"Gülse Birsel" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Gülse Birsel" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Gülse Birsel

Gülse Birsel

'Sivil öldürecek olsak şu semtlerden başlarız' ne demek?!

28 Şubat 2018

Dehşet verici! Korkunç!

Adam millet meclisine gidip sivil öldürmekten bahsediyor. Bazı semtlere gidip katliam yapmaktan bahsediyor.

Bu nasıl kafa?

Hangi farklı suçların kapsamına giriyor bilmem ama Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne saldırıdan, halkı kin ve düşmanlığa, tahrike, aşağılamadan şiddet çağrısına, bu nefret söylemi, eminim pek çok başlık altında ceza alacaktır.

Yazının devamı...

Alt-üst soy sorgulama, önyargılarımızı kırar mı?

21 Şubat 2018

E-devlet’ten alt-üst soy sorgulayan pek çok vatandaşın, ilginç sürprizlerle karşılaştığı oluyor.

Oldukça muhafazakâr bir aileden gelen bir dostum, dedesinin babasının Ortodoks bir Gagavuz Türkü olduğunu öğrendi. Yine benzer bir ailede Ukrayna’dan göç etmiş bir büyük nine bulundu. Alevi bir arkadaşım, dedesinin dedesine verilen ismi ilginç bulup aile büyüklerinden araştırdı, büyük dedenin çok dindar, hatta tarikat mensubu bir Sünni olduğunu öğrendi. Aynı şekilde memleketlerde de büyük sürprizler var. Doğdukları şehirlere dair fanatik bir sevgi ve hemşerilik bağı besleyenler, atalarının yüzyıllardır oradan olduğunu düşünenler, bir bakıyor ki, fazla geriye gitme, dedeleri, babaanneleri henüz 1930’larda başka bir şehirde, başka bir coğrafi bölgede doğmuş.

“Bizim aile ful Balkan göçmeni, onun için böyle sarışın mavi gözlü ve Avrupai tipliyiz” diye hava atan güzellerden Adanalı, Kayserili çıkanlar, ya da tam tersi durumdakiler...

Melissa’ların, Çisem’lerin Dudu isimli nineleri... (Ki bizde de var bir Dudu nine!)

“7 göbek İstanbulluyuz” diyenlerin 7 göbek Bayburtlu dedeleri...

Ezcümle...

Bu bilgilerin hiçbiri bizi daha değerli, veya daha az değerli yapmaz. Soyumuz sopumuz, memleketimiz değil, bu hayatta ne yaptığımız, neye inandığımız, şu vatanda ne işe yaradığımızdır önemli olan.

Ama e-devlet’in bu hizmeti önyargıları, kutuplaşmaları bir miktar kırarsa...

Yazının devamı...

Şehitlere görevimiz nedir ne değildir...

14 Şubat 2018

Şu an bir Orhan Veli olsa belki “Neler yapmadık şu vatan için / Kimimiz öldük / Kimimiz birbirimizi linç ettik” derdi...

Yahu memleket hüzünlü, her gün gencecik insanların cenazesi var. Cenazede kavga edilir mi? Benim bildiğim cenazede sakin olunur, ölene saygıdan soğukkanlı, nazik davranılır. Küsler bile kaybedilmiş sevilenin yüzü suyu hürmetine birbirine selam verir.

Biz? Birbirimize sosyal medyadan, ekrandan, şuradan buradan hakaret edip taş atma peşindeyiz. ‘Onlar’, ‘şunlar’, ‘bunun takımı’, ‘ötekinin ekibi’, ‘filancacılar’. Herkes kaşlarını çatmış, en vatanseverin kendisi olduğuna, tıpatıp kendisi gibi olmayanın vatanseverlik hususunda beş para etmediğine inanmış veya inanmasa da bağırıp çağırarak başkalarını inandırmaya çalışıyor.

Kimisi sosyal medyadan şehitlerle ilgili paylaşım yapmayanı vatan haini ilan eder. Kimisi sosyal medyada paylaşım yapana “Öyle sosyal medyada paylaşım yapmakla olmaz bu işler” diye had bildirir. Herkes şehitlere görevimiz konusunda birbirine diskur çekmekte, kendi yolunun en doğru ve şahane, ötekilerin yetersiz, değersiz, hatta düşmanca olduğunu söylemekte.

Herkesin şehit haberlerine verdiği tepki farklı olabilir. Saygıyla anmak, düşmana öfkelenmek, savaşa öfkelenmek, dua okumak, hislerini bir yere yazmak, sosyal medyada paylaşım yapmak, stratejileri eleştirmek, kendi kendine ağlamak, ağıt yakmak veya inadına işine gücüne, hayata daha çok sarılmak... Yani herkesin inancına, görüşüne, hayatına, karakterine göre bu üzüntü nasıl yaşanıyorsa odur. Mühim olan birebir aynı tepkiyi aynı kelimelerle vermek değil, milletçe duygumuzun ortak olmasıdır. E zaten milletin tanımı bile budur yahu!

Ve malumunuz, aynı duyguyu hisseden milyonlarca insan, milyonlarca farklı şekilde ifade edebilir.

Sevgili arkadaşlar, değerli vatandaşlar, o gencecik insanlar bu ülke tek parça ve birlik içinde yaşamaya devam etsin diye şehit oldu! ‘Biz, ötekiler’ işine girersek, işte şehitlere en büyük saygısızlık bu olur!

Lütfen birbirimize üzüntümüzü farklı şekilde ifade etmek, veya içimizde yaşamak konusunda tahammüllü olalım.

Yazının devamı...

Bir televizyona bakıp geleceğim...

11 Şubat 2018

Değerli okuyucular ve sevgili televizyon izleyicileri...

Hepsini beraber yapmayı denedim, fakat olmuyor. Günde 14 saat çalışılıyor, yetmiyor. Sete koşuluyor, oynanıyor, yorgun gelip gazeteye yazı yetiştiriliyor, bu sefer senaryo gecikiyor. Senaryoyu yetiştiriyorsun, gazete çiçek gibi yürüyor, o zaman da rolün hakkı verilemiyor... Topunu birden yapayım diyorsun, stres kaynaklı boyun ve ve hayatımda ilk kez yaşadığım baş ağrısından hepsi iptal oluyor. Arkadaşlar, eş-dost, saça röfle yaptırma, hatta filmimin 5 milyonu kutlama gecesi zaten sıraya girmiş, sürekli ertelenmekten mütevellit gıcık bir ifadeyle ajandadan bana bakıyorlar!

Geçen gün, acılar içinde uyandım! Fıstık gibi çıkan boyun ve baş emarından sonra doktora sinirli sinirli “Ee hiçbir şeyim yoksa neyim var da ağrılarla uyanıyorum?” dedim. Tıp biliminden hesap sordum resmen! “Yetmiş beş yıl okumuşsun, ver bir ilaç da işime gücüme döneyim arkadaş” gibisinden ifadeler de kullanmış olabilirim. Uykusuzdum, kahveliydim, hatırlamıyorum! Doktor “Aşırı yüklenme bu, aşırı yüklenmee” diye sesini yükseltti! Ona mı yüklendim ki? Yoo, kendime yüklendim, niye şahsi aldı ve sinirlendi? Ama işte tıp hekimini kızdıracak kadar yoğunum, onu anlatmaya çalışıyorum.

Böyle bir hastalık varmış: ‘Aşırı yüklenme’. O sorumluluğu da alayım, bunu da yapayım, ötekini de arada halledeyim derken vücut bir yerden alarm veriyor. “Bir sakin yav” diyor. “Acık yükü azalt, ben hallederim yine, ama her şeyi aynı anda yapamazsın gözünü sevdiğim” diyor.

Malumunuz filmin koşturması biter bitmez, dizi işi başladı. 18 Şubat’ta dizimizin yayını var. Hem senarist ol, hem oyuncu, hem gazeteye iki gün yazı yaz, iki de pantolon dik, olmuyor. Program biraz hafifleyene, havalar ısınana kadar, Pazar yazılarına ara veriyorum affınıza ve editörlerimin anlayışına sığınarak. Bir süre sadece çarşamba günü okuyacaksınız yazılarımı, ana gazetede. O arada, bir televizyon dünyasına bakayım, neler oluyor. Sizi haftada bir ekran aracılığıyla da biraz neşelendireyim, mayo mevsimi yaklaşırken tekrar burada buluşuruz. Kendinize aşırı yüklenmeyin, arada aylaklık yapın ve beni özleyin...

Yazının devamı...

Kahraman hacamatçı tıp doktoruna karşı!

4 Şubat 2018

Bir grup vatandaş Türk Tabipler Birliği yöneticilerinin Twitter üzerinden Afrin operasyonunu “Savaş bir halk sağlığı sorunudur” şeklinde eleştirmesini elbette protesto edebilir.
Farklı mesleklerde insanlardan oluşan bir sivil toplum örgütü çıkıp TTB’yi pankartlarla tenkit edebilir. Slogan atabilir. Demokratik hakkıdır, fikridir.
Ama bunu yapan, hacamatçıların muhtelif federasyon ve dernekleri olunca, e şimdi ben nasıl yazmayayım bunu?
Özellikle de zamanında TTB, hacamatçıların halk sağlığını tehdit ettiği konusunda uyarı yapmışken, hacamatçılar zaten hekimlere kızgınken!
Aslında bugüne kadar hacamatçıların toplu olarak herhangi bir konuyu protesto ettiklerini görmemiştim. Sanırım kızgınlıkları dışında, muhatap olarak, aynı alanda ve eşdeğer meslek erbabı olarak kendilerine tıp hekimlerini görmüşler. Ki kıskandığım bir özgüvendir. Takdir ediyorum.
Bu vesileyle de, artık tıbba, bilime milime bu kadar da prim vermeyelim demek istiyorum! Sonuçta 3-4 yüzyıl geriye gittiğinde doğru düzgün tıp mı vardı Allasen? Yeni çıkmış antin kuntinlikler bunlar. Ama bir hacamat, bir sülük, bir büyü bozma kim bilir kaç asırlık. Penisilin 1928’de bulundu da ne oldu? Alıyorsun, bağırsakların bozuluyor, bırak yav.

Yazının devamı...

'Kelebekler' özgürdür

31 Ocak 2018

Yıl 1994’tü ve festivalin açılış filmi, İngiliz yapımı, Hugh Grant’li, Andie MacDowell’lı “Dört Düğün Bir Cenaze”ydi. Favori filmlerimdendir.

Her yıl Sundance’in ödül listesine bakıp illa seyretmem gereken filmleri o listeden bulurum. Hiç de boş çıkmaz.

Tüm dünyadan stüdyo sistemi dışında yapılmış bağımsız filmlerin hem gişe iddiası olanlarını hem olmayanlarını değerlendiren nefis bir yerdir Sundance.

Bizim memlekette en çok eksikliği hissedilen şeydir bu mesela. Gişe potansiyeli olan filmler, onların senarist ve yönetmenleri yarışmalardan, festivallerden uzak tutulur, tek tük, ayıp olmasın diye, sadece oyuncuları aday gösterilir. “Festival filmleri” ayrıdır, ödüller onların arasında dağıtılır. Belki bunun da payı vardır gişe ve kaliteyi aynı anda tutturan filme bizde az rastlanmasında. Popüler ve kaliteli filmin seyirci alkışı dışında alkışı, ödülü, aferini yoktur bizim memlekette.

Yazının devamı...

Gördük ki...

24 Ocak 2018

Askeri terimlere, bölgedeki yer isimlerine aşina olmaya başladık. Elimiz günlük işlerde, ama gözümüz haberlerde, yüreğimizde bir ağırlık...

Gördük ki...

“Bütün dünya buna inansa, insanlar el ele tutuşsa, hayat bayram olsa” filan palavra, bu kadar yüzyılda dünya bir arpa boyu yol gitmemiş.

Savaşlarımız daha bitmemiş...

Ben askeriyeden, stratejiden, silahtan, jeopolitikten anlamam. Bu tür haberleri iki-üç kere okuyorum kavramak için.

Ama insan hikâyelerinden anlarım. Onun için şehitler beni darmaduman ediyor.

Şimdiden 2 şehidimiz var. İki gencecik, cesur adam.

Fotoğraflarına baktım. Ve en çok da o özel günlerde çekilmiş mutlu fotoğrafları vuruyor beni.

Yazının devamı...

Devlet Bahçeli Murat Boz Hadise, Sibel Can aynı cümlede!

17 Ocak 2018

Dönüş yolunda Aksaray’da verdiği molada gazetecilere açıklama yapıyor. Genelde ılımlı, sakin bir bakış açısıyla cevap veriyor, hatta Mehmet Altan ve Şahin Alpay kararı sorulduğunda içerideki iki insanın tahliye umudu, beklentisi ve psikolojilerinden de bahsediyor. Sohbet esnasında daha da ilginç bir şey oluyor, Bahçeli Murat Boz’u telefonla arıyor! Konsere kalamadığı için üzüntülerini bildiriyor ve “Hadise Hanım’a hürmetlerimi söyleyiniz” diyor. Yetinmiyor, “MHP iddiaların üstünde oy alırsa ne dersiniz” sorusuna “Sibel Can’ın bir şarkısı var: Kader eşitsizsin” diyor! Ardından hep birlikte telefondan Sibel Can’ın Hançer isimli bu şarkısı dinleniyor!

Ne oluyor? Siyasette, en azından MHP’de Özal’vari bir hafiflik, güleryüz, bir popüler kültür ve sanata yakınlık, sanatçıyla muhabbet mi başlıyor?

Peki bu trend tüm sağ siyasete yayılır mı? Hayır asık surat, bağırış çağırış ve höt zöt’ten o kadar bıktı ki millet... İnanın gündem mündem yazasım bile gelmiyor.

ABD İLE AZ BİLİNEN BİR DİPLOMATİK KRİZ

Washington’da yaşayan bir Türk gazeteci tweet atmış. Tarih vs. gibi hatalar olsa da, ilginç bir tarihi olay anlatıyor.

1930’lu yıllarda ABD ile şimdi yaşadığımızdan çok daha farklı, ilginç, pek bilinmeyen ufak çaplı bir krizin bilgisi ortaya çıkıyor.

O yıllarda ünlü müzik yapımcısı Ahmet Ertegün’ün babası Münir Ertegün bizim ABD büyükelçimiz. 1934-1944 arası bu görevde. 30’lu yıllarda Ahmet Ertegün, kardeşi Nasuhi ile birlikte büyükelçilik rezidansında siyaseten doğrucu ifadeyle Afro-Amerikan, halk diliyle siyahi caz müzisyenleri konuk ediyorlar. Rezidansta blues ve caz çalınıyor, jam session’lar yapılıyor. Fakat bu davetlerde tabii ABD’nin o yıllardaki ırk ayrımcılığı kuralları da çiğneniyor. Zira 1950’ye kadar yürürlükteki kanuna göre, ABD’de kamusal alanda, mesela toplu taşımada, okullarda, orduda, hatta eğlence yerlerinde siyahilerin beyazlarla aynı yerde bulunması yasak! Söylenenlere göre senato bu konuda Türk büyükelçiliğine bir uyarı yapıyor ama Ertegün’ler kulak asmıyor, siyahi Amerikalıları rezidansta misafir etmeye devam ediyorlar.

1930’lara özgürlük ve eşitlik konusunda biz böyle girmişiz, Amerika öyle... Şimdiyi tartışmayacağım, son yıllar her iki ülke için de pek çok farklı yoruma açıktır.

Yazının devamı...