"Gülse Birsel" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Gülse Birsel" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Gülse Birsel

Çok güzel hareketler bunlar

29 Mart 2017

Cumhurbaşkanı Sarıyer’de ‘Hayır’ kampanyası yapan bir çadırı ziyaret etmiş. Su ikram etmişler, sohbet edilmiş filan. Aha bak buradan böyle devam edilirse evet çıkabilir!

Gezi zamanı da yazmıştım. O zaman başbakan olan Sayın Erdoğan, Gezi’nin 3. günü filan gidip parkı ziyaret edip gençlerle, sanatçılarla konuşup “Madem bu konuda bu kadar hassassınız, biz de bu parkı daha da yeşillendirelim, inşaat projesinden vazgeçelim” deseydi, Gezi 3 günlük bir çevre protestosu olarak biterdi.

Sonraki günlerde de siyaset bu bakış açısıyla sürdürülseydi hayatımız bambaşka olurdu. Cumhurbaşkanı böyle bir iletişim sürdürürse... 

Yani, “Hayır” çadırını ziyaret etmek, sadece kendi seçmeniyle değil tüm vatandaşlarla yakınlık kurmak, tüm medyayla diyaloğa girmek, tüm sivil toplum kuruluşlarına eşit mesafede olmak, muhalif, solcu, ulusalcı, her neyse, tüm kesimlerin derdini anlamak, tüm şikâyetçilerle, endişelilerle empati kurmak gibi bir tavır ortaya koyarsa...

Yazının devamı...

Eyyy Batı! Senin komplolarını yemedim, ver mehteriii!

26 Mart 2017

Yapılan tüm haksızlık, saldırı ve komplolara karşı, New York’ta dimdik durmayı başardım ve onlara derslerini verdim!  

Psikolojik savaş ve yıpratma çabaları Amerika’ya girmeden başlıyor sevgili vatandaşlarım. Dakika bir, güvenlikten geçerken ayakkabılarını çıkarttırıyorlar insana. Sonuçta Türküm, Müslümanım ve toplumda tanınan, kanaat önderi denebilecek bir kişiyim. En azından kanaatkar bir kişiyim, o da birşey. Ayrıca şu an elimde biri film, biri dizi olmak üzere iki devvv proje var. Hedef çok açık abicim. Beni çorapla taşta yürütüp sistit yapmak! Veya çorabım çirkinse, imajıma zarar vermek. Yemezler! Siyah üzerine kırmızı kiraz desenli tüylü çoraplarımla vakur biçimde yürüyüp ülkemi en iyi şekilde temsil ettim.

Çantada cımbız, parfüm filan herşey yasak. Koskoca Gülse Birsel cımbızla pilotun bıyıklarını yolup etkisiz hale mi getirecek? Parfüm alıp tüm şişesini etrafa boşaltıp, herkesi migren ağrısından ağlatıp uçağa zorunlu iniş mi yaptırtacak? 

Neden çok bariz abicim. Başarımı, son yıllardaki şöhretimi çekemiyorlar. 

***

İndik New York’a. Pasaport kontrolündeyiz. Bir görevli gelip bana bakarak seslendi. “İngilizce ve Fransızca bilen var mı” diye. Bak bak, aklı sıra “Yok kardeş, neredee” dedirtecek, başımı öne eğdirecek. Memleketimin okullarında Allah’ıma bin şükür ikisini de öğrettiler. Atıldım öne, “Varr” dedim “Kara Murat benim!” vurgusuyla. Aldılar beni Afrikalı bir kadıncağızın yanına, karşımda pasaport polisi. Polis Amerikalı, kadıncağız da sadece Fransızca biliyor. Ben de aralarında tercümanlık yapıyorum. Diyorum “Bacım, yanında yiyecek içecek var mı, kaç dolar aldın, akrabalarının yanında mı kalacaksın, sebebi ziyaretin ne” filan. Afrikalı kadıncağız gözümün içine bakıyor, sempatik sempatik “Benden zarar gelmez Amerika’ya, yeminlen” ifadesi ve en tatlı sesiyle cevap veriyor, ben tercüme ediyorum. Atalarımız Osmanlı abi. Oralar eskiden hep bizimdi. Bir nevi eski vatandaşıma yardımcı oluyorum, Amerika’da sahipsiz bırakmıyorum. Sonuçta bütün mazlum milletlerin gözü bizde. Ve gerçekten bütün mazlum milletlerin gözü bende o esnada. Zira Avrupa Birliği dışındakiler sırasındayız ve pasaport kuyruğundaki mazlumların hepsi, bir Türk, bir Afrikalı ve bir Amerikalı polis arasındaki bu garip sohbeti seyrediyor. Bak yanlış anlama, orta seviyede Fransızcamla  o kadar emek verdim, Afrikalı kadın geçti, insan pasaportumdaki vizeye şöyle usulen bakıp, “Siz geçin Fransızca bile bilen, dakikalarca bize yardımcı olan aşırı derecede minnettar kaldığımız muhteşem Türk” filan der di mi? Yook. “Siz tekrar sıraya” yapmasın mı? Sıra bana gelince parmak izime kadar ince ince kontrol etmesin mi? Yav demin muhtaç değil miydin sen bana nankör?

Sebep gayet net abicim. Eziklik. Kültürümü, köklü irfanımı kıskanmaları. 

Yazının devamı...

Oscar töreninde kimin yerinde olmak istemezdim?

5 Mart 2017

En önemli ödül senindir ama oturacak yer ayrılmamıştır, arkada ayakta bekleyip adın söylenince sahneye depar atarak gidersin... Ödül alacaklar gelmez, yoklama gibi 50 kere isimleri okunur, kimse ses etmez... Akış değişir, düzen karışır, teşekkürler aksar, konuşmalar sarkar, en havalı ödül töreni bile elimizde patlar...

Ödül sahibinin sahnede düştüğünü, sunucunun mikrofonunun açık olduğunu unutup rejiyi sahneden azarladığını, sarka sarka sabah ikide biten törenleri, ödül alan dizi ekibi teşekkür edemeden, onları kulise yönlendiren tecrübesiz sahne hosteslerini, kazanamayan ekiplerin bağırıp çağırarak salondan çıktığını, ohoo bu gözler yıllardır neler gördü... 

Ama Oscar’da bu yıl olan gibi büyük skandal da Allah için görmediydik! Bu kadarını biz bile beceremezdik!

Sabaha karşı töreni canlı seyretme sevdasıyla TV karşısında sızmak üzereyken “Yok yanlışlık olmuş” vaziyeti ortaya çıkınca, ‘Pulp Fiction’da göğsüne adrenalin iğnesi saplanan Uma Thurman gibi ayılmışım! Sanatçı empati yapıyor anacım. Her şeyi bıraktım, o esnada orada kimlerin yerinde olmak istemezdim diye kendime rol beğendim:

- Faye Dunaway: En iyi filmi anons etmek için sahneye Warren Beatty ile beraber çıktılar. Faye, Göksel Kortay’ın eski okul arkadaşıdır. 20’lerinde pek sosyal, hareketli, biraz da hoppa bir genç kızmış, particiymiş. O popüler günler, ardından şöhretli yıllar, ‘Chinatown’ gibi müthiş filmlerden uzun zaman sonra, milyonlarca insanın karşısında tek repliğin ‘La La land’ olacak, o da yanlış olacak! “Kadın ne yapsın” diyeceksiniz... Yav Warren bir terslik olduğunu hissetti; bir zarfa, bir Faye’e bakıp durdu aslında ama Faye mesajı hiç almadı. “Emma Stone - La La Land” yazan kâğıda bakıp “La La Laaaand” diye patlattı!

- Warren Beatty: Botoks’u filan yerindeydi törende. Demek hâlâ bir iddiası var. Onun için bu işe en çok o bozulmuştur. Zaten “Ben bir karta baktım, bir Faye’e, bir de size baktım; espri olsun diye yapmadım” diye uzun uzun anlattı, yazık... Rivayete göre Oscar zarfları ve içlerindeki bilginin gizliliğinden sorumlu olan şirketin yöneticisi kuliste Emma Stone’la selfie çektirirken, en iyi film zarfı yerine en iyi aktris zarfının yedeğini veriyor görevliye. Warren’ın suçu ne?

- La La Land’in yapımcısı Jordan Horowitz: Onun yerinde olmak da istemezdim. Çıkmışsın ödülü almışsın, herkese sarılmışsın... Ve fakat baam: “Yanlışlık oldu!” Şahsen vermezdim ödülü. Sıkıysa gelin alın derdim! “Dava açarız” derdim. Esasen bu vaziyet Türkiye’de olsa, o duygusal patlamanın etkisiyle iki film ekibi ve organizasyon arasında yumruklu tekmeli kavga çıkardı!

Jordan kimseyi dövmedi, içindeki isyanı Warren’ın elinden kartı sertçe kapıp, gösterip, ödülü kaldırıp “Moonlight’a bunu vermekten onur duyarım” diye gergin gergin bağırarak aktardı! O esnada dirseği arkada duran Warren’ın ağzındaydı! Warren bir şey demedi.

Yazının devamı...

Sternocleidomastoid’in bana yaptıkları!

1 Mart 2017

Zira ben Homo sapiens türünün herhangi bir üyesinin yaşayabileceği bütün saçmasapan tecrübeleri sizin için yaşayıp burada anlatıyorum zaten!

Şimdi efendim, kulağın arkasından boynun önüne doğru uzanan bir kas var. Adı sternocleidmastoid kası. Adı kadar enteresan bir kas. Fazla gerilip spazm yaptığında sinüzitten baş ağrısına, boğaz ağrısından göz sulanmasına, baş dönmesinden yorgunluğa pek çok belirtiye yol açan huysuz bir tip. Hatta bu kasın gerginliğinin yol açtığı bazı belirtiler migrenle, soğuk algınlığıyla karıştırılırmış.

Geçtiğimiz günlerde uzayan gripten mütevellit, günlerce sinirlene sinirlene öksürmenin hediyesi olarak, genelde zaten fena halde gergin olan bu kasımı iyice gerip, bir nevi kemik haline getirmişim! Anatomiye yaptığım bu katkı dolayısıyla kendimi kutlarım! Bir yandan filmimin senaryosunu yazar, diğer yandan gelecek sezon yayına girmesini planladığımız dizinin hazırlıklarını yapar ve öte yandan gazete yazılarımı yetiştirirken, son günlerde bilgisayar başında sağ elimde mouse’la harcadığım vakti de tahmin edersiniz. O pozisyon da bu kası gerermiş. (Doktorlar bilgisayar başında az oturun dedi, ben de “He he” dedim, çaktırmayın.) Ve ne yazık ki ülkenin gevşek, neşeli ve güler yüzlü atmosferi de gerginliğimi azaltmaya yetmedi sanıyorum!

Bu yüzden, yani bir karış kas yüzünden, dağ gibi kadın, bu hafta yazısını böyle geçiştiriyor. Affediniz.

Yazının devamı...

2017 grip festivalinin ekopolitik sebepleri

26 Şubat 2017

Muhteşem bir bağışıklık sistemim var!

Son yıllarda bütün grip virüslerini kapmama ve tecrübe etmeme rağmen, bugüne kadar ateşler içinde yandığım, hastanede yattığım, yataktan kalkamadığım bir vaziyet yaşamadım. 2009 domuz gribi salgınında dahi okuyucular için virüsü özenle test ettim, ama bir haftada evde atlattım.

Diyeceksiniz ki madem bağışıklık sistemin bu kadar müthiş, niye iki de bir grip oluyorsun!

Aha işte ben de ona sinirleniyorum!

Yaz sonundan beri üçüncü gribimi idrak ederken, beni geniz akıntısı, bitkinlik ve öksürükten çok, bu tekrar gıcık etti! Hayır hepsinin de huyu farklı. Sağlık çalışanları ve eczacılar da artık şahıs gibi bahsediyorlar virüslerden: “Geçen ayki en az iki hafta kalıyordu, çok yapışkan bir tipti. Bu seferki pısırık. Beş altı gün sarsıp kaçıp gidiyor” filan diye.

Hayır, daha taptaze check-up’ımı yaptırmışım. B vitaminine, D vitaminine kadar bakılmış, her şey mis gibi çıkmış. Niye bütün gripler beni kurban seçiyor?
Sorun bende değilmiş. Hayır, sorun sizde de değilmiş. Son birkaç yıldır grip vakalarında büyük patlama olduğunu söylüyor bütün doktorlar. H1N1’ler, H2N3’ler, mecazi anlamda değil, gerçek anlamda havada uçuşuyormuş!

Ben de biliyorum grip aşısı diye bir şey var. Fakat bu konu benim için bir enigma. “Yaptırırsanız iyi olur” diyorlar, sonra da ekliyorlar “Ama tabii grip virüsleri her yıl değişim gösteriyor”. İşletim sistemi gibi kendini “upgrade” ediyor yani! Demek ki aşı olunca, esasında bir önceki yılın virüsüne karşı bağışıklık kazanıyorsun! Böyle garip bir retrospektif durum! “Geçen yıl grip olacak olsaydım, şu an koluma vurulan bu aşıyla acaip iyi korunurdum” gibi bir vaziyet. “Şimdiki param olsaydı da gençken oradan iki dönüm arsa kapatsaydım, bu gün karun olurdum” tarzında bir bakış açısı! Onun için aşıya itibar etmedim.

Yazının devamı...

Ya sonra?

22 Şubat 2017

“Ya sonra? Ne yaparım senden sonra? Acımadan geçer yıllar...” diye gider. Bir yerinde de “Bugünlerin, yarınları var” der şarkıda.

Ki şu ara akıllardan çıkmaması gereken cümledir o!

“Evet!”, “Hayır!” diye herkesin bağırıp durduğu şu günlerde, siyasetten feci sıkılmış, tartışmalara ilgimi kaybetmiş, sadece film seyretmeye karar vermiş biriyim ve çok radikal bir laf edeceğim: Evet veya hayır çıkması beni artık zerre kadar ilgilendirmiyor!

Vallahi ilgilendirmiyor.

Yazının devamı...

Kuzey Kıbrıs’a gitmek için esas sebepler...

19 Şubat 2017

St. Barnabas Manastırı:

Barnabas İncil’inin hikâyesini duymuşsunuzdur. İsa’nın dili Aramice kaleme alınmış, yani kimilerine göre en orijinal, en bozulmamış İncil burada bir ağacın altında gömülü olarak bulunuyor. Bir dakika, en baştan başlayayım: MS 45 yılında Aziz Barnabas Hıristiyanlığı yaymak için Kıbrıs’a geliyor bu İncil’le. Ama öldürülüyor. 432 yıl sonra, bir rüya üzerine Barnabas’ın mezarı ve bu İncil bulunuyor. O zamanki Bizans İmparatoru oraya önünde fotoğrafımı gördüğünüz Barnabas Manastırı’nı yaptırıyor. Şimdi tabii bu en orijinal halinde olduğu rivayet edilen İncil’in bizim için en önemli özelliklerinden biri, iddiaya göre ileride Hz. Muhammed’in geleceğini ve son peygamber olacağını da yazıyor olması. Fakat bu İncil yüzyıllardır kayıp. Bazıları Vatikan’da, bazıları Venedik’te diyor.

Salamis Antik Şehri:

Burası MÖ 8. yüzyıldan itibaren önemli bir liman kenti; Salamis. Sütunlarıyla, heykelleriyle, ev kalıntılarıyla, açıkhava tuvaletleriyle, hele ki hâlâ konserlere sahne olan amfitiyatrosuyla çok etkileyici. Sadece burası için bile Kıbrıs’a gidilir.

 Daha önce tatmadığınız müthiş bir mutfak:

Hellim peynirini, ceviz macununu, şeftali kebabını biliyorsunuzdur elbette. Onları anlatmayacağım. Kuzey Kıbrıs’a gider gitmez önce bir Kıbrıslı bulup ahbap oluyor, sonra da gerçek Kıbrıs mutfağını tadacağınız adresleri alıyorsunuz. Ben bilhassa yemek saatlerinde Mehmet Yaşin, Refika Birgül ve Sahrap Soysal’la takıldım, aklımla bin yaşayayım, kendimi tebrik ederim! Böylece pilavuna’yı yeme fırsatı buldum. Börek gibi birşey bu, ama içinde özel bir peynir, nane, kuru üzüm ve kişniş tohumu var. Çok acayipti. Sonra lorlu Kıbrıs mantısı diyebileceğimiz pirahu’dan yedik. Kıbrıs’a özel bir ot olan molohiya’nın kuzu etiyle yapılmış sulu yemeğinden tattık. Tavuk suyunda haşlanmış ‘Makarna pulli’ yani tavuklu makarna vardı bir de. Kıbrıs’ın patatesi de bir acaip, bembeyaz ve çok lezzetli, salatası müthiş oluyor. Meğer neler yeniyormuş bu adada arkadaş!

Hayatınızda görmediğiniz sebzeler:

‘Molohiya’ isimli, sulu yemeği yapılan ot, ‘ayrelli’ denen yabani ve pek çıtır kuşkonmaz, patatese benzeyen ama çok daha lezzetli ‘kolakas’, yer elması gibi ama daha güzel bir kök sebze olan ‘bullez’. Yaa. Kıbrıs deyince varsa yoksa hellim peyniri değil mi? Değil işte.

Yazının devamı...

Güller ve bacanaklaaar şimdi...

12 Şubat 2017

Sevgililer Günü’nü baş tacı eden Batı bile son yıllarda burun kıvırıyor. Hatta bir sitcom’dan esinlenerek ‘Galentine’s Day’ diye bir kavram çıkmış. Batılı kızlar, en yakın kız arkadaşlarıyla çıkıp eğleniyor 14 şubatta. Zira ‘Sex and the City’yi seyretmiş herkesin bileceği gibi, Batı’da romantik ilişkiler yıllardır dingildemeye başladı. Yalnızlar ve bekârlar da çoğala çoğala, toplumun kenarlarından gelip merkez oldular! Ve Sevgililer Günü’nde ‘Güller ve dudaklaaar şimdii’ devri bitti. Kız kıza, erkek erkeğe çıkılıp ‘Kankalar günü’ tadında eğleniliyor oralarda artık!

Bizim toplumsal değişikliklerimize gelince... Sevgililer Günü meşru mudur, bize uyar mı bence şu günlerde bir gözden geçirmeliyiz! Bir kere tekinsiz, ne idüğü belirsiz bir kurum söz konusu! İsimden de görülüyor ki, söz konusu şahıslar ‘sevgili’! Yani sözlü, nişanlı veya evli değiller! Olsalar öyle derdik. Ha madem sevgililer, niyetleri ciddi mi, bunu bilmek lazım. Ciddi olsaydı da en azından aileleri tanıştırır, ele güne karşı bir yüzük takarlardı, hoop ‘Sözlüler Günü’ derdik. Demek ki Sevgililer Günü açıkça gayrimeşru, bize ters bir gün! Asla tasvip etmiyorum!

Ne var? Hepimiz içinde yaşadığımız iklime adapte olmalıyız! Tabii. Bizler de, kurumlar da, kutlamalar da, özel günler de yeni atmosfere uyum sağlamak zorunda. Niye? Teorisi var: Uyum sağlamayan hayatta kalamaz! Yılbaşının başına gelenleri gördük! Sevgililer Günü de bu ülkede hayatta kalmak istiyorsa, bizim yeni kurallarımızla oynayacak!

Ki her zamanki gibi yeni ruh haline ilk uyanan da reklamcılar oldu. Bu sene karanlık psikolojimizden, sıkıntılı sosyolojimizden kaynaklanan  bir mahcubiyet hissediliyor Sevgililer Günü reklamlarında.

“Yani sevgili filan diyoruz da bu çocuklar aslında evlenecek, nişanlılar vallahi” gibi bir telaş var senaryolarda. Evli çiftlerin birbirine hediye aldığı hikâyeler, çoluklu çocuklu kutlanan Sevgililer Günleri... “Sevgili derken, hani öyle ahlaksızca evlilik öncesi ilişkimsi değil hâşâ, birbirini seven herkes, misal teyzenize de, eltinize de, bacanağınıza da hediye alabileceğiniz bir gün” tarzı bir meşruiyet arayışı...

Öte yandan ekonomik vaziyetler de hiç parlak değil. Dolayısıyla özgürlükten patladığımız, “Ay biri bizi durdursun” dediğimiz yıllardaki kafada bile olsaydık, şampanyanın su gibi aktığı, pırlantaların uçuştuğu kutlamalar bize iktisadi yönden uymazdı. Onun için bütçeyi yormayacak yepyeni hediye fikirleri çıkmış. Pırlantacılar kanırtıyor yazık, ama kalpli çoraplara daha çok şans tanıyorum. Kahve zincirleri üzerinde kristal taşlar yapıştırılmış kahve kupaları yaptırmışlar. “İçki de içmiyoruz, kızla gece dışarı da çıkamıyoruz, ama bir kahve içip el ele tutuşuruz en azından, kahve kupasını da hediye yaparsam, bütçemi dağıtmadan kurtulurum” durumları için gayet hoş. Hazır gıda firmaları kalpli, kırmızı ambalajlı kekler, pastalar çıkarmış. Yaratıcı ve hesabını bilen bir beyefendiysen, keki alır, hanımı çay bahçesine götürür, iki çay söyler, bir çift çorap alır, toplam 10-15 liraya bu özel günü kurtarırsın.

Ama en hoşuma giden: Bir peynir markası, kalp şeklinde peynir yapıp naylon ambalajını da kırmızı kurdele desenli tasarlamış! Üzerinde ‘Canım sevgilime’ yazıyor. Bu bir Sevgililer Günü hediyesi adayı, asla uydurmuyorum! Bizim kızlar yer mi bilmem. Erkekler yiyebilir. Özellikle “Bu peynirle sana güzel tostlar, peynirli makarnalar yaparım” gibi bir vaatle durum kurtarılabilir. Oğlan da kıza gül yerine saksıda fesleğen verirse, o da makarna sosunda kullanılır, gayet fonksiyonel olur. Tabii bu iki karşı cinsten şahsın arasında nasıl bir ilişki var bilmiyoruz. Ahlaka mugayyir bir makale yazmak istemem. Her özel gün o memleketin sosyoekonomik durumu ve gelenek göreneğine göre kutlanmalı, terbiyesizleşmeyin! Onun için kanımca en makbul Sevgililer Günü, yeğenin teyzeye, halaya, damadın bacanağa, gelinin eltiye aldığı kalp şeklinde peynirler, saksıda fesleğenlerle geçirilmeli.

Ailecek makarna yapıp üzerine hediyeleri serpip yersiniz televizyonun karşısında, neyinize yetmiyor?  

Yazının devamı...