"Bilge Egemen" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Bilge Egemen" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Bilge Egemen

Bilge Egemen

Kendime tumturaklı bir mektup

1 Mart 2017

Puf ya da vın diye. 9 kilovat ağırlıkta sallana yuvarlana, 10 milyon megabayt hızda düşe kalka. Hertz birimini hiç sorma. O kelimenin ne anlama geldiğini fen dersinde bile merak etmedin. Dalgacıydın, camdan dışarıyı seyrettin ve öğretmenini dinlemedin.

Neyi, ne ara geçtiğini, hangi tünellere girip, hangi duraklarda hoplaya zıplaya indiğini veyahut aynı yanlış, ama çok yanlış, sağır sultanın bile zil takıp oynattığı, yanlışlığından haberdar olduğu şu elimizde görmekte olduğunuz biricik trenimize tekrar tekrar kim bilir kaç kez bindin...
Üstelik perendeler ata ata, gönüllü olarak. En önde, sırıta sırıta bayrak sallayarak.


Üzülme. Ve dur. Fillerin dört bir yanda fink attığı kristal vazo hassaslığından çıkıp, kurtul. Diren ve kırılma! Yüz bin parçaya ayrılma. Bazen, göz açıp kapama süresi bile geçmeden, inmek için İMDAT ipini çekip, çekici cebinden çıkarıp, bir Rambo kıvraklığında camı tuz buz ettin. Bravo ve de alkışlar doğru yer ve zamanda trenden indin.


Gözlerin, zifiri karanlıklarda kamaştı. Ve bazen de ışığın en uç parlaklığında kör oldu.
Çocukluğun pötikare hayal, geleceğin tumturaklı bir yalandı.
Hiç hesaplamadığın ne acayip güzelliklere, ne fantastik, çizgi film renklerindeki iyiliklere denk geldin. Toz olduğu kadar, simli pembelere. Kendi kendine, yolda tek başına giderken 32 dişini elalemden esirgemeyip deliler gibi sırıttın. Gamzelerini ve kahkahalarını sandıklara koyup saklamadın. Çatlak sandılar seni. E zaten de öyleydin. Ve zaten çünkü ah o melekler, senden yardımlarını hiçbir zaman esirgemedi. Pamuklara sarıp sarmalayıp seni te bu günlere getirip, gülümsettiler.


Çalınan cüzdan hiçbir zaman seninki olmadı.
Bir kez çalındığında da içi hiç olmadığı kadar doluydu.
Şans hep tuttuğun takımdan yanaydı.
Ama en güzel golü de karşı takım attı.
Bir öyle bir şöyle derken, delirmedin. Çünkü, zaten doğuştan deliydin. 30 yaşıma ulaşamadan ölüversem bari, dedin. İçinden, 17’lerdeyken. Ne o öyle yaşlı yaşlı yaşayacağıma.


Aman yarabbi bu seninki nasıl bir ukalalık? Gençliğin sebebiyet verdiği ne şuursuz, ne dipsiz bir salaklık?
Halbuki düşünsene. Dünyaya gelmen de tam şu an nefes alıyor olman da bir mucize. Sen de ben de bu yaşa gelmiş kelli felli birer mucizeyiz. İster sağ profilimizden bak, ister sol. Doğmuşuz ve daha ölmemişiz. Haydi hep birlikte eller havaya, Noel Baba’ya katılalım: Ho-ho-ho!
Ve artık farkına varalım. Ne annelerimiz 3 memeliydi, ne de babalarımız 7 başlı dev birer canavar.
Hayat sen de dahil olmak üzere herkes için mucizevi olduğu kadar da sıradan.
Daha ilkokul kompozisyonlarını yazarken karar verdin...


Kimse kimseyi üzmesin. İnsanlar birbirini incitmesin. Koruyalım bütün doğayı ve hayvanları. Çıkarmayalım acımasız savaşları. Sevsin büyükler küçükleri, küçükler de büyükleri.
Barış, adalet, kardeşlik ve eşitlik!
Kimse kimseyi yalanlarla uyutmasın. Ayak üstü dolandırmasın.
Keşke hayat, hep bu kompozisyonların akıl yaşında takılıp, bozuk bir plağa dönüşseydi. Ilık bir muhallebi kıvamında sabitlenseydi.
Neyse sen yine de enseyi karartma. Doğru bildiğin patikalardan ayrılma. İstediğin papatyaları seçe toplaya geldin bu günlere. Çocuğunun da geleceğini şekillendirecek daha ne seçimler, ne kararlar var önünde.
Gelecek bir hamur. Sen al onu yoğur. Verdiğin şekle dikkat et ama. Hamur dediğin hemencecik kurur.
Sepet sepet yumurta. Gözlerinden öperim.

Yazının devamı...

Askıda bir hayat

22 Şubat 2017

Sami El Haşimi, Irak’ta savaş çıkmadan önce Bağdat’ta yaşayan, hali vakti yerinde bir elektrik mühendisi... Ama Suriye’de iş bulamıyor.

Bu yüzden çocuklarını ve karısını Suriye’de bırakıp ara ara Irak’a gidiyor para bulmaya, geçici işler yapmaya. Yine böyle Irak’a gittiğinde yolda askeri görünümlü bir cip önünü kesiyor. İçinden çıkan silahlı ve maskeli adamlar ona kimliğini soruyor. O da çıkarıp gösteriyor. Ve anında kafasına bir torba geçirip, onu kaçırıyorlar.

İşkencenin her türü
Gözlerini açtığında kendisini küçücük bir odada işkence görmüş başka adamlarla buluyor. İki yıllık işkence hayatı böyle başlıyor. Diğerleriyle birlikte işkencenin aklına gelebilecek her türlüsüne (tek ayağından tavana asma, vücuduna asit dökme, makata şişe sokma...) maruz kalıyor. Bazen aralarında ölenler oluyor. Ölenleri günlerce alıp götürmüyorlar. O küçücük odada bırakıyorlar.


Tabii karısı ondan hiç haber alamayınca çocukları bırakıp, Irak’a onu aramaya geliyor. Ama nafile. Sonunda bir karakoldan çağırıp, “İşte kocan!” diye kafası kesilmiş, vücudu da tanınmayacak halde bir cesedi gösteriyorlar. Karısı cenazeyi toprağa verip, Suriye’ye dönüyor.
Halbuki El Haşimi o sırada hala işkencede. İki yılın sonlarına doğru bir gün ona benzin içiriyorlar ve öldüğünü zannedip, çırılçıplak mahalle arasında bir çöpe atıyorlar.


Sabah camiden çıkan bir grup insan tam da köpekler başına üşüşmüşken El Haşimi’yi görüp hastaneye kaldırıyor. Ameliyatlar, ameliyatlar ve yine ameliyatlar...


Birazcık toparlanır toparlanmaz soluğu Suriye’de alıyor. Karısı ve çocuklarının oturduğu eve koşuyor. Fakat taşınmışlar. Kimse de bilmiyor nereye taşındıklarını. Mahallenin ortasında yere çöküp başlıyor zangır zangır ağlamaya. Birisi diyor ki şurada Birleşmiş Milletler’in bir ofisi var. Mültecilerle ilgili, onlara sorsana belki biliyorlardır ailenin nerede olduğunu.
BM ofisinde kayıtlar açılıyor. Diyorlar ki “Beyefendi siz ölmüşsünüz karınız ve çocuklarınız da ABD’ye iltica etmiş.”

 

ABD düşlerken savaş
Durun daha bitmedi. El Haşimi’nin hikayesi gerçekten film gibi. Skype bağlantısı yapıyorlar karısı ve çocuklarıyla. Karısı kamerada onu görüp, sesini duyunca bayılıyor, çocuklar şokta.


Derken El Haşimi de ABD’ye iltica edebilmek için başvuruda bulunuyor. Ancak daha işlemleri sürerken Suriye’de savaş patlıyor. Ve Suriye’de zaten mülteci olan El Haşimi, sığınmacı olarak Türkiye’ye gönderiliyor.


Onunla Türkiye’deki birinci yılında İzmir’de tanıştım. Bir intihar girişiminin ardından kurtarılmış ve İzmir’deki bir sivil toplum örgütü tedavisi için ona yardım elini uzatmıştı.


El Haşimi’yle 3 yıla yakın ara ara görüştüm. Hayatını Al Jazeera kanalı için belgesele dönüştürdüm.


Onunla tanışmamın üzerinden 5 yıl geçti. Ve hala ABD’ye gidemedi.


Türkiye’deki yüz binlerce sığınmacı gibi günlerden bir gün ABD’ye mülteci olarak kabul edilmeyi bekliyor. Bu sırada Türkiye’de “askıda bir hayat” yaşıyor.

 

Hiçbir güvenceleri yok
Askıda hayat yaşayanların ne çalışma izni var, ne sağlık sigortası, ne eğitim hakkı. Hayırseverlere ve Allah’a emanetler. Ve her yıl aralarından o kadar azı bir Avrupa ülkesi ya da ABD tarafından mülteci olarak kabul ediliyor ki... Neredeyse birkaçı. Çoğunluk bir ömür bekliyor. Günlerden bir gün kabul edilmeyi.
Ama edilmiyorlar.


Ve bütün bir hayatı askıda geçiriyorlar.
El Haşimi birkaç kez daha intiharı denedi. Şükürler olsun beceremedi. Bazen telefon açıyor bana. Halimi hatırımı sormaya. Arıyorum, arıyorum. Söyleyecek tek bir kelime bulamıyorum. Bu koca yeryüzünde ya da gökyüzünde. Öylece susup bekliyorum. Sus, pus yerin dibine girip ılık ılık zemine karışıyorum.


Halbuki birkaç sene evvel böyle miydi ya? Bol keseden cümleler kurardım ona. İddialara girerdim. “Bence” derdim “önümüzdeki bahar kesin kabul edileceksin ABD’ye... Bandolar eşliğinde...” Kaç bahar geçti, kaç kış bu iddiaların üzerine. Yağmurlar yağdı, güneşler açtı. Tek bir teselli kelimesi kalmadı cebimde.

Yazının devamı...

‘Sevgililer Günü’nüz geçmiş olsun

15 Şubat 2017

Sonra da adımı bir türlü telaffuz edemeyen, bana çoğunlukla “Dey Dey”, bazen “Dijey” yer yer ne hikmetse “Vijey” diye seslenen (olsun, desindi, önemli olan sevgisiydi) kırmızı topaç yanaklı, saman saçlı, mavi ve ürkek bakışlı Tomi Taka’yı (Thomas’ın lakabı buydu) kucağıma alıp tavana kadar hoplatıp, zıplatmıştım.

Thomas 3 yaşındaydı. Ben 18.
Sevgililer günü kartını, favori çizgi filminin kahramanı Postacı Pat’e ulaştıramayacağı için kart, bana kısmet olmuştu. Thomas İngiltere’de evlerinde kaldığım ailenin oğluydu. Ve maalesef ondan aldığım bu ilk kart, aynı zamanda sevgililer gününde aldığım son kart da oldu.
Bir daha bu kadar sentimental birine denk gelmedim.


Neyse O zamanlar İzmir’de bırak sevgililer gününü kutlamayı böyle bir günün varlığından bile haberimiz yoktu.
Hatta demiştim ki kendi kendime, memlekete dönüşte toplarım en başta şıpsevdi ve romantikler olmak üzere bütün kızları tek tek, Meg Ryan ve Billy Crystal’lı bir romantik komedi film tadında ballandıra abarta, anlatırım sevgililer günü ne demek?


Fakat gel gör ki ben dönene kadar bir de baktım ki, sevgililer günü bütün o cafcaflı kıpkırmızılığıyla bizim ülkenin sınırlarını aşıp, derelerinden taşmış, dağ başlarına alev alev yayılmış. Neredeyse 1 yağlı güreş, 1 yerli malı haftası gelenekselliğine ulaşıp, kanıksanmış.


Hikayemin kursağımda kalmasını geçtim; mahallemizin Saniye’anım teyzesi bile 53 yıllık kocası Hikmet bey amca sevgililer gününde kalp şeklinde bir yastık almayı bırak, bir öpücüğü bile çok gördü diye küskünleşip, mahsunlaşmış.


Bakma öyle trafik lambası gibi kırmızı kırmızı ve saf saf parıldamasına, kimbilir bu 14 şubat dediğin gün ne beklentiler doğurmuş, ne yuvalar yıkmış, ne aşkları bir kalemde sonlandırmıştır.
Psikologlar demiş ki; “Aman aman siz sevgilisi olmayan garibanlar, sakın ola, bu günü yalnız geçirmeyin. Eş, dost, akraba sarsın sizi, kamufle edin kendinizi!”


Şükürler olsun bir İsveç, bir Norveç değiliz. Bizde eş dost akrabadan bol bir şey yok.
O yüzden sevgililer günü bu topraklarda en yalnızlara bile vız gelip tırıs gider. Bak yine laf uzadı. Niyetim sevgililer gününü bahane edip, sana enteresan bir aşk hikayesi anlatmaktı. Yine yerim azaldı.

 

EN TUHAF AŞK HİKAYESİ
Kız komşusunu bıçaklayıp yaralamış, oğlanın işlediği suçlar çok daha karışık. İkisi de cezaevinde ve tanışmıyorlar. Kızın koğuş arkadaşı diyor ki, “Tam senin kafada birini tanıyorum. O da cezaevinde, dilerseniz mektuplaşın.”
Başlıyorlar mektuplaşmaya. Mektuplarla birbirlerini hiç görmeden aşık oluyorlar. Derken kız çıkıyor hapisten. Oğlanı ziyaret ediyor. İlk yüzyüze karşılaşma. Oğlan bayılıyor kıza... Artık nasıl beceriyorsa cezaevinden kaçıyor. İkisi birlikte Ege’nin binbir ilçesinde yer değiştirerek aylarca saklana kaça yaşıyor. Bonnie ve Clyde misali.


Sonra yakalanıyorlar. Oğlanın cezası katlandıkça katlanıyor. Sen de 30, ben diyeyim 40 yıl.
Film değil, gerçek. 90’ların sonları. Sonra beni aradılar. “Biz Bergama Cezaevi’nde evleniyoruz, nikah şahidimiz olur musunuz acaba” diye. İkisini de tanımıyorum ama o yıllarda yaptığım televizyon programında beni görüp beğenmişler, benden iyi bir şahit olacağına kanaat getirmişler.
Onları kırmadım. Diğer mahkumlar eşliğinde, telli duvaklı bir tören yapıldı o gün cezaevinde. Sonra kıza sordum. Belki de cezaevinden hiç çıkamayacak biriyle nasıl oluyor da evleniyorsun diye.
“E aşk” dedi kız bana. AŞK.
Adlarını vermek istemedim. Dünya hali. Kimbilir sonrasında hikaye nasıl gelişti? Çünkü izlerini kaybettim. Duyan bilen varsa, haber etsin bana.

 

ÇİFTLERE VE YALNIZA ÖNERİLER
Kitap: Tüketilmiş - David Cronenberg (Evet ünlü yönetmenin ilk romanı)
Film: Başrollerini Meryl Streep ve Hugh Grant’in oynadığı “Florence Foster Jenkins”
Sergi: Arkas Sanat Merkezi’nde “Işığın Ustaları” sergisi. 31 Mart’a kadar sürüyor. Methini çok duydum. Hala gidemedim, bu haftaki hedefim.
Gezi: Spil Dağı Milli Parkı’nda yürüyüş.
Yemek: Yürürken verdiğin kiloları derhal geri almak için Manisa’da sessiz sakin ara bir sokakta yer alan Sevinç Hanım’ın işletip, pişirdiği küçücük “Çakır’ın Yeri”ni bul. Kokoreç ve köftesini yerken kaptırıp, parmaklarını yiyebilirsin. Dikkatli ol!

Yazının devamı...

Soma’dan Bayern München’e sessiz sedasız bir yıldız

8 Şubat 2017

Sanki kasabanın yazlık sinemasına Casablanca filmi gelmiş, üstelik de yönetmen bu kez başrolü Gülşen Bubikoğlu’yla, Tarık Akan’a vermiş gibi. Mahalleli onu seyretmelere doyamazmış. 

1, 2, 3, 4, 5....
Say sayabilirsen şaşırmadan, sektirdiği topları
305, 306, 307...
Yükselt elini de bu defa sen kazan şu iddayı.
Abileri Yusuf ve Aziz mahallede maç mı yapacak? Peki bizimkini hangi takım kapacak? Acaba bu kez kaç gol atacak? Ve karşı takımı nasıl ağlatacak? Yaşı küçükmüş, boyu minicikmiş, üstelik de erkek değil “KIZ”mış! Kim takar? Sahada bir tek yetenek oynar. Çıktın mı sahaya yeteneğin ve topla kalırsın başbaşa. Ne torpil söker, ne de kollama.


Düşünsene yıl daha 70’lerin en başı. Yer Manisa’nın Soma’sı.
Mahalleler arası oynanan maçlar, bir dünya kupası gibi iddialı.
Geçtim sabahlara kadar süren, inim inim inletip, gözyaşı söktüren dizileri, daha kimsenin evinde televizyon bile yok. E neyle oylanacak Somalı? Dizi niyetine böyle üstün yetenekli bir çocuğu seyretmeyecek de kimi seyredecek?
Meryem Yamak 1962 doğumlu.


Her sokağa çıkışında “Aman kızım etek değil de pantolon giy” diye boşuna tembihlememiş annesi Hicret onu. Biliyor çünkü bir top düşerse yanlışlıkla Meryem’in önüne bırak etek giymiş olduğunu unutmayı, dünyayı unutacağını. Bir Maradona misali topa hemen dalacağını. Ve milletin de işini gücünü bırakıp, ağzı beş karış açık Meryem’i seyredip tekrar tekrar şaşıracağını. O sırada nereden bilecek ki komşu, dünyada futbol oynayan başka kız çocukları da olduğunu?
Meryem doğuştan yetenekli. Doğuştan futbolcu.

 

ALMANYA’YA GÖÇ VAKTİ
Derken... 1970’lerin ilk yılları daha geçmeden babası Hüseyin toplamış karısı ve 5 çocuğunu Almanya’ya göç etmiş.
Annem: “Matematiğe ve sayılara olan ilgisi de en az futbol merakı kadar dikkat çekiciydi. Kalsalardı eğer Soma’da muhtemelen matematik öğretmeni olurdu. Çünkü biraz daha serpilip büyüdüğünde, genç bir kız olduğunda çıkıp da sokakta futbol oynaması hayal bile edilemez, kesinlikle ayıp karşılanırdı.”
Hoppalaaaa, anneni nereden karıştırdın, ona konuşma baloncukları açıverdin durduk yerde? Pat diye hikayenin en göbeğinde? diye sorduğunu duydum çok sevgili ve bir o kadar da meraklı okur.


Evet annemi kattım. Çünkü benim annem Meryem’in yüzde yüz doğal ve katıksız, üstelik organik halası olur.
Neyse dönelim hikayemize. Tabii orası Almanya. Münih’te sokakta top oynamakla o sıralarda Soma’da sokakta top oynamak arasında sıra sıra dağlar var.
O yıllarda Almanya gibi ülkeler, çocuklar için kendinden yetenek avcısı. Sen fark bile etmeden fark ederler yeteneğini, senden alıp sana fark ettirmeden besleyip, büyütürler hünerlerini. Şaşar, kalırsın. Öyle ülkeler işte.
Dayım bile kendisini derhal Almanya’nın halet-i ruhiye’sine kaptırıp, Meryem’i istemeye gelen olası dünürlere kızının yaptığı kıymalı patates yemeğini anlatmak yerine, bir bir maçlarda attığı golleri sıralamış.

ÜNLÜLERDEN FOTOĞRAF

Tabii ellerini ve ayaklarını nereye koyup, nasıl tepki vereceklerini şaşıran Türk dünür adayları da damatlar da olmuş. Bizimkilere eğlence çıkmış.
Neyse bizim Meryem (Biz ona Meriç deriz) 12 yaşında FC Hochbrück’te, amatör ligde başladığı futbol kariyerinin basamaklarını zıplaya zıplaya tırmandı. 1980’de Bayern München’e transfer oldu ve Almanya 1. Futbol Ligi’nde oynayan ilk Türk kökenli kadın futbolcu oldu.
10 yıl boyunca Bayern München’te oynadığı sırada, arada sırada bize kulüp arkadaşları olan ünlü erkek Bayern München’li futbolculardan imzalı fotoğraflar yollardı.


Hayal et, sınıfta kaleci Schumacher’den gelmiş ve adıma “Bilge’ye sevgilerle” diye imzalanmış fotoğrafı pat diye çıkarıveriyorum. Artık son zil çalana kadar tavus kuşu misali kabardıkça kabarmak hakkımdır diye düşünüyorum.
Meryem’in futbol kariyeri hiç sekteye uğramadı. Futbolu bırakma yaşı geldiğinde bir süre de FC Bayern München kadın takımında antrenörlük yaptı.
Sonra uzun yıllar yaşadığı İspanya’da çeşitli takımları, çocukları çalıştırdı.
O aynı zamanda FIFA öğretim görevlisi ve A Lisanslı tek Türk kökenli kadın futbol antrenörü.
Aynı zamanda dünyanın en iyi insanları sıralamasında kafadan ilk üçe girecek kadar kanatsız bir melek olan bizim Meryem, şakır şakır İspanyolca, Almanca, İngilizce konuşur. Bir dilden diğerine geçiş hızı filologları şaşırtır.
En son 2014’te Katar Milli Kadınlar Futbol Takımı’nda antrenörlük yaparken gittim yanına, bir antremanını sessiz sedasız kendi kamerama kaydettim. İçimdeki belgeselci ara ara belgeliyor artık onu.

 

ÜLKESİNDE HABER OLMUYOR
Çünkü Türkiye’de hakkında tek bir haber yapılmamış olmasına şaşırıyorum bazen. Almanya gazetelerinde boy boy fotoğrafları çıkmış, röportajlar yapılmış zamanında. İtalyan televizyonu bile gelip onun portresini hazırlamış.
Belki de Türkiye’de hiç haber olmamasının asıl nedeni Meryem’in mütevaziliği. O kadar normal, sıradan geliyor ki ona başarıyla yürüttüğü bu kariyer... Bizi de inandırıp, uyutuyor.


Geçen sene İstanbul’a bana geldiğinde çaktırmadan az mı yürüttüm onu parkların bahçelerin içinde. Top oynayan çocukların topu yanlışlıkla önüne düşer diye. Top yanlışlıkla önüne düştüğünde doğal bir refleksle topu sektirip sonra çocuklara nasıl geri yolladığını ve çocukların da bu tatlı teyzenin nasıl olup da topa öyle vurduğunu görünce suratlarının aldığı hali görmelisin.
Çok uzun bir aradan sonra geçen hafta Soma’ya geldi Meryem. Çok sevdiği annesini toprağa vermeye. Hayat işte. İşte bak Hicret yengeyi de, dayımın yanına uğurladık.


O kadar üzgündü ki Meryem, dünyanın bütün topları önüne düşse, görmeyecek haldeydi. Ama gider ayak seni de üzgün uğurlamak istemem sevgili okur. Sana güzel bir haberle veda etmeyi borç bilirim. Bu yazıyı Meryem’in değeri Türkiye’de anlaşılmadı gibi bir sonuçla bitirmeyebilirim. Bak bitirmiyorum da. Tabii ki yetenek avcısı Fatih Terim Meryem’i fark etti. Onu geçtiğimiz yıl hemen TFF bünyesine dahil etti.
Meryem şimdi tüm Avrupa’da Türk Milli Takımı’na kazandırmak üzere genç ve yetenekli futbolcu kızları keşfediyor. Ve sonunda Türkiye futbolu yararına çalıştığı için kendisiyle gurur duyuyor.

Yazının devamı...

15 tatildi 15 öneri

1 Şubat 2017

Son pazar günü gelip de çattığında çocuğunla göz göze gelir “Bak nasıl yine heba ettik, aslanlar gibi yeleli, efeler gibi heybetli tatili” diye iç geçirir, hüngür hüngür ağlarsın. Kolalanacak yakalar, ütülenecek siyah önlükler, odunla tutuşturulacak termosifonlar arar, bulamazsın.

Onlar geçmişte kaldı, sen önüne bakmalısın. Ve son 5 gününde tatili ayaklarından yakalamalısın.
Benim Cem 11 yaşında. Ve tam bir tatil heba etme ustası. Onun için evde ve bilgisayar başında geçirilmeyen zaman, zaman değil. Hayatsa 1 adet bozuk para.

Mesela al onu, dolaştır dünyanın çemberinde, tut kolundan çıkar Kaf Dağı’nın en tepesine, kuş sütünün en hasını ser önüne yaranmaz, yaranamazsın.

İlle de evde oturacak, bilgisayarı her daim elinin altında olacak.


Ancak yılma ey çocuğundan bile daha çocuk, daha inatçı okur!
Yumurcağa yenilme. Ben de boş durmadım. Tatilin son gününde pişmanlık yaşama, evinin baş köşesinde kurum kurum kurul, kuğular gibi gururla süzül diye sana listeler hazırladım.


EGE’DE ÇOK ŞANSLISIN
* Arkanda Çeşme, önünde Sığacık, ötende Kuşadası, sağında Efes, solunda Foça, yamacında Urla. Bu nasıl bir şımarıklıktır, hepsi de taş çatlasın 1 saat uzaklıkta. Bak güneş de açtı. Sen de aç ruhunun kapılarını, yazın kasabalarına. Seç içlerinden birini, atıl kollarına.


* New York’ta Central Park, Londra’da Hide Park varsa, bizim de Kültürpark’ımız var. Farkına var. Koş, yürü, çimlerine seril. Tadını çıkar.
* Balçova’daki Teleferik’e çocukken amma da bayılırdık. Bizi götürsün diye anneme yalvarırdık. Binmeyeli yıllar yıllar oldu. Emin ol, Cem de bayılacak. Kendisini Minecraft ya da Growtopia oyununun içinde dolaşıyor sanacak.


* Sakın çocuklar müzelerden, sanat galerilerinden sıkılır sanma. Ön yargılı olma. Sonucuna şaşıracaksın. İzmir Arkeoloji Müzesi’nden başla tura, TCDD Müzesi ve Kordon’daki Atatürk Müzesi’yle devam etti. Resim ve Heykel Müzesi, Tarih ve Sanat Müzesi’ni de sakın unutma.


* Sasalı’daki Doğal Yaşam Parkı’na gidin, hayvanları ellerinizle besleyin. Seneler önce götürdüğümde Cem’i “İzmir” adında yavru bir fil vardı parkta. Önünden ayrılamamış, saatlerce gözlerimizle sevmiştik onu. Büyümüş mü haber et bana.


* Kuş Cenneti: Hala bir kez bile gitmedim. Cem’i de götürmedim. Kızıyorum kızıyorum kendime. Alıyorum listemin en tepesine.


MICHAEL JACKSON DEĞİLSİN
Seneler önce bir gezi programı için Almanya’da galiba Rust’da kocaman bir eğlence parkını çekiyorduk. Bizi gezdiren görevli birkaç ay önce Micheal Jackson’ın geldiğini ve bütün parkı tüm gün sadece kendisi için kapattığını ve o trenden bu roller coster’a koşup çılgınlar gibi eğlendiğini anlatmıştı. Minnettar olmuştuk böyle tatlı bir dedikodu verdiği için dedikoducu görevliye.


Şimdi unutma sen bir Michael Jackson değilsin, koskoca parkları kapatamazsın kendin için ya da çocuğun hatırına. Ama çok az para harcayarak yaşadığı şehrin güzelliklerini önüne serebilirsin.


Bak, 130 karısı olan Nijeryalı vaiz Baba Masaba da 93 yaşında ölmüş. Öyle diyor bugünkü gazeteler. 130 karısı olan adamın kaç çocuğu vardır acaba? 15 tatilde neler yaptırırdı onlara? Düşünmek bile kararttı içimi. Senin de karartmayayım kalbini. Ama giderayak hani 15 öneri yazacaktın, 15’e tamamlamadın diye de hesap sorma bana.


Yeterince tere sattım tereciye. Ege “yapılacak şeyler listeleri”nin en zengini. Sağına soluna bak, üstünü sen tamamla.

Yazının devamı...

İzmir’de aşk başka

25 Ocak 2017

Sanırsın bir kutlamaya değil de Frankestein’ın cenazesine ağıt yakmaya davet edilmiş. “Aman aman” der. “Süslenip gidiyoruz da sanki ne olacak? Hep boşa masraf. Birkaç yıla kalmayıp nasılsa boşanacaklar. Evliliği oyuncağa çevirdi bu yumurcaklar...”

Haksız da değil hani. Mesela İstanbul’daki iş, arkadaş, komşu, ahbap, bakkal, çakkal çevremi film şeridi gibi zihnimden geçirdiğimde çıkan sonuç şöyle:
Sağım, solum, önüm, arkam sobe. Boşanmayan ebe!


Yıllara yıllanmayıp yenilmemiş, yıkılmayıp devrilmemiş, evliliğini ayakta tutmayı becermişler çöldeki kutup ayısı seyrekliğindeler.
Halbuki hep İzmir’de kalmış arkadaşlarıma, akrabalarıma, mahallemizin kasabına baktığımda durum öyle mi ya? Aynı yastıkta yıllarca sürdürülmüş, sürdürülmeye devam eden ilişkiler çıkıyor karşıma.


“Oturup bu işin istatistiğini mi yaptın? Metro önlerinde broşür dağıtıp anketler mi düzenledin?” dediğini duydum okur.
Bozulmadım. Aksine bu tesadüfi subjektif tespitimi ‘1 AŞK’ örneğiyle ballandırıp, tarçınladım. Tatlı niyetine servisine sundum.


Rukiye ve Şevket: Teyzem ve eniştem olurlar. İlkokuldan beri birbirlerine aşıklar. Biz çocuklar bayılırdık onlarla vakit geçirmeye. Tir tir titrerlerdi birbirlerinin üzerine. Her gün ilk kez bakıyormuş gibi heyecanla bakarlardı birbirlerinin gözlerine. Maalesef eniştemi seneler önce aniden kaybettik. Teyzem o gün taş kesti. Çünkü papucunun tekini kaybetti. Ama ayıp derler diye, özlemini de aşkını da yıllarca kalbine kilitledi. Şu sıralar 82 yaşında. Ve artık tak etti canına. Başladı konuşmaya; ‘Ah da ah, Şevket olsa da şöyle başımı bir omzuna yaslasam. Onunla fısıl fısıl fısıldaşsam. Öyle özledim ki onu, yeter artık verin bana telefon numarasını.’

70 yıllık aşk. Nasıl anlatırsın Şevket eniştenin gittiği yerde telefonların olmadığını? Oraya hiçbir teknolojinin ulaşmadığını?

Bu sadece bir örnekti. Benim İzmirimde Romeo ve Juliette’ler dolu.
Nesrin ve Ayhan’ı mı, Yasemin’le Gürkan’ı mı, yoksa Nevin’le Mehmet’i mi ya da Şölen’le Cem’i mi anlatayım sana ey aşk sevdalısı okur?
Acaba İzmir’in havası mı suyu mu? Havanın verdiği rehavet ve denizin kokusu mu?
Aşkları daha güzel, evlilikleri daha dayanıklı yapan.

 

DÜNYAYI KADINLAR KURTARACAK
Sadece ABD’de değil... Avustralya’dan Finlandiya’ya 60 ülkede 600 yerde yüzbinlerce kadın sokaklara döküldü. Cumartesi günü. Hem kadın haklarını savunmak hem de her türlü ayrımcılığa karşı olduklarını göstermek için.
Derin bir nefes al ve rahatla. Kadınlar girdiyse devreye, emin ol geleceğin emin ellerde.

 

TATİLDE ADATEPE’YE KAÇ
Toparla çoluğu çocuğu, al anneni ya da arkadaşını git Adatepe’ye. Oksijenin bol olduğu bu güzel Kaz Dağı köyünde önce güzel bir otlu gözleme ye. Bu köy 1989’da SİT alanı ilan edilmiş. Böylece hızlı betonlaşmadan etkilenmemiş. Sadece çiçeği ve kelebeğiyle değil, taş evleriyle de meşhur. Köyde bakkal yok. Ama yaz aylarında kültür, sanat kaynağına dönüşen taşmektep var. İşte sana adım adım Adatepe rehberi.
* Küçükkuyu’daki Türkiye’nin ilk ve tek Zeytinyağı Fabrikası Müzesi’ni gez. Zeytinyağı çayı iç.
* Zerrin İren Boynudelik’in sanat tarihinde zeytin imgesini anlattığı ”Zeytin’in Renkleri” kitabını al.
* Ressam Mehmet Emin Erdoğdu’nun atölyesini gez.
* Darıdere Kazdağı Doğal Parkı’nda yürüyüş yap, ot topla.

 

KOMŞUDA NE PİŞİYOR?
Dünyada ekonomik bir kıyamet kopuyor. Kriz sadece senin, benim derdim değil. Küresel bir çağ yangını. Komşumuz Yunanistan’ı da cendereye sıkıştırdı. Son 10 yıldır hepimizi bir Yunan adaları merakı sardı. Yemeklerine denizine bayıldık. Gururlu ve neşeli, dalgacı ve sevimli komşularımız dertleriyle bizi çok meşgul etmediler. İçlerini açmadılar. Ama maalesef onlardan gelen son haberler hiç de iç açıcı değil.
* AB’ye 320 milyar euro borçları var.
* 660 bin kişinin yaşadığı Atina’da 9 bin kişi evsiz.
* Nüfusun 5’te 1’i temel gıda maddelerine ulaşamıyor.
* İşsizlik yüzde 23’lerde.
Türkiye’de de onca sorunumuz, her an nerede patlayacağını bilemediğimiz bombalar ortalıkta fink atarken ben komşunun sorunlarını neden yazıyorum? Çünkü biliyorum ki keyfi yerinde bir Türkiye ve Yunanistan sadece ticaretin değilin sevginin de en güzel yaşandığı bir coğrafyayı paylaşıyorlar da ondan: EGE. Sence yeterli değil mi?

Yazının devamı...

İdil Biret’in Brüksel’inden İzmir ve Bedri Rahmi’ye

18 Ocak 2017

Seçer. 

İdil Biret, Brüksel’i sırf bu yüzden sevip-seçtiğini söylediğinde küçük büyük ne kadar dilimiz varsa hepsini susuz yutmuştuk. Nilüfer ve ben.
O sıralar yaptığımız belgesel için 3 gün boyunca yaşadığı şehirdeki en sevdiği yerleri gezdirmişti bize. Grande Place, işeyen minik heykel Manneken Pis, Wiertz Müzesi, meşhur A La Morte Subite (Ani Ölüm Kahvesi), Waterloo’nun kırları, bit pazarı.
Brüksel kazan, biz dilsiz dilsiz dolaşırken, hayran olduğumuz kadın şöyle demişti bize: Benim Brüksel’de yaşamayı sevmemin aslında tek bir nedeni var. O da Kraliyet Müzesi’ndeki bir tablo. Sırf o tabloyla aynı şehirde olduğumu bilmek yetiyor bana.
Sonra alıp bizi o dillere destan tabloya götürmüştü.
Hollandalı ressam Pieter Breugel’in “İkarus’un Düşüşü” tablosu.
Bu tablo onun oksijeni, suyuydu. Ona Mozart’ın en güzel eserlerini hatırlatıyordu. Haftada en az bir kez resmi görmeye gidiyordu. Onu bütün hücrelerine kadar sindirebilmek için defalarca karşısına geçip, kopyasını yapmaya çalışmıştı. Bitirdiğinde yırtıp yırtıp atmıştı. Yırtıp, yırtıp.
Hakikaten seyretmelere doyamayacağın bir tabloydu.
İkarus, Yunan mitolojisinin karakterlerinden. Kral Minos’un emriyle mimar babası Daidalus’la birlikte, babasının yaptığı labirente kapatılmış. Babası labirentten kaçabilsinler diye kendisi ve oğluna kuş tüylerinden kanat yapmış. Ve tembihlemiş oğlu İkarus’u: Ne çok yüksek, ne de çok alçaktan uç!
Fakat İkarus tutamamış kendisini, uçtukça yükselmek, özgürleştikçe özgürleşmek istemiş. Ve maalesef kanatlarını omuzlarına yapıştıran balmumu erimiş, denize çakılıp hayatını kaybetmiş.
Tabloda tepetaklak suya batmış İkarus’un bacakları minicik. Bul bulabilirsen.
Halbuki toprağı süren köylü, koyunları otlatan çoban, çalılıklar arasındaki kafatası, kıyıda balık tutan adam hepsi daha belirgin, daha kocaman. Üstelik ne İkarus’un, ne de battığının farkındalar.
Çünkü gündelik hayat dediğin öyle bir şey ki... Özgürlük peşinde uçmak gibi büyük projeleri öyle acımasızca ezip geçer ki...
İdil Biret bir dahi. Brüksel’de yaşadığı apartmandaki komşularını rahatsız etmesin diye evinde sessiz piyanoyla çalışıyordu. Tuşları dilsizdi. Ama önemli değildi. O çaldığı her notayı beyninde, senfoniyi kalbinde hissediyordu. O sıralarda ayrıca sırf çok sevdiği yazar Dostoyevski’nin kitaplarını yazıldığı dilde okuyabilmek için Rusça öğrenmekteydi.
Yine de beni en çok, o bir tek tabloya duyduğu aşk etkiledi.
O gün bu gündür sevdiğim tek bir sanat eseri geldiğinde yaşadığım şehire, hep İdil Biret belirir aklımın baş köşesinde.
Folkart Gallery’de Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “Sevmek Güzel Meslek Reis” retrospektif sergisinin açıldığını duyduğumda yine öyle oldu. İdil Biret’e kalbimi yolladım. Ayaklarımı ve kendimi de Folkart’a.
Herşeyi bir kenara bırak sevgili okur, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun eserleriyle 12 Mart’a kadar aynı şehirde soluk aldığımı bilmek bile ayrı bir mutluluk veriyor artık bana.
Üstelik bu, bugüne kadar yapılmış en kapsamlı Bedri Rahmi Eyüboğlu sergisi. Sanatçının ailesinden ve pek çok özel koleksiyondan alınan bazı eserleri bizimle ilk defa buluşuyor. Sadece resimleri değil, mektupları, fotoğrafları, özel eşyaları da sergileniyor.
Giderayak bugünlük bu köşeden Proje Direktörü Fahri Özdemir’e ve serginin küratörü İbrahim Örs ve Hanefi Yeter’e çiçekler yollamak istiyorum ey sevgili okur.
Şehrimizi bu çok yönlü ve büyük sanatçıyla buluşturdukları için.
Dile kolay. 200 eser. 200 hikaye.
Tıpkı İdil Biret’in İkarus’u gibi her biri ayrı bir hikaye.
Ücretsiz bu sergiye, git gidebildiğin kadar, bulduğun her fırsatta sevgili okur. Önünde durduğun her eserin, baktığın her objenin, okuduğun her satırın altında yatan bir hikaye olduğunu da unutma!
Unutma da unutma diye tutturabilirim sana ey sabırlı okur. Çünkü belki senin hayatının tablosu da bir Bedri Rahmi eseridir ve büyülemek için seni, işte tam da bu sergide beklemektedir.

Yazının devamı...

Fedakar Fethi Sekin ve onun Facebook’u

11 Ocak 2017

“Kızım abi”. 

Belli. Her baba gibi çocuklarıyla gurur duyuyor. Nasıl bir çırpıda büyüdüklerine şaşıyor. Çocukları Tolunay, Nisa ve Dila. Şehit olduğunu haber vermek için gelen polislere kapıyı açmak istememişler. “Babamız evde yok, açamayız” demişler. Belli ki dışarıdaki kötülüklere karşı tembihlenmişler.
Tembihlemiş babaları. Polis olsa da, her daim onları korusa da... Yanlarında olamama, yetişememe ihtimaline karşı çocuklarını... Çünkü biliyor, dünya kötü. Küçücük bir ihmal ve bu dünyanın minicik bir arızası, alır tepetaklak yapar, kral tahtından deniz altında yirmibin fersaha indirir çocukların hayatını.


***


Karısı Rabia, “Çocuklarım babasız kaldı. Ama vatan sağolsun” demiş cenazede. Babaları, yüzlerce yüzlerce çocuğun hayatını tepetaklak olmaktan, babasız kalmaktan kurtardı. Kendi çocukları babasız kaldı.


****


Gazetelerde Zeytin’in fotoğrafı. Boynu bükük, mahzun mahzun bakıyor. Fethi Sekin’in gelmesini bekliyormuş, gazete öyle söylüyor. Zeytin, 10 yıldır baktığı siyah sokak köpeği. Nasıl anlatırsın Zeytin’e? Bir daha asla gelmeyecek diye.


***


Memleketi Elazığ, Baskil, Doğancık. Facebook’undaki paylaşımlarına göre belli ki memleketini ve yaşadığı ülkesini seviyor. Ve annesini... 55 gün önce ölen annesine öyle bir ağıt yakmış ki: Kürtçe okuduğu ağıt, Kürtçe bilmesen de öyle yanık ki. Koparır içindeki en hassas teli. Tercümesi var gazetelerde:
Rehberimde numaran
En üstte yazılı anne
Aramaya kıyamıyorum, korkuyorum
Sen cevap vermezsin diye
Senin sesini duyamam diye


***


İnsanlar ölse de numaraları hala rehberde. Facebook sayfaları bir tıklık mesafede. “Bağırırım, kızarım, trip atarım. Ama sana birşey olursa ilk ben koşarım” diye söz de paylaşmış. Bağırıp, kızıp, trip attı mı bilmiyoruz. Ama ilk koşan olduğunu gösterdi.


***


İzmir’de 8 yıldır görevliymiş. Ama sırf İzmir değil, bütün Türkiye’ye kendisini sevdirdi. 44 yaşına kadar gelebildi. Ben onun Facebook sayfasını incelerken Esin aniden, “Terörü yenecek tek 1 şey var” dedi. Kızına masal anlatır gibi. Sonra devam etti: “Sevgi”.
“Fethi Sekin’in içindeki sevgi, terörü yendi. Teröristlerin hesaba katmadığı, onları İzmir’de yenilgiye uğratan şey Fethi Sekin’in içindeki bu fedakar insanlık sevgisiydi.”
Esin çok mu naif bilemem ama senin gibi benim de bildiğim tek bir şey var: Fethi Sekin, İzmir’in gördüğü en büyük, heykeli dikilecek kahramanlardan biri.

Yazının devamı...