"Gülse Birsel" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Gülse Birsel" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Gülse Birsel

Yazın şehre takılmanın Pollyannavari güzellikleri

16 Temmuz 2017

Tatile gidemediniz, millet Bodrum’da yüzerken siz masa başında kaldınız, Çeşme’de kumru yiyenleri televizyonda seyrederken evdeki kadife kanepeye yapıştınız. Amaan ne gam, evelallah ben buradayım! Çok şükür öyle bir kalemim var ki, okuyunca Bodrum-Çeşme ahalisi tatilden vazgeçer, bavul toplayıp şehre geri döner. Bakınız aşağıda yaz tatiline gitmeyenlerin avantajlarını listeledim:

Yazı bronzlaşmadan geçirmek sizi gençleştirir mi? Bronzlaşmak cildi kurutur, yaşlandırır ve yıpratır. Hayatımda ilk kez temmuz sonu, hâlâ bir kez bile güneşe çıkmamış bulunuyorum. Nasıl akça pakça, nasıl İngiliz tenliyim anlatamam. Meğer beyaz tenli bir insanmışım inanır mısınız? Geçen sene bu aralar sarı saçlarım ve bronzu aşmış, tatlı bir kahveye dönmüş tenimle Kibariye’nin uzun boylusu gibiydim. Cilt kendini bu güneşten azade geçirdiğim yazda tamir edecek, kırışıklıklar sıfırlanacak. Buna beynimi inandırırsam cildim de inanır diye düşünüyorum.

Tekne ne Allasen? Tekneyle çıkmak nedir? Bunun zevkini biri bana anlatsın. Tekne dediğimiz bir taşıttır, bir yerden bir yere gitmek için kullanılır. Çoğunlukla bulunacağın otel veya evden çok daha küçük bir mekâna sığışmak, istediğin ayakkabıyı giyememek, tuvaleti kullanmak için 3 yaşından beri ilk kez yine özel eğitim almak, sallana yuvarlana sersem olmak ve üzerine para vermek... Adriana’nın belinden öpmeyeceksen hakikaten mantıksız! Ooh saray gibi evimde püfür püfür oturuyorum çok şükür.

Niye sevimsiz hayvanatla uğraşayım ki ben? Zoolog muyum? İki begonvil göreceğim, bir denizbörülcesi yiyeceğim diye, doğanın antipatik yönlerini çekmeye değer mi? Vatozundan denizkestanesine, sivrisineğinden akrebine, yarasasından örümceğine, niye aynı habitatta yaşamaya gideyim? Belgesel mi çekeceğim? Sitcom’cuyum, sinemacıyım ben. Evde koydum pencere önüne karınca yemlerimi, taktım sinek ilacını fişe, bitti. Hayvan olarak sadece kedi, köpekle muhatap oluyorum, mis.

Bikini vücudu nedir Allasen? Yıldım yıllardır yav. Nisanda başlıyor bunun paniği, her sene yazın üniversite sınavına girecekmişiz gibi hazırlık yapılıyor. Ananas ye, detoks yap, yürü, selülit masajı yaptır, bir altlık olsun diye solaryuma gir... Yine de güneşin altında mükemmel görünen bir kadın da yok yani. Bakınız hoop döndük mü Adriana’ya. Neyse... Amaan yiyorum künefeleri, dondurmaları, giyiyorum bol elbiseleri, ooh, efil efil geziyorum.

Görev gibi denize gidilir mi yav? “Aman geç yattık, yarın denizi kaçıracağız”, “Eyvah saat iki oldu hâlâ denize gitmedik”, “Bugün hiç denize girmedim, kahretsin niye böyle yaptım”, “Girmenle çıkman bir oldu, girince bir 20-25 dakika yüzülür en azından”. Sürekli bir telaş, bir disiplin, bir mecburiyet... Madem denize girmeye iş muamelesi yapacaktık, şehirde kalıp çalışsaydık ayol! En azından para veriyorlar.

Sıcak bir ülkede, daha sıcak bir bölgeye gitmenin hiçbir tarihi, kültürel veya tıbbi karşılığı yok! Sıcak bir ülkede, sıcak mevsimde, insanlar asırlardır serin yerlere kaçarlar, yaylaya filan çıkarlar. Yani vücudumuzun doğasına göre Bodrum-Antalya’ya kışın gitmeli, yazın Trabzon-Rize’de kuymak filan yemeliyiz. Bizimki vücudu gezdirmek değil, resmen dayanıklılığını test etmek. Tabii burada yaz sonu Adana’da film çekimlerim olacağından bahsetmek istemiyorum. Ama bahsetmiş de bulundum. Olsun, filmin tanıtımı olur, gazeteci arkadaşlara haber olur. Biraz da sıcak olur tabii. Ama sonuçta iş. Gönüllü tatil değil. Olayın bir mantığı var.

Bugüne kadar kaç tane yaz tatiline gittiniz?

Yazının devamı...

Adalet Yürüyüşü’nün sürpriz sonuçları

12 Temmuz 2017

Ama yürüyüşün daha önceden hesaplanmayan başka olumlu sonuçları da oldu.

- Mesela kendini ezilmekte, horlanmakta, yok sayılmakta hisseden yüzde ellinin birikmiş karamsarlığını, umutsuzluğunu, gerginliğini azalttı. Bu da ülke için tansiyonu düşürücü, dengeleyici oldu.

- Polisin performansı gayet iyi ve tarafsızdı. Gezi’de çadır yakan, gösterici yaralayan, sert, öfkeli tavır yerine, sakin, soğukkanlılıkla işini yapan, olması gerektiği gibi demokrasinin gerçekleşmesini sağlayan emniyet gücü izlenimi verdi. Her kesimde sempati ve güven yarattı.

- Kılıçdaroğlu’nun yürüyüşle birlikte hitabet ve tespitlerinde de bir açılma, bir netlik, bir enerji yükselmesi oldu. “Meğer hakikaten sağlam kafa sağlam vücutta olurmuş” muhabbetleri döndü. “Türkiye’de en büyük sorun muhalefet eksikliğidir” cümlesi geçerliliğini büyük ölçüde yitirdi. 

- Dünyada “Türkiye tipik bir Ortadoğu diktatörlüğüdür” fikrini savunanların bir yerde ağzının payı verildi. Milyonlarca insanın barışçıl bir yürüme eylemi ve mitingle açıkça iktidarı eleştirmesi, bunun dünya medyasında yer bulması o önermeyi bir ölçüde kırdı. Demokrasisinin kusuruna, eksiğine, gittikçe azalan oksijene rağmen bu memleketin öteki bölge ülkelerine benzemediği, Türkiye Cumhuriyeti olduğu anlatılmış oldu.

m Mitingde olanlar da mitinge sempati duymayanlar da sadece Türk bayrağı, “Adalet” pankartı ve Atatürk posteri kullanılmasını doğru buldu. Hatta mitingin karşısında olan farklı görüşler “Hahayt, Atatürk posteri açıyorlar ama, aslında bunlar...” noktasından eleştiri yapma yoluna gitti. Velhasıl, Atatürk’ün sağdı-soldu, iktidardı-muhalefetti, o partiydi-bu partiydi demeden ülkenin ortak değeri olduğu bir kez daha teyit edildi!

9 TEMMUZ DA BİZİM, 15 TEMMUZ DA

ELBETTE

Yazının devamı...

Engel mi mesafeler?

9 Temmuz 2017

Sanırım tabana kuvvet yol yapmanın siyasi yönü son zamanlarda en makulünden en uç yorumlara kadar her biçimde tartışıldı.

“Sözde adalet yürüyüşü” dendi, “Kılıçdaroğlu’nu gerçek lider yapan yürüyüş” dendi, vs... Yol 432 kilometreydi ve 25 günde tempolu bir yürüyüşle tamamlanacaktı. Günde 17 kilometre civarı. Yani 25 bin adım.

Geçen hafta Kılıçdaroğlu’nun 20 günde 5 kilo kaybettiği açıklandı.  İtiraf edin kilo vermek isteyenler! Siyasi haberler esnasında bu detayı duyunca içinizden “Günde kaç kilometre yürüdü?” diye hesapladınız ve CHP liderinin günde kaç kalori yediğini düşündünüz!

Adalet yürüyüşü bugün bir mitingle bitiyor. Bense hikâyenin başka bir yönünü yazacağım.

*

İlk kez ‘The Story of Human Body’ (İnsan Vücudunun Hikâyesi) kitabında okumuştum. Sonra The New York Times’ta, başka gazete ve kitaplarda da yayımlandı. Malumunuz insanoğlunun fiziksel yapısı diğer hayvanlara göre zayıf. Ne pençeleri var, ne güçlü bir ısırıcı çenesi. Soğuktan korunmak için kürkü, tehlikeden korunmak için diken veya boynuzları mevcut değil. Salgılayacak zehri bulunmuyor, renk değiştirip kendini kamufle edemiyor. Bu zavallı, kürksüz, minik dişli, pençesiz canlının kedigiller, kurtlar veya atlar gibi yüksek hızlı koşu performansı da yok.

“Kedigiller sadece kısa mesafeleri hızla koşuyorlar. Develer uzun dayanıyor ama yavaşlar. Atlar hızlı ve uzun koşuyorlar ama bir süre sonra ağızları köpürüyor.”

İnsanı fiziksel olarak diğerlerinden avantajlı yapan tek özelliği; sıkı durun, uzun mesafelerde hızlı ilerleyebilme kapasitesi! Yani maraton.

Yazının devamı...

CEO'mu olacaksınız siyasetçi mi?

5 Temmuz 2017

Siyasetten korkan, korkutulan, uzak duran bir gençliktik. Politika bölümünde okuyanların bile kamuda kariyer, siyasi partide görev, hatta zevk için bir sivil toplum örgütünde aktivite planlamadıkları yıllardı. Başarı ve para hedeflenirdi meslek seçiminde.

Boğaziçi özellikle böyleydi. Diğer üniversitelerden siyasetle daha çok ilgilenen arkadaşlar “Boğaziçi Tatil Köyü”derlerdi bu tavra. Ama onlardan da bu konulara kafa yoran çok değildi aslında.

150. Boğaziçi Üniversitesi mezuniyetinde konuşma yapma onurunu verdiler. Gördüm ki her düşünceden öğrenci artık siyasetle yakından ilgili. KHK’ları eleştirenler, siyasetçilerin bilinen sözlerini espri haline getirenler, LGBTİ’den kadın haklarına, üniversite bağımsızlığından çevre bilincine, Filistin’e destekten şehitlerimizi anmaya pek çok konuda mesajlı pankartlar hazırlanmış. Ama kabalık yok, fikri ifade var, çoğunda mizah var. Eğer diğer üniversitelerde de durum buysa çok daha kaliteli bir siyaset kuşağı geliyor olabilir. Sağda da solda da.

Toplumu daha iyiye götürmek arzusunda, bunu da mesele edinmiş bir jenerasyon yetişiyor. Akıllı insan zaten söylemde de eylemde de saldırganlıktan uzak durur. Gelecekte bu parlak beyinlerin sadece ülke ekonomisine, kültürüne değil, siyasetine katkısı da hayatidir. Kutuplaştırmadan, kavgadan uzak, akla, mantığa, bilgiye, uzlaşmaya, ifade özgürlüğüne, demokrasiye dayalı bir siyaset arenasını bu insanlar oluşturabilir. Yeter ki memlekette kalsınlar. Onlar bize lazım!

Yazının devamı...

Sıcaklık: 34 santigrat, hissedilen: Ensemde mangal yakıyorlar!

2 Temmuz 2017

Birkaç sabahtır “Komşuların şaka olsun diye pencere aralığından içeri fön tutmaları bence çok ayıp” diye sinir içinde uyanıyorum. Ve hemen belime kadar gelen saçlarımı kestirmeye karar veriyorum çünkü sırtım sucuk gibi. Sonra ayılıp hatırlıyorum ki saçım kısa ve komşular da efendi insanlar.

Bu sıcak filan değil. Bu doğanın bir kalkışması! Ve kesinlikle şahsıma özel bir gıcıklık söz konusu.

Zira yıllardır dizim olsun olmasın, 7-8 Haziran civarı günde 16 saat çalışma sezonu biter. Ben güneylere kaçarım. Günün iki saatini denizin içinde geçiririm. Denizin içinde değilsem Bodrum’un kendine özgü kuru havasının, rüzgârlı mahallelerinin, yöresel mandalina ağaçları gölgelerinin ve yerel klimalarının keyfini çıkarırım.

Rekor sıcaklıkların beklendiği bu yaz, ‘İstanbul beni hapsetmiş’, çünkü sinema filmi çekeceğiz. Ve sinema filmleri ülkemizde yaz sonları çekiliyor.

Öğretmen ve dizicilerin ortak yanları vardır. İş zor ve monoton, uğraştığın insanlar kalabalık ve taşkınlık yapmaya meyilli, yaz tatillerin ise upuzundur!

Sinemacılarla da cankurtaranların ortak yanlarını buldum. İki meslekte de başarı baş tacı, başarısızlık ölüm gibi bir şey. Batmak veya çıkmak, işte bütün mesele bu! Bir de mesai mevsimi sıcaklık ortalaması 30 derece! Bu yaz, ikinci gruptayım.

Ve normalde plaja elektrikli ısıtıcı getirseler “Oh iyi oldu, denizden çıkınca içim titriyor” diyebilecek ben... Kertenkele gibi güneşe yatıp üç saat kalkmayan ben... Kışın evde parkayla oturan ben... Geçen hafta galiba hayatımda ilk kez terledim!

Yazının devamı...

Zor bir haftadan ‘hayat bilgisi’ dersleri!

28 Haziran 2017

Onun için yazının bu bölümünü gündem dışı, daha kişisel konulara ayırmamı anlayışla karşılayacağınızı umuyorum.

Geçtiğimiz hafta hayatımın en ilginç, en zor haftalarından biriydi. Taşındım, evde yangın çıktı, bir arkadaşımı kaybettim... Öte yandan arkadaşımı toprağa verdiğimiz gün, üniversitemde mezuniyet töreni konuşmasını yaptım. Fazla uzatıp detaylara girmeden, geçen haftanın hayat hakkında bana öğrettiklerini listelemek isterim:

- Evimin üst katı büyük bir tadilata girdi. Tamamen yıkılıyor. 80’li yıllardaki apartmanların ses yalıtımı malum. Dolayısıyla sanki üst daire değil bütün apartman yıkılıyor! Şehirde çalışarak geçireceğim, İstanbul’a yoklama vereceğim ender yazlardan biri. Mecburen geçici olarak eşyalı başka bir eve taşındık. Öğrendiğim:

1) İstanbul’da tadilat gürültüsü için saat, gün, işin süresi vs çok kesin kurallar olmalı.

2) Taşınma hakikaten insan için stres faktörleri listesinde ilk sıralarda!

- Yeni taşındığım evde yangın çıktı! Bildiğimiz yangın, evet. İtfaiyeli filan. Mutfağın yarısı kül oldu. Öğrendiklerim:

1) Aspiratör bir saatli bombaymış! 6-7 yılda bir değiştirilmesi gereken en tehlikeli ev aletiymiş. Eski aspiratörler, biriken yağların da etkisiyle, patlayan bir ampul veya tek bir kıvılcımla, çıra gibi yanıyor ve etrafında ahşap ne varsa tutuşturuyor. 5 dakika içinde dev bir yangınınız oluyormuş.

2) Her evde düzenli kontrol edilen yangın söndürücüler ve yangın alarmı bulunmalı, hatta bu kanun haline getirilmeli.

Yazının devamı...

‘Baba’ aslında nedir, ne işe yarar?

18 Haziran 2017

Benim babam gayet lafını dinleten, disiplinli, hatta arkadaşlarım arasında kurallarıyla nam salmış bir babaydı, hâlâ da öyledir. İki gün önce nezle olup sesimin kısılmasından ötürü telefonda kendisinden fırça yemiş biriyim misal!

Ama benim bahsedeceğim özellikler bunun ötesinde. “Şiddete meyilli olmayan erkek çocuklarını eğitimli anneler yetiştirir” tarzı sohbetler var ya son yıllarda. Ki doğru. Bence birey olan, dünyaya bir milim katkı yapmayı deneyecek kişilikli kadınları da benimki gibi şahane babalar yetiştirecek!

İlkokul seçerken “Özel okul olmasın, eve en yakın devlet okulu olsun, gerçek dünya nasılsa onu bu yaştan görsün, steril ortamda kalmasın” kararını veren babamdı. O kalabalık sınıflı, teneffüslerde oyun olarak kıran kırana kavga edilen okulda, kendimi savunmam için en baba dövüş figürlerini gösteren de!

Gerçek hayata bir an önce dalmalı, ama başıma geleceklere de hazırlıklı olmalıydım!

***

Beni, etrafta ‘üstün zekâlı’ olduğumu iddia edecek kadar müthiş bulan, ama aşı yaptırıp kolum ağrıyınca ağladığımda, bu nazeninliği ‘sersem tavukluk’ başlığı altında değerlendirip hiç kale almayan da!  

 ‘Erkek arkadaş’ kavramına sıcak bakmayan, diğer yandan üniversiteyi bitirip, yüksek lisans yapıp çalışmaya başlamadan evlenmeme daha da karşı olan,  gelenek-modernite arası yaman çelişkilerin adamıdır benim babam!

20’sinde akşam yemeğini dışarıda arkadaşlarla yemek için dil döktüğüm, ama ertesi gün çalıştığım dergiden sabah dörtte çıkıp arabamla eve geldiğimde gurur ve merakla bekleyen adamdır benim babam.

Yazının devamı...

O ağacın altını şimdi anıyor musun?

14 Haziran 2017

Geçen gün de Gülay Hanım’ın eski rektör yardımcısı, şimdiki Boğaziçi Üniversitesi rektörü Mehmed Özkan Hoca’yla okulda buluştum.

Bizim orta kantinin (entel kantin de denirdi eskiden) önünde, eğik iki yaşlı ağaç vardır. Geçtiğimiz kış o yoğun karda, bir gün köklerinden çıkıp devrilmişler. Uzmanlar gelip bakmış, “Tekrar dikip, destekleyip, diriltmeye çalışsanız bile yaşamaları yüzde on ihtimal” demiş. Normal şartlarda ülkede, ister üniversite ister başka yer, o ağaçların kereste yapılıp en iyi ihtimalle yerlerine yeni fidan dikilmesini bekleriz değil mi? Hatta hazır ağaçlar gitmişken oraya özel sektörün işleteceği, kâr getiren tatlişko beton bir kahve kiosku filan?!

Mehmed Hoca ise olayı kişiselleştirmiş! O ağaçların kaç yıldır orada durduğunu, artık okulun bir parçası haline geldiklerini söyleyerek, Japonya’da gördüğü, ağaç gövdesini ahşap kafes içine alarak  yaşatma tekniğinin uygulanmasını istemiş. Ancak bizim ağaçların boyutundan dolayı, onları ancak demir bir kafesin tutacağı ortaya çıkmış. Sonuç olarak şu çözüm bulunmuş: Tamamen ümit kesilen ve bebek yolundan kampusa devrilen bir ağacın parçalarından, bizim ağaçlara yer yer destekler yapılmış. Ve o bizim öğrenciliğimizde de eğik duran ağaçlar, hayata dönmüş. Üstelik gelip gidenlerden bu görüntüyü bir enstalasyon sananlar bile varmış.

Bu kadar şeyi niye anlattım.

1) Maçka’daki Teknik Üniversite’nin kafe yapılacak diye duman edilmiş bahçesine, kökleri ortaya çıkmış ve molozlar içinde bırakılmış zavallı ağaçlarına üzülen olur, belki yönetime bir fikir verir...

2) Bir de memlekette haşt huşt ağaç kesilirken,  üniversitelerin çoğu çimento dağı iken, bu konunun bu kadar ince düşünülmesini yazmak çok zevkli olduğu için. 

Öte yandan Boğaziçi aynı Boğaziçi. Bir yanda iftar açanlar, diğer yanda güneşlenenler, hemen ileride yoga yapanlar... Hepsi birbirinin ahbabı, arkadaşı.

Yazının devamı...