"Gülse Birsel" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Gülse Birsel" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Gülse Birsel

Gülse Birsel

Yeni bir ‘Nekbe’!

16 Mayıs 2018

Her yıl 15 Mayıs tarihinde bu “felaket”, Filistinliler tarafından yürüyüşler veya protestolarla hatırlanır.

Pazartesi günü için Gazze’de 1 milyon kişilik bir yürüyüşe hazırlanılıyordu.

Derken Amerikan Başkanı Trump ani bir hamleyle, kısa süre önce aldığı “Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma” kararından sonra ABD büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınmasının organizasyonunu başlattı.

Pazartesi günü Trump’ın kızı ve damadının neşeli katılımları ve Leonard Cohen’den şarkılar eşliğinde Kudüs’teki ABD büyükelçiliği açılırken, Netanyahu dev bir gülümsemeyle, “Bu fevkalade şanlı bir gün” diye konuşmasına başlarken...

Gazze‘de durumu protesto etmek için lastik yakan Filistinlilere İsrail askerleri tarafından ateş açıldı! Gerçek mermilerle! 60 kişi hayatını kaybetti, aralarında çocuklar var. 2 binden fazla kişi kurşunlarla yaralı!

Görünüşe bakılırsa Filistin’in acısı bitmedi, Nekbe’nin 70. yıldönümü, adeta başka bir ‘Nekbe’ye sahne oldu!

Sosyal medyada “Filistin yalnız değildir” mealinde başlıklar, etiketler açılıyor ama kusura bakmayın Filistin kanımca o kadar yalnız ki!

Hele Arap dünyasının gözünü kapatma ve miskinlik konusunda üstüne yok! Batı kamuoyu ve devlet yetkililerinden gelen tepkiler bile daha etkili.

Yazının devamı...

Artık biraz merakımıza yenilelim mi?

9 Mayıs 2018

Harari 1600, hatta 1700’lere kadar Ortadoğu, Asya ve Çin’e oranla ekonomik olarak mikroskobik ve ilkel bir bölgeyken, Asya dünya ekonomisinin yüzde 80’i demekken, Avrupa nasıl bugünkü Avrupa oldu sorusuna cevap arayan ilginç şeyler anlatıyor.“1750 hatta 1800 civarına kadar, Avrupalılarla Asya ve Çin arasında teknolojik açıdan önemli bir fark yoktu” diyor ve ekliyor:“Ama Avrupa büyük potansiyel yaratmıştı. Ve bu potansiyel aslında teknoloji değil, ‘zihniyet’ farkıyla ilgiliydi.”

Verdiği şu örnek ilginçtir: “İngiltere demiryolu yapmaya başladığında Fransa, Almanya ve Amerika derhal onu takip etti. Ama mesela Çin geride kaldı. Hatta önce yaptıkları kısa demiryolunu, sonra kendileri yıktılar!”

Peki endüstri konusunda Avrupa ülkeleri hatta Rusya birbirini çarçabuk takip ederken İran, Mısır ve Osmanlı İmparatorluğu niye yapmadı?

Yazar burada cevabı şöyle veriyor: “Çin ve Ortadoğu’nun değerleri, adalet sistemleri ve sosyo-politik yapıları bu değişime ayak uydurmak için uygun değildi.”

Bilim ve Avrupa emperyalizminin bağlantısının ve aslında Avrupa’yı Avrupa yapan şeyin, Avrupalı bilim adamı ve kâşiflerin keşfetmek ve fethetmek konusundaki iştahı ve bunun temelinin de “Kendi cehaletlerini itiraf etmek” olduğunu anlatıyor!

Zira evet, elbette vahşi Avrupa sömürgeciliğinin savunulacak bir tarafı yok ama, o dönemde Avrupalıların sömürge haline getirdiği bölgelerin çoğundaki insanlar dünyayı kendilerinden ibaret sanıyorlar! Başka bir kıta, hatta ileride sömürgeciler tarafından yakılıp yıkılmış farklı bir ada olduğunun, sıranın kendilerine geldiğinin bile farkında değiller!

Aslında o feci sömürgecilik, Avrupa’yı bugünkü haline getiren harikulade bilim devrimiyle el ele gidiyor. Ve zamanında bu sömürgecilerle karşılaştırılmayacak bir emperyalizm tanımıyla, daha insani değerlerle halklarını yönetmiş Roma İmparatorluğu, Osmanlı, Çin imparatorluklarıyla Avrupa’nın temel farkı da cahilliğini kabul etme, keşfetme, araştırma zihniyeti. Mesela coğrafyanın gelişmesi, bu konudaki seyahat ve çalışmalar, harita denemeleri, Avrupa kalkınmasının ilk adımını başlatıyor.

Avrupalı sömürgeciler büyük bir saldırganlıkla gittikleri bölgelerdeki insanları öldürüyor, doğal kaynaklara el koyuyorlar. Ama o esnada modern zamanlarda ders alacağımız başka bir şey de yapıyorlar: Gittikleri o ilkel bölgelerden, merakları sayesinde yine bilgi edinerek dönüyorlar!

Yazının devamı...

Biraz spordan bahsedelim mi?

25 Nisan 2018

2014’te görme engelli sporcumuz Öznur Yılmazer Avrupa Atletizm Şampiyonası’nda 100, 200 ve 400 metrede 3 altın madalya aldı. Şampiyonada 3 birincilik alan ilk atlet olarak tarihe geçti!

2016 yılında Nur Tatar Askari tekvandoda Rio Olimpiyat oyunlarında bronz madalya aldı! Ondan önce Londra’da Yaz Olimpiyatları’ndan da altın madalyayla dönmüştü.

2017’de Yasemin Adar Paris’te Dünya Güreş Şampiyonası’nda 75 kiloda dünya şampiyonu oldu!

Yine 2017’de Avrupa Eskrim Şampiyonası’nda kadın kılıç takımımız Avrupa şampiyonu oldu! 94 yıllık eskrim tarihimizde bir ilktir.

Yazının devamı...

Bizim büyük güvensizliğimiz...

18 Nisan 2018

Yani bu aralar gazeteci olmak bir yönden berbat, öte yandan müthiş. Tuhaf bir dönem! Neyse ki ve maalesef tam olarak gazeteci sayılmam. Jet Sosyete’nin hayali karakterleriyle, kendi küçük lüks ve neşeli dertleriyle uğraşıp, haftada 2 gün 14 saat sette oynayıp, kalan günler evde 110 sayfa senaryo yazmak feci yıpratıcı ve imkânsıza yakın bir çalışma temposu olsa da, memleket meseleleriyle daha az ilgilendiğim için bazen bu sisteme müteşekkir hissediyorum!

Bugünkü bomba erken seçim haberi. Bahçeli, “Memleketin iyiliği ve geleceği için bunu 26 Ağustos’ta yapalım” diye manşeti verdi.

Fakat son yıllarda kanımca ‘bizim büyük çaresizliğimiz’ olan güven sorunları yine devreye girdi.

Bu tarih acaba İYİ Parti seçime giremesin diye seçilmiş bir tarih miydi? İYİ Parti’nin kongresinden en az 6 ay geçmesi lazımken, 26 Ağustos’ta bu süre dolmadığı için bu Akşener aleyhine yapılmış kurnazca bir plan mıydı? İYİ Parti açıklama yapıp, “Hayır biz 6 ayı zaten 22 Haziran’da dolduruyoruz, sıkıntı yok” dedi ve umarım şimdilik bu konu kapandı.

Öte yandan 26 Ağustos’un uzun bayram tatilinin son gününe denk gelmesi hemen geçmiş yıllarda yaşanan tartışmaları alevlendirdi: “Tatile kıyılara gidecek seçmen şehirlere dönemesin, oy veremesin diye mi bu tarih seçildi?” Aslına bakarsanız sadece kıyılara gidecek Bodrum’cu, Çeşme’ci kesim değil, köylere akraba ziyaretine gidecekler de erken rezervasyonla ekonomik bir tatil planlamış orta gelirli de o pazar sabahı erkenden yaşadığı şehirde olamayabilir. Olmaya çalışsa da o hafta sonu aşırı talepten trende, uçakta, otobüste yer bulamayabilir, otomobiliyle gittiyse trafikte çile çekebilir. Tatili erken bitirip 2-3 gün önce dönmeye karar verse, bu da turizm sektörüne büyük yıkım olmaz mı? Kanımca 26 Ağustos yanlış tarihtir, bu pratik sebeplerden bir hafta sonraya ertelense dev bir kayıp yaşamayız.

Ama bizim esas sıkıntımız başka.

‘Seçim’ kelimesi dillendirildiği günden beri oy pusulasında kimin amblemi niye daha büyük oluyor, hangi sırayla pusulaya yerleştirilecek, mühürsüz pusulalar geçerli mi sayılacak, seçim güvenliği nasıl sağlanacak, neden polis çağırma yetkisi vatandaşa da verildi, amaç ne, neden aynı apartmanda oturanlar farklı sandıklara dağıtılıyor, bu işlerde ne gibi bityenikleri var bunlar konuşuluyor.

Seçmen listesinde birileri kaybolur, bir oy çuvalı kaybolur, biraz vakit kaybolur, hatta Türk Lirası’nın değeri kaybolur... Vallahi bunlar çözülür. Ama maalesef biz birbirimize güvenimizi kaybettik!

Yazının devamı...

Yok, ısrar etmeyin, dışişleri bakanı olmayacağım!

11 Nisan 2018

Tamam dışişleri bakanlığı hoş bir pozisyon, büyük prestiji var, sürekli seyahat ediyorsun filan. E ben de 2 yabancı dil bilen prezantabl, iktisat okumuş, dolayısıyla mecburi uluslararası ilişkiler dersleri filan almış bir insanım. Biliyorum biçilmiş kaftan olduğumu düşünüyorsunuz, illa benim dışişleri bakanı olmam için yatırlara bez bağlıyorsunuz filan, ama kusura bakmayın canlarım, olmaz. Birincisi, diziyi bırakamam. İkincisi, yahu dünya, tarihinin diplomasi ve uluslararası dengeler açısından en karışık döneminde!

Ben öncelikle bunu buradan protesto ediyorum!

Hâlâ mini etek giyebildiğim şu tazecik yaşıma kadar niye 2 soğuk savaş birden gördüm ben arkadaş?

Sıcak savaştan iyidir, buna da şükret diyeceksiniz ki haklısınız. Ama içinde bulunduğumuz, şu yazının yazıldığı saatlerde o konunun da bir garantisi yok yani!

Dünyanın iki büyük gücünün liderlerinin Putin ve Trump gibi karakterler, yani bir akşam yemeğinde kime önce servis yapıldı konusundan bile yumruk yumruğa gelmesi gayet muhtemel ‘iki fevri ve ani karar veren beyefendi’ (ne kadar kibarım, tam bir dışişleri bakanı!) olduğunu da düşününce... Kabadayı şahıslar bunlar biraz. Soğukkanlı, üç düşünüp bir konuşan insanlar diyemeyiz, malum. Dillerinin kemiği yok. Yabancı ülke liderleri onlar için çok önemli değilse itip kakmayı da seviyorlar. Hem mecazi hem fiziksel anlamda. Ve şimdi, hep birlikte eski soğuk savaşın bir üst sürümüyle karşı karşıyayız. Ancak bu defa liderler daha çılgın, daha hesapsız, daha spontane! Bilgisayar oyunu olsaydı ekranın önünden ayrılamazdım. Ne yazık ki oyun değil, gezegenimizin reel durumu! Onun için haber kanallarının önünden ayrılamıyorum.

En azından eski soğuk savaşta taraflar da daha netti değil mi efendim? Eskiden her konuda bir tertip, düzen vardı, ondan herhalde. Hatta “Ah nerede o eski soğuk savaşlar”a kadar gider bu iş! Hangi ülke kimin tarafında belliydi, birkaç ülke tarafsız durmaya çalışıyordu, bu kadar. Bak o zaman dışişleri bakanlığı daha kolay olabilirdi.

Şimdi ise hikâye tam kaos. Yorumcular, siyaset bilimciler, savaş teorisyenleri, eski askerler sabahtan akşama kadar televizyonda kim kimin tarafında, ne oluyor, neler yaşanacak, çözmeye çalışıyorlar ve istisnasız bütün hararetli tartışmalar “Hakkımızda hayırlı olsun, barış olsun, huzur olsun” filan diye bitiyor. E onu demeyi komşu teyze de biliyor abilerim?

Hayır bir de savaş meydanı olarak seçilen mekân da bize komşu ülke ya, o da kötü bak. Orası iyice karışırsa, bir bu kadar insan daha savaştan kaçıp bizim memlekete gelirse filan, buralarda neler olur, umarım birileri konuyla ilgili plan program yapıyordur.

Yazının devamı...

Maslow piramidinin moral bozmasına izin vermeyin!

4 Nisan 2018

Onun için bugün biraz sağlık muhabbeti yapmak istiyorum.

Ki ben sizin ruhunuzu biliyorum, sağlıktı, gençlikti, güzellikti deyince herkesin kulakları açılıveriyor. Ne yapacağız, hep birlikte sonsuza dek genç ve fıstık gibi yaşayacak mıyııız? 3000 yılına kadar kırışıksız bir cilt, pembe dudaklar, kaslı bacaklar ve ince belimizle parti yapacak mıyııız? Eveeet!

Tabii ki hayııır! Yaşlanıp, kırışıp, buruşup öleceğiz herkes gibi! Ama o arayı neşeli, mutlu, sıkıntısız ve mümkünse biraz daha uzun geçirmek tüm derdimiz değil mi? Yani bu kadar heyecan, kitap, check-up, doktor ziyareti, televizyonda Canan Karatay sohbeti görünce zaplamamak, vitamin tavsiyeleri alıp vermek, kolesterol seviyelerimizi karşılaştırmak, hepsi -yaşıtlarım için söylüyorum- önümüzdeki 40-50 yılda tatlı bir hayat yaşamak için değil mi? Hep söylerim, sağlık sorunun yoksa, aslında bir sorunun yoktur! Aşk, iş, para, başarısızlık, efendim sosyal ilişkiler, şu bu, fasarya. Gerçek mutluluk için biraz ilkel bakacaksın hayata. Sağlığın yerindeyse, karnın tok sırtın pekse, birinin seni öldürme ihtimali filan da yoksa, otur hayatın tadını çıkar. Hayır ilk gripte, Allah korusun ilk depremde anlar insan bu söylediklerimin ne kadar hikmet dolu olduğunu! Yani Maslow’un ihtiyaç piramidinin sadece en alt katmanlarını şiar edinin!

Nedir? Malum, psikolog Abraham Harold Maslow’un 1943’te yazdığı, hâlâ okullarda okutulan ‘ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidi’. En altta, insanoğlunun en çok gereksinim duyduğu şey, ‘fizyolojik ihtiyaçlar’ vardır: Nefes alma, gıda, su, tepende bir çatı olması, yani fiziksel sağlığını koruman için gerekenler.

Yazının devamı...

Kadınlara 'höt zöt'ün çöküş devri

21 Mart 2018

“Kadınlar erkekler gibi uygun ve saygın giyinirler ama siyah ferace şart değil”miş Prens Selman’a göre. Haziran ayından itibaren araç kullanabilecekler. İş kurmaları, orduya katılmaları, konser ve spor müsabakalarına gitmeleri kolaylaştırılıyor. Biz 1920’lerde, 30’larda zamanının çok ötesinde kadın haklarını kucağımızda bulduğumuz için gayriihtiyari “Aman ne büyük lütuf yapmışlar” diye gülüyoruz elbette. Bizler için ‘kadının saygın kıyafeti’ kendisinin saygın bulduğu herhangi bir kıyafettir. Hatta isteyen saygın bulmadığı bir kıyafeti de giyebilir, kimse kimsenin keyfinin kâhyası değildir. Ama Ortadoğu ülkelerinin hâli malum. Kanuna yansımış bütün yaşam tarzı kuralları, temelde kadının özgürlüğünü kısıtlama prensibine dayanıyor.

İran’da da kadınlar şikâyetçi. Son aylarda sık sık ‘başörtüsü çıkarma’ eylemi yapıyorlar. Başlarındaki eşarpları çıkarıp bir sopanın ucuna bağlayıp bayrak gibi sallıyorlar. Üstelik en dindar ve muhafazakâr kadınlardan bile bu eyleme destek var.

Belki kadınlara özgü yasakların esnetilmesi Suudi Arabistan’ın yeni siyasetinin gereksinimidir, belki İranlı kadınlardan bazıları İranlı yöneticilerin dediği gibi ‘dış mihrakların kışkırtması’ sonucu başörtülerini çıkartmışlardır. Ama şu bir gerçek, kadınlar daha çok eşitlik ve özgürlük istemeye devam edeceklerdir! Ve kadınlara istediklerini vermeyen hiçbir toplum bir adım ileri gidemeyecek. Hele uçakla 17 saat uzaklıktaki yabancı ülkede yaşayan herkesin bilgisayar ekranından canlı canlı sana baktığı, ticaretten sosyal medyaya sınır mınır kalmayan bir devirde bunu sürdürmek mümkün değil. Bir kere haklarını almış, köşeleri tutmuş kadınlar ne senin ülkene seyahat etmek ister, ne iş yapmak. Medeni dünyanın yarısını elde var bir kaybedersin yani!


Yazının devamı...

'Şaşırma sabrımızı taşırma'nın sosyolojik analizi

14 Mart 2018

Ama, “Şu şu konularda haklarımız çiğneniyor, mağdur oluyoruz, bununla ilgili hukuki yaptırımlar ve eşit haklar talep ediyoruz” tarzında bir söylem, artık ülkenin ikliminde çok demode tabii.

Onun yerine taksicilerin dernek başkanı, “Onları ülkemizde istemiyoruz” diyor ve “Adalet farklı bir karar verirse sabrımız taşar” diye ekliyor.

Son yıllarda istediğini yaptırmanın biçimi özünde bu. ‘Onlar, işimize gelmeyenler, bizim gibi olmayanlar, sevmediklerimiz ülkeden gitsin’, bir. ‘İstediğimiz olmazsa ne kötülükler yaparız nasıl saldırırız siz düşünün’, bu da iki.

‘Şaşırma, sabrımı taşırma’ devrinde hayatımın en güzel yaşlarını geçiriyorum iyi mi? Son yıllarda yarı şaka yarı ciddi söylenen, slogan atılan bu kalıbın tercümesi nedir? ‘Benim istediğim tarz ve kalıbın bir milim dışına çıktığın anda, hak hukuk bilmem, seni fena yaparım!’

Yazının devamı...