"Gülse Birsel" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Gülse Birsel" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Gülse Birsel

Gülse Birsel

Yediğiniz içtiğiniz sizin olsun, kafanızın peşinden gidin!

12 Eylül 2018

Gerçekten birkaç video daha seyretsem kebaba tövbe edebilirdim! Zaten etlerimizin antibiyotik dolu olduğunu biliyorduk da...

Tavukların gezenini geçtik, ayakta durabileni bile çok azmış. E onların yumurtalarından ne hayır gelecek?

Hamurişi zaten uzun süredir büyük töhmet altında! Ekmeği suçluluk duygusuyla ve buğdayının özgeçmişini sorarak yiyoruz. Siyez buğdayı mı? Peki, ekşi maya mı? Ekmek birkaç sayfada hayat hikâyesini özetleyebilir mi?!

Balıklardan da bir mülakat istememe çok az kaldığını hissediyorum. Çiftlik balıkları makbul değil, kim bilir neyle besleniyorlarmış. Somonlar hep yalan dolanmış. İstanbul deniz balıkları ise mazot ve cıva doluymuş. Küçük balık yiyin, en sağlıklı o dediler, 4 gündür her akşam sardalya yiyorum ve eğer sardalyada bir arıza varsa bittim!

Sebze ve meyvelerin tarım ilaçlarından, üzerlerindeki cilalardan filan bahsetmeme gerek yok sanırım? Eee? Yabani semizotu, ceviz ve organik kefirle geçiremem ki ben hayatımı...

Spor işi iyice karıştı zaten. Pilates mi yapacağız, ağırlık mı çalışalım, crossfit işine mi girelim... Ben bu konu tam olarak çözülene kadar sadece yürümek ve yüzmekle yetineceğim!

New York Times’da üç-beş ay önce çok eğlenceli bir yazı çıktı. Sağlıklı, uzun yaşam ve doğru diyet savunucularının kaç yaşlarına kadar yaşadıklarına dair örnekler var.

Biraz detaylandırarak anlatacağım.

Yazının devamı...

Zamlar komedi yazarını nasıl etkiledi

5 Eylül 2018

Kendi bütçeme dair son gelişmeleri paylaşmak isterim ki, “Dar gelirlinin halini varın siz düşünün” mesajını verebileyim.

Kâğıt zammı yazarı yordu! Meğer kâğıt fabrikalarını filan hep kapatmışız, dışarıdan alıyormuşuz. Hikâyeleri harita metot defterlerine büyük harflerle yazan, dekor mekor çizen, sürekli not alan insanım. Defterin tanesi 15 lira olmuş. Ayda 3 tane bitiyor. Bir de senaryoları bir-iki kere basıp düzeltme alışkanlığım var. 200 sayfa A4 kâğıt düşün her hafta. Paketi 23 olmuş! Yazıcı kartuşu zaten kalbime bir hançer gibi saplandı. 140 TL ve ayda 2-3 gidiyor! Not aldığım keçeli kalemlerin tanesi 10 TL. Ondan da ayda 5-6 tükeniyor. Sadece aylık kırtasiye masrafım 450 TL civarı oldu! Öğrenci velilerine bol şans ve kolaylıklar diliyorum!

Benzin beni yaktı! ÖTV ile karşılanıyor falan filan deniyor da, son ayların zamlarını topla, ne etti? Bir de ev Nişantaşı’nda set Ümraniye’de, o kötü oldu.

Özellikle yazarken günde 5-6 litre su içiyorum. Su, masa başında benim sigaram çayım gibi. Yüzde 40 zam gelmiş. Pet şişenin kapağı ithal miymiş, bir şeyler bir şeyler...

Yazının devamı...

Endişenin fiyatı nedir?

22 Ağustos 2018

İktisat mezunu olduğum için ister istemez ekonomist sanatçı kişiliğimle bilerek ve isteyerek duygusalım zira.

Bu sebeple ekonomiyle ilgili naçizane tespit ve yorumlarım sadece teknik analizlere dayanmıyor. Gözlemlerim ve hissettiklerimi dışarıda bırakmadan, belki değişken olarak onlara fazla önem atfederek bakıyorum ekonomik algoritmalara.

Örnek ve taze bir algoritma: TL’nin değeri aniden düşer. Ülkenin sistemi yeni değişmiştir ve hızlı karar verip uygulayan bir lider vardır. Bir kişinin bile “Sermaye kontrolleri gelecek” demesi yeter; söylenti hızla yayılır. Liderin hızlı karar alıp uygulamasına güvenen, başka bir deyişle uzun analizler yapıp “vakit kaybettirici” fikir alışverişleri yapması ihtimaline güvenmeyen vatandaşlar panikler! Nakitsiz kalmaktan, yok efendim mevduatlara el konulmasından, döviz birikimlerinin düşük kurdan Türk Lirası’na çevrilmesinden korkup büyük hareketlere girişirler. Paraları dövize çevirmek, yastıkaltı yapmak, yurtdışına yatırmak gibi ihtimaller düşünülmeye, bazıları tarafından uygulanmaya başlar. Kimse birbirine güvenmez; herkes diğerlerinin, “oradan veya buradan imtiyazlıların”, haberleri önceden alıp yurtdışına para istiflediğinden korkar. “Zaten öteki taraf kesin önlemini almıştır, bırak allasen”dir. E ama bu gidişle bankalarda para kalmayacak ve bankalar batacaktır. Bunu da bir kişinin söylemesi yeter; söylenti yayılır, endişe tavan yapar. Kriz çözülebilecek seviyedeyken endişe yüzünden iyice büyüyüp derinleşir.

Tersine bir taze algoritma: Kriz hem piyasaya ve ekonomiye güvensizlik, hem ani ve radikal kararlar beklentisi ve endişe yüzünden derinleşmişken maliye bakanı çıkar. Bankaların sağlamlığını, mevduatlara el filan konulmayacağını, dövizlerin güvende olduğunu, sermaye kontrolü ihtimalinin sıfır olduğunu altını çize çize söyler. Endişe biter, en azından azalır. Dolar düşmeye başlar. Kriz sonlanmaz ama duraklar, hatta geriler.

Ben de biliyorum son yıllarda ekonomide sıkıntılar, büyük hatalar olduğunu. Ben de biliyorum ekonomistlerin aylardır gelmekte olan büyük krize karşı uyarı yaptığını. Cari açıklar, ithal girdiler, üretim eksiği... Biliyoruz efendim, okuduk ettik.

Ama son haftalarda yaşadıklarımızın bir sebebi de güvensizliktir. Endişedir. “Her an her şey olabilir” duygusudur.

Son yüzyılın en başına buyruk ve ne yapacağı öngörülemeyen ülke liderlerine denk geldik. Putin’i tolere etmeye çalışırkan ABD’nin başına Trump geçti! Ortadoğu zaten malum.

Bari kendi memleketimizde endişeyi yok edelim.

Yazının devamı...

Bir markam bile yok, anlıyor musun, hadi gülümse!

15 Ağustos 2018

Ama bu yükselmeyle haftada bir veya üç günde bir TL üzerinden fiyatlarını güncelleyen uluslararası markalarda izdiham oldu!

Zira Türk Lirası değer kaybedince hepsi yüzde otuz-kırk indirim yapmış gibi bir vaziyet yaşandı elinde dövizi olan turistin gözünden. Buradan marka saymak reklama girer mi bilmiyorum ama Chanel’di, Bulgari’ydi, Louis Vuitton’du, hepsinin önü Ortadoğulu turist kuyruğu. Sanırsın ayakkabı-çanta-mücevher vs satmıyorlar, fakir mültecilere yemek ve çadır dağıtıyorlar. Kapıda öyle bir azimli bekleyiş, öyle bir kararlı izdiham.

Muhtemelen bu uluslararası markalar Türkiye’deki stoklarını büyük ölçüde eritmiştir. Sanırım bugün-yarın fiyatlar dolar-Euro bazında güncellenir, turiste ‘ister istemez şok indirim’ biter.

Her yerden yağan marka dükkânların önündeki kuyruk fotoğraflarını görünce “Bu kime yaradı acaba” diye düşündüm. O markaların Türkiye temsilcileri bu hafta iyi ciro yapmıştır, ama ithalatçının maliyeti sonuçta tamamen dövizle. Bundan sonra ne kazanacak, nasıl yürütecek, kim alacak o fiyatlara meçhul. Zira 8 bin lira olan çanta çıkacak 12 bin liraya. Peki ya Chanel Türk markası olsaydı? Louis Vuitton, “Lale Vatman”ın kurduğu bir çanta markası olsaydı? Ki bakınız, bu markaların sahteleri Türkiye’de tanesi “üç lira beş lira” maliyetle üretiliyor ve Coco Chanel mezarından kalkıp gelip kontrol etse kalite farkı göremez!

Bu aralar yerli malı kullanma zamanı. Tabii mercimek bile ithalken nasıl becereceğim, bilemem. Ama dikkat etmeye çalışacağım.

Ancak artık inşaatı filan biraz kendi haline bırakıp her sektörde uluslararası marka yaratma işine girmek zorundayız!

Evet, “Böyle yapalım” filan değil, artık “zorundayız”!

 

Yazının devamı...

Gündüz dizisine dönen siyaset

1 Ağustos 2018

24 Haziran gecesinden beri CHP’nin iç vaziyeti konuşuluyor. Dizi olsa şimdiye sıkılmıştım yemin ederim! Yazın, ekranda iyi bir şey yokken bile çekilmez.

Yahu siz koskoca partisiniz? Bir kendinize gelin! Zayıf entrikalar, basit dedikodular, hakaretler... Biz sizin içeride ne kavgalar ettiğinizi, kaça bölündüğünüzü, ne gıybet yapıp ne yaşadığınızı bilmek zorunda mıyız?

Bu aklı başında, sağlam bir şirketin başına gelmesinden en korktuğu şeydir. Değeri düşer zira. “CEO ile CFO arasında tartışma var” cümlesi bile derhal yalanlanır, sistem ve işbirliği tıkır tıkır işliyor açıklaması yapılır, bunun için halkla ilişkiler çalışmaları yapılır.

Bırakın şirketi. Bir film, bir dizi yaparken, sette iki oyuncu birbirine girse “Her yaratıcı işte olan stres ve yoğunluk kaynaklı fikir ayrılıkları, biz bir aileyiz, işimizi seviyoruz, keyifle çalışıyoruz” diye dışarıya renk verilmemeye çalışılır.

Yahu bakkal dükkânı işleten iki kardeş olsan, kavga ederken içeri müşteri girse hemen susar, gülümseyip çaktırmazsın.

Siz siyasi partisiniz arkadaş. İsmi duyulsun diye kavga haberi çıkaran çiçeği burnunda popçu, medya ilişkilerini yürütemeyen, özel hayatını kabak gibi açan 20’lik dizi oyuncusu değilsiniz! Bir şirketten, film setinden, bakkaldan da mı ilham almadınız? Bize ne sizin iç kavgalarınızdan? Görmüyor musunuz üzerinde tepiniliyor! Görmüyor musunuz, ülkedeki magazine bu yaz selülitler değil siz yön veriyorsunuz!

Sevgili ana muhalefet partisi! Laf çakmalar, atışmalar, çatışmalar kendi aranızda değil, diğer partilerle olacak, çok kafanız karışmış sizin!

NASA ŞAŞIRMA SABRIMIZI TAŞIRMA!

Yazının devamı...

Kalbi olmak ya da olmamak, mesele bu!

25 Temmuz 2018

İnsanlıktan, merhametten uzak, empatiden yoksun, kötülüklere, felaketlere sevinen, kendi gibi olmadığını düşündüğü herkesi bin bir haksızlığa, acıya, zulme, hastalığa, afete layık gören, ya birilerine yaranmak için klavye başından atıp tutan, zaten öyle değilse her suçu işleyebilecek potansiyelde, kin, saldırganlık, öfke ve nefreti su-ekmek yapmış insanlar bunlar.

Siyasi fikrine katılmadığı bir ünlünün hastalığına, ölümüne göbek atan, başka ülkenin masum insanlarının felaket yaşamasına sevinip alkış tutan, kendi gibi yaşamayanın başına gelen acılardan mutluluk devşiren, hastalıklı tipler.

Son örneğini de Yunanistan’daki feci yangında gördük. Ölü sayısı 60’ı hızla geçiyor. Bebekler hayatını kaybetti. Hayvanlar öldü. Yeryüzünde hepimizin ortak kullandığı doğadan, üstelik de bize çok yakın, önemli bir parça yok oldu. Bari sus be birader! Sevinçli, “Oh olsun”lu mesajlar yazma. Merhametin, acıma duygun yoksa biraz nezaket, zarafet öğren. O da yoksa ayıp, günah nedir öğren. Bunlar Türkiye-Yunanistan arası bir savaşta ölen düşman askerleri değil. Sıradan insanlar.

İsrail’in baskı altına aldığı yetmiyormuş gibi her gösteride katlettiği Filistinliler için de isyan edip mahvoluyorum, Yunanistan yangınına da üzülüyorum. Suriye’de bombardımandan kurtulmuş el kadar Ümran’ın benden daha olgun, acıları kanıksamış bakışlarını, o sakin oturuşunu her gördüğümde de gözüm doluyor, şehitlerimize, Çorlu’daki tren faciasında hayatını kaybedenlere de ağlıyorum, Paris’te bir gecede masum 130 kişinin terör saldırısıyla ölmesine de içim acıyor.

İnanın kalbiniz varsa, ayırmadan her felakete, masum insanların başına gelen her acıya üzülecek, bütün mutluluklarına sevinecek kadar büyüktür.

Ama varsa...

DOKTORLARI KORUMAK İÇİN EMSAL KANUN BULDUM!

Yazının devamı...

Çocuk 'misafir'lerimiz ne durumda?

18 Temmuz 2018

Evet, doğru, mülteci kabul etmede şampiyonuz, başka ülkelere örnek olsun.

Ama evime misafir aldım diye hava atmakla bitmiyor. Misafirin insana yakışır şartlarda yaşamasını da sağlamak lazım. Bakın Bağcılar’da bir hastanede 2017’de 392 çocuğun hamileliğinin adli makamlara bildirilmediği ortaya çıktı. Başlı başına bir skandaldır, o ayrı.

Ama bu kız çocuklarının 50’si 16 yaşın altında ve bunlardan 49’u Suriyeli.

Nedir arka plandaki hikâye? İyi ihtimalle gençlik aşkları, gençlik hataları? Çok kötü ve yüksek ihtimalle zorlama ve resmi olmayan evlilikler, para karşılığı karanlık işler ve heba olan göçmen kız çocukları.

Yazının devamı...

Kabineye giren terler

11 Temmuz 2018

Öncelikle yeni sistem konusunda herkesin ne kadar eksik bilgili olduğunu, sistem konusundaki belirsizlikleri bir görmüş olduk. Zira Hulusi Akar Savunma Bakanı olarak açıklanınca “Acaba iki görevi birden mi yapacak, yeni sistemde bu mümkün mü?”, “Yok Genelkurmay Başkanı’nı Cumhurbaşkanı ordu dışından seçip atayabilir”, “Hayır askeri şûra toplanıp seçecek”, “Teamül gereği en kıdemli komutan Genelkurmay Başkanı olacak” gibi pek çok rivayet havada uçuştu. Bunu öne sürenler benim eşim dostum değil siyaset teorisyenleri, Ankara gazetecileri filan. Zira sistem yepisyeni ve pek çok detay, ne nasıl işleyecek, usulü var mı, net değil. Sonuç olarak dün Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Güler, bu göreve atandı.

Kabineye girmiş bakanların bir kısmı özel sektörden patron ve/veya yönetici. “Kabinede, alanında çalışmış, terlemiş, sektörün sıkıntılarını bilen insanlara yer verildi” yorumu var. Hep yazıyorum. Bizim en uzun vadeli yatırımımız, en önemli karar alanımız eğitimdir. Bütün bakanlıklar çok önemlidir elbette. Ama mesela ekonomi kötü gider, yeni kararlar alırsın, 5 yıla toparlanır. Ne bileyim, çok iyi bir adalet reformu yaparsın, 2 yılda tekrar halk ve yabancı yatırımcıda güveni tesis edersin. Ama eğitimi 5 yıl elden kaçırırsan bir nesli, ve memleketin gelecek 40 yılını kaybetmiş olursun! Sonra da ne adalet sistemi, ne ekonomi, ne sağlık, ağzınla kuş tutsan yürümez.

Bizim önceliğimiz, acil ihtiyacımız iyi yetişmiş insandır kanımca. Kaynak ve aklı kanalize edeceğimiz ilk yer de eğitim olmalıdır. Bu açıdan, açıklanan kabinede ilk Milli Eğitim Bakanı’na baktım. Ziya Selçuk’u hiç tanımasam da, bir araştırınca yazdıklarıyla, fikirleriyle gelecek için ümit verdi.

Pek çok sorunumuz, sistemi darmaduman olmuş çok konumuz var. Yeni bakanların kendi alanlarında birer “muasır medeniyet seferberliği” yapması gerekiyor.

Yazının devamı...