"Gülse Birsel" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Gülse Birsel" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Gülse Birsel

‘Gece Kartalları’nın ilk imtihanı

16 Ağustos 2017

Çocukken geceleri mahallelerde düdüklerini duyar ve güvende hissederdik. Ve sanırım biraz da bu yüzden, şehir içlerinde daha az hırsızlık ve gasp olurdu.

Sekiz bin kişiden 700’ü seçildi ve özel harekât polislerinin katıldığı derslerde eğitim aldı. Artık Gece Kartalları ismiyle İstanbul’da görev yapacaklar. İsim de havalı. Bence güzel haber bu.

Sadece şunu hep birlikte hatırlamak ve görev yapacak arkadaşlara da hatırlatmak gerek galiba.

Sevgili gece bekçilerimiz, Maçka Parkı’ndaki (güya) güvenlik görevlisi, İzmir’deki (güya) polis gibi, suç işlemeyen, kendi halinde vatandaşa karışmak, kıyafetine, haline tavrına müdahale etmek için orada değilsiniz! Kadınların, gençlerin üstüne başına laf etmek, hayat tarzlarını değerlendirmek için o göreve gelmediniz!

Bilakis, mesleğiniz ne biliyor musunuz? Bunun tam tersi! Bu insanları, onlara karışanlardan, müdahale edenlerden korumak. Hırsıza, uğursuza, tacizciye, zorbaya, üstüne vazife olmadan vatandaşa karışana müdahale etmek. Göreviniz vatandaşı elle, dille, silahla rahatsız edeni engellemek, kanuna teslim etmek. Suç işlemeyen insanın canını, malını, özgürlük alanını, tercihlerini korumak!

Ve altını çiziyorum. Korumak için görevlendirildiğiniz asayişin bir parçası da medeni ülkelerde olduğu gibi, her Türk kadınının istediği saatte, istediği kıyafetle, istediği sokakta endişesiz, güven içinde yürüyebilmesini sağlamak.

İşte bunu başarabilirseniz...

Bir kadın, gece saati istediği kıyafette, sağı solu, ara sokakları kollamadan, kalp çarpıntıları yaşamadan, sizin sayenizde “Gece bekçimiz bizi korur” iç rahatlığıyla yürüyebilecekse...

Yazının devamı...

Paranın ne kadarı saadet getirir?

13 Ağustos 2017

Bir kere insan yetinen bir mahlûk değil. Hepimiz rezaletiz. Ne kadar çok kazanırsak, bir o kadar daha istiyoruz. Harvard’lı psikiyatri profesörü Dan Gilbert diyor ki, “Temel ihtiyaçlarınızı hallettikten sonra, çok daha fazla paranız olması sizi daha mutlu yapmıyor!” Araştırmalara göre yılda 20 bin dolar kazanırken aniden 50 bin dolar kazanmaya başlamak sizi müthiş mutlu ediyor. Ama yılda 90 bin doları geçtikten sonra mutluluk seviyenizde büyük bir değişiklik olmuyor. Çünkü birincisi; insanoğlu hızlı adapte olan bir canlı. Yeni arabaya, yeni cep telefonuna, büyük eve filan hemencecik alışıp kanıksamaya başlıyoruz. İkincisi; daha çok para, daha çok sorumluluk demek. Daha uzun çalışma saatleri, daha çok karar alma mecburiyeti, daha zor idare edilen bir ev; bunların hepsi mutsuzluk... Üçüncü sebepse şu; ne kadar zengin olursanız olun, hep kendinizi başkalarıyla karşılaştırarak statünüze karar veriyorsunuz. Yani ayda 5 bin lira kazanıp Esenler’de otururken şahane hissedip aynı gelirle Bebek’e taşındığınızda bunalıma girebilirsiniz. Çünkü etrafta çok zengin eş dost, komşu cirit atacak!

Eğer parayla ne yapılırsa saadet getireceğini merak ediyorsanız, önce insanları gerçekten neler mutlu ediyor, ona bakmak lazım.

1) Aile ve arkadaşlar net olarak mutlu ediyor. Etrafınızda insan tutacaksınız dostum. Beş veya daha çok yakın arkadaşı olduğunu söyleyenler, daha küçük sayılar verenlerden yüzde 50 daha mutlu! Chicago Üniversitesi bulmuş bunu.

2) Düzenli ilişkinize iyi bakın. 1970’lerden 90’lara kadar takip edilen evli ve bekâr insanların evlileri yıllar boyunca yüzde 40 oranında “Çok mutluyum” derken, bekârlarda bu sadece yüzde 25’e varabilmiş. Ancak denek grubunun en mutsuzlarının da evlenmiş ama boşanmak üzere olanlar olduğunu da ekleyeyim. Orada bir risk var yani!

3) Çocuklar konusundaysa veriler karışık. Deneklere anlık, günlük sorular yöneltildiğinde çocuk sahibi olanlar daha mutsuz çıkıyor. Ama genel olarak “Çocuk sahibi olmak nasıl bir şey” diye sorulduğunda “Çok zevkli” cevabı alınıyor!

4)  Alışveriş yapmak, avcı-toplayıcı içgüdülerimiz yüzünden bizi rahatlatan, kısa vadeli mutluluk veren bir etkinlik. Bir şeyleri toplayıp eve götürmek sizi güvende hissettiriyor yani. Ama aldıklarınızın sizi ne kadar mutlu edeceğini hesaplamak lazım. O fotoğraf makinesini kullanacak mısınız, o elbiseyi gerçekten giyecek misiniz? Giyecekseniz kaç kere?

5) İnsanların satın aldıklarından, onları en çok ve uzun süre mutlu edenlerin en kısa ömürlü şeyler olduğu bulunmuş. Yani ev, araba, ayakkabı, mücevher değil, deneyimler... Dans dersi, tiyatroya gitmek, bir tatil gibi... Bunlar hem yaşarken ilginç hem de ileride yaşandıkları anlardan daha güzel anılar olarak kaydedilip hatırlandıklarında tekrar mutluluk veriyor.

6) Kendini zorlamak, limitlerini denemek insanoğlunu müthiş mutlu ediyor. Hayatımda bir kere feci zor bir parkurda trekking yaptım, akşamında dünyanın en yorgun ve mutlu insanıydım! İnsanlar anketlerde televizyon seyretmenin zevkli ve mutluluk verici olduğunu söylüyor ama daha çok televizyon seyredenler, genel anlamda seyretmeyenlerden daha mutsuz çıkıyor. Benim dizilerim mutlu eder, o ayrı, onu karıştırmayın buraya!

Yazının devamı...

İcatlar, icatlarımız...

9 Ağustos 2017

İtiraf edeyim, haberi ilk okuduğumda ben de bazı fikirlerimle yarışmaya iştirak etmek istedim. Mikrodalgada birkaç dakikada pişirilen “Hızlı ramazan pidesi” projemle vatandaşa 4 mevsim pide keyfini tattırmak mesela... Evde hazırlanabilecek donmuş döner, vakumlu pide, salçalı sos, yoğurt ve tereyağından oluşan “İskender Kebap Kit’i” de fikirlerim arasında... Bir başka projem deniz mevsimiyle alakalı. Yerli ve milli alışkanlıklarımızdan zeytinyağı ve kola sürerek yanmak, sonra cilt yanıklarını yoğurtla iyileştirmek işini, neden daha şık ambalajlar ve kokulu ürünlerle pekiştirmeyelim? Bu amaçla “Gül kokulu sürmelik zeytinyağı-şekersiz kola-aloe veralı süzme yoğurt” üçlüsü, pekâlâ bir yaza özel güzellik paketi olarak satılabilir? Yukarıdakiler orijinal fikirlerimdir, yürütüp pazarlayan olursa, avukatım fitil fitil burnunuzdan getirir, şimdiden uyarayım!

Ama organik hoşafa gelirsek, önce şunu netleştirelim, yarışmada birinci olan hoşaf değil, fikir hız ayarlı yol kasisi projesi.

Organik hoşafın eleştirildiği konu zaten birinci olması değil, Alzheimer hastaları için portatif fizik tedavi cihazını eleyerek finale kalması. Yarışmanın yöneticileri oldukça küskün bir ifadeyle bir basın açıklaması yaptı. Açıklamada en çok altı çizilen husus, bu programın “bilim değil girişimcilik yarışması” olduğu.

Tabii hoşafın pastorize edilmeden raf ömrünün uzatılıp bir hızlı tüketim ürünü haline getirilmesi kulağa iyi gelse de dünya ölçeğinde ne kadar değerli bir girişimcilik fikridir, tartışılabilir. Diğer yandan portatif fizik tedavi işinin ülkede önemli bir ihtiyaç olduğu da şüphe götürmez. Ama demek ki jüri, girişimcilik açısından böyle bir sıralamayı uygun gördü.

Bilime dönersek, o konuda hoşafa, kasise gelmeden mucizeler oluyor. Ülkede eğitim sisteminin bütün saçmalıklarına rağmen iyi yetişmiş bir avuç genç harikalar yaratmaya devam ediyor. Antalya’da üstün zekâlı ve yetenekli öğrencilerin eğitim aldığı BİLSEM öğrencileri, Çin’de düzenlenen ve 50 ülkenin katıldığı robotik yarışmasında, hem birincilik hem ikincilik ödülünü aldı! “Zihin ile araç kontrolü” isimli robotik projemiz dünya birincisi oldu. Bedensel engeli olanlar için geliştirilen bu projede birine bağımlı olmadan, düşünce gücüyle araçların kontrolü yapılabiliyor! Uzun raf ömürlü hoşaf da pazarlayalım, hız ayarlı yol kasisi de fizik tedavi cihazı da muhteşem robotik projelerle dünyayı da sallayalım. Hepsine varım.

Her tür parlak fikri siyasi tarafına göre ayırıp, birine torpil yapıp ötekini ezmeye ise asla yokum!

Son yıllarda zirve yapan yandaşlık, tarafgirlik, “Sizden-bizden”cilik, bir kültürel mühendislik çabası... İşte bu ilkelliği önlemek için herhangi bir yazılım filan bulurlarsa, bizi kurtaracak proje esas o olacak!

AKILLARINI BODRUM’DA BIRAKIP GİDENLER...

Yazının devamı...

Şu an diyeti bırakıyorsunuz, derhal!

6 Ağustos 2017

Kalori filan saymayın Allahaşkına, kalori hesabı mı kaldı?

Hâlâ kızarmış kepekli ekmekle normal ekmek arasında sizin göbeğiniz açısından bir fark olduğunu mu sanıyorsunuz? Yapmayın, etmeyin.

Sağlıklı besleneceğim diye eti, köfteyi, kebabı filan bıraktınız mı gerçekten? Ah be gülüm.

Oysa yağları yakabilmek, sabit kiloda kalmak ama lezzetli şeyler yemeye devam etmek için çok uygun, yepyeni, aslında da çook eski bir beslenme şekli bulundu! Ve ben doğduğumdan beri aşağı yukarı öyle besleniyorum! Zaten 15 yıldır ekrandan takip ediyorsunuz, hayatımda hiç dramatik biçimde kilo almadım. Yazın 2-3 kilo verir, kışın hava soğuyunca geri alırım. 23 yaşında bugünkü halimden sadece 3 kilo daha inceydim. Muhtemelen ekim geldiğinde, sıcaklardan mütevellit yine o kiloda olacağım.

Oysa ben sürekli köfte, pirzola filan yerim. Kebap müptelasıyım. Kaymağa, tereyağına, zeytinyağına bayılırım! Öyle pek spor yapmam. O gün 35-40 dakika yürüyebildiysem kendimi tebrik ederim. Uykuyu severim, en az 8 saat uyurum.

Öte yandan ekmekle hiiç aram yoktur, çoğu zaman kahvaltıda bile yemem. Poğaça, simit meraklısı değilimdir. Kahvaltı gevreklerine, kurabiyelere, bisküviye yüz vermem. Tatlının bile unsuz çeşitlerini tercih ederim.

Ve Financial Times’ın bir muhabirine 4 aylık programını denettirerek haber yaptığı Londra’daki Grayshott SPA’ya göre, bunlar tam da yapmanız gerekenler! Bu SPA’nın kuralları şunlar: Hayatınızdan şekeri, sütü, buğdayı, kafein ve alkolü çıkartıyorsunuz. Uzun vadede makarna, pirinç gibi rafine karbonhidratlar yememeye alışıyorsunuz. Turşu, yoğurt, kefir gibi fermente gıdaları hayatınıza sokuyorsunuz. Ama en önemlisi, bu SPA’da kaymak, krema, tereyağı ve kırmızı et yeniyor! Daha da ilginci, iyi uykunun egzersizden biraz daha önemli olduğu söyleniyor!

Bu program, son 50 yılın empoze ettiği beslenme şekline aykırı. Ama aslında ondan önceki bütün dönemlerde yaşayan insanların kilo verme yöntemine çok benziyor.

Yazının devamı...

Doğa olaylarının bir racon olarak tercümesi

30 Temmuz 2017

N’oldu? Korktunuz değil mi perşembe günü? Aniden gökten büyük büyük viski buzları yağmaya başladı ha? Biz bu boyutta dolu görmemiştik değil mi? Şehri 10 dakika içinde sel götürünce sonunda bir aymaya başladık değil mi?

Hemen sosyal medyada doğanın ağzından, okyanusların ağzından insanoğluna ayar veren fevkalade belgesel videoları yayılmaya başladı.

Okyanus konuşuyor mesela. “Ben okyanusum, sana hayat verenim, verdiğim gibi almasını da bilirim, senden önce de vardım, senden sonra da olacağım” filan diyor.

Julia Roberts’ın seslendirdiği bir başkasında doğa dile gelmiş. “Sizden daha büyük türleri besledim ve daha büyük türleri aç bıraktım, orman da benim ırmak da, davranışlarınız sizin kaderinizi belirleyecek, benimkini değil” şeklinde konuşuyor.

Acı gerçeklerin anlaşılmasına o kadar mutluyum ki.

Doğanın zarar verip, yiyip yuttuğumuz ve sürekli zayıflayan bir gariban gibi algılanmasına çok sinir oluyordum.

Artık doğa tavrını, imajını değiştirdi. Artık algılarımızda “Bitiririm oğlum sizi” filan diyor. “Hepinizin aklını alırım” diye tehdit ediyor.

Yazının devamı...

Misafirperverlikle asimilasyon arasındaki ince çizgi

26 Temmuz 2017

Hangi Araplardan bahsettiğini sordum, “Savaştan kaçan çaresizleri mi, gelip bizde para harcayan turistleri mi kastediyorsun?” dedim. “İstersen turistlerden sadece sarışınlara izin verelim” filan diye biraz dalga geçtim. Ancak şu geldiğimiz noktada da enteresan bir resim oluşmaya başladı. O günden bugüne Suriye’den gelen mülteciler kat kat arttı. Avrupa’yla ilişkiler malum, ülkedeki turistlerin de hemen hepsi Ortadoğulu. Dolayısıyla artık sokakta üç kişiden biri Arapça konuşuyor. Dükkân tabelaları  Arapçaya dönmeye başladı. Kafelerden Arapça müzikler yükseliyor.  

Bu arada nüfusumuza üç buçuk milyon (belki daha fazla) Suriyeli eklendi ve aslında Arap turistler bunun yanında devede kulak. Misafirperverlik güzel şey, başımızın üstünde yerleri var diyelim filan da bunun bir sonraki aşaması ne? Herhangi bir entegrasyon politikamız veya programımız olmadığına göre, kaçınılmaz olarak Türkiye’de kültürün, yaşam tarzının, mutfak alışkanlıklarının, ticari malların, hatta tasarımların, tamamen Suriye ve Ortadoğu tercihlerine göre şekillenmeye başlaması mı? Bunu istiyor muyuz? 

Bazı doğu ilçelerinde de Arap nüfus Türk nüfusu geçti, demografi tamamen değişti. Oranın halkı pek çok konuda şikâyetçi. “Asimile oluyoruz, ilçe Arap ilçesi oldu, biz azınlık kaldık” diyenler var. Büyük şehirlerde bazı alan ve hizmetlerin yetmediği ile ilgili sesler yükseliyor. “Halk plajlarını, piknik yerlerini Suriyeliler doldurdu” yakınması, aslında hem kalabalık ve hizmet yetersizliğinden, ama hem de kültür farkından kaynaklanıyor.

Bu gittikçe büyüyecek şikâyetlere, sorunlara, iki tarafın birbirine karşı bilenmesine hazır mıyız? Bir planımız var mı?

YÜN YELEĞİN SIRRINI AÇIKLIYORUM

CUMHURBAŞKANI niye temmuz ayında yün yelek giymiş. Yelek kurşun geçirmez miymiş? Yoksa Cumhurbaşkanı rahatsız mıymış? Okunmuş yelek miymiş? Bu işin sırrı neymiş?

Kendimden yola çıkarak o sırrı açıklıyorum şimdi size. Uzun boyluların omurgaları ikide bir sorun çıkarır. Hele düzenli spor, esneme filan yapmıyorsan ya boynun ya sırtın ya belin ağrır, ikide bir tutulur. Boynunda, belinde sorun olan-olmayan çok az kişi bilir ama bu derdin temel çaresi yündür! Evet kardeşim, ama yüzde yüz yün olacak, katıksız. Kas gevşetici al, masaj yaptır, şu bu, hiçbiri yün kadar rahat ettirmez.

Kadim bilgidir bu. Garip bir malzemedir gerçek yün. Aslında yazın bile terletmez. Nemi emer, sonra dışarı atar, kası sürekli aynı ısıda tutar ve derecesi kontrollü bir yakı yapıştırmışsın gibi gevşetir. İyi doktorlar diğer tedavilerin yanı sıra omurga çevresinde ağrıyan kasa ısıtıcı krem sürdürtür, ardından “Yüzde yüz yün kazak veya yün atlet giyin” tavsiyesi verirler. “Yün yatak, yün bel korsesi kullanın” derler hatta. Gerçek yün bulabilirseniz deneyin, inanamayacaksınız.

Yazının devamı...

19 yaşında ve İskandinav olmayanlar için fotoğrafta güzel çıkma sırları!

23 Temmuz 2017

Modellik kariyerim 30 yaşında başladı. Aslında çoğu modelin kariyerinin duraklama dönemine geçtiği noktadır bu. Oysa ben 28-29 civarı ünlü olduğumdan dergi kapaklarına çıkmaya o yaşta başladım. Sağ olsunlar, daha iki gün önce yine bir derginin kapak çekimindeydim. Hadi söyleyeyim, Elele’nin ağustos sayısı. Bir otelin havuzlu bahçesinde, bir yandan ıslak mayolu çocuklar etrafta koşuştururken, bir düğün orkestrası prova yaparken ve arkada gelinle damat fotoğraf çektirirken ben de modaya yön vererek tarihe geçiyordum ki... Aklıma geldi. Artık herkes bir model!

BU BENİM SOSYAL SORUMLULUĞUM

İş kadınları, sektör dergileri, gazete röportajları için fotoğraf çektiriyor. Gelin adayları; sözde, nişanda, düğünde profesyonel fotoğrafçılara poz veriyor. Ev hanımları bile Instagram’da şık, rötuşlu pozlarını paylaşıyor. Aşure yapmış, Instagram’da paylaşan kadın filtre kullanıyor, yüzündeki çizgilerle birlikte aşurenin narları da yok oluyor!

Dedim ki, “Gülse, bu senin sosyal sorumluluğun! 19 yaşında Norveçli ve manken olmayan bütün kadınlar için anlat! Anlat ki, senin gibi insanlar da objektifle barışsın, bir çekimde neler yaşandığını, ne yapılması gerektiğini öğrensin”. 

Asla çekimin haber verildiği günle çekim arasındaki zaman zarfında 10 kilo veremeyeceksiniz. Hiç kasmayın! Yapabileceğiniz belki tek şey, çekimden üç gün önce filan hamur işini, ekmeği, simidi bırakmak. Zayıflamak için değil. Üç günde zayıflanır mı? Yalan o. Ödem atmak için. Zira glüten vücutta su tutar. Ama aslında fotoğraflarda ince görünmek için yapabileceğiniz en pratik şey, Photoshop’çıyla ahbap olmaktır!

Topuksuz ayakkabıyı reddedin. Düz giymem demekle kalmayın, “En az 10 santimlik topuk” isteyin. Hatta boy fotoğraflarında fotoğrafçıdan “Canım şöyle biraz eğilerek, aşağıdan çeker misin” diye rica edin. Bacak boyunuza inanamayacaksınız, bana çiçek yollayacaksınız! 1.75 kadın bunu söylüyorsa bir bildiği var demektir!

“Doğal makyaj, yok gibi bir makyaj”, bunlar hep hiledir. Sakın kanmayın! Gökten düşmüş meleklere benzeyen İskandinav modellere makyaj yapmaya alışık uzmanları dinlemeyin. “Yok gibi dudak, solgun ten, sadece bir rimel” tabir edilen makyaj stili, o İskandinav kızı doğal, sizi ise ceset yapacak! Malzemeden çalmasınlar! Allığınızdan, rujunuzdan ödün vermeyin! Sonra bana dua edin.

Yazının devamı...

Hiç kimsenin, yağmurun bile, böyle ponçikliği yoktur

19 Temmuz 2017

Çok affedersiniz ama tabii ki şehrin altyapısı berbat...

Özür dilerim de gayet net ki biz çok yol yapıyoruz, ama doğru düzgün, dayanıklı, su giderli vs yol yapamıyoruz.

Kusura bakmayın ama elbette metroyu su basmaması lazım...

Pardon ama o kadar betonu plansız programsız dikip yeşil alanları yok ederseniz muhakkak doğal döngü allak bullak olur.

Yukarıdakilerin hepsi doğruyken, “Bunlar çok konuşulmasın, bu olay abartılmasın, belediyeye zinhar eleştiri gelmesin, biraz iyi yönden bakalım”cıların haber başlıklarını yerim ben. Millet bir dereyi yara yara giden su basmış metrobüste sandalyelere tünemişken “Bir bardak yağmur suyu içilmesinin sağlığa faydaları” haberi yapan gazetenin ponçikliği nedir?

İmkânım vardı, delirdim ve bu tatlişko haberlere katkı sunmak isterim:

- Bunaltıcı sıcaklar selle kırıldı, ahali yaylaya çıkmış gibi ferahladı.

-

Yazının devamı...