırdılar. Koronanın en şiddetli olduğu dönemdi ve bu yüzden refakatçi almadıklarını söylediler. Çok üzüldüm. Babamın bilinci yoktu ve kendi ihtiyaçlarını karşılayamazdı. Ayağa kalktığında düşme ve kalça kemiğini kırma olasılığı çok yüksekti. Başta senden sakladık bunu ama sonra görüntülü aramada babamı hiç göremediğin ve sorduğun için söylemek zorunda kaldık. Çok endişelendin. Kendini unuttun, babamın derdine düştün. Neyse ki babam günden güne iyiye gidiyordu. Bu süreçte aldığın IVIG tedavisi sana iyi gelmişti ve beynindeki enfeksiyon biraz küçülmüştü. Taburcu ettiler seni. 3 haftalık kabus gibi süreç sona erdi diye düşündük. Sonunda evde, gözümüzün önünde olacaktın. Babam da 10 gün yattıktan sonra taburcu oldu ve hemen aldık babamı, senin yanına, doğup büyüdüğümüz ve senin annemlerle yaşadığın Kartal’daki evimize getirdik. Sonunda kavuşmuştunuz. Çok mutlu olmuştun babamı görünce, babama çok düşkündün. Her sabah uyanınca yanına gittin, babamın koluna girip onu yürüttün, yemeğini yedirdin. Kendin daha tam iyileşmemiştin oysaki. Babamla ilgilenmek sana iyi geliyordu.

    Sonra birden kolunda hissizlik ve hareketsiz başladı. Ben kendi evimde, Şişli’deydim. Tam da yasakların başladığı günlerde! Ambulansı aradık, hastaneye götürmelerini istedik ama götüremeyeceklerini söylediler. Başka bir devlet hastanesinin aciline götürdüler. Orda yapılan MR, BT, kan tahlili sonrası “Bizlik bir şey yok, başka yere götürün” dediler. Fakat ambulans hiçbir şekilde belirttikleri yere götürmüyordu. Dönüşte bir taksi bile yoktu eve dönmek için, yasaktı! Saatlerce, gece yarısına kadar o halde hastane acilinde mahsur kaldınız. Sonra çalışanlardan biri, sağ olsun, sizi eve bıraktı. Ertesi gün nereyi aradıysak da bir türlü söyledikleri hastaneye gitmek için çözüm bulamadık.  Hafta sonu olduğu için beklemek zorunda kaldık. O günlerde 15-20 dk’da bir nöbet geçirmeye de başlamıştın. Yüzün sağa doğru anlamsız şekilde dönüyor, bu esnada sağ elin de titreyip büzülüyordu. Pazartesi yasak kalkınca hemen seni arkadaşım ve annemle beraber acile götürdük. “Nöbet geçirmesi normal, nöbet ilacı başlayalım” dediler. Akşam olduğu ve eczaneler kapandığı için tüm nöbetçi eczaneleri arayarak sonunda bulduk ilacı, aldık, içirdik ve çok şükür nöbetlerin kesildi. Ama hala sağ kolunda uyuşukluk, ağrı ve elinde yamukluk vardı. Bu sırada sana verdikleri evde yapman gereken fizik tedavi hareketlerini her gün düzenli olarak yapıyordun. Bir an önce iyileşmek istiyordun. Senin bu azmini gördükçe içim umutla doluyordu. Süreç biraz uzun olacaktı ama git gide iyiye gidecektin. En azından biz öyle sanmıştık. Sonra ayak ve bacak ağrısı, hissizliği başladı. “Ayağım karıncalanıyor” diyordun. Annem her gün bir kovaya sıcak su koyup, sağ bacağını ovalıyordu. Azıcık da olsa rahatlatıyordu bu seni. Bu da geçer elbet dedik. Kol ağrın da nerdeyse geçmişti. Saçların çok dökülüyordu. Tedavinin etkisiydi belki, belki de hastalığının... Avuç avuç saç topluyorduk saçlarını tararken. Ne de çok severdin saçlarını, ne çok özen gösterirdin saçlarına…

    Bayram öncesinde annemlere gittim tatil diye. Yanınızda kaldım. Bu sürede az da olsa yemek yemeye başlamıştın ve hastanede verdiği 5 kilonun 2-3 kg’ını geri almıştın. Çok sevinmiştin. Zaten 155 boyunda 40 kg idin. Önceden de yemek yemeyi çok sevmezdin. Fakat sonra ara ara olan bulantın ve kusman, çok şiddetli ve sık olmaya başladı. Bir anda yemek yemeyi tamamen bıraktın, su bile içemez oldun. O kadar çok kusuyordun ki annemle dehşete kapıldık. Kusmaktan hiç halin kalmayınca, yine bir yasak günü ambulansı aradık ve yine hastaneye götürmelerini istediğimiz halde başka bir devlet hastanesi aciline götürdüler. Geceyi ikimiz orda geçirdik. Ve yine “Bizlik bir şey yok, başka hastaneye götürün” dediler. Biz de istiyoruz ama götüren yok ki! Aynı şeyi tekrar tekrar yaşamaktan çok bunalmıştık. Elimiz kolumuz bağlandı. Bu şekilde pazartesiyi bekledik ve yasak kalkar kalkmaz seni götürdük. İlk defa doktorumuz Reyhan Hanım ile görüşme ve konuşma fırsatı buldum. Kendisine durumu anlattım, yapılan son MR ve BT’yi gösterdim. Sağ gözün de düzgün görmüyordu artık ve sağ tarafın sürekli kapılara, duvarlara çarpıyordu. Meğer beynindeki enfeksiyon ilerlemiş, görme noktası da etkilenmiş. “Kusmaları normal değil, tekrar yatıracağız” dedi doktor. En çok merak ettiğim ama bir türlü dillendiremediğim o soruyu sordum sonunda: “ Doktor Hanım, hayati tehlikesi var mı?” “Hayır” dedi. Bu hastaların belli aralıklarla sorunlar yaşadığını, baskılayıcı tedaviler uygulanarak senelerce hastaların takibinin yapıldığı söyledi. Altında yatan sebep henüz bulunamamıştı. Bazen 5 yıl sonra bir kanser bulunabilirmiş. Yani 5 yıl sonra gelen bir kanserin sonucu olabiliyormuş beyin enfeksiyonları. Duyunca çok şaşırmıştım. “Demek ki bundan sonraki süreçte ara ara tekrarlanan sonuçlarda kanseri araştıracaklar” dedim içimden.

    3 gün sonra, 4 Haziran’da hastaneden aradılar. “Serviste yer var, refakatçi ile beraber hastayı getirebilirsiniz” dediler. Yine annemle kardeşimi hastaneye bıraktıktan sonra, babamı benim eve yani Şişli’ye getirdik. Artık güvenli yerdeydin, doğru adreste, emin ellerde. Tekrar IVIG tedavisi yapıldı, ağızdan beslenemediğin için, damardan beslemeye başladılar seni. Yeniden belden omurilik sıvısı alındı ve testler yapıldı. Bu defa kanser araştırması için dış hastanede PET çekimi ayarlandı. PET sonucunda kanser bulunamadı ama bazı bölgelerde tutulumlar mevcuttu. Bu bölgelerin araştırılması için yine birçok tetkik yapıldı, ambulans ile dış hastanelere her gün götürülüp getirildin.  Bana bunu gözlerini kocaman açarak, tıpkı bir çocuk gibi heyecanlanarak anlatmıştın hastanenin bahçesinde. “Biliyor musun, her gün ambulans geliyor beni alıyor başka hastaneye götürüyor, sonra da getiriyor” diye.  Ağızdan hala beslenemiyordun ve kusman hiç kesilmiyordu.

    12 Haziran günü annemi odadan çıkartıp, 3-5 kişi birden zorla, yatağa bağlayarak burnuna beslenme sondası takmışlar! Annem çığlıklarını duymuş, içi parçalanmış. “Ne yapacaklarını, nasıl yapacaklarını bilmiyordum” demişti bana. Annemi odaya aldıklarında hala bağlı şekilde çığlıklar atıyormuşsun. Annem görüntülü aradı ve ağlayarak anlattı bunu bana. Arkada ise sen çığlıklar atıp ağlıyordun. “Çıkartttttııınnnnn!” diye… Seni o halde görmek, bana ilk gecemizi hatırlattı ve anneme dedim ki “Çıkartın anne, bu kadar işkenceye lüzum yok.” Sonra zaten ellerin çözülünce kendin çekip çıkarmışsın. Çok fazla ajite olmuştun ve anneme, bana, herkese çok öfkeliydin. Sakinleştirici ile zar zor uykuya dalabilmişsin.

    Eskisi gibi görüntülü arayıp konuşma isteğin de kalmamıştı artık… “Artık bu hastanede kalmak istemiyorum” diyerek ağladın bir gün telefonda. Hastalığın o kadar karmaşıktı ki başka hastaneye yatırmamız mümkün değildi. Tekrar başa dönmek zaman kaybıydı ve başka hastaneler de zaten kabul etmiyordu. Sonra yine dış hastanede endoskopi ve kolonoskopi yapıldı. Kolonoskopi gaita varlığı sebebiyle tamamlanamamıştı. Bu esnada seninle güzelce konuşup, seni ikna ederek burnuna yeniden beslenme sondası takmışlar. Bu defa ajitasyon yaşamamıştın çünkü seninle insan gibi konuşarak bu uygulamayı gerçekleştirmişler. Kollarını bağlayarak ve korkutarak değil!

    Birkaç gün sonra (22 haziran) artık nörolojik açıdan kusma ve kilo kaybına sebep bir şey olmadığı için, PET sonucundaki tutulumları inceleyip varsa kanseri bulmaları için tam teşekküllü bir hastaneye sevk edildin. Sabahtan akşama kadar hastanenin acilinde o halde beklettiler sizi. Boş oda yokmuş! Sevk gözükmüyormuş vs vs. Koah, şeker, tansiyon ve kalp hastası olan annem, korona günlerinde, tüm gün aç, bir sürü eşya ile sürekli kusan kızıyla acilde kalakalmıştı. Uzun uğraş ve bekleyiş sonunda, iç hastalıkları bölümüne yatışın yapıldı. Böylece yeni bir süreç daha başlamış oldu…

    Yazının devamı...

    Kardeşim Gülnaz’ın anısına…

    Böyle başladı her şey… Bir anda… Ambulansı aradım hemen ve koşarak geldim yanına, hastaneye. Konuşamıyordun. Çok paniklemiştin, ağlıyordun. Kelimeler düzgün çıkmıyordu ağzından. Sakinleştirici iğne yaptılar. Beyin MR’ı, tomografi, kan tahlili derken dedi ki Asistan Nörolog “nörolojik bir şey yok, psikiyatri polikliniğinden randevu alın.” “Nasıl yani” dedim. “Konuşamıyor kardeşim, evet son 1 aydır çok üzüldü çok ağladı ama zaten psikiyatriye ve psikologa gidiyordu ve ilaçlarını kullanıyordu.”

    “Psikolojik, bizlik bir şey yok!” dediler.

    “Olmaz öyle şey, çok saçma” dedim abime, aldık hemen ruh ve sinir acile götürdük. Acildeki doktor “Sadece psikolojik olduğunu düşünmüyorum, nörolojik de olabilir. Bu gece müşahede altında kalması gerek” dedi. İçim biraz rahatladı. Ama sonra hayatımın en kabus gecesini yaşadım. Sen konuşamadın, tuhaf davranmaya başladın. Ajite oldun, gitmek istedin. Ardı ardına sakinleştirici iğne yapıldı ve birden yüzün kaymaya başladı. Kafan 360 derece dönmeye. Ben panikleyip bağırdım. Ağzından köpükler çıkarmaya ve daha önce hiç duymadığım korkunç sesler çıkarmaya başladın. Ben bağırdım, oradakiler çok sakin şekilde yüzüme baktılar. Sonra beni dışarı çıkarttılar. “Nöbet geçiriyormuşsun, normalmiş. Bu kadar panikleyip bağırmama ne gerek varmış… Ben seni hiç yüzün yamulurken görmemiştim ki!.. Gece yarısı hastane bahçesine çıktım ve hıçkırıklara boğularak ağladım. Annem sürekli arayıp seni soruyordu, ona ne diyeceğimi bilemedim. Şoktaydım. Sonra tekrar girdim içeri, sen yine ajite şekilde gitmek isteyince yine sakinleştirici iğne yapmak istediler. İzin vermediğin için seni bağlamak zorunda olduklarını söylediler. Ne yapacağımı şaşırdım. Annemi arayıp soramadım. Peki demek zorunda kaldım, kendimi çok kötü hissederek. Güvenliklerle birlikte 3-4 kişi seni odaya götürdü zorlayarak. Sen direndin, çığlıklar attın, ağladın. Ben de kapının önünde ağladım. Bağladılar seni yatağa. Sakinleştirici iğne yaptılar bilmem kaçıncı kez… Bütün gece ellerin ve ayakların yatağa bağlı şekilde kıvranarak çığlıklar attın, ağladın… Ben de kapının dışında, bekleme salonunda tüm gece ağladım. Bu nasıl bir şeydi. Dünyam tersine döndü. Ben böyle bir acı görmedim. Kahroldum. Annem aradığında artık hıçkırıklarımı tutamadım ve ona da söylemek zorunda kaldım. Gelmekte ısrar etti ama kesinlikle olmaz dedim, engel oldum gelmesine. Ben bile dayanamazken çığlıklarına, annem nasıl durabilirdi.  Bu şekilde hayatımın en zor gecesini geçirerek sabah oldu.

    Sonra seni çözdüler ve güvenlik eşliğinde psikiyatri kliniğine götürdüler. Eşyalarını, ayakkabılarını bana verdiler ve “10 gün görüşme ve telefon yasak” dediler. Neye uğradığımı şaşırdım. “O tuvalete bile gidemez bu halde” dedim. “Biz hallederiz” dediler. Kliniğin asistan doktoru ile görüştüm. “Nörolojik bir şey olabilir, lütfen bunu özellikle araştırın” dedim. “Merak etmeyin nörologlarımız da var, araştıracağız” dedi.

    Anneme gittim, yol boyunca ağlayarak. Bir taraftan gece boyunca yaşadıklarımızı düşünerek, diğer taraftan seni bağlamalarına müsaade ettiğim için büyük bir vicdan muhasebesi yaparak kahroldum. Annem beni o halde görünce iyice panikledi. "Ben kızıma gidicem, görücem onu" dedi. "Göstermiyorlar anne" dedim. "Olsun gidicem, bahçede de olsam, orda yanında olucam belki gösterirler" dedi. Ana yüreği işte…

    Yedek temiz kıyafet, terlik aldık gittik. Göstermediler tabii… Hasta bakıcıyı tembih ettik, ona göz kulak ol diye… Ve annemin evine geri döndük. Tanıdığım kim varsa yardım edebilecek, ilgilenip bilgi alabilecek herkesi aradım. O gece acaba ne halde, ne yapıyor diye düşünerek sabahı zor ettik. Sabah doktordan telefon geldi, “Nörolojik bir şey olduğunu düşünüyoruz, nöroloji kliniğine sevk edebiliriz” dedi. “Ohhh beee, doğru adrese gidecek artık” dedim içimden. “Gelebilir miyiz, görebilir miyiz” diye sordum. “Hayır” dedi. Ertesi gün annem “Yine gidelim, dayanamıyorum, bahçeden de olsam belki yüzünü görebilirim” dedi. Abim, annem ve ben gittik. Psikiyatri kliniğinde yoktu. “Nöroloji yoğun bakıma alındı” dediler. Hemen oraya gittik. Yoğun bakım denilince çok ürktük, neden yoğun bakım diye. Normalde ziyaret saatleri çok kısıtlı ve sadece 1 kişiye müsaade ediliyordu. İlk gün olduğu için üçümüzün de tek tek görmesine müsaade ettiler. Bizi görünce ağladın sonra da sevindin. Ajitasyonun azalmıştı. “Bana ne oldu?” diye sormaya çalışıyordun ama kelimeler ağzından çıkamıyordu bir türlü. Öncesinde de var olan işitme bozukluğuna bir de anlama bozukluğu eklenmişti. Çocuk gibiydin. Yazarak iletişim kurmayı denedik. Eline verdim kalemi ve  ufak bir defteri… Karalamaya başladın kendi adını, bizim adlarımızı… Bazen düzgün yazdın, bazen ise harfleri yanlış yazdın. Buna şükür dedim. En azından bilinci yerinde, ajite değil. Doktorla konuştuk. “Beyin ensafalit” dedi. Yani beyninde enfeksiyon varmış. Nereden geldi, nasıl oldu bilmiyoruz.. Böylece başladı hayatımızdaki yoğun koşturma, hastane ve araştırma dönemi…

    Yazının devamı...

    FODMAP diyeti nedir, nasıl yapılır?

    FODMAP, tahıl ve baklagil gibi bazı besinlerde bulunan karbonhidrat türleridir. Yapılan çalışmalar FODMAP ile gaz, şişkinlik, mide ağrısı, ishal, kabızlık gibi sindirim semptomları arasında güçlü bir bağ olduğunu gösterir.

    Düşük FODMAP diyetleri, yaygın sindirim bozuklukları olan birçok kişide kayda değer fayda sağlayabilir.

    Bu makalede, FODMAP ve düşük FODMAP diyeti hakkında sizlere detaylı bilgi vermek istiyorum.

    FODMAP “fermente edilebilir oligo-di-mono-sakkaritler ve polioller” anlamına gelir. Bunlar sindirime dirençli kısa zincirli karbonhidratlardır. Kan dolaşımı tarafından emilmek yerine bağırsak bakterilerinizin de bulunduğu bağırsağınızın uç bölgesine ulaşırlar. Bağırsak bakterileriniz bu karbonhidratları yakıt için kullanarak hidrojen gazı üretir, bu da hassas bireylerde sindirim semptomlarına sebep olur. FODMAP'ler ayrıca bağırsağınıza sıvı çekerek ishale neden olabilirler. Herkes FODMAP'lere duyarlı olmasa da, irritabl bağırsak sendromu (IBS) olan insanlar arasında çok yaygın görülen bir durumdur.

    FODMAP'ler genel olarak şunlardır:

    • Fruktoz: Birçok meyve ve sebzede basit şeker olarak bulunur. Ayrıca sofra şekerinin yapısında ve şeker ilavesi olarak da kullanılır.
    • Laktoz: Süt ve süt ürünlerinde bulunan bir karbonhidrattır.
    • Fruktanlar: Buğday, çavdar ve arpa gibi tahıllarda bulunur.
    • Galaktanlar: Baklagillerde büyük miktarda bulunur.
    • Polioller: Ksilitol, sorbitol, maltitol ve mannitol gibi şeker alkolleridir. Bazı meyve ve sebzelerde bulunurlar ve genellikle tatlandırıcı olarak kullanılırlar.

    FODMAP'lerin çoğu bağırsaklardan değişime uğramadan geçerler. Sindirime tamamen dirençlidirler ve diyet lifi olarak işlev görürler. FODMAP'ler kalın bağırsağa ulaştığında bağırsak bakterileri tarafından fermente edilir ve yakıt olarak kullanılırlar. Yine diyet lifleri, bağırsaklardaki dost bakterilerinizi besler. Dost bakteriler metan gazı üretme eğilimindeyken, FODMAP'ler ile beslenen bakteriler gaz, şişkinlik, mide krampları, karın ağrısı, ishal ve kabızlığa yol açabilecek başka bir gaz türü olan hidrojen üretirler. Bu semptomlar, karın şişkinliğine neden olan sindirim sistemi bozukluğunun bir sonucudur.

    Düşük FODMAP diyeti gaz, şişkinlik, karın ağrısı, ishal ve kabızlık sorunları yaşayan İrritabl Bağırsak Sendromu (IBS) hastalarında araştırılmıştır. IBS'nin iyi tanımlanmış bir nedeni yoktur ancak diyetin önemli bir etkisi olabileceği iyi bilinmektedir. Stres de IBS’de önemli bir faktör olabilir.

    Bazı araştırmalara göre, IBS'li kişilerin yaklaşık %75'i düşük FODMAP diyetinden fayda sağlamıştır. Çoğu durumda semptomlarda büyük düşüşler ve yaşam kalitesinde iyileşmeler görülmüştür. Ayrıca Crohn hastalığı ve ülseratif kolit gibi inflamatuar bağırsak hastalıkları (IBD) olan kişiler için de düşük FODMAP diyetinin yararlı olabileceğine yönelik öneriler bulunmaktadır.

    • Meyveler: Elma, elma püresi, kayısı, böğürtlen, kiraz, konserve meyve, hurma, incir, armut, şeftali, karpuz

    • Tatlandırıcılar: Fruktoz, bal, yüksek fruktozlu mısır şurubu, ksilitol, mannitol, maltitol, sorbitol

    • Süt ürünleri: Süt (inek, keçi ve koyun), dondurma, yoğurt, krema, yumuşak ve taze peynirler (ricotta vb.), peynir altı suyu ve whey protein takviyeleri

    • Sebzeler: Enginar, kuşkonmaz, brokoli, pancar, Brüksel lahanası, lahana, karnabahar, sarımsak, rezene, pırasa, mantar, bamya, soğan, bezelye, arpacık soğanı

    • Baklagiller: Fasulye, nohut, mercimek, barbunya fasulyesi, soya fasulyesi

    • Buğday: Ekmek, makarna, kahvaltılık gevrekler, tortilla ekmeği, waffle, kraker, bisküvi

    • Diğer tahıllar: Arpa ve çavdar

    • İçecekler: Bira, şarap, yüksek fruktozlu mısır şurubu içeren içecekler, süt, soya sütü, meyve suları

    Eliminasyonda amaç FODMAP besinleri tamamen ortadan kaldırmak olmamalıdır. Çünkü bu şekilde beslenmek oldukça güçtür. Bu tür karbonhidratları en aza indirmenin sindirim semptomlarını azaltmak için yeterli olduğu düşünülmektedir.

    Düşük FODMAP diyetinde yiyebileceğiniz çeşitli sağlıklı ve besleyici besinler şunlardır:

    • Etler, balık ve yumurta

    • Tüm yağlar

    • Çoğu bitkiler ve baharat

    • Yağlı tohumlar: Fındık, badem, kaju, yer fıstığı, çam fıstığı, susam (Antep fıstığı hariç)

    • Meyveler: Muz, yaban mersini, greyfurt, üzüm, kivi, limon, lime, mandalina, kavun, portakal, ahududu, çilek

    • Tatlandırıcılar: Akçaağaç şurubu, stevia

    • Süt ürünleri: Laktozsuz süt, sert peynirler

    • Sebzeler: Biber, havuç, kereviz, salatalık, patlıcan, zencefil, yeşil fasulye, kale, lahana, marul, Frenk soğanı, patates, turp, ıspanak, taze

    soğan (sadece yeşil), kabak, tatlı patates, domates, şalgam

    • Tahıllar: Mısır, yulaf, pirinç, kinoa

    • İçecekler: Su, kahve, çay

    Ancak bu listelerin kesin ya da eksiksiz olduğunu düşünmeyin. Burada listelenmeyen, düşük ve yüksek FODMAP'li besinler de olabilir. Kaçınılması gereken yiyecekleri tolere edebileceğiniz gibi düşük FODMAP'li bir besini yediğinizde sindirim semptomları da yaşayabilirsiniz. Yani kişiden kişiye farklılıklar görülebilir.

    Yüksek FODMAP besinleri birkaç hafta boyunca tamamen ortadan kaldırmanız önerilir. Sorunlarınızın nedeni FODMAP'ler ise birkaç gün gibi kısa bir sürede rahatlama yaşayabilirsiniz. Birkaç hafta sonra bu besinlerden bazılarını teker teker yeniden ekleyebilirsiniz. Bu şekilde hangi besinlerin semptomlarınıza neden olduğunu belirlemeniz mümkündür. Belirli bir besinin sindiriminizi bozduğunu görürseniz, beslenmenizde kalıcı olarak bu besinden kaçınabilirsiniz.

    FODMAP besinlerin çoğu oldukça sağlıklı kabul edilir ve bazı FODMAP'ler sağlıklı bağırsak bakterilerinizi destekleyen sağlıklı prebiyotik lifler olarak işlev görürler. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli konu, bunun bir zayıflama diyeti olarak algılanmaması ve bu tür karbonhidratları tolere edebilen insanların FODMAP besinlerden kaçınmaması gerektiğidir.

    Düşük FODMAP diyetine başlamak ve kendi başınıza uygulamak zor olabilir. Bu nedenle, bu konuda size yardımcı olabilecek bir diyetisyenden yardım almanızı öneririm. 

    Yazının devamı...

    Mindful eating (yeme farkındalığı) nedir?

    “Mindful Eating”, kilo kaybına yardımcı, tıkanırcasına yemeyi azaltan ve kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayan bir yöntemdir. Bu yazımızda yeme farkındalığının ne olduğunu, nasıl yapıldığını ve başlamak için ne yapmanız gerektiğini açıklayacağım.

    Mindfulness (farkındalık), duygusal ve fiziksel hislerinizi tanımanıza ve bunlarla başa çıkmanıza yardımcı olan bir meditasyon şeklidir. Mindful Eating de bu Budist kavramın üzerine kuruludur. Yeme bozuklukları, depresyon, anksiyete ve besinlerle ilgili çeşitli davranışlar dahil olmak üzere birçok durumu tedavi etmek için kullanılır. Yeme farkındalığı, yemek yerken tüm dikkatinizi deneyimlerinize, isteklerinize ve fiziksel ipuçlarına vermekle ilgilidir.

    Mindful Eating temel olarak şunları içermektedir:

    • Yavaş ve dikkati dağıtmadan yemek
    • Fiziksel açlık ipuçlarını dinlemek ve sadece doyana kadar yemek
    • Yemek yemek için gerçek açlık ile gerçek olmayan açlığı tetikleyici unsurları ayırt etmek
    • Renkleri, kokuları, sesleri, dokuları ve lezzetleri fark ederek duyularınızı harekete geçirmek
    • Suçluluk ve besinlerle ilgili kaygı ile başa çıkmayı öğrenmek
    • Genel sağlık ve iyilik halini korumak için yemek yemek
    • Yiyeceklerin duygularınız ve kişiliğiniz üzerindeki etkilerini fark etmek
    • Yemeğinizden memnun olmak

    Yemek yemeye bu şekilde yaklaşarak, besinlerle olan ilişkinizde geliştirmiş olduğunuz otomatik düşünceleri ve reaksiyonları daha bilinçli, daha sağlıklı yanıtlarla değiştirmenizi sağlayabilirsiniz.

    Günümüzün hızlı temposu, bol miktarda yiyecek seçeneği sunarak bizleri cezbediyor. Dahası, yemek yerken dikkatimiz dikkat dağıtıcı unsurlar olarak adlandırabileceğimiz televizyonlara, bilgisayarlara ve akıllı telefonlara kayıyor. Bu sebeple yemek yemek, genellikle hızlı bir şekilde yapılan akılsız bir davranış biçimi haline geldi. Normalde beynin doygunluğu anlaması 20 dakikaya kadar sürdüğünden, hızlı yemek yediğimizde sinyal beyinden henüz gelmediği için aşırı yemek yememize neden oluyor.
    Dikkatli bir şekilde yiyerek dikkatinizi geri kazanır ve yavaşlarsanız, otomatik yemeyi bırakıp bilinçli yemeyi sağlayabilirsiniz. Bu şekilde fiziksel açlık ve doluluk/doygunluk ipuçlarını daha iyi tanıyarak duygusal ve gerçek fiziksel açlığı birbirlerinden ayırt edebilirsiniz. Aynı zamanda aç olmadığınız halde yemek yeme isteğine sebep olan tetikleyiciler hakkındaki farkındalığınızı da arttırabilirsiniz.

    Ne yazık ki kilo verme programlarının çoğu sürdürülebilir olmadığı için uzun vadede işe yaramamaktadır. Kilo veren kilolu bireylerin yaklaşık %85'i birkaç yıl içinde ilk kilolarına geri döner veya daha fazla kilo alırlar. Aşırı yeme, duygusal yeme, dışarıda yeme ve iştah artışına yanıt olarak yeme kilo alımı ve başarılı kilo kaybından sonra kilo geri alımı ile bağlantılıdır. Yine kronik olarak strese maruz kalmak da aşırı yeme ve obezitede büyük rol oynayabilir

    Çalışmaların büyük çoğunluğu, yeme farkındalığı ile yeme davranışlarını değiştirmenin ve stresi azaltmanın kilo vermeye yardımcı olduğu konusunda hemfikirdir.

    6 haftalık ‘Mindful Eating’ seminerine katılan ve 12 hafta boyunca takip edilen kilolu bireylerde ortalama 4 kg kadar kilo kaybı görülmüştür. Yine 6 aylık bir seminerde bireyler ortalama 12 kg vermiş ve takip eden 3 ay boyunca da verdikleri kiloyu geri almamışlardır. Yemekle ilişkili olabilecek olumsuz duygularınızı farkındalık, gelişmiş öz kontrol ve olumlu duygularla değiştirmeniz mümkündür. İstenmeyen yeme davranışları ele alındığında, uzun süreli kilo verme başarı şansınız da artar.

    Mindful Eating’in tıkanırcasına yeme için etkili bir tedavi olmasının yanı sıra şu durumları da azalttığı gözlemlenmiştir;

    • Duygusal yeme: Üzüldüğümüzde veya kendimizi ödüllendirmek için yemek gibi belirli duygulara yanıt olarak yeme eylemidir.

    • Dışarıda yeme: İştahın görme veya koku gibi çevresel faktörlerden dolayı artmasıyla (gerçekten aç değilken gelen kokuların sizi etkilenmesi gibi) yemek yeme isteğinin artmasıdır.

    Bu gibi sağlıksız yeme davranışları, kilolu olan kişilerde en sık görülen davranışsal sorundur. Yeme farkındalığı, size bu dürtülerle nasıl başa çıkabileceğinizi öğretir.

    Bilinçli farkındalık için bir dizi egzersiz ve meditasyona ihtiyaç vardır. Birçok kişi bilinçli farkındalık ve/veya yeme farkındalığı için yapılan seminerlere katılır.

    Başlangıç için yemek yerken dikkat etmeniz gereken basit ama etkisi güçlü bazı yöntemler şunlardır:

    • Daha yavaş yemek yiyin ve yerken de acele etmeyin.
    • Yediğinizi iyice çiğneyin.
    • Televizyonu ve telefonunuzu kapatarak dikkat dağıtıcı unsurları ortadan kaldırın.
    • Sessiz ortamda yemeğinizi yiyin.
    • Yiyeceklerin sizi nasıl hissettirdiğine odaklanın.
    • Doluluk (doygunluk) hissi geldiğinde yemek yemeyi bırakın.
    • Kendinize neden yediğinizi, gerçekten aç olup olmadığınızı ve seçtiğiniz yemeğin sağlıklı olup olmadığını sorun.

    Başlangıç olarak, odaklanmak için hergün bir öğünü seçin. Farkındalık bir süre sonra doğal olarak gelişmeye başlayacaktır. Daha sonra bu alışkanlıkları daha fazla öğün üzerinde uygulamaya çalışın.

    Yazının devamı...

    Gece uyanıp su içmek yağ yapar mı?

    Bugün sizlere yine bilimsel bir makale çevirisi yapmayı düşünürken ve hatta yazmaya başlamışken, sonra yazdıklarımı silip spontan bir şekilde aklımdan geçenleri sizlerle paylaşmak istedim.

    Söz konusu diyet olunca he rgün karşımıza yeni bir zayıflama trendi, mucizevi bir besin, daha önceden hiç duymadığımız yeni bir kavram ortaya çıkıveriyor. Ben bile çoğu zaman danışanlarımdan öğreniyorum sosyal medyada veya televizyonda paylaşılan yeni yeni formülleri!

    İnsanlar duydukları her kolay zayıflama yöntemine inanmak istiyor, sihirli bir formül bulunmuş gibi umutlanıp bir hevesle gelip bize soruyorlar. Ya da kilolu olmalarının aslında yediklerinden kaynaklanmadığını, yaptıkları basit bir hata yüzünden aslında böyle olduklarını düşünmek istiyorlar.

    Ben yazmaya başlarken çalıştığım merkezdeki asistan gelip “Gece uyanıp su içmek yağ yapıyormuş. Ben bazen uyanıyorum susadığım için su içip tekrar yatıyorum. Bu yüzden mi kilo veremiyorum?” diye sordu mesela.. Su, dünyanın ve vücudumuzun büyük yüzdesini oluşturmuşken, kalorisi olmayan en faydalı içecek iken kimbilir kimler ilgi çekmek için böyle bir şeyi uydurdu bilemiyorum.

    Sosyal yaşamda genellikle diyetisyen olduğumu mecbur kalmadıkça söylemek istemiyorum. Neyse ki ünlü bir diyetisyen de değilim, kimse tanımıyor :)

    Ne zaman yeni tanıştığım insanlara diyetisyen olduğumu söylesem “yaaa ben nasıl kilo vereceğim, ne yaparsam yapayım bi türlü kilo veremiyorum. Halbuki doğru düzgün bir şey de yemiyorum” deyip başlıyorlar ben sormadığım halde kahvaltıda ne yediklerini anlatmaya... O kadar ezberledim ki yıllar içinde aynı cümleleri...

    Neden çoğunluk bedeninden memnun olmadığında kilo vermek istediği halde ve bunun çok basit bir formülü varken işi yokuşa sürmek ister? Formülü uzaklarda aramaya gerek yok. Çok basit; aldığınız kalori yaktığınız kaloriden fazlaysa kilo alırsınız. Kilo vermek için de tam tersi olmalı.

    Yediklerimizden ve içtiklerimizden.. Nasıl yakıyoruz? Metabolizma hızı, termik enerji (yediklerimizi yakmak için vücudun yaktığı ) ve fiziksel aktivite ile.. Formül bu kadar aslında.. Aldığımız kalori ve fiziksel aktivite tamamiyle bize bağlı.. Metabolizma hızı da genetiğe, cinsiyete (erkeklerin yakma hızı daha hızlı bu yüzden bayanlar, kendinizi eşinizle kıyaslamaktan lütfen vazgeçin), hormonlara (dengesizlik var ise doktora giderek tedavi olun, olabildiğince düzenleyin), vücuttaki kas miktarına (sporla arttırılabilir) bağlı olarak değişebilmektedir. Termik enerji de en çok protein tüketiminde arttığı için hayvansal protein diyetleri hızlı kilo vermede daha etkilidir. Ama sürekli yapılması önerilmez. Çünkü vücudumuzun bitkisel proteinlere, kompleks karbonhidratlara ve sağlıklı olan yağlara da (zeytinyağı, ceviz vs) ihtiyacı var. Tek tip beslenme şeklini hiçbir zaman onaylamıyoruz.

    Yani amacınız sadece zayıflamak olmamalı. Hızlı kilo vermek isteyen insanlar genelde uzun süre başarılı olamıyor ve hayatları sayısını unuttukları diyet denemeleri ile geçiyor. Ya da sağlıksız bir şekilde zayıf kalarak bozuk bir beden algısı ile ruhuna ve ileriki yaşlarına ihanet ediyor. Şişman insan nasıl sağlıksız ise, her zayıf insan da sağlıklıdır anlamına gelmiyor. Bunu bir takıntıya dönüştürmektense hayatımızdaki herşey gibi, beslenme alışkanlıklarını da belli bir dengede sürdürmemiz gerekiyor. Hayat sürekli türlü türlü diyetleri deneyerek geçmez. Ya da bütün diyetisyenleri, doktorları dolaşarak.. Bakış açınızı değiştirmediğiniz sürece bu çemberin içinde dönüp dolaşmaya mahkum olursunuz. Nerede ne var diye sosyal medyada gezinip kendini uzman ilan edenlerin peşinden gidip katıldığınız workshoplar ile kendinizi geçici bir iyilik haline sokarsınız; fakat sorunun kaynağına ulaşamazsınız.

    Günümüzde organik beslenme, içinde katkı maddesi varsa uzak durma, pestisit kalıntısı var diye sebze meyvelerden kaçma, glütensiz beslenme, vegan beslenmeye yönelme oldukça popüler oldu. Sosyal medyada birçok takipçisi olan kişileri tanıdık bu sayede. Peki ne için? Sağlık için değil mi? Bakıyorum beslenme konusunda inanılmaz iddialılar ama kilo sorunları var. Ya da biliyorum ki görünen kısmında sağlıklı beslendiklerini iddia ediyorlar ama Instagram’da görünen bu. Aslında hayat tarzları bu değil. Bazısı ciddi takıntılı evet ama onlar da ruhlarına eziyet edercesine sağlıklı beslenmeye takmış durumdalar. Bu kadar baskı, arkasından mutsuzluk getirir. Stres bence hayattaki en büyük tehlike. Beslenme konusunda da gereğinden fazla takıntı hali kişilerde başarı algısını bozup, sonradan oluşabilecek ataklara sebebiyet verebiliyor. Bir anda kendini kaybedip önüne geleni yeme isteği ya da beraberinde başka türlü takıntıları da edinip birlikte yaşadığı yakın çevresi ile arasında sorunlar oluşmaya başlıyor. Çünkü bu kişiler etrafındakilere de baskı oluşturmaya başlıyor. Her yerde yemek yemeyip, her yemekte kusur arayabiliyorlar.

    Özetle demem o ki; ben bir diyetisyen olarak size şunu tavsiye ederim. Bazı temel konuları hayat tarzı edinin. Örneğin akşam erken yemek, gece atıştırmamak, uyku düzeni, su içmek, şekerli besin ve zararlı içeceklerden uzak durmak gibi.

    Haftada en az 3 gün, mümkünse 6 gün 1 saat kadar yürüyüş veya egzersiz yapın ve stresten olabildiğince kaçın. Etrafınızda sizi olumsuz etkileyen ve sizi sürekli eleştiren insanlar var ise onlardan da kaçarak uzaklaşın :)

    Hayvanları sevin, koruyun, kolayın..

    Sevgiyle kalın..

    Yazının devamı...