"Gülse Birsel" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Gülse Birsel" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Gülse Birsel

Akıllı insanlar, bir toplaşın bakayım!

17 Eylül 2017

Bu testler mestler ölçüler biçiler hep tartışmalı arkadaş.

Dünyanın en büyük girişimcileri üniversiteden atılmış tipler. En iyi filmcilerin bir kısmı okul birincisi, bir kısmı “Sen kendine sigortalı bir iş bul canım” diye film okulundan dehlenmiş karakterler. Mucitlerin dâhilerin bir kısmı yanındakiyle sohbet edemeyecek kadar asosyal. Akıllara durgunluk verici sanatçılar intiharı deneyecek kadar mutsuz. Güzel, mutlu bir hayat bile yaşayamıyorsan aklın ne faydası var? Öte yandan beynini sadece gününü gün etmeye harcıyorsan o beyne yazık değil mi?

Şunların bir arasını bulalım mı? Kimi ciddi, kimi yarı şaka istatistiklere göre akıllı, zeki, ne derseniz deyin, kafası çalışan insanların belli başlı ortak özellikleri var:

-Yabancı dil biliyorlar. Sadece zeki oldukları için yabancı dil öğrenmemişler. Yabancı dil bilmeleri beyinlerini diri ve aktif tutuyor. Bunun onları ileride alzheimer gibi hastalıklardan da koruduğu iddia ediliyor.

-IQ elbette tartışmalı bir zekâ ölçme testi. Ama istatistiğe güvenelim, hâlâ bir ölçü. Misal İngiltere IQ ortalaması 100. Demek ki 100’ün üzeri, nispeten zekisiniz demek.

-En büyük çocuklardan daha çok zeki insan çıkıyor! Bunun sebebi araştırıldığında genetik değil, ilk çocuğa ebeveyn ve çevre tarafından gösterilen özen ve ilgi fazlalığı bulunmuş.

-Kediyi köpeğe tercih eden insanlar daha akıllı! 600 üniversite öğrencisi arasında “Kedileri köpeklerden daha çok severim” diyenlerin yüzde 11’i, zekâ testlerinde diğerlerinden daha yüksek sonuç almış. Kedinin bakımının daha kolay olması yüzünden tercih ettiklerini, zeki insanların hep daha pratik ve çözüm odaklı olduğunu iddia ediyorum. Bu da araştırılsın!

Yazının devamı...

Kadınların rahatça sokakta dolaşabilmesi neye bağlı?

13 Eylül 2017

Bir polisi de elinden yaraladı. Yakalandı ve hemen serbest bırakıldı. Yurtdışına gitti. Serbest bırakılma kararına itiraz edildi, Türkiye’ye dönünce yine yakalanıp serbest bırakıldı. Soruşturma kapsamında dava açıldı. İçinde emniyet müdürünü elinden yaralama, görevli memura direnme, memura karşı bıçakla yaralama ve o kadını yaralama suçlarından 27 yıl istendi. Gezi’deki kadını yaralamak suçundan 9000 TL ceza ile yırttı. En son Libyalı bir işadamını tehditten tutuklandı.

Abdullah Çakıroğlu. Tam tamına 1 yıl önce otobüste hemşire Ayşegül Terzi’nin yüzüne şort giydi diye tekme attı. Sosyal medya görüntüleri sayesinde yakalandı. “İslam’a uygun davrandım, şimdi olsa yine yaparım” diye demeç verdi. Elli kere serbest bırakıldı, elli kere tekrar yakalandı. Serbest bırakan hâkimlerden birini sonradan HSYK ihraç etti ve ardından aynı hâkim gözaltına alındı. Sonunda Abdullah Çakıroğlu medya, kamuoyu baskısı ve kadınların tepkisiyle 3 yıl 10 ay ceza aldı. Cezada indirim ve ertelemeye gidilmedi.

Ercan Kızılateş. 14 Haziran’da Pendik’te minibüste, ramazan ayında şort giydi diye üniversite öğrencisi Melisa Sağlam’a yumrukla saldırdı. Olay kamera kayıtlarına geçti. Melisa Sağlam darp raporu aldı. Saldırgan 3 gün sonra yakalandı, mağdure tarafından teşhis edildi. Emniyet serbest bıraktı! “Kadınların bu şekilde giyinmesi nefsi tahrik ediyor” diye kendini “savunmuştu”. Bir de üstelik Melisa Sağlam’dan şikâyetçi olmuştu! Başsavcılık tepkiler üzerine tekrar gözaltına alınması için talimat verdi. İlginç ama saldırganın zaten o esnada bambaşka bir konu sebebiyle, “Vergi Usul Kanunu’na muhalefet” suçundan Metris Cezaevi’ne gönderilmiş olduğu ortaya çıktı! Sonuç olarak dün, 3 yıl 4 ay hapis cezası aldı.

Ha ne oldu? Yattığı süre göz önüne alınarak tahliye oldu.

Yazının devamı...

Laik eğitimin nesini tartışıyorsunuz anam babam?

10 Eylül 2017

İlkokul beşinci sınıfta, Anadolu liselerine hazırlık kursundayız.

Derste test yapılıyor, teneffüste cevapları aramızda tartışıp bazen “Benimki doğru” diye kavga ediyoruz, sonraki derste doğru yanıtlar açıklanıyor. Haklı çıkan ötekine nispet yapıyor.

Bir soru geldi. Kelimesi kelimesine hatırlamasam da meali şuydu: “Türkiye Cumhuriyeti’nin inanç konusundaki prensipleri (ya da tavrı diyordu galiba soruda), aşağıdakilerden hangisine dayanır?”

1. Hıristiyanlık

2. Musevilik

3. Müslümanlık

4. Laiklik

Aslında biraz şaşırtmacalı, zor bir soruydu. Hele 11 yaşında bir çocuk için. Babam avukat olduğundan Türkiye Cumhuriyeti’nin bu ülkede yaşayan insanları değil, devleti ifade ettiğini ve devletin temel niteliklerinden birinin laiklik olduğunu biliyordum. Hemen D şıkkını işaretledim.

Yazının devamı...

Rezillik kimseyi vezir etmez, kesin bilgi!

6 Eylül 2017

“Valla” diyorum, “Biz harika bir film çekmek için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Dünyanın her yerinde seyredilebilecek, gurur duyacağımız bir komedi filmi. Yani kendi bildiğimiz değerlerle, ahlak, çalışkanlık, azim, vs ile işimizi iyi yapmaya uğraşıyoruz ve gelecek hayalleri kuruyoruz. Siz de öyle yapın.” 

Zira pompalanan, şiddet yanlısı, daha çok bağıranın kazanıyor gibi göründüğü, hakaret ve palavranın diz boyu olduğu, gerçek erdemlerin prim yapmıyor gibi göründüğü bir ortamda, biz ve çocuklarımız nasıl hayatta kalacağız endişesi içinde insanlar.

Çünkü artık burun buruna geldiğiniz aracın şoförü yol verdiyse bütün gün eşe dosta bunu anlattığınız bir ülke oldu burası.

Bir fikir tartışmasında iki taraf birbirine nezaket gösteriyorsa şaşkınlıktan dilimizi yuttuğumuz bir ülke oldu burası.

Esnafın biri, paranız çıkışmayınca “Sonra getirip ödersin abla, aşkolsun” dediyse gözlerimizin dolduğu bir atmosfer oldu burası.

İşini yaptırmak için tanıdık-torpil aramayanın, kapı önüne su kabı koyanın, yoksul komşusuna yemek götürenin, cinsiyet ayırımcılığı yapmayanın, iş ortağına güvenenin, gerçek sınavlarla kalifiye eleman seçenin, kanunlara uyanın, emeğiyle, yeteneğiyle bir yerlere gelenin bizi hayrete düşürdüğü bir memleket oldu.

Kadınların akşam sokakta rahatça yürüdüğü sokakların, çocuklara bedava tiyatro kursu veren ilçelerin, tarikatsız-şeyhsiz-şıhsız, sadece komşuluğun egemenliğindeki mahallelerin, terör estirip kabadayılık taslamayan dayıların, vatanseverliğin önce birbirimizi sevmek olduğunu bilen gençlerin mumla arandığı bir yer oldu.   

Hödüklüğün güç sanıldığı...

Yazının devamı...

Bayram nasıl geçti anlamayanlara...

3 Eylül 2017

Koskoca 10 günlük tatil, su gibi akıyor değil mi? Denize mi girdiniz, akraba mı gördünüz, onları hiç hatırlamıyorsunuz değil mi? Halbuki eskiden günde 4 ziyaret, saatlerce dedikodu, çoluk çocuğa bahşişti mendildi, kurbanı kestik, kavurmayı yaptık, anca olurdu daha 2. gün ha? Şimdi? Salı sallandı, çarşambayı sel aldı, perşembenin gelişi zaten çarşambadan belliydi, hoop vardık pazar gününe değil mi?

Ben size anlatayım nasıl geçti: 15 dakikada bir, tabletti, telefondu, televizyondu, illa bir ekrana baktınız ve hiçbir şeye, hiçkimseye odaklanamadınız! Ve artık maalesef hayat böyle geçiyor!

Tüyler ürpertici bir araştırmayı gözler önüne sermek isterim. Yıllardır modern insanın bir gününün ortalama üçte ikisi uyku, çalışma saatleri ve ulaşımla geçiyor. Kalan sekiz saatin yaklaşık yarısı hayatta kalmaya dair aktiviteler. Yani duş alma, yemek yapıp yeme, belki kısa bir yürüyüş vs. Diğer yarısı ise size kalan boş vakit. Yani sinemaya tiyatroya gitmek, eşle dostla sohbet, çocuklarla ilgilenmek, örgü örmek, kitap okumak, saz çalmak gibi... Ve korkunç gerçek: Sadece on yıl önce, bu boş vaktin ortalama yüzde yirmisi bir ekrana bakarak geçiyordu. Şimdi ise neredeyse hepsi! Bunun çoğu da telefon ekranı.

Modern insan bugün günde 9 dakikasını ‘faydalı ekran zamanı’ için harcıyor. Yani sağlık aplikasyonları, hava durumu, yoldaysa navigasyon filan. Kalanı çöp! Saçmasapan haberlere göz atma, başkalarının yazdıklarına, çektiği fotoğraflara bakma, veya oyun oynama vs.

Şimdii, şöyle bir kendinize bu gözle bakın ve itiraf edin. 10 günlük tatilin günde kaç saatini ekran başında geçirdiniz? Televizyon olur, bilgisayar olur, tablet olur, ama en çok da telefon değil mi? Güneşlenirken güneşlenmekten çok kendinizin veya manzaranın fotoğrafını çekip sosyal medyaya koymakla, sonra da onu kimlerin ‘like’ ettiğini ikide bir kontrol etmekle meşguldünüz değil mi?

Sokaklarda gezerken etrafın havasını koklamak yerine Instagram story atmakla uğraştığınız için, nerede gezdiniz hiç farkında değilsiniz açık konuşun! Neyse, gece story’lerinize bakıp öğrenirsiniz!

Akraba ziyaretinde fotoğraf çekip Face’e koymaktan akrabaların yüzünü göremediniz. Bayram tebriklerine Whatsapp’tan cevap verirken karşınızda oturan komşunun eşin dostun ne anlattığını hiç dinlemediniz.

Güncel haberleri ve bayram esprilerini Twitter’dan takip ederken yanınızdakilerle ne güncel dedikodu yapabildiniz ne de espri!

Yazının devamı...

Komşuluk nostalji değil, mecburiyettir!

27 Ağustos 2017

Ne nostaljisi efendim? Komşuluk mecburidir. Zira insan sosyal hayvandır. Etrafında kimse yoksa panikler, hastalanır.

Komşuluk bitti etti, şu bu. Yoo. Biz de gencecik yaşımıza, şu körpeliğimize rağmen komşuluk biliriz. Ha öyle komşunun bahçesinden erik filan çalmadık tabii. Ne bahçesi? Bahçe mi kalmıştı Allasen? Barbaros Bulvarı’nda beş katlı bir apartmanda doğdum ben. Uyurken trafik uğultusu duymayınca hâlâ uykum kaçar, tedirgin olurum. Bildiğin apartman çocuğuyum.

Bahçeli evler, cumbalı binalar, mahalle hikâyeleri çoktaan bitmişti. Ama artık şehir merkezinin de ayrı bir komşuluk formülü vardı. Apartman komşuluğu!

Ki bana sorarsanız apartman komşuluğu, komşuluk tarihinin altın dönemidir. Niye? En konforlu komşuluktur. Komşuluğun business class’ıdır. Sabahlığını, terliğini, bigudilerini çıkarmana gerek yoktur. Mönünü de kendin seçersin. Evinden istediğin yiyeceğini alıp gidersin alt kata, ne var ki?

Komşuluk, zaten coğrafi yakınlıktan oluşan bir ilişki türüdür. Ve şehirler kalabalıklaştıkça, binalar büyüyüp yan yana sıkıştıkça, insanlar arası coğrafi yakınlık da artıyor. Eskiden komşun 2 dönüm ötedeydi, şimdi aynı katta 12 aile oturuyor, seç seç beğen!

Ama mesele sende güzel kardeşim!  Yepyeni komşuluk türleri gelişti, haberin yok. Zira insanoğlu klansız yapamaz. Kabilesiz yaşayamaz. Sosyalleşmeden duramaz. Güvende hissetmez yav, türün gereği. Bize sağda solda insan, muhabbet lazım.

Mesela site komşulukları çıktı son yıllarda. Birlikte yürüme parkuruna gidiliyor filan.

Yazının devamı...

Artık Atatürk’ü örnek alacaklarsa, şu an şölenlere başlıyorum!

23 Ağustos 2017

Üzerinde atlet var, biraz ev hali.

Kılıçdaroğlu’nun o pozu için bir arkadaş “Zeki Demirkubuz filmi sahnesi gibi” dedi, çok güldük.

Kimine sempatik ve doğal gelecek, bazısının “Ne gerek vardı atletli görünmeye” şeklinde eleştirebileceği bir fotoğraf. Tartışılır.

Ama Cumhurbaşkanı bu karenin medyaya verilmesini ve gazetelerde “Vatandaş” başlığıyla aktarılmasını eleştirdi.

“Bu benim vatandaşıma hakarettir. Benim vatandaşım böyle, hele hele bir siyasi partinin, anamuhalefetin başında olacak, çağıracak gazeteciyi, ‘Gel, benim bu fotoğrafımı bir çek’ ve ondan sonra da ‘Ben Atatürk’ün partisinin başıyım’. Sen Atatürk’ü böyle atletle yemek yerken görüp de resim çektirdiğine şahit oldun mu? Böyle bir şey var mı?”

Beni ilgilendiren bölüm de bu bölüm.

Siyasetçilerin Atatürk’ü örnek almasının, Atatürk’ün yaptıklarını doğru formül olarak göstermesinin, “Atatürk olsa bunu yapar mıydı, kendine gel” diye birbirini uyarmasının başlangıcını mı yaşıyoruz? Allah’ım bu bir rüya mı? Öyleyse, kimse beni uyandırmasın ağzını burnunu kırarım!

Bu gerçek mi? Ne olur gerçek deyin. Ne olur bu bir bakış açısı miladıdır deyin!

Yazının devamı...

Cinlerden sen anlarsın, konuş onlarla...

20 Ağustos 2017

Cuma günü itibariyle (bu lütfen resmi kayıtlara da geçsin diye tarih veriyorum bak) Akit yazarı Abdurrahman Dilipak mizahımızı, mesleğimizi çaldı! Yetkililer buradan duysun. Mizah yazarlarının ayriyeten bir sendikası yok, ama belki bu olaydan sonra kurmak gerekliliği ortaya çıkmış oldu.

Dilipak “L’exorsizm ve Demonizm” başlıklı yazısında Vatikan’a bağlı kiliselerde cin çıkarma işi yapıldığını, bu çıkarılan cinlerin cezalandırıldığını, hapsedildiğini veya kilisenin emrine girdiğini, yani kadroya alındığını ve sonra istihbaratta kullanıldıklarını” söylüyor.

Bak önyargılı olmayın. Adam kadroya alınma cümlesinin sonunda parantez içinde ünlem koymuş. Bu “Yav şaka yapıyorum” demektir kanımca. Yazdıklarını ciddi ciddi yazdığını pek tahayyül edemiyorum, o bakımdan parantez içi ünlem dalga geçme işareti gibi geldi bana.

Üstadın mizaha dair ilk çalışmalarını görmüş, çok ince bulmuş, kahkahalar atmıştım. Mesela Twitter’ın 140 karakter sınırlamasını ve hızlı tweet atılırken yapılan imla hatalarını hicvettiği bir “ialam işb twşk. Tarafları iridalw vawt wtmiş. kurtla kuzuya wşit uzaklıkta” tweeti vardır. Aynen alıntıladım, eserde kayıp olsun istemiyorum. Bu örnek mesela, daha kolay çözülebilir bir hicivdi.

Oysa son yazısı tam analiz edebildiğim, alışılagelmiş bir mizah türü değil.

Absürd bir şey mi yaptı, taşlamaya mı girdi, ironi midir, sembolik hiciv peşinde mi çıkaramadım. Belki de yepyeni bir mizah janrı diyebiliriz. Ama kesinlikle çok komik.

Sadece kâğıt üzerinde, veya söylerken komik değil. Cümlenin kafadaki tahayyülü, cinlerin bordrosundan emekliliğine, lojmanından kılık kıyafet yönetmeliklerine dek yepyeni esprilere gebe. Yani hayalgücünü gıdıklayan, başka ve daha sıradan şakaları mayalayan, müthiş üretken bir mizahla karşı karşıyayız sayın seyirciler!

Yazının devamı...