GeriGülhan Koca Kardeşim Gülnaz’ın anısına… (2. bölüm)
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Kardeşim Gülnaz’ın anısına… (2. bölüm)

Kardeşim Gülnaz’ın anısına… (2. bölüm)
Abone Ol google-news

Seni her gün sırayla birimiz görmeye geldik. Annem, abim, ablam, ben… Belinden alınan omurilik sıvısından testler yapılmaya başlandı. İlk etapta düşünülen ‘herpes ensefaliti’ için antibiyotik tedavisine başlandı. Sonra test sonucu negatif çıkınca (yani sebebi herpes virüsü çıkmayınca), kortizon tedavisine de başlandı. 5 gün sonra beynindeki enfeksiyon arttığı için kortizon tedavisi kesilip ilik tedavisine (IVIG) başlandı.

Tam bu süreçlerde korona geldi, 11 Martta. Seni görmemiz, doktorlarla iletişim kurmamız tamamen engellendi. Kahrolduk! Sen bizi bekliyordun ve sana bunu anlatabilmek için şansımız da yoktu. Nöroloji kliniğini arayarak, sana bu durumu yazarak anlatmalarını rica ettim. Başka türlü anlaman mümkün değildi çünkü. Bu şekilde aklımız hep sende ama seni göremeden yaklaşık 8 gün geçti. Sen o günlerde ne çok korkmuşsun meğer “Beni burada bırakıp gittiler, terk ettiler” diye düşünmüşsün. Nerden bilecektin korona diye bir virüsün bütün hayatı felç ettiğini… Sonradan anlattın bize, biz gelmeyince yaşadığın korkuyu…

Aradılar bir gün, “Servise çıkarıyoruz, bir refakatçi gelsin ama refakatçi değişikliği, giriş çıkışlar yasak” dediler. Annemi arayıp müjdeyi verdim ve hemen görüntülü konuşabilmek için almış olduğum akıllı telefona bir de hat aldım. Abim, annemi ve Alzheimer olan babamı alıp hastaneye getirdi. Orada buluştuk ve annemi içeriye, senin yanına gönderdik. “Ohhh be şükür, artık yalnız kalmayacak yanında annem var ” dedik. Babamı da alıp bana getirdik. Babam tamamen bakıma muhtaç olduğu için bu süreçte bakımını ben üstlenmek durumunda kaldım. Tek dileğim senin iyileşmendi.

Her gün sabah akşam görüntülü konuştuk. Babamla beni her gördüğünde yüzün gülüyordu. Git gide iyiye gidiyordun. Sonra babam hastalandı. “Eyvah” dedim, “Babama koronavirüsü mü taşıdım yoksa!” Şimdi hiç zamanı değildi. Ambulansı aradım, ateşi yüksekti, hiç hareket edemiyordu. Acile götürdük,   “Zatürre, akciğerde de ciddi emboli var” dediler ve yatırdılar. Koronanın en şiddetli olduğu dönemdi ve bu yüzden refakatçi almadıklarını söylediler. Çok üzüldüm. Babamın bilinci yoktu ve kendi ihtiyaçlarını karşılayamazdı. Ayağa kalktığında düşme ve kalça kemiğini kırma olasılığı çok yüksekti. Başta senden sakladık bunu ama sonra görüntülü aramada babamı hiç göremediğin ve sorduğun için söylemek zorunda kaldık. Çok endişelendin. Kendini unuttun, babamın derdine düştün. Neyse ki babam günden güne iyiye gidiyordu. Bu süreçte aldığın IVIG tedavisi sana iyi gelmişti ve beynindeki enfeksiyon biraz küçülmüştü. Taburcu ettiler seni. 3 haftalık kabus gibi süreç sona erdi diye düşündük. Sonunda evde, gözümüzün önünde olacaktın. Babam da 10 gün yattıktan sonra taburcu oldu ve hemen aldık babamı, senin yanına, doğup büyüdüğümüz ve senin annemlerle yaşadığın Kartal’daki evimize getirdik. Sonunda kavuşmuştunuz. Çok mutlu olmuştun babamı görünce, babama çok düşkündün. Her sabah uyanınca yanına gittin, babamın koluna girip onu yürüttün, yemeğini yedirdin. Kendin daha tam iyileşmemiştin oysaki. Babamla ilgilenmek sana iyi geliyordu.

Sonra birden kolunda hissizlik ve hareketsiz başladı. Ben kendi evimde, Şişli’deydim. Tam da yasakların başladığı günlerde! Ambulansı aradık, hastaneye götürmelerini istedik ama götüremeyeceklerini söylediler. Başka bir devlet hastanesinin aciline götürdüler. Orda yapılan MR, BT, kan tahlili sonrası “Bizlik bir şey yok, başka yere götürün” dediler. Fakat ambulans hiçbir şekilde belirttikleri yere götürmüyordu. Dönüşte bir taksi bile yoktu eve dönmek için, yasaktı! Saatlerce, gece yarısına kadar o halde hastane acilinde mahsur kaldınız. Sonra çalışanlardan biri, sağ olsun, sizi eve bıraktı. Ertesi gün nereyi aradıysak da bir türlü söyledikleri hastaneye gitmek için çözüm bulamadık.  Hafta sonu olduğu için beklemek zorunda kaldık. O günlerde 15-20 dk’da bir nöbet geçirmeye de başlamıştın. Yüzün sağa doğru anlamsız şekilde dönüyor, bu esnada sağ elin de titreyip büzülüyordu. Pazartesi yasak kalkınca hemen seni arkadaşım ve annemle beraber acile götürdük. “Nöbet geçirmesi normal, nöbet ilacı başlayalım” dediler. Akşam olduğu ve eczaneler kapandığı için tüm nöbetçi eczaneleri arayarak sonunda bulduk ilacı, aldık, içirdik ve çok şükür nöbetlerin kesildi. Ama hala sağ kolunda uyuşukluk, ağrı ve elinde yamukluk vardı. Bu sırada sana verdikleri evde yapman gereken fizik tedavi hareketlerini her gün düzenli olarak yapıyordun. Bir an önce iyileşmek istiyordun. Senin bu azmini gördükçe içim umutla doluyordu. Süreç biraz uzun olacaktı ama git gide iyiye gidecektin. En azından biz öyle sanmıştık. Sonra ayak ve bacak ağrısı, hissizliği başladı. “Ayağım karıncalanıyor” diyordun. Annem her gün bir kovaya sıcak su koyup, sağ bacağını ovalıyordu. Azıcık da olsa rahatlatıyordu bu seni. Bu da geçer elbet dedik. Kol ağrın da nerdeyse geçmişti. Saçların çok dökülüyordu. Tedavinin etkisiydi belki, belki de hastalığının... Avuç avuç saç topluyorduk saçlarını tararken. Ne de çok severdin saçlarını, ne çok özen gösterirdin saçlarına…

Bayram öncesinde annemlere gittim tatil diye. Yanınızda kaldım. Bu sürede az da olsa yemek yemeye başlamıştın ve hastanede verdiği 5 kilonun 2-3 kg’ını geri almıştın. Çok sevinmiştin. Zaten 155 boyunda 40 kg idin. Önceden de yemek yemeyi çok sevmezdin. Fakat sonra ara ara olan bulantın ve kusman, çok şiddetli ve sık olmaya başladı. Bir anda yemek yemeyi tamamen bıraktın, su bile içemez oldun. O kadar çok kusuyordun ki annemle dehşete kapıldık. Kusmaktan hiç halin kalmayınca, yine bir yasak günü ambulansı aradık ve yine hastaneye götürmelerini istediğimiz halde başka bir devlet hastanesi aciline götürdüler. Geceyi ikimiz orda geçirdik. Ve yine “Bizlik bir şey yok, başka hastaneye götürün” dediler. Biz de istiyoruz ama götüren yok ki! Aynı şeyi tekrar tekrar yaşamaktan çok bunalmıştık. Elimiz kolumuz bağlandı. Bu şekilde pazartesiyi bekledik ve yasak kalkar kalkmaz seni götürdük. İlk defa doktorumuz Reyhan Hanım ile görüşme ve konuşma fırsatı buldum. Kendisine durumu anlattım, yapılan son MR ve BT’yi gösterdim. Sağ gözün de düzgün görmüyordu artık ve sağ tarafın sürekli kapılara, duvarlara çarpıyordu. Meğer beynindeki enfeksiyon ilerlemiş, görme noktası da etkilenmiş. “Kusmaları normal değil, tekrar yatıracağız” dedi doktor. En çok merak ettiğim ama bir türlü dillendiremediğim o soruyu sordum sonunda: “ Doktor Hanım, hayati tehlikesi var mı?” “Hayır” dedi. Bu hastaların belli aralıklarla sorunlar yaşadığını, baskılayıcı tedaviler uygulanarak senelerce hastaların takibinin yapıldığı söyledi. Altında yatan sebep henüz bulunamamıştı. Bazen 5 yıl sonra bir kanser bulunabilirmiş. Yani 5 yıl sonra gelen bir kanserin sonucu olabiliyormuş beyin enfeksiyonları. Duyunca çok şaşırmıştım. “Demek ki bundan sonraki süreçte ara ara tekrarlanan sonuçlarda kanseri araştıracaklar” dedim içimden.

3 gün sonra, 4 Haziran’da hastaneden aradılar. “Serviste yer var, refakatçi ile beraber hastayı getirebilirsiniz” dediler. Yine annemle kardeşimi hastaneye bıraktıktan sonra, babamı benim eve yani Şişli’ye getirdik. Artık güvenli yerdeydin, doğru adreste, emin ellerde. Tekrar IVIG tedavisi yapıldı, ağızdan beslenemediğin için, damardan beslemeye başladılar seni. Yeniden belden omurilik sıvısı alındı ve testler yapıldı. Bu defa kanser araştırması için dış hastanede PET çekimi ayarlandı. PET sonucunda kanser bulunamadı ama bazı bölgelerde tutulumlar mevcuttu. Bu bölgelerin araştırılması için yine birçok tetkik yapıldı, ambulans ile dış hastanelere her gün götürülüp getirildin.  Bana bunu gözlerini kocaman açarak, tıpkı bir çocuk gibi heyecanlanarak anlatmıştın hastanenin bahçesinde. “Biliyor musun, her gün ambulans geliyor beni alıyor başka hastaneye götürüyor, sonra da getiriyor” diye.  Ağızdan hala beslenemiyordun ve kusman hiç kesilmiyordu.

12 Haziran günü annemi odadan çıkartıp, 3-5 kişi birden zorla, yatağa bağlayarak burnuna beslenme sondası takmışlar! Annem çığlıklarını duymuş, içi parçalanmış. “Ne yapacaklarını, nasıl yapacaklarını bilmiyordum” demişti bana. Annemi odaya aldıklarında hala bağlı şekilde çığlıklar atıyormuşsun. Annem görüntülü aradı ve ağlayarak anlattı bunu bana. Arkada ise sen çığlıklar atıp ağlıyordun. “Çıkartttttııınnnnn!” diye… Seni o halde görmek, bana ilk gecemizi hatırlattı ve anneme dedim ki “Çıkartın anne, bu kadar işkenceye lüzum yok.” Sonra zaten ellerin çözülünce kendin çekip çıkarmışsın. Çok fazla ajite olmuştun ve anneme, bana, herkese çok öfkeliydin. Sakinleştirici ile zar zor uykuya dalabilmişsin.

Eskisi gibi görüntülü arayıp konuşma isteğin de kalmamıştı artık… “Artık bu hastanede kalmak istemiyorum” diyerek ağladın bir gün telefonda. Hastalığın o kadar karmaşıktı ki başka hastaneye yatırmamız mümkün değildi. Tekrar başa dönmek zaman kaybıydı ve başka hastaneler de zaten kabul etmiyordu. Sonra yine dış hastanede endoskopi ve kolonoskopi yapıldı. Kolonoskopi gaita varlığı sebebiyle tamamlanamamıştı. Bu esnada seninle güzelce konuşup, seni ikna ederek burnuna yeniden beslenme sondası takmışlar. Bu defa ajitasyon yaşamamıştın çünkü seninle insan gibi konuşarak bu uygulamayı gerçekleştirmişler. Kollarını bağlayarak ve korkutarak değil!

Birkaç gün sonra (22 haziran) artık nörolojik açıdan kusma ve kilo kaybına sebep bir şey olmadığı için, PET sonucundaki tutulumları inceleyip varsa kanseri bulmaları için tam teşekküllü bir hastaneye sevk edildin. Sabahtan akşama kadar hastanenin acilinde o halde beklettiler sizi. Boş oda yokmuş! Sevk gözükmüyormuş vs vs. Koah, şeker, tansiyon ve kalp hastası olan annem, korona günlerinde, tüm gün aç, bir sürü eşya ile sürekli kusan kızıyla acilde kalakalmıştı. Uzun uğraş ve bekleyiş sonunda, iç hastalıkları bölümüne yatışın yapıldı. Böylece yeni bir süreç daha başlamış oldu…

False