"Fikret Bila" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Fikret Bila" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Fikret Bila

Fikret Bila

Bumerang

25 Şubat 2017

DAEŞ ise intihar saldırılarını sürdürüyor.

El Bab’dan dün böyle bir saldırı sonucu iki şehit haberi geldi. Şehitlerimize ve yaşamını yitiren masum sivillere Allah’tan rahmet, yakınlarına başsağlığı ve sabır, gazilerimize acil şifalar diliyorum.

Fırat Kalkanı operasyonu, özellikle El Bab’da yürütülen mücadele askeri uzmanlara göre TSK için bir ilk özelliği taşıyor. TSK’nın yabancı bir ülke toprağında ilk kez verdiği asimetrik savaş niteliğinde... TSK, bu asimetrik savaştan başarıyla ve çok önemli deneyimler kazanarak sonuç almış görünüyor. Bu savaşın düzenli bir orduyla değil, yerleşim bölgesinde, ev ev, sokak sokak, intihar saldırıları, tüneller, el yapımı patlayıcılar, bombalı tuzaklarla sivil halka zarar vermemeye azami özen gösterilerek yürütüldüğünü unutmamak lazım.

Unutulmaması gereken bir diğer yön ise henüz 15 Temmuz’da çok büyük travma geçirmiş olan TSK’nın, emir-komuta düzeni, müşterek harekât güç ve yeteneğinden bir şey kaybetmediğinin otaya çıkmış olması.

Askeri uzmanlara göre, El Bab operasyonuna yöneltilen “Neden bu kadar uzun sürdü, neden bu kadar şehit verildi” yönündeki eleştiriler, Mehmetçiğin hangi koşullarda savaştığı dikkate alınmadan yapıldığı için havada kalıyor.

BABA ESAD’IN BUMERANGI

TSK, bugün Suriye topraklarında hem DAEŞ hem de PKK ile mücadele ediyor.

PKK ve kurdurduğu PYD-YPG cephesi, Suriye’nin kuzeyini Şam egemenliğinden ayırmak, ülkeyi parçalamak için var gücüyle çabalıyor.

Suriye Devlet Başkanı baba Hafız Esad’ın 1978’de Türkiye’ye doğru fırlattığı PKK, bir bumerang gibi şimdi Suriye’yi vuruyor.

Türkiye’nin tüm uyarılarına rağmen, kontrolü altındaki Bekaa Vadisi’nde PKK’ya kamp açan Hafız Esad, Öcalan’ı da yıllarca Şam’da konuk etmişti. Türkiye’nin iade taleplerini geri çevirdiği gibi Suriye’de Öcalan diye biri, PKK diye bir örgüt bulunmadığı yanıtları veriyordu.

O kadar ki, Süleyman Demirel’in başbakan ve cumhurbaşkanı olarak, Öcalan’ın adresini, kullandığı telefon numaralarını ve diğer PKK’lıların listelerini dosya halinde verdiği halde baba Esad, “Bakarız, inceleriz” diye geçiştirmiş, PKK’yı var gücüyle desteklemeyi sürdürmüştü.

Suriye’nin verdiği eğitim, koruma ve destek altında PKK, yıllarca Türkiye’ye saldırdı, terör estirdi. Baba Esad, PKK üzerinden Türkiye’yi istikrarsızlaştırmaya, zayıflatmaya çalışıyordu.

Ta ki, bıçak kemiğe dayanıp, 1998 sonunda, TSK Suriye sınırına dayanıncaya kadar. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Atilla Ateş’in Reyhanlı’da ve Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Ankara’da yaptıkları konuşmaya kadar. Suriye’ye, Öcalan’ı teslim edip PKK kamplarını dağıtmazsa, bunun savaş nedeni sayılacağı mesajı verildikten sonradır ki, baba Esad, Öcalan’ı ülkesinden çıkarmıştı. PKK’yı, Türkiye’ye karşı destekleyen Hafız Esad, Suriye’nin kuzeyindeki Kürt vatandaşlarına “kimlik belgesi” bile vermiyor, vatandaştan saymıyordu.

Oğul Beşar Esad ise Türkiye’nin kararlılığını görünce Ankara ile işbirliğine yönelmiş, PKK’ya desteği kesmişti. Ancak o da Kürt vatandaşlarına kimlik vermedi. Onları vatandaşlık haklarından mahrum etti.

Türkiye’nin demokratik reformlar yapması, Kürt vatandaşlarına kimlik vermesi önerilerine ise “Kısa sürede yapıyorum” yanıtı vermesine karşın, kılını kıpırdatmadı.

Suriye halkının talepleri ve iç dinamikleriyle demokratikleşmesine yönelik adımlar atmakta isteksiz davrandı.

Bugün ülkesi PKK-PYD-YPG cephesi tarafından parçalanma tehdidi altında.

Buradan çıkan sonuç, ülkelerin dış politika aracı olarak terörü kullanmamaları gerektiğidir. Terör ve terör örgütleri siyaset aracı değildir, olmamalıdır. Terör örgütlerini destekleyerek dış politika yürüten ülkelerin, bu örgütlerin bir gün bumerang gibi kendilerini vuracağını unutmamaları gerekir.

Suriye gibi diğer ülkeler de bu gerçeği görmelidir.

Yazının devamı...

Kumpas ve 15 Temmuz davaları

24 Şubat 2017

Dikkat çeken bir yön, rütbeli subayların mahkemede verdikleri ifadelerin daha önceki ifadelerinden farklı olduğu.

Bir diğer özellik de 15 Temmuz’a karışanların suçu birbirlerinin üzerine atmaya çalışmaları. O kadar görüntü ortadayken, o kadar canlı yayına rağmen bir kişi dışında suçunu kabul eden olmadı.

Sanıklara bakarsanız hiçbiri darbeye karışmamış, hiçbiri bilgi sahibi değil!

Kim doğru söylüyor, kim gerçeği saklıyor, ilk anda anlamak mümkün değil. Generaller düzeyinde verilen ifadeler birbiriyle çelişiyor.

Yargıçların işi kolay değil.

Kılı kırk yararak olayı aydınlatmaları ve öyle hüküm kurmaları gerekiyor.

KUMPAS DAVALARI

Kanlı darbe girişiminin iyi anlaşılabilmesi için 15 Temmuz davalarıyla Ergenekon, Balyoz, Casusluk gibi kumpas davalarının bir arada değerlendirilmesinde fayda var.

Eğer bu yapılabilirse Türkiye’nin nasıl bir felakete doğru sürüklenmek istendiği ve buna nasıl hazırlık yapıldığı daha iyi anlaşılır.

Görülüyor ki, 15 Temmuz davaları süresince sanıklar birbirlerini suçlamaya, yeni senaryolarla savunma yapmaya devam edecekler. Bu karmaşık ilişkiler ağı içinde gerçeği ve gerçek suçluyu bulmak için yargı bütün titizliğini göstermeli.

Ancak ortaya çıkan bir gerçek var ki, Türkiye’yi yıllarca meşgul eden, ölümlere, intiharlara, aile felaketlerine neden olan kumpas davaları, 15 Temmuz darbecilerinin, bu darbeye kalkışmalarını sağlayacak bir ‘temizlik’ yapılması için kurgulanmış. Kurgulanmakla kalmamış, uygulanmış da...

TSK’da Genelkurmay başkanı, kuvvet komutanı, ordu komutanı, kolordu komutanı ve generallik bekleyen albaylar seviyesinde kumpas davalarıyla yapılan büyük tasfiye, bugün yargılanmakta olan 15 Temmuz darbecilerinin boşalan rütbelere terfi etmelerini sağlamış.

DANTEL GİBİ

Ortaya çıkan bilgiler FETÖ’nün TSK içine 1970’lerden beri sızmaya başladığı ve adım adım ilerlediğini gösteriyor. TSK, FETÖ tarafından adeta bir ‘dantel’ gibi işlenmiş...

Milliyet yazarı Tolga Şardan’ın dünkü haberine göre 1970’lerde sızmaya başlayan FETÖ, 2000-2008 yılları arasında TSK’da yerleşmiş ve yayılmış. Bu aşamadan sonra kilit görevlere gelen FETÖ’cü subaylar, özellikle kurmaylık sınavları ve yurtdışı görevlendirmelerde etkili olmuş. Kurmay subaylar, yurtdışı görevinden dönenler, komutanların yanlarına yerleştirilmiş. Keza personel daireleri kontrol altında tutularak terfi ve atamalar örgütün istediği yönde yapılmış. Örgüt elemanlarının sicilleri parlatılmış, general ve amiralliğe terfileri sağlanmış.

FETÖ’cülerin terfilerinde engel oluşturan daha üst rütbeli komutanların şantaj, tehdit, sicil bozulması gibi nedenlerle emekli olmaları sağlanmış ve yerlerine terör örgütünün mensupları komutan olarak atanmış.

YARGI MEKANİZMASI

Sessiz ve derinden ilerleyen bu örgütlenme belli aşamada tıkanınca, Emniyet ve yargıdaki FETÖ mekanizması harekete geçirilmiş. Bu aşamalardan sonra devreye giren kumpas davalarıyla, 15 Temmuz kanlı darbe girişiminin yolu açılmış.

Şimdi kimin darbeci olduğu kimin masum olduğu yargılama sonunda ortaya çıkacak. Yargıçların, kurunun yanında yaşın yanmaması için azami dikkati göstermesi gerekiyor.

TSK İÇİN DERS

Bütün bunlar öncelikle TSK için büyük ders olmalı.

TSK’nın, Anayasa ve yasalar dışında hiçbir gücün etkisi altında kalmadan, hiçbir cuntanın örgütlenme olanağı bulmadan, gerçek yapısına yeniden kavuşması gerekiyor.

TSK’da ülkeyi parçalamak, demokratik-laik devleti ortadan kaldırmak isteyen terör örgütlerinin, siyasi ve dini değerlerin arkasına saklanarak yeniden örgütlenmelerine izin vermeyecek şekilde önlemlerin alınması Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği açısından hayati önemdedir.

Yazının devamı...

Kıbrıs'ta devlet ve toplum

23 Şubat 2017

Türkiye ve KKTC, ne kadar iyi niyetle yaklaşırsa yaklaşsın, Rum tarafı bir bahane bulup masadan kalkıyor.

Bunun temel nedeni, Annan Planı’na “Hayır” demesine rağmen Güney Kıbrıs Rum yönetiminin, “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak ve adanın tümünü temsilen Avrupa Birliği’ne, 2004 yılında tam üye yapılmasıdır.

Bu aşamadan sonra Yunanistan ve Kıbrıs Rum yönetimi için “Adada çözüm” demek, KKTC’nin ilhak edilmesi demektir.

Nitekim masaya getirdikleri öneriler de süreç içinde KKTC’yi yok edecek, Kıbrıs Türklerini de Rum çoğunluk içinde eritecek önerilerden öteye geçmemiştir.

AB’ye tam üye olduktan sonra Rum tarafı açısından müzakereler yoluyla çözeceği bir sorun kalmamıştır. Rum yönetimi, KKTC’nin fiilen ilhakı anlamına gelecek hükümleri KKTC’nin ve Türkiye’nin kabul etmesini beklemektedir.


ENOSİS KARARI
Bu kez de öyle oldu; Güney Kıbrıs Rum yönetimi Lideri Anastasiadis masayı yine terk etti. Gerekçesi, KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın yemeğine katılması. Nereden bakarsanız bakın kabul edilebilecek bir gerekçe değil, sudan bir bahane...

Anastasiadis’in niyeti, Kıbrıs’ta müzakere sürerken, Rum meclisinin, Enosis’in (Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması) okullarda kutlanması kararı aldırmasından belliydi. Adada iki eşit topluma dayalı bir çözüm niyeti taşımadıkları bu karardan da belli oldu.


DİPLOMATİK OYUNLAR
Bir süre önce Cenevre’de Anastasiadis ile Akıncı arasında başlayan ve belli aşamadan sonra Türkiye ve Yunanistan dışişleri bakanlarının da katıldığı müzakerelerde bir mesafe alındığı izlenimi doğmuştu. Ancak Kıbrıs’ta devam eden müzakereler, Rum tarafının Enosis kararı ve Anastasiadis’in masadan kalkması ile yine krize girdi.

Esasen Cenevre’de Türk tarafına karşı AB ve BM’nin de içinde olduğu birçok “diplomasi hile”si yapıldığını, meslek yaşamının önemli bir bölümünü Kıbrıs sorunuyla geçirmiş emekli Büyükelçi Tugay Uluçevik ortaya çıkardı. İki eşit toplum lideri olarak gerçekleşmesi gereken Cenevre Konferansı’nda Türk tarafına “toplum”, Rum tarafına “Kıbrıs Cumhuriyeti Devleti” muamelesi yapıldığını kanıtlarıyla kaleme aldı. Uluçevik’in, KKTC’de yayımlanan Diyalog gazetesi için hazırladığı titiz incelemede Cenevre’de yaşananların diplomasi dilinde ne anlama geldiği çok net biçimde anlatılıyor. Uluçevik’in, “Cenevre Ekselanslar Kıbrıs Konferansı” başlıklı incelemesi mutlaka okunmalı.

Uluçevik, konferansta Anastasiadıs’in hem “Rum toplumu lideri” hem “Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı” sıfatıyla, KKTC Cumhurbaşkanı’nın ise “Bay Akıncı” olarak zikredildiğini vurguluyor. Konferansta katılımcıların önündeki tabelalarda temsil ettikleri devletlerin isminin değil sadece şahıs isimlerinin yer almasını da “diplomasi hile”si olarak tanımlıyor. Detayları sözünü ettiğim makalede mevcut.


RUMLARIN NİYETİ YOK
Büyükelçi Uluçevik, Rum tarafının neden eşitliğe dayalı bir çözüm niyeti taşımadığını Klerides’in bir beyanında daha 1995 yılında ortaya çıktığını şu alıntıyla izah ediyor:

“Glafkos Klerides 1995 yılında Ta Nea’ya verdiği bir söyleşide dile getirdiği şu sözleri de hatırlatmakta fayda görüyorum:

‘Şayet Kıbrıs AB’ye üye olursa, Türkiye’nin bir AB üyesine müdahale etmesi düşünülemez bir hareket niteliği kazanacaktır. Böylece Türkiye’nin Garanti Antlaşması’na dayanan tek taraflı müdahale hakkını ortadan kaldırmış olacağız. Anayasal konularda ve Türkler tarafından çıkarılan birçok sorunda elimizde kozlara sahip bulunacağız.”

Güney Kıbrıs, AB’ye üye olduğuna göre, Türk tarafının iyi niyetle yürüttüğü çözüm arayışları, Rum tarafında karşılık bulmuyor ve Uluçevik’in vurguladığı gibi “beyhude” kalıyor.

<iframe src='http://www.hurriyet.com.tr/video/embed/?vid=40374515&resizable=1&autostart=scroll&playsinline=true&v_utm_source=haber_detay' width='580' height='326' frameborder='0' scrolling='no' allowfullscreen></iframe>

Yazının devamı...

15 Temmuz'un sanıkları

22 Şubat 2017

Bu davaların sanıkları kimler?

Duruşma salonlarına getirilen sanıkların Türk Silahlı Kuvvetler’i (TSK) mensubu olmaları içler acısıdır.

15 Temmuz’un diğer sanıklarının da Türkiye Cumhuriyeti’nin en güzide sivil kurumlarının yöneticileri, en güzide meslek mensupları olması da öyle...

Düşünün ki, yıllarca Türk ordusunun, Türk emniyetinin üniformasını giymiş, bu ülke, bu ulus için şehit olmuş Mehmetçiğe, polise komuta etmiş subaylar, emniyet müdürleri...

Devletin, milletin vergileriyle milyarlarca lira harcayarak yetiştirdiği, eline tank, top, tüfek, uçak, gemi ve annelerin-babaların Mehmetçiğini teslim ettiği generaller, albaylar, yarbaylar, binbaşılar, yüzbaşılar, astsubaylar...

Karşısında her vatandaşın boynumuz kıldan incedir dediği cüppe giymiş yargıçlar, savcılar; eti senin kemiği benim diye çocuklarımızı teslim ettiğimiz öğretmenler, doktorlar, doçentler, profesörler...

15 Temmuz’un sanıkları bunlar...

Böyle bir kadro Türkiye’yi 15 Temmuz’a getirdi.

Ve o gün, kanlı bir darbeye kalkıştılar...

Halkın üzerine acımasızca kurşun yağdırdılar...

Tank sürdüler, helikopterden yaylım ateşi açtılar...

Zırhlılarla ezdiler...

Tüm mazlum uluslara örnek oluşturan, gurur kaynağımız Gazi Meclis’i bombaladılar...

Genelkurmay basıp, ölüm saçtılar...

Emniyet’i, özel kuvvetler tesislerini uçaklarla, helikopterlerle bombaladılar...

Cumhurbaşkanı’nın kaldığı otele baskın verip öldürmeye yeltendiler...

Türkiye Cumhuriyeti devletini bir darbeyle yıkmaya giriştiler...

Ve bunu, Türkiye’yi ortaçağ karanlığına sürüklemek isteyen, Atatürk’ü düşman, demokratik-laik çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkılması gereken bir hedef belleyen; bunun için düşmanla bile işbirliği yapmaktan kaçınmayan, din bezirgânı bir terör örgütü adına yaptılar, yapabildiler...

O nasıl bir ruh halidir ki, bu nasıl bir adanmışlıktır ki, vatandaşın her zaman gurur ve güven duyduğu bir Türk pilotu, F-16’ya atlayıp meclisini, vatandaşını bombalayan bir canavara dönüşüyor...

O nasıl bir ruh halidir ki, köprü başını kestiğinde, ‘herhalde bir terör ihbarı vardır’ diye düşünen vatandaşının üzerine o tankı sürebiliyor, otomatik silahlarla tarayabiliyor.


BEYİN YIKAYAN EĞİTİM
Türkiye’nin bu noktada durup düşünmesi gerekiyor.

Bu insanlar bu hale nasıl geldiler?

Bu sorunun yanıtı ‘eğitim’dir...

FETÖ bu insanları, eğitim kurumlarını ele geçirerek yetiştirdi.

Türkiye’yi bu duruma uzun vadede eğitim kurumlarını ele geçirerek getirebileceğini biliyordu ve sabırla bu işe ilkokul seviyesinden başladı.

Öncelikli yoksul ve çalışkan, zeki çocukları seçerek, onları kendi kontrolündeki eğitim kurumlarına ve yurtlara aldı.

O çocukların anne-babaları da yoksulluk içinde çocuklarını, okuyup subay, polis, öğretmen, yargıç, savcı, avukat, mühendis olacaklarını hayal ederek bu örgüte teslim etti.

Bugün yargıç karşısında her küçük bir pişmanlık duymadan, “Darbe yaptım. İdama razıyım. İntihar olmayacağını bilsem, sandalyeyi ben düşürürüm” diyebilen bir binbaşı ancak beyin yıkayan bir eğitimle bu hale gelebilir.


BİR DAHA OLMAMASI İÇİN
15 Temmuz’dan sonra meslekten çıkarılan en büyük grubu öğretmenlerin oluşturması tesadüf değildir.

Türkiye’nin bir daha 15 Temmuz’lar yaşamaması için eğitim kurumlarını bu kafaların işgalinden kurtarması gerekir.

Çocuk yuvalarından, ilkokullardan başlayarak devlet ve özel sektördeki tüm eğitim kurumları, bilime dayalı çağdaş eğitim konumlarına dönüştürülmelidir.

Bu kurumların bir daha bilim, demokrasi, laiklik karşıtı, dinimizi istismar eden bezirgânların eline geçmesine imkân verilmemelidir. Öğretmenler, bilimsel eğitim almış öğretmenler olarak yetiştirilmelidir.

Ülkemizin geleceğinin çocuklarımızın eğitimine bağlı olduğu unutulmamalıdır.

Yazının devamı...

El Bab’dan ötesi

21 Şubat 2017

Rakka nasıl kurtarılacak?

ABD’nin bir önceki Başkanı Obama, PYD-YPG ile kurtarmayı planlıyordu. Bu amaçla YPG’yi ciddi biçimde silahlandırdı. YPG karadan Rakka’ya yürüyecek, ABD ve koalisyon ülkeleri de hava desteği verecekti. Böylece Rakka kurtarılırken, ABD askerleri sahada olmayacak ve burunları kanamayacaktı.

ABD-PKK CEPHESİ

ABD Suriye’de taşeronu bulmuştu:

PKK-PYD-YPG...

PKK ve kontrolündeki PYD-YPG’nin Rakka’yı DAEŞ’ten kurtarma gibi bir amaçları var mı? Yok.

Bu operasyona gönüllü taşeron olmaları, ABD’den Kuzey Suriye’de siyasi ve askeri destek almayı sürdürmek ve federasyonu kurup, Şam’a kabul ettirmek. Bu amaçla ABD’nin yerine YPG’nin savaşması ve ABD askeri yerine YPG’lilerin ölmesi karşılığında Suriye’nin kuzeyinde egemenlik kurmak...

Garantisi var mı? Yok.

Bu aşamada bile ABD, kuzeyde
PKK-PYD-YPG kantonlarına ve bunların birleşmesine karşı olduğunu zaman zaman açıklamak zorunda kalıyor.

Olur da Rakka, karada YPG, havada ABD ile kurtarılırsa, sonrasında Washington’ın ne yapacağı belli değil. O da belli olsa, sadece ABD’nin desteklemesiyle böyle bir devletimsi yapının egemenlik sürdürmesinin garantisi de yok.

Peki ABD’nin hedefi nedir?

Esad’ı devirmek için yola çıkan ABD, yolun yarısına geldiğinde Rusya ile karşılaşınca bu hedefinden vazgeçti. Geriye DAEŞ’i yok etmek kaldı. Bu da ABD’ye özgü bir hedef değil.

ABD’nin yapabileceği Kuzey Suriye’ye askeri olarak yerleşmek olabilir. Bunun hedefinin ne olduğunu da izah etmekte zorlanır.

RUSYA-ESAD CEPHESİ

Suriye’de askeri ve siyasi gücüyle ABD’den daha etkili olan Rusya’nın ilk hedefi ise Esad’ı kendi kontrolünde ayakta tutup, Suriye’ye ve Akdeniz’e iyice yerleşmekti. Bunu büyük ölçüde sağladı. Esad’ın bundan sonra Rusya’ya rağmen ve İran’ı dikkate almadan hareket etmesi mümkün değil. Varlığı Rusya’nın ve İran’ın vereceği desteğe bağlı.

Rusya, Suriye’de hem deniz hem hava üslerini artırdı ve güçlendirdi. İran da askeri olarak dolaylı, örtülü biçimde sahada ve siyasi olarak Şam’da çok etkin konumda.

Rusya’nın artık Doğu Akdeniz’deki askeri varlığını sonlandıracağını ve Suriye’den çıkacağını beklemek hayaldir.

ABD’nin artık Rusya, Türkiye, İran gerçeğini görmeden ve işbirliğine yönelmeden sadece YPG’ye dayanarak Suriye’de kalıcı bir etkiye sahip olması zordur.

ABD’den destek yerine sürekli engelleme gören, Rusya ve İran’la yakınlaşıp sahaya giren Türkiye’nin de bekasına yönelik tehditler devam ederken sahadan çekilmesi mümkün değildir.

Washington, bu gerçek karşısında bile Türkiye ile değil YPG ile operasyona girişirse, Ankara’yı kaybetme sürecini hızlandırmaktan başka bir sonuç alamaz. Bu süreç, NATO ittifakını zayıflatmaya hatta dağıtmaya çalışan Rusya’nın elini güçlendirir.

ANKARA’NIN HEDEFİ

Kendilerine dönük bir ulusal tehdit söz konusu olmamasına rağmen, ABD’nin “Esad’ı devirip demokrasi getireceğim”, Rusya’nın “Esad çağırdı, koruyacağım” diye binlerce kilometre öteden gelip Suriye’yi parçalayıp paylaşma savaşına girmelerinin hiçbir ahlaki ve hukuki gerekçesi yoktur.

En uzun kara sınırına sahip olan ve bu sınırdan terör saldırılarına maruz kalan ve bir parçasının koparılması tehdidiyle karşılaşan tek ülke olarak Türkiye’nin müdahalesinin ise uluslararası hukukta yeri vardır. Suriye olayında ulusal güvenliği tehdit edilen tek ülke Türkiye’dir.

Bu nedenle Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesinin, Rusya ve ABD’nin sahip olmadığı geçerli gerekçeleri vardır.

Yürüttüğü askeri harekâtın (Fırat Kalkanı) DAEŞ’i sınırından uzaklaştırmak, PKK-PYD-YPG cephesinin koridoruna engel olmak hedefleri meşrudur. Bu iki hedef Türkiye’nin terör saldırılarından uzak tutulması ve Güneydoğu Bölgesi’nin koparılmasının önlenmesini sağlayacak hedeflerdir. Fırat Kalkanı’nın El Bab’ın büyük ölçüde kontrol edilmesiyle bu iki hedefe ulaştığı söylenebilir.

El Bab’dan ötesine bakıldığında ise Türkiye’nin ikinci aşamadaki hedefi Membiç’tir. Kuzeyde PKK’lı olmayan, onun hâkimiyetine girmeyen Kürt, Türkmen ve Arapları katlederek ve sürerek bölgeye hâkim olan PKK-PYD-YPG’nin yayılmasına engel olmak için Membiç’ten çekilmesini amaçlamaktadır.

Bu nedenle, El Bab’dan sonra Rakka hedefi, Türkiye açısından ikincildir.

Türkiye, koalisyonun, Rusya’nın ve Şam’ın hedefi DAEŞ’in yok edilmesiyle terörle uluslararası mücadelenin gereği olarak, devletlerarası bir işbirliği ile yapılacak operasyona katılacağını açıklamıştır. Buna rağmen ABD’nin, PKK’nın kolu olan PYD-YPG ile yürümekte ısrarı söz konusu olacaksa, Türkiye ulaştığı hedeflerindeki konumunu güçlendirmeyi tercih edecektir.

Hal böyle olduğu halde ABD’nin de YPG’yle yürürken, Türkiye’den kara veya hava desteği beklemesi boş bir bekleyiş olur.

 

Yazının devamı...

Tehlikeli gelişmeler... Barzani bağımsızlık ilan edebilir mi?

18 Şubat 2017

ABD’nin 2003’te Irak’ı işgali öncesinde, Türkiye’nin 1 Mart tezkeresini reddetmesinden sonra Washington, Barzani ve Talabani liderliğindeki Kürt gruplarla kuzeyden cephe açtı. Bu ittifakın siyasi ödülü Talabani’nin Irak Cumhurbaşkanlığı’na, Barzani’nin de Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanlığı’na getirilmesi oldu. Ayrıca, ABD ordusuna yardımcı olan peşmergeye de önemli ölçüde askeri yardım yapıldı. Irak ordusundan kalan silahlar da verildi.

Bu durumdan yararlanan sadece Barzani ve Talabani olmadı. Aynı zamanda PKK da yararlandı. ABD, PKK’yı da hem siyasi hem askeri açıdan destekledi, bölgeye yerleşmesine ve güçlenmesine yardımcı oldu.

BARZANİ Mİ, ÖCALAN MI?

Kuzey Irak’taki bu gelişmelerden sonra Abdullah Öcalan ile Mesud Barzani arasında zaten var olan tüm Kürtlerin liderliği konusunda bir rekabet başladığı biliniyor. Öcalan, Türkiye’ye teslim edilmiş ve mahkûm edilmiş olmasına rağmen, PKK ile Barzani arasındaki bu yarış devam etti.

Bugünkü durumda ise PKK silahlı güç açısından Barzani’yi tehdit edecek boyutlara ulaştı. Siyasi olarak da varlığını güçlendiren PKK, şimdi Barzani’yi de devirip, Kuzey Irak’ta da egemen olmak istiyor.

Türkiye 2003’teki gelişmelerden sonra politika değiştirdi. Daha önce Kuzey Irak’taki Kürt grupların bağımsızlık ilan etmelerini “kırmızı çizgi” olarak gören Ankara, PKK’nın güçlenmesi karşısında politika değişikliğine gitti ve Barzani ve yönetimiyle iyi komşuluk ilişkisine girdi. Kuzey Irak’a yardımcı olmaya başladı. Özellikle ekonomik ilişkiler, yatırımlar bakımından Ankara-Erbil ilişkileri çok gelişti.

Barzani de söylem ve politika değişikliğine giderek Ankara’dan yana tavır almaya başladı. PKK ile arasına mesafe koydu ve gücü yettiği kadar Öcalan ve PKK’nın, “Komünal-Konfederal Kürdistan” projesinin dışında kaldı.

İKİ BÖLGE BİRLEŞİRSE

PKK-PYD’nin hedeflerinden biri Barzani’yi alaşağı edip Kuzey Irak ile Kuzeuriye’de egemenliği ele geçirmek ve iki bölgeyi birleştirerek “Birleşik Kürdistan” projesinin en azından yarısını hayata geçirmek. Böyle bir girişim elbette Türkiye, İran, Irak ve Suriye merkezi yönetimlerinin karşı koyacakları bir gelişme olacaktır.

Türkiye’nin ve İran’ın merkezi yönetim ve orduları açısından bir sorun yok. Müdahale güç ve kabiliyetleri var. Ancak aynı şey Irak ve Suriye merkezi yönetimleri için söylenemez. Çünkü Irak’ta Bağdat, Suriye’de Şam, ülkenin tamamında egemen değiller, orduları da büyük ölçüde dağılmış durumda.

PKK-PYD’nin acele etmeleri her iki ülkenin kuzeyinde oldubitti yaratmaya çalışmaları da bu durumdan kaynaklanıyor.

ABD VE RUSYA

PKK-PYD cephesinin Kuzey Suriye ve Kuzey Irak’ta projesini gerçekleştirmesi konusunda ABD ve Rusya’nın alacağı tutum çok önemli. İki süper güç olarak Bağdat ve Şam’ın fiilen egemenliğinin bulunmadığı bu alanda PKK-PYD’de destek olurlarsa, bu durum Barzani aleyhine de sonuç doğurur. Ancak, Barzani’nin de ABD ve Batı ülkeleriyle ilişkileri gelişmiş durumda.

Türkiye, PKK-PYD’nin etkinliğini arttırması ve yayılması karşısında Barzani’ye destek olacaktır. Ancak Ankara, Barzani de dahil bağımsızlık ilanının ağır sonuçlar doğuracağının farkındadır. Bu konuda hem Rusya’yı hem ABD’yi uyaracağına kuşku yoktur.

Türkiye’nin önceliği kendi toprak ve ulus bütünlüğünü tehdit edecek bu süreci bölgesel ve uluslararası ittifaklarla durdurmak olacaktır.

ABD ve Rusya destek olsa bile Türkiye ve İran’ın tutumları karşısında bölgedeki bağımsızlık girişimlerinin hayata geçmesi kolay değildir.

Yazının devamı...

PYD, PKK’dan ayrılabilir mi?

17 Şubat 2017

PYD’nin, PKK ile arasına meafe koyup, Kandil’den koparak Suriye’nin kuzeyinde bir kanton kurması halinde, Türkiye’nin bunu tolere edebileceğine yönelik fikirler tartışılıyor.

PYD’nin, Kuzey Irak’ta Mesud Barzani’nin yaptığı gibi PKK ile ilişkisini kesip, hatta ona karşı durup, Kuzey Suriye’de bir özerk bölge oluşturmasının kabul edilebileceği görüşü işleniyor.

Anlaşılıyor ki amaç, silahsız ve PKK’dan kopmuş bir PYD’nin özerk bir yönetim olarak Kuzey Irak gibi Türkiye ile iyi ilişkiler kurmasını esas alan bir model üzerinde kafa yoruluyor.

PYD-YPG NEDİR?

Böyle bir model üzerinde kafa yormadan önce PYD-YPG’nin ne olduğu ve PKK-KCK’dan ayrılıp ayrılamayacağı sorularına yanıt aramak gerekir.

PYD (Partiya Yekîtiya Demokrat-Demokratik Birlik Partisi), Abdullah Öcalan’ın İmralı’dan verdiği talimatla, PKK’nın Suriye kolu olarak Ekim 2003 tarihinde kurulmuştur. Aynı yıl İran’da yine Öcalan’ın talimatı ve PKK’nın kontrolünde 2002’de kurulan, “Demokratik Birlik Hareketi”nin adı 2003 yılında PJAK (Partiya Jiyana Azad a Kürdistanê-Kürdistan Özgür Yaşam Partisi) olarak değiştirilmiştir. Irak’ta ise Nisan 2002’de PÇDK (Partiye Çareseriye Demokratik Kurdistan-Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi) kurulmuştur. Bu üç örgüt de PKK’ya bağlı faaliyet yürütmüşlerdir.

PKK ile birlikte bu üç örgüt, Öcalan tarafından 2005’te kurulan KCK’ya (Koma Ciwaken Kürdistan-Kürdistan Topluluklar Birliği) bağlanmıştır. Öcalan, KCK için “Kürdistan Demokratik Topluluğu” açılımını kullanmaktadır. KCK, devlet yapısı olarak örgütlenmiştir. KCK Sözleşmesi, bu devletin anayasa metnidir. Dört ülkedeki örgütlerin bağlı oldukları, yasama, yürütme ve yargı organlarına sahiptir.

Öcalan’ın bu örgütlenme biçiminin amacı Türkiye, Irak, İran ve Suriye’den koparılacak dört parçayı birleşterip, Marksizmi reddettikten sonra benimsediği Murray Bookchin’in “Komünal-konfederal devlet” ideolojisine uygun olarak “Komünal-Konfederal Kürdistan Devleti”ni kurmaktır.

Suriye iç savaşının yarattığı ortamı bir fırsat olarak gören Öcalan, 2013 yılında da PYD’ye bağlı silahlı kol olan YPG’yi kurdurmuştur. YPG, PKK’nın kurduğu ve eleman gönderdiği bir silahlı örgüttür. PYD-YPG, ABD’nin desteği ve koruması altında Suriye’nin kuzeyine silah gücüyle diğer toplulukları sürerek egemen olmuşlardır. Suriye’nin kuzeyinde sağlanan ABD desteği ve korumasıyla oluşturulan kantonlar, Öcalan’ı “Birleşik Kürdistan” projesi açısından heyecanlandırmış ve silah zoruyla Türkiye’nin Güneydoğusunu da PKK’nın egemenliği altına almaya kalkışmıştır. (Bir yıl süren şehir savaşları.)

ÜÇ BELGE

Bu ortak yapı ve ortak hedef KCK, PKK ve PYD belgelerinde vardır:

Kaynak: Emniyet Genel Müdürlüğü Raporu, 2016; Fikret Bilâ, İdeolojik Kodlarıyla Kâğıt Üstündeki PKK, Doğan Kitap, İstanbul, Ekim-2016, (s. 189 vd)

 

Bu sert hiyerarşik örgüt yapısı içinde PYD’nin, KCK’dan dolayısıyla PKK’dan kopması gerçekçi bir beklenti değildir. Taktik olarak PYD’nin böyle bir kopuş izlenimi vermesi mümkündür. KCK-PKK’dan uzak bir görüntü vererek Kuzey Suriye’de sağlamlaştıracağı özerk devlet yapısı, Öcalan’ın ileride birleştirmek üzere planladığı aşamalara da uygun düşer. Koşullar uygun görüldüğünde bu parça “Komünal-Konfederal Kürdistan Devleti”nin ayaklarından biri olacaktır.

Yazının devamı...

Tarihi temel

16 Şubat 2017

İttifakın bir sonucu olarak hükümette ve bürokraside MHP’lilerin yer alacağına ilişkin tahminler tavan yapmış durumda.

MHP Lideri Devlet Bahçeli, 7 Haziran seçimlerinden sonra da 1 Kasım seçimlerinden sonra da daha önce birlikte cumhurbaşkanı adayı çıkarmış olmalarına rağmen, CHP ile birlikte hareket etmedi. 1 Kasım seçimlerinden sonra AK Parti’yle ittifaka yöneldi.

Bu yakınlaşmada, hükümetin PKK ve Suriye konusunda değiştirdiği politikalarının MHP ile örtüşmesi, 15 Temmuz darbe kalkışması ve MHP içindeki muhalefetin genel başkan değiştirmeye yönelik kongre toplama girişimleri başlıca etkenler olarak görülüyor.


KÖKEN BİRLİĞİ
İki parti arasındaki yakınlaşmanın MHP açısından son dönemde ortaya çıkan siyasi koşulların bir sonucu olduğu açık. Tabii ki, yakınlaşmada ideolojik akrabalık ve dayandığı tarihi kökenin de kolaylaştırıcı bir işlev gördüğünü söylemek gerekir.

İki partinin ana karakterlerini oluşturan siyasi akımların ortak temelini Abdülhamid dönemine kadar geriye götürmek mümkündür.

Osmanlı’nın son döneminde güçlenen Batılılaşma veya Batıcılık akımları içinde Batı değerleri ile İslami değerleri uyumlaştırma, yakınlaştırma veya birbirinin diline çevirme gayretleri dikkat çeker. Bu dönemde II. Abdülhamid’in, erimekte olan Osmanlı İmparatorluğu’nu Müslüman nüfusa dayanarak ayakta tutmaya çalıştığı; Balkanlar’da hâkimiyeti sürdürmenin uzun vadede mümkün olmayacağını görünce, Osmanlı’yı bir ‘Türk-Arap impatorluğuna dönüştürmeye’ çabaladığı da bilinir. ‘Muhafazakâr-milliyetçi’ akımın temelleri de bu dönemde atılmıştır. Abdülhamid’in ideoloji arayışında ‘İslamcılığı milliyetçileştirme, milliyetçiliği İslamlaştırma’ ile siyaseti mayalandırma yaklaşımı vardır. Sonraki süreçte, milliyetçiliği İslamcı etkilerden arındırarak ‘Türkçülüğe’, İslamcılığı Türkçülükten arındırarak, ümmet anlayışına oturtma ayrışması da yaşanmıştır. Pan-İslamist ve Pan-Türkist akımların doğuşu da aynı dönemdir. (Daha geniş bilgi için bkz. Tanıl Bora, Cereyanlar- Türkiye’de Siyasi İdeolojiler, İletişim Yayınları, İstanbul, 2017)

Bora’nın sözünü ettiğim kitabında vurguladığı gibi ‘Türk-İslam Sentezi’ olarak isimlendirilen ideolojinin kökeni de bu döneme kadar iner.

AK Parti-MHP yakınlaşmasından sonra iktidar kanadının Sultan II. Abdülhamid’e daha sık atıf yapmaya başlaması ile MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin ‘Türk-İslam Sentezi’ni vurgulama ihtiyacı duymasının bu tarihi temele dayandığı söylenebilir.


GÜNCELE UYARLAMA
AK Parti-MHP yakınlaşmasında konjonktürel siyasi koşulların etkisinin yanı sıra, yine Tanıl Bora’nın sözünü ettiğim değerli çalışmasında değindiği gibi geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet aydınlarından kalıtsal olarak gelen önce ‘devleti kurtarma’ refleksinin etkisi olduğu da düşünülebilir.

MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin, partisinden ve kamuoyundan gelen yoğun eleştiriler karşısında, AK Parti ile ittifakı savunurken, 15 Temmuz darbe girişimine vurgu yapması, partisinin ilkelerinden birinin ‘önce ülkem ve milletim’ olduğunu hatırlatması bu düşünceyle örtüşmektedir.

Bahçeli’nin öne çıkardığı bu savunmayı, Başbakan Binali Yıldırım da övgüyle karşılamıştır.

Bu yaklaşımın, referandum sonrasında iki partide de devam ettirilmesi büyük olasılıktır.

Yazının devamı...