"Gülse Birsel" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Gülse Birsel" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Gülse Birsel

2017 grip festivalinin ekopolitik sebepleri

26 Şubat 2017

Muhteşem bir bağışıklık sistemim var!

Son yıllarda bütün grip virüslerini kapmama ve tecrübe etmeme rağmen, bugüne kadar ateşler içinde yandığım, hastanede yattığım, yataktan kalkamadığım bir vaziyet yaşamadım. 2009 domuz gribi salgınında dahi okuyucular için virüsü özenle test ettim, ama bir haftada evde atlattım.

Diyeceksiniz ki madem bağışıklık sistemin bu kadar müthiş, niye iki de bir grip oluyorsun!

Aha işte ben de ona sinirleniyorum!

Yaz sonundan beri üçüncü gribimi idrak ederken, beni geniz akıntısı, bitkinlik ve öksürükten çok, bu tekrar gıcık etti! Hayır hepsinin de huyu farklı. Sağlık çalışanları ve eczacılar da artık şahıs gibi bahsediyorlar virüslerden: “Geçen ayki en az iki hafta kalıyordu, çok yapışkan bir tipti. Bu seferki pısırık. Beş altı gün sarsıp kaçıp gidiyor” filan diye.

Hayır, daha taptaze check-up’ımı yaptırmışım. B vitaminine, D vitaminine kadar bakılmış, her şey mis gibi çıkmış. Niye bütün gripler beni kurban seçiyor?
Sorun bende değilmiş. Hayır, sorun sizde de değilmiş. Son birkaç yıldır grip vakalarında büyük patlama olduğunu söylüyor bütün doktorlar. H1N1’ler, H2N3’ler, mecazi anlamda değil, gerçek anlamda havada uçuşuyormuş!

Ben de biliyorum grip aşısı diye bir şey var. Fakat bu konu benim için bir enigma. “Yaptırırsanız iyi olur” diyorlar, sonra da ekliyorlar “Ama tabii grip virüsleri her yıl değişim gösteriyor”. İşletim sistemi gibi kendini “upgrade” ediyor yani! Demek ki aşı olunca, esasında bir önceki yılın virüsüne karşı bağışıklık kazanıyorsun! Böyle garip bir retrospektif durum! “Geçen yıl grip olacak olsaydım, şu an koluma vurulan bu aşıyla acaip iyi korunurdum” gibi bir vaziyet. “Şimdiki param olsaydı da gençken oradan iki dönüm arsa kapatsaydım, bu gün karun olurdum” tarzında bir bakış açısı! Onun için aşıya itibar etmedim.
Sonuç olarak aralıktan beri her ay bir hafta yarı ayakta, yarı evde TV karşısında virüsleri tecrübe eden biri olarak araştırdım. Meğer birkaç yıldır özellikle kış aylarında, dönem dönem hastanelerin acilleri ağır grip vakalarıyla dolup taşıyor, kapasite aşılıyormuş. “Buna salgın demek doğru mu bilmiyoruz ama bir süredir hasta sayısı çok arttı” diyorlar.

* Bir teoriye göre sebeplerden biri, Türkiye’nin son yıllarda çok göç alması. Kendi coğrafyanızdaki virüslere bağışıklığınız daha güçlü. Başka diyarlardan gelen virüslerde tanımadığınız özellikler oluyor ve siz bunlarla karşılaşınca daha kolay yatağa düşüyor veya gribi daha ağır geçiriyorsunuz. Hayatımda öleceğimi düşündüğüm tek gribi New York’ta öğrenciyken yaşadım. İki hafta yataktan kalkamadım, ateşim 55’e filan çıkmış olabilir, hissiyat oydu! Oralı sınıf arkadaşlarımsa aynı salgını aşağı yukarı ayakta atlattılar. Yani yabancıysanız ya da virüs size yabancıysa, sağlam bağışıklık sistemi filan dinlemiyor. Dolayısıyle ülkemizdeki yabancı misafirlerin de, bizim çorba içip iş yerinde mızmızlanarak savuşturduğumuz virüsler karşısında zor zamanlar geçirdiğini varsayabiliriz. Ve hastanelerdeki doluluğun sebeplerinden biri de bu.

* 2017’de son yılların en soğuk kışlarından birini yaşadık. Soğuk ve kar mikrobu kırar diye dinledik yıllarca annelerimizden ama bu sene hiç kırmadı! Zira havanın –3 ve +14 arasında gidip gelmesi, vücudu yoran, direnci düşüren bir etken. Aşırı soğuklarda evlerin, işyerlerinin, toplu taşıma araçlarının havalandırılamaması virüsün hava yoluyla insandan insana geçmesini de kolaylaştırıyormuş. Neticede grip virüsü iki metre uzaktan gelip burnunuza ailesiyle yerleşebilecek kadar dost canlısı!

* Büyük şehirlerdeki hava kirliliği virüslerin daha hızlı bulaşmasına, bronşlara yerleşmesine, vücuttan daha zor atılmasına sebep oluyormuş. Zaten hava leş, zaten öksürüyoruz, bari sigarayı bırakın evladım bak gözünüzü seveyim! Şşş size diyorum!

* Kimi doktorlara göre ülkedeki genel endişe, terör saldırıları, depresif atmosfer, ekonomik belirsizlik gibi durumlar da vatandaşın moralini ve direncini düşürüyor, taze sebze meyve yerine fast food tüketilmesi de.

Sonuç olarak köyden kente göç etmeseydik, sanayileşme kaynaklı kirlilik olmasaydı, organik beslenseydik, dış güçler Suriye’yi, Afganistan’ı, Afrika’yı karıştırmasaydı, savaşlar ve göçler yaşanmasaydı, tasasız bir memleket olsaydık, şu an belki grip olmayacaktık.

Yani bir yerde...

Bölgesel konjonktür gereği öksürüp tıksırıyoruz!

Yazının devamı...

Ya sonra?

22 Şubat 2017

“Ya sonra? Ne yaparım senden sonra? Acımadan geçer yıllar...” diye gider. Bir yerinde de “Bugünlerin, yarınları var” der şarkıda.

Ki şu ara akıllardan çıkmaması gereken cümledir o!

“Evet!”, “Hayır!” diye herkesin bağırıp durduğu şu günlerde, siyasetten feci sıkılmış, tartışmalara ilgimi kaybetmiş, sadece film seyretmeye karar vermiş biriyim ve çok radikal bir laf edeceğim: Evet veya hayır çıkması beni artık zerre kadar ilgilendirmiyor!

Vallahi ilgilendirmiyor.

Beni artık ondan sonrası ilgilendiriyor!

Çünkü eğer bu hızla kutuplaşmaya, bu hızla gerilmeye, bu hızla ikiye ayrılıp saldırganlaşmaya devam edersek...

“Evet”çiler, “Hayır”cılar birbirlerini satılmışlık, yalakalık, aptallık, teröristlik, alçaklık, hatta vatan hainliği filan gibi abuk subuk kelimelerle itham etmeyi sürdürürse...

Sokaklarda “Hayırcıları bekliyoruz” diye silahla gezenler çoğalırsa... Yakanlar yıkanlar artarsa...

Hep birlikte yanmışız demektir!

Zira ister “Evet” çıksın, ister “Hayır” çıksın, ister “Belki” çıksın, ister Türkiye’ye piyangodan büyük ikramiye çıksın...

Yönetim ister demokratikleşsin, ister otoriterleşsin, ister ekonomik kriz olsun, ister 80 milyon zengin olsun...

Öyle böyle, referandumdan sonra da burada hep beraber yaşayacağız!

Hayırcı komşunuz, evetçi kayınçonuz, kararsız eltiniz, yine her hafta sonu buluşup piknik yapmaya devam edeceksiniz! Hatırlatırım!

Hayır diyenler ülkeyi terk etmeyecek, evet diyenler başka kıtaya taşınmayacak.

Yani evet, bugünlerin yarınları var! Her tür görüşten insanla karşılaşmak, çalışmak, konuşmak, yan yana oturmak, selamlaşmak, ona tahammül etmek ZO
RUN DA SI NIZ!

Zorundayız! Hepimiz! Ve o durumda da eğer referandum sürecinde aşırı taraftar hareketleriniz, saldırgan halleriniz olduysa, bu işi Galatasaray-Fenerbahçe derbisi seyretme fanatikliğine çevirdiyseniz, kusura bakmayın ama “Acımadan geçer yıllar! Zamanla yalnızlık başlar! Yola çıkar pişmanlıklar!”

Onun için... Özellikle siyasetçileri, medyayı, trolleri, çıkar beklentisiyle gaza gelenleri ve kendim dahil sade vatandaşı, acizane uyarıyorum!

Yapmayın!

Düşman yok karşınızda! Yabancı ülkede karşılaşsanız “Aaa Türk müsünüüüz?” diye üzerine atlayıp sohbet edeceğiniz, yol soracağınız, tavsiye alacağınız vatandaşınız var!

Vatan haini filan yok. Bir anayasa taslağını beğenmiş veya beğenmemiş insanlar var sadece.

Mantıklı, makul, sakin, nazik olun!

Allah akıl vermiş, nerede o kardeşim? Kullansana arada?

Biraz uzun vadeli düşünsene yahu! Siyasetçi, bunu sana diyorum, gözünü kaçırma!

Şimdi “Evetçi-Hayırcı” diye ikiye ayrılmayalım diyorum ya. Bir zamanlar, bu dediğim “Ya sonra” şarkısının popüler olduğu günlerde, bu milletin “Sağcı-Solcu” diye ikiye ayrıldığını gördüm ben! Gözümle gördüm. Çok küçüktüm, ama maalesef berbat anıların hafızada yer etme gibi bir alışkanlığı var. Yani hatırlıyorum. Ve bir daha öyle anılar istemiyorum!

“Evet diyenler şunlardır!”, “Hayır diyen bunlardır!”...

Eee? Maç bitince?

Ya sonra?

 

Yazının devamı...

Kuzey Kıbrıs’a gitmek için esas sebepler...

19 Şubat 2017

St. Barnabas Manastırı:

Barnabas İncil’inin hikâyesini duymuşsunuzdur. İsa’nın dili Aramice kaleme alınmış, yani kimilerine göre en orijinal, en bozulmamış İncil burada bir ağacın altında gömülü olarak bulunuyor. Bir dakika, en baştan başlayayım: MS 45 yılında Aziz Barnabas Hıristiyanlığı yaymak için Kıbrıs’a geliyor bu İncil’le. Ama öldürülüyor. 432 yıl sonra, bir rüya üzerine Barnabas’ın mezarı ve bu İncil bulunuyor. O zamanki Bizans İmparatoru oraya önünde fotoğrafımı gördüğünüz Barnabas Manastırı’nı yaptırıyor. Şimdi tabii bu en orijinal halinde olduğu rivayet edilen İncil’in bizim için en önemli özelliklerinden biri, iddiaya göre ileride Hz. Muhammed’in geleceğini ve son peygamber olacağını da yazıyor olması. Fakat bu İncil yüzyıllardır kayıp. Bazıları Vatikan’da, bazıları Venedik’te diyor.

Salamis Antik Şehri:

Burası MÖ 8. yüzyıldan itibaren önemli bir liman kenti; Salamis. Sütunlarıyla, heykelleriyle, ev kalıntılarıyla, açıkhava tuvaletleriyle, hele ki hâlâ konserlere sahne olan amfitiyatrosuyla çok etkileyici. Sadece burası için bile Kıbrıs’a gidilir.

 Daha önce tatmadığınız müthiş bir mutfak:

Hellim peynirini, ceviz macununu, şeftali kebabını biliyorsunuzdur elbette. Onları anlatmayacağım. Kuzey Kıbrıs’a gider gitmez önce bir Kıbrıslı bulup ahbap oluyor, sonra da gerçek Kıbrıs mutfağını tadacağınız adresleri alıyorsunuz. Ben bilhassa yemek saatlerinde Mehmet Yaşin, Refika Birgül ve Sahrap Soysal’la takıldım, aklımla bin yaşayayım, kendimi tebrik ederim! Böylece pilavuna’yı yeme fırsatı buldum. Börek gibi birşey bu, ama içinde özel bir peynir, nane, kuru üzüm ve kişniş tohumu var. Çok acayipti. Sonra lorlu Kıbrıs mantısı diyebileceğimiz pirahu’dan yedik. Kıbrıs’a özel bir ot olan molohiya’nın kuzu etiyle yapılmış sulu yemeğinden tattık. Tavuk suyunda haşlanmış ‘Makarna pulli’ yani tavuklu makarna vardı bir de. Kıbrıs’ın patatesi de bir acaip, bembeyaz ve çok lezzetli, salatası müthiş oluyor. Meğer neler yeniyormuş bu adada arkadaş!

Hayatınızda görmediğiniz sebzeler:

‘Molohiya’ isimli, sulu yemeği yapılan ot, ‘ayrelli’ denen yabani ve pek çıtır kuşkonmaz, patatese benzeyen ama çok daha lezzetli ‘kolakas’, yer elması gibi ama daha güzel bir kök sebze olan ‘bullez’. Yaa. Kıbrıs deyince varsa yoksa hellim peyniri değil mi? Değil işte.

Başka bir Erenköy’ün bambaşka hikâyesi:

İstanbul’un semti olan değil. Bu başka Erenköy. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne ait, ama ülkenin sınırları dışında ufak bir toprak parçası. Aslında bir tarafı deniz, üç tarafı Güney Kıbrıs topraklarıyla çevrili bir kahramanlık hikâyesi bence. 1964’te Kıbrıs’ta Rumlar ve Türkler çatışırken sonuna kadar direnen bir yer burası. Etraftaki Rum köyleri arasında kalmış 4 Türk köyü sakinlerinin gelip sığındığı Erenköy, sonuna kadar savaşmış. Şu an KKTC toprağı, ama artık askeri bölge. Sivil yaşamıyor.

Soulist Coffee and Music House:

Çok iyi canlı müziği yerde ararken Kıbrıs’ta bulmak... Soulstuff grubunun solisti Alper Cengiz ve eşi Yeliz’in gündüz şahane kahveler, akşam on numara canlı müzik ikram ettiği hayalimizdeki mahalle barı burası. Mahalle barı için yeri biraz bana sapa. Olsun, Kıbrıs’a her dakika uçak var.

Rahatlık, ferahlık, özgürlük ve huzur duygusu:

Yılın 300 günü güneşli olmasından mıdır, ada diye Avrupa’nın, Asya’nın derdi buraya ulaşamıyor diye midir bilmem. Ama sıkıntılı, stresli insan görmedim! Hayatın, yemeğin, muhabbetin tadı sonuna kadar çıkarılıyor. Hatta antidepresan ilaçlar buranın havasından filan yapılıyor olabilir. Ekonomik ve siyasi sıkıntılarına rağmen adalılar mutlu, huzurlu. “Yabancılara sunduğumuz en önemli ürünümüz demokrasi ve sağlam hukuk” diyor KKTC Başbakanı Özgürgün. Hakikaten de demokrasi oksijen gibi solunabiliyor adada. Yerlilerden biri de “Burada ne olursa olsun, dünya bile yıkılsa,  pazar günü mangal yanar, içkiler içilir, çünkü kafamız rahattır” diye anlattı hayatlarını.

Yani nevrotik İstanbul’a gıcık olma sebeplerinden biri Kuzey Kıbrıs!

Yazının devamı...

Güller ve bacanaklaaar şimdi...

12 Şubat 2017

Sevgililer Günü’nü baş tacı eden Batı bile son yıllarda burun kıvırıyor. Hatta bir sitcom’dan esinlenerek ‘Galentine’s Day’ diye bir kavram çıkmış. Batılı kızlar, en yakın kız arkadaşlarıyla çıkıp eğleniyor 14 şubatta. Zira ‘Sex and the City’yi seyretmiş herkesin bileceği gibi, Batı’da romantik ilişkiler yıllardır dingildemeye başladı. Yalnızlar ve bekârlar da çoğala çoğala, toplumun kenarlarından gelip merkez oldular! Ve Sevgililer Günü’nde ‘Güller ve dudaklaaar şimdii’ devri bitti. Kız kıza, erkek erkeğe çıkılıp ‘Kankalar günü’ tadında eğleniliyor oralarda artık!

Bizim toplumsal değişikliklerimize gelince... Sevgililer Günü meşru mudur, bize uyar mı bence şu günlerde bir gözden geçirmeliyiz! Bir kere tekinsiz, ne idüğü belirsiz bir kurum söz konusu! İsimden de görülüyor ki, söz konusu şahıslar ‘sevgili’! Yani sözlü, nişanlı veya evli değiller! Olsalar öyle derdik. Ha madem sevgililer, niyetleri ciddi mi, bunu bilmek lazım. Ciddi olsaydı da en azından aileleri tanıştırır, ele güne karşı bir yüzük takarlardı, hoop ‘Sözlüler Günü’ derdik. Demek ki Sevgililer Günü açıkça gayrimeşru, bize ters bir gün! Asla tasvip etmiyorum!

Ne var? Hepimiz içinde yaşadığımız iklime adapte olmalıyız! Tabii. Bizler de, kurumlar da, kutlamalar da, özel günler de yeni atmosfere uyum sağlamak zorunda. Niye? Teorisi var: Uyum sağlamayan hayatta kalamaz! Yılbaşının başına gelenleri gördük! Sevgililer Günü de bu ülkede hayatta kalmak istiyorsa, bizim yeni kurallarımızla oynayacak!

Ki her zamanki gibi yeni ruh haline ilk uyanan da reklamcılar oldu. Bu sene karanlık psikolojimizden, sıkıntılı sosyolojimizden kaynaklanan  bir mahcubiyet hissediliyor Sevgililer Günü reklamlarında.

“Yani sevgili filan diyoruz da bu çocuklar aslında evlenecek, nişanlılar vallahi” gibi bir telaş var senaryolarda. Evli çiftlerin birbirine hediye aldığı hikâyeler, çoluklu çocuklu kutlanan Sevgililer Günleri... “Sevgili derken, hani öyle ahlaksızca evlilik öncesi ilişkimsi değil hâşâ, birbirini seven herkes, misal teyzenize de, eltinize de, bacanağınıza da hediye alabileceğiniz bir gün” tarzı bir meşruiyet arayışı...

Öte yandan ekonomik vaziyetler de hiç parlak değil. Dolayısıyla özgürlükten patladığımız, “Ay biri bizi durdursun” dediğimiz yıllardaki kafada bile olsaydık, şampanyanın su gibi aktığı, pırlantaların uçuştuğu kutlamalar bize iktisadi yönden uymazdı. Onun için bütçeyi yormayacak yepyeni hediye fikirleri çıkmış. Pırlantacılar kanırtıyor yazık, ama kalpli çoraplara daha çok şans tanıyorum. Kahve zincirleri üzerinde kristal taşlar yapıştırılmış kahve kupaları yaptırmışlar. “İçki de içmiyoruz, kızla gece dışarı da çıkamıyoruz, ama bir kahve içip el ele tutuşuruz en azından, kahve kupasını da hediye yaparsam, bütçemi dağıtmadan kurtulurum” durumları için gayet hoş. Hazır gıda firmaları kalpli, kırmızı ambalajlı kekler, pastalar çıkarmış. Yaratıcı ve hesabını bilen bir beyefendiysen, keki alır, hanımı çay bahçesine götürür, iki çay söyler, bir çift çorap alır, toplam 10-15 liraya bu özel günü kurtarırsın.

Ama en hoşuma giden: Bir peynir markası, kalp şeklinde peynir yapıp naylon ambalajını da kırmızı kurdele desenli tasarlamış! Üzerinde ‘Canım sevgilime’ yazıyor. Bu bir Sevgililer Günü hediyesi adayı, asla uydurmuyorum! Bizim kızlar yer mi bilmem. Erkekler yiyebilir. Özellikle “Bu peynirle sana güzel tostlar, peynirli makarnalar yaparım” gibi bir vaatle durum kurtarılabilir. Oğlan da kıza gül yerine saksıda fesleğen verirse, o da makarna sosunda kullanılır, gayet fonksiyonel olur. Tabii bu iki karşı cinsten şahsın arasında nasıl bir ilişki var bilmiyoruz. Ahlaka mugayyir bir makale yazmak istemem. Her özel gün o memleketin sosyoekonomik durumu ve gelenek göreneğine göre kutlanmalı, terbiyesizleşmeyin! Onun için kanımca en makbul Sevgililer Günü, yeğenin teyzeye, halaya, damadın bacanağa, gelinin eltiye aldığı kalp şeklinde peynirler, saksıda fesleğenlerle geçirilmeli.

Ailecek makarna yapıp üzerine hediyeleri serpip yersiniz televizyonun karşısında, neyinize yetmiyor?  

Yazının devamı...

Evet-hayır fark etmez, sağlıklı olsun da!

8 Şubat 2017

İki kampanyayı da beğenmiyorum. Birisi konudan alakasız, safları sıklaştırıyoruz bakış açısı, diğeri dağınık, güçsüz. Sonuç olarak hiçbiri içeriğe pek dokunmadığı gibi, ‘Evet’çiler-‘Hayır’cılar diye bizi iki kampa ayırmaya meraklıların değirmenine su taşıyor.

Ben referandumla ilgili kendi kampanyamı yapacağım.

Zaten siyasetten sıkılmış bir mizahçıyım. Birleştirici, bütünleştirici, anti-trol kampanyamı bugün başlatıyorum.

Slogan adaylarım şöyle:

“Ben kalender meşrebim, evet-hayır aramam!”
“Bir ihtimal daha var, o da ‘belki’ mi dersin?”
“Bu işler kısmet işi”
“Su akar yolunu bulur”

Nasıl? Bence iyi. Zira şu an ikiye bölünmüş ve birbirlerine gıcık olsunlar diye arkadan ittirilip fişteklenen bir milletin, bir ortak müşterek bulmaya ihtiyacı var. Ama mesela bu ortak müşterek, yakın zamana kadar her gün 20 defa kullandığımız, tatlı, kaderci, iyi niyetli, ümitli “Hayırlı olsun” cümlesi bile olamıyor.

Niye? O bile siyasi bir anlam kazandı. Bir kesimin sloganı, diğer kesimin yasaklı tümcesi oldu, bin yıllık “Hayırlı olsun!”

Peki ne diyelim? “C hiçbiri!?”

“Evet-hayır fark etmez, sağlıklı olsun da!” nasıl?

“O zaman dans!” desek? Bu milletin el ele tutuşmasına vesile olur mu acaba?

Ne diyeyim de şu millet birbirine düşman olmayı bıraksın bilmiyorum.

Şşşt... Birbirinize bağırmayı, kavga etmeyi bırakıp kardeş kardeş oturursanız size yine komik dizi yapacağım bak!

Hadi bakayım.


KOMŞUYU KIYIN KIYIN İŞGAL Mİ EDİYORUZ?
BU Yunanlar dostluk kardeşlik derken durup dururken niye böyle coştular diye merak ediyor vatandaş. FETÖ’cü kaçakları niye iade etmiyorlar? Kardak işi ne öyle? Nereden çıktı bu gerginlik?

Ben çözdüm işi. Şimdi öncelikle Bodrum’dan, Çeşme’den daha ucuz diye oraları bırakıp Yunan adalarında tatile başladı millet. Sonra inceden buralarda yazlık evler filan alınmaya başlandı. Bizim ekonomi biraz dingildeyince, yeni pazarlar aramak, yumurtaları farklı sepetlere koymak için Yunanistan’da iş kuranlar, şube açanlar çoğaldı. Darbe girişiminden sonra tedirgin olan, terörden, içsavaştan korkan endişelilerden bir kısmı Yunanistan şehirlerinde daire satın almaya girişti. E Acun da O Ses Türkiye Yunanistan’ı yapmaya başladı, bu demektir ki televizyonları da istila ediyoruz yavaştan! Adamlar gerildi tabiatıyla, ülkeleri ellerinden gidiyor!

Bence gerginliklerinin sebebi budur.

Değilse de neşeli teori, kabul edin!


ÇILGINLAR KULÜBÜ'NE ALKIŞLARLA!
BU devirde bu nasıl bir çılgınca motivasyon. Nasıl uçsuz bucaksız bir umut. Nasıl da taze kahve ve sıcak ekmek kokan, yeni başlangıçlar renginde bir emek! Vayy... Bakınız sanat-kitap ekini yazayım derken edebiyata girer gibi olup hemen çıktım!

Şaka maka, şahane bir haber ve ele gelen, içerikli, sapasağlam bir sanat-kitap eki var karşımızda. Kitap, sinema, tiyatro, dans, resim, heykel... Bizi sanat mı kurtaracak bilmiyorum ama cuma günlerimizi bu ek kurtarabilir.

Sevgili editörler, oyuncular, oyun yazar ve yönetmenleri ve tiyatroseverler adına bir maruzatımız var: Çok iyi tiyatro eleştirileri okumak istiyoruz. Hem sanatçılar heyecanlanıp, “Acaba ne düşündüler” diye göz gezdirsin hem seyirci okuyup oyun seçsin. Sahne insanları yergiyi de alkışı da sever. Sessizlik sevmez!

Ama önce, peşinen, bu ek için sizi alkışlıyoruz.

Yazının devamı...

Kusura bakma bebeğim artık prenses benim!

5 Şubat 2017

Nilhan Osmanoğlu, 2. Abdülhamit’in beşinci kuşak torunuymuş. Ve parlamenter sistem kendisinin canına yetmiş. Sultanı üzmüşüz, görüyor musun sen?


Türkiye onu ilk kez ‘Kim 500 Milyar İster’ yarışmasında tanımıştı.

Bu bir “Yav bir gidin Allasen, şaka mısınız?” yazısıdır. Ha derseniz ki, koskoca sultana bıdı bıdı yapan sen kimsin? Hemen söyleyeyim efenim.

Ordu Gölköylü Feyzullah Bey ve Uşak Merkez ilçesinden Asım Bey’in torunu Gülse Sultan ben!

* * *

Nilhan Hanımcığım, benim dedeler Osmanlı sultanı değillerdi ama çok kral adamlardı. Napolyon’un “Benden daha zengin tek insandır” dediğini iddia ettiğiniz 2. Abdülhamit padişahımız (ki o doğduğunda Napolyon ölmüştü, neyse üstünde durmayacağım) gibi varlıklı değillerdi tabii. Galatasaray Adası’nı filan bırak, bir elma bahçesi bile yok bize dededen kalan. Ama çok acayip İstiklal madalyaları var. Dizi dizi. Artık kaç yerlerinden yaralandılarsa bu memleketin bağımsızlık savaşında, bildiğin koleksiyon olmuş. “Bildiğin” diyorum da o dönemleri bilmezsiniz, sizin aile yurtdışındaydı sanırım! E biz de n’apalım, sizin dedeler gidince, ailecek kendi sultanlığımızı kurduk:

Babam mesela, Uşak’tan İstanbul’a gelip, yurtta kalarak hukuk fakültesinde okudu, çok kral bir avukat oldu.

Evlerimizi, arazilerimizi, işyerlerimizi istiyormuşsunuz...

Ben, cumhuriyetin, o canınıza yeten parlamenter sistemin, hatasıyla sevabıyla inşa ettiği devlet okullarında ilkokulu, liseyi, üniversiteyi bedava okudum. Sonra meğer sistem o kadar da kötü değilmiş ki o okullarda aldığım eğitim, dünyanın en ‘kral’ üniversitelerinden Columbia Üniversitesi’nde yüksek lisansa kabul edilmeme ‘yetti’. 

19 yaşından beri yazıyorum. Muhtemelen son 15 yılda yaptıklarımın bazılarını takip ettiniz, eğer Türkiye’de yaşadıysanız... Napolyon’u ilgilendiren konuları filan bırak. Evet piremses gibi hayatım var o ayrı da esas gülüyorlar, tanıyorlar, seviyorlar, sayıyorlar. Kime sorsan gösterir. Kalplerde taht kurdum desem yeridir, affedersin! Yani kusura bakma, artık prenses benim! Biziz!

E cumhuriyet böyle bir şey. Krallık, kraliçelik bedava değil. Bileğinin hakkıyla. Yani kadın, erkek, fakir, zengin, köylü, kentli, herkes kral olabiliyor o ‘canınıza yeten düzende’... ‘Since 1923’!

* * *

Siz illa sultan mı olmak istiyorsunuz Nilhan Hanım kardeşim? İnternet sitenizde Osmanlı tarzı eşyalar satıyorsunuz ya... O işi öyle bir büyütüp o kadar başarılı, o kadar yenilikçi, orijinal bir hale getirirsin ki sana “Vay be, e-ticaretin sultanı oldu” derler, anca öyle olur o. Ondan sonra bileğinin hakkıyla para, şan, şöhret, sevgi, saygı kazanmış biz sıradan ölümlüler gibi karşımıza geçer, “Ha bir de benim 5 kuşak önceki dedem Sultan 2. Abdülhamit” dersin. “Aa ne hoş” deriz biz de, sohbetin kenar süsü olur.

Tabii Amazon’u filan kurmadıysan, e-ticaretle ada almak zor. Siz Galatasaray Adası dahil, İstanbul’un farklı yerlerinde vatandaşların çalışıp çabalayıp aldığı evlerin, işyerlerinin arazilerini filan istiyormuşsunuz. Hatta Türkiye Cumhuriyeti’ne Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde dava açacakmışsınız.

Olmaz. Bir kere Galatasaray Adası benim! Arada yazın gidip yüzüyorum ben orada. Vermem, kusura bakmayın. Ben ve kraliyet ailem ekonomik şartlarımız sınırlarında oradan faydalanma hakkına sahibiz. Kraliyet ailesi de artık çok kalabalık. 80 milyon olmuşuz, dün söylediler. Yani dava filan zor, hangi birimizle uğraşacaksın?

Vaziyet böyle sultanım, gördüğün gibi ayaklar baş oldu; bacaklar, kollar yani tırnaklarıyla kazan herkes baş oldu özetle. E tabii canınıza yeter, kolay mı?

Sevgi, saygı ve muhabbetle...

İmza

Çok kral insanlardan İstiklal madalyalı Gazi Feyzullah ve Asım beylerin torunu

Gönüllerin Sultanı Gülse Hanım

Yazının devamı...

Safını belli et! Konuş lan!

1 Şubat 2017

Sen iktidar sayesinde şuralara geldin, konuş!

Sen yalaka mısın, derhal oyunu söyle!

Açıkla! Sen de var mısın? Yok musun?

Şeffaf olacaksın! Kimsin sen? Safını belli edeceksin! Kimlerdensin?! İtiraf et! Öt!

Yahu isteyen oyunu söyler, istemeyen söylemez. Hükümetten korkuyor olabilir. Kitlesinden korkuyor olabilir. Siyasetle anılmak istemiyor olabilir. Trollerden bıkmış olabilir. Politize olmayı sevmiyor olabilir. Kararsız olabilir.

Ne bileyim, AK Partilidir, başkanlık istemiyordur. CHP’lidir, Erdoğan’ı seviyordur. MHP’lidir, taslağı beğenmemiştir. Taslağı henüz okumamıştır, bilmiyordur. Etraftan duydukları kafasını karıştırmıştır, birkaç uzmanı daha dinlemek istiyor olabilir. “Evetçi”dir, “Hayırcı”dır, “Kararsız”dır, “Belkici”dir, “Valla daha bilmiyorum kardeş”çidir. SANA NE?

Bize ne?

O zaman niye gizli yapıyoruz oylamaları? Niye sandık kurup kabinlere perde çekiyoruz?

Herhangi bir kahvede, kafede, sokakta, altın gününde, çarşıda, apartmanda, aile içinde ‘Evet’çilerle ‘Hayır’cılar bir arada mutlu mesut yaşıyor. Siz neyin peşindesiniz ya? “Herkes bağırsın! Herkes safını belli etsin.” “Ya bizden ya onlardan olsun!” Ne bu?

Bırakın insanları rahat. Vatandaşı birbirine karşı bilemeyin artık, yetti ya!

“Safını belli et, safını belli et”! 80 milyon, hepimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin safındayız, var mı itirazı olan?

Hepimizin safı belli. Safımız Türkiye!

Demokratik, laik, hukuk devleti, birlik beraberlik içinde, vatandaşların birbirini saflara ayırmadığı Türkiye Cumhuriyeti için...

Sen de var mısın kardeşim?

Varsan kutuplaştırmayı, milleti birbirine düşürmeyi derhal bırak!

YEĞENİM DEĞİL DE OĞLUM YAZMIŞ DESEM, O OLUR MU?!

BEN şaşırdım artık. Gelmiş geçmiş en absürd komediyi yazsam, millet bu kafayla drama sanacak. Hem dünyanın hem ülkenin şu halinde, gerçek hayattaki çılgınlığın dozuna ulaşmak o kadar zor ki. Neyse ki genciz. Bir gün, gelecekte, hepimizin gevşediği, dünyanın, ülkenin daha özgür hissettiği, kutuplaşmanın bittiği günler gelecek ve dönüp bu yıllara bakıp müthiş eğlenceli siyasi komediler yazacağız.

Efenim şöyle, Yüksek Seçim Kurulu Malatya il müdürü Facebook’tan bir paylaşım yapmış. Referandumda “Evet” oyu istiyor ve Kemal Kılıçdaroğlu’nu hedef gösteriyor.

İş büyüyünce demiş ki “Yanlış anlaşıldı veya oğlum yazmış”!

Güzel kardeşim, madem böyle bir skandala imza attın, en azından birine karar ver. De ki “Yanlış anlaşıldım, şunu ifade etmek istemiştim”. Veya öteki. Yani “Oğlum yazmış”!

Ne şimdi bu böyle? “Yanlış anlaşıldım veya oğlum yazmış, hack’lendim aslında, en olmadı sahte hesap, en kötü ihtimalle bahçeye inen uzaylılar beni hipnotize edip zorla yazdırdı!”

Hiçbiri olmazsa, belki “Amaaan ne uğraşacağım” deyip patlatacak: “Daha güçlü bir Türkiye için ‘Evet’ diyorum, Yüksek Seçim Kurulu, sen de var mısın?”

Bence iyi yine oğlum demiş. Çok orijinal fikir. Yeğenim yazmış da diyebilirdi.

Tabii Kemal Kılıçdaroğlu’nu hedef göstermenin suç olduğunu sonradan hissetmiş, geri adım atmaya çalışıyor filan da esas “Evet” için destek isteyen adamın Yüksek Seçim Kurulu il müdürü olmasına kaç puan?

Yahu en güvenmemiz gereken, en objektif, en yansız, en “Evet”çilerden de “Hayır”cılardan da azade olması gereken kurumda il müdürü bu beyefendi. Bir fikri, oyu olması normal de sosyal medyadan bir taraf için çağrı yapacak, muhalefet liderini hedef gösterecek kadar da olur mu? Referandumda Malatyalılar, hele ki “Hayır”cılar, sandığa iç rahatlığıyla gidebilecekler mi şimdi?

Peki diğer şehirlerin YSK il müdürlerinin “yeğenlerinden” de bu denli fanatik ve yanlı olanlar var mı acep?

Yazının devamı...

Hamsi kuşundan vatan hainine saniyeler içinde varabildiğimiz günler!

29 Ocak 2017

90’lar iyiydi hoştu, ama o kadar da müthiş değildi. Yalnız şöyle bir şey vardı ki fena halde özlüyorum. Ülkede vatan haini denen tek grup vardı, PKK teröristleri. Aklımız daha bir yerindeydi o yıllar demek.

Onun dışında, evet yine tatsız isimlerimiz vardı. İşte efendim şunu giyen, bunu takan, şu renk Türk, bu renk Türk. Ama en azından, sadece bakış açısı veya görüşünden dolayı dakikasında “Vatan haini” oluveren kimse yoktu.

Şimdi 79 milyon, herkes herkese, özellikle sosyal medyada bu etiketi çaat diye yapıştırıyor! Bir vatan hainliği yapılmamış. Suç işlenmemiş, vergi tıkır tıkır verilmiş, vatan sevgisi yerli yerinde. Ama “Vatan haini” diye bağırıyor karşıdaki. Niye? Referandumda oyun ‘hayır’ veya ‘evet’ olacak diye. Açıklamışsın, tepesi atmış. Veya açıklamamışsın da o öyle hissetmiş, seni oralarda bir yerlerde görüyor. Önemli değil. Kendisi başka oy verecekse, sen, fırt, dakikasında vatan hainisin!

Yav biz delirdik mi? Milletçe bir kahve mi içsek? Bir yüzümüzü mü yıkasak? Bir beş dakika camın önünde oturup oksijen mi alsak? Sizce düzelir miyiz? “Ne vatan hainliği yahu, herkes ülkesini sevdiği için kendi doğru bulduğunu savunuyor işte” diye kalkıp o bağırdığımız vatandaştan özür diler miyiz?

Bu şu an Türkiye’nin en büyük problemi!

Her konuyu hop diye siyasallaştırıyoruz. Biz bu saçmasapan işin ustası olduk. Yemin ederim bazen deney gibi bakıp tepkileri izliyorum. Misal, geçen gün evde hamsi vardı. Instagram, kullanıcıları yemek fotoğrafı koymadığında dövüyor malumunuz! Ben öyle duydum. Kuralı bozmadım, tabakta hamsi kuşu fotoğrafını koyup, “Rize’de de ne hamsi yenir üff” gibi bir şey yazdım. Bu kadar yüzeysel, gastronomiye ait, neşeli, siyasetten tamamen alakasız bir paylaşımın altına, bütün beklenebilecek sempatik yorumların yanında, şunlar da yazıldı:

-Gülse Hanım siz evde yemek yapmayan elitlerdensinizdir, hiç insanları kandırmaya çalışmayın!

-Kesin yanında rakı da içiyorsunuz ama ülkedeki atmosfere uyup sansürlediniz?

-Siz Geziciler rakısız yiyemezsiniz!

-Rize diyerek kime yaranmaya çalışıyorsunuz?

-Rize demeyin, Atatürk heykelini kaldıran bir şehirden bahsetmeyin bana!

-Atatürk heykeli kaldırılmadı taşındı, sizin zihniyet bu putlaştıran zihniyet işte!

-Sizin zihniyet de Atatürk’ü inkar eden zihniyet!

***

Sonra beni unutup aralarında kavga etmeye başladılar. Muhabbet hayır-evet kavgasına dönüşmeye başlayınca kafası gidenleri üşenmeyip engelledim.

Yahu hamsi kuşu bu kardeşim! Yemek yemek! Bir anda nasıl buradan yola çıkıp ikiye ayrılıp kavga etmeye başladınız?

Ve daha vahimi, biz bu noktaya nasıl geldik?

Bence artık eğitimi, sanatı, dış işlerini, hatta gayet siyasi bir konu olan yeni anayasa taslağını bile tartışırken siyasetten arındırarak tartışmalıyız.

Çünkü şu an yaya geçidi sokağın neresine yapılsın gibi basit bir konudan bile ikiye bölünüp birbirimize girecek hallerdeyiz.

Siyasete saplanıp tıkanıp kalıyoruz. Hiçbir şeyi çözemiyoruz, hiçbir konuya tarafsız verilerle çare bulup uygulayamıyoruz. Bir deli çıkıp eğitimi, yaya geçidinin yerini, hamsi kuşunu siyasi bir slogana alet ediveriyor, sonra herkes kendi durduğu yeri takım tutar gibi savunmaya başlayınca, hakaretler, küfürler başlıyor. İş eskiden sadece teröristlere denilen “Vatan haini” yaftasını birbirinden suçsuz bir sürü vatandaşın birbirine yapıştırmasıyla bitiyor.

Daha da korkutucusu, bunu artık aklı başında sandığımız siyasiler de yapmaya başladı.

Ben size bir şey söyleyeyim mi, hiçbir anayasa taslağı, hiçbir refah vaadi, hiçbir yönetim değişikliği, hiçbir parti taraftarlığı, hiçbir karizmatik lider birbirini seven bir halkın ikiye ayrılıp karşısındakine “Vatan haini” diye bağırmasına değmez!

Hayır hamsi kuşunun ne suçu vardı zalımlar? Tarif isteseydiniz verirdim, kavgaya tutuştunuz.

Yazının devamı...