"Bilge Egemen" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Bilge Egemen" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Bilge Egemen

Bilge Egemen

1598 kilometre ötede neler var?

19 Nisan 2017

Kargalar uyuya dursun. İzmir’den ta 1598 kilometre ötede. Siirt’te. Sabahın 8.15’inde. Gelsin cayır cayır ateşlerin yandığı dipsiz kuyuların buharında saatlerce pişirilmiş etler, gitsin sıcacık lokum kıvamında pideler. Acılı şalgam suları lıkır lıkır dökülsün bardaklardan, şırıl şırıl aksın gırtlaklarımızdan, göl oluştursun midelerimizde. Lök diye.

Oh afiyet olsun, hepimize.
Bu topraklarda adet böyle. Kahvaltıda Biryan Kebabı’yla güne başlanır. Günün ilerleyen saatlerinde mihr çorbası, kitel ve perde pilavıyla dönülmez akşamın ufkuna varılır. Siirt’in mutfağı anlatılmaz, yaşanır.


Ara sıra yaşadığı şehirden çok uzaklara gitmek iyi gelir insana. Kendi evinde zeytinyağında yumurtanın kokusu bile ağır gelirken, uzakların kahvaltısında en acılı, en yağlı kebabı yemek tüy gibi hafifletir. En kuş tüyü yastık batarken yanağına yanağına yatağında, en çakıllı, zımparalı döşek, en yumuşak pamuklu bulut olur sana otel odasında. Hep denizin kıyısında yürürken, kıvrım kıvrım uçurumlu karlı dağların zirvesine süzülmek, özgür ruhlu kartallar gibi hissettirir. Apartman manzaralı pencerelerden, ineklerin otladığı uçsuz bucaksız yemyeşil çayır görüntülerine terfi etmek, doğayla yüzleştirir. Senden yeni senler doğar. Öyle ki sen bile tanıyamazsın senden doğan bu tip tip senleri.


İnsan, geride bıraktığı kendisine bile farklı bakar uzaktan. Evde kalan kendisini, Şogun’un kılıcıyla acımadan tek hamlede 7’ye parçalar. Ama sonra kıyamayıp, yanında götürdüğü diğer kendisini de peri değneğinin dokunuşuyla 10’la çarpıp, hallaç pamuğu gibi havalandırıp, tazeler. Mis kokulu yeni açmış, bahar çiçeğine döner. Bir çırpıda.

 

Yazının devamı...

Bir tatlı huzur almaya geldim, ah Alaçatı’ya

12 Nisan 2017

Akın akın geldi Egeliler. At sırtında olmasa da minübüsler ve otobüslerden taşa taşa. Alaçatı’daki ot festivaline katılmaya. Kimisi de ta İstanbullar’dan uçakla.

Dede Korkut’tan masallar dinler gibi dinledim telefonlarda arkadaşlarımı. Festivalin yapıldığı alana ulaşmaya çalışanları. Kimi dedi ki 200 bin kişi dayanmış kapıya. Kimi dedi sanırsın altın dağıtılıyor bedavaya. Maceradan macera beğen. Her birinin anlattığı James Bond izlemeye eşdeğer.
Biz kardeşim Cem ve kardeşimden daha kardeşim eşi Şölen’le sabırla bekledik. Akşamın karanlığı gelip lök diye çöksün diye, kalabalık birazcık olsun dağılsın, kafalarımızı uzatmaya yer açılsın diye.


Kalabalıklar kalabalıkları doğururken, otlar çuvallardan taşarken, biz Alaçatı Marina’dan buruna doğru festivalin tam tersi yöne yürüyerek teftişe çıktık. Dur bakalım bu plajlar ve kafeler, oteller ve dükkanlar ve en çok da şu surf okulları ne alemde ve acaba yaza hazır mı diye.
Hava da ne tatlı bir hava. Tam da naneli, tarçınlı limonata tadında. Okyanusların en dev dalgasından daha dev Alaçatı Ot Festivali dalgası buraya ulaşmamış. Esnafta sanki kendileri tatildeymiş gibi bir huzurlu rahatlık. Yaz hazırlıkları neredeyse tamamlanmış. Sadece cafelerden birinde, bir kişi son ampulleri takmaktaydı. Ve tabii yeni otel inşaatları son hız harıl harıl çalışmaktaydı.


Yazının devamı...

Nazar etme ne olur Çin malı seni her yerde bulur

5 Nisan 2017

İnan, gülle fırlatılmış bir pastane vitrini gibi tuzla buz olur, bir sonbahar yaprağıyken bebe pudrasına dönüşür, yıldırımın ortadan ikiye çatır çutur ayırdığı çınar ağacı gibi, bir tarafın kuzeye diğeri güneye saçılırsın.

Çünkü eğer geldiysen Nazarköy’e milyonlarca nazar boncuğunun içinde korunur, kollanır, pamuklara sarılıp sarmalanırsın. Eğer sen kem gözlüysen de, o Aliye Rona kılıklı kem gözlerini köyün girişindeki çöp tenekelerine atıp, onlardan kurtulmalısın.
Burası yüz bin sittin senedir nazar boncuğu üreten bir köy. Adı bile Kurudere’yken Nazarköy’e dönüştürülmüş. Düşün artık o kadar dört bir yanı nazar boncuklu.


İşte biz de bu hafta 8’den 88’e kocaman bir ekip Nazarköy’ün (Kemalpaşa’ya 6, Bornova’ya 20 kilometre) arkalarındaki kanyonlarda, tepelerde uzun bir yürüyüş yapmaya gittik. Güle oynaya, iki muhabbet, üç dedikodu yapa yapa...


Yazının devamı...

İzmir’in oğlu

29 Mart 2017

Ve fakat yazık değil mi erkeklerine? 1 kumru, 1 boyoz, 1 domat kadar bile mi olamadılar? Gündeme gelme konusunda çitlenecek tek bir dirhem çiğdemle dahi nasıl yarışamadılar? Halbuki yüzlerine söylenecek ne çok söz var. Arkalarından yapılacak dedikoduysa gırla. Genellemeleri hiç sevmem, senin tanıdığın İzmirli erkekler nasıldır bilemem. Benim tanıdıklarım işte şöyle:

Babam mesela.
Höt zöt’lerle bizi büyütmedi. Babalığın o natürel sanılan, tir tir titreten korku aromasını saç köklerimize kadar biz çocuklarına içirmedi. Ne ayağımızdan iple bağladı bizi, ne de uçsuz bucaksız çayırlarda pusulasız bıraktı. Biz uyurken çekmecelerimizde suç aletleri aramadı. Komşunun çocuğuyla yarıştırıp, hırs pompalamadı. Ama en önemlisi tek kızını, üç oğlundan asla ayırmadı. Kız çocuklarını ezip, bükmedikçe, kafeslere tıkıştırmadıkça babalar, inan güzelleşecek gelecekteki bütün dünyalar. Bizim gençliğimizde İzmirli babalar sayesinde özgüven sahibi oldu bütün kızlar. En tombalağımıza bile en mini şort işte bu yüzden çok yakıştı.


Bu arada babam da pek çok İzmirli baba gibi, başka memleketlerde doğmuş, büyümüş, okumuş çooook sonra gelip İzmir’e yerleşmiş, soy ağacında İzmir’le zerre kan bağı olmayan bir İzmirliydi. (İzmirli olmak New Yorklu olmak gibidir canımın içi. Kan bağı değil, belli bir ruh haline sahip olmayı gerektirir.)
Abim ya da kardeşim mesela.


Yazının devamı...

İyimser olman için 10 önemli neden

22 Mart 2017

Onlar yüzünden istifa ettik, o güzelim edebiyat kurdu, sinema tutkunu ve sabırlı olma hallerimizden, herhangi bir konuda dibine dibine derinleşme isteğimizden.

140 karakterle ya da tek fotoğrafla bütün dünyayı anlayıp-çözebileceğimiz hissine böyle alıştık.
704 sayfalık güzelim Karamazov Kardeşler’i adı gibi 4 ciltlik İskenderiye Dörtlüsü gibi şaheserleri sabahlara kadar, gözümüzü kırpmadan huşu içinde okumanın zevkini böyle unuttuk.


Tek bir cümlede her şeyi su gibi içelim, oh yalayıp yutalım, sonra çöpe sallayıp derhal unutalım, hastalığımız böyle nüksetti. Bizi bu tembelleşip göbeklenelim, göbeğimizden göbekler çıksın ruh halleri mahvetti.

Tahammülümüz yok
İşte sırf bu yüzden attım ben de tepedeki başlığı; seni kandırmak, hap gibi maddelenmiş formüllerle ilgini çekmek, seni tuzaklı ağıma düşürmek için sevgili okur. Çünkü çok sıkılıyoruz. Tahammül edemiyoruz artık hiç bir şeylere. Ne uzun uzun yazılara, ne de bol sirkeli laf salatasına. Ne babalarımıza, ne çocuklarımıza. Ne kış ne de yazlara. Her şeyi üç-beş adımda maddede halledelim, bahar temizliği programı dahilinde hepsini rap rap askerler gibi yan yana dizelim, defterler gibi dürelim istiyoruz.


Yazının devamı...

10 adımda bir sahil kasabasına yerleşmek

15 Mart 2017

 

* Tatilinde git, birkaç gün kal,
* Kışın en ayazında bir daha git, 10 gün kal,
* Kılı kırk yarma,
* Sittin sene düşünme,
* Bağrına taş bas ama kimselere danışma,
* Ne yiyip ne içerim ağıtları yakıp, karalar bağlama

Yazının devamı...

Kendime tumturaklı bir mektup

1 Mart 2017

Puf ya da vın diye. 9 kilovat ağırlıkta sallana yuvarlana, 10 milyon megabayt hızda düşe kalka. Hertz birimini hiç sorma. O kelimenin ne anlama geldiğini fen dersinde bile merak etmedin. Dalgacıydın, camdan dışarıyı seyrettin ve öğretmenini dinlemedin.

Neyi, ne ara geçtiğini, hangi tünellere girip, hangi duraklarda hoplaya zıplaya indiğini veyahut aynı yanlış, ama çok yanlış, sağır sultanın bile zil takıp oynattığı, yanlışlığından haberdar olduğu şu elimizde görmekte olduğunuz biricik trenimize tekrar tekrar kim bilir kaç kez bindin...
Üstelik perendeler ata ata, gönüllü olarak. En önde, sırıta sırıta bayrak sallayarak.


Üzülme. Ve dur. Fillerin dört bir yanda fink attığı kristal vazo hassaslığından çıkıp, kurtul. Diren ve kırılma! Yüz bin parçaya ayrılma. Bazen, göz açıp kapama süresi bile geçmeden, inmek için İMDAT ipini çekip, çekici cebinden çıkarıp, bir Rambo kıvraklığında camı tuz buz ettin. Bravo ve de alkışlar doğru yer ve zamanda trenden indin.


Gözlerin, zifiri karanlıklarda kamaştı. Ve bazen de ışığın en uç parlaklığında kör oldu.

Yazının devamı...

Askıda bir hayat

22 Şubat 2017

Sami El Haşimi, Irak’ta savaş çıkmadan önce Bağdat’ta yaşayan, hali vakti yerinde bir elektrik mühendisi... Ama Suriye’de iş bulamıyor.

Bu yüzden çocuklarını ve karısını Suriye’de bırakıp ara ara Irak’a gidiyor para bulmaya, geçici işler yapmaya. Yine böyle Irak’a gittiğinde yolda askeri görünümlü bir cip önünü kesiyor. İçinden çıkan silahlı ve maskeli adamlar ona kimliğini soruyor. O da çıkarıp gösteriyor. Ve anında kafasına bir torba geçirip, onu kaçırıyorlar.

İşkencenin her türü
Gözlerini açtığında kendisini küçücük bir odada işkence görmüş başka adamlarla buluyor. İki yıllık işkence hayatı böyle başlıyor. Diğerleriyle birlikte işkencenin aklına gelebilecek her türlüsüne (tek ayağından tavana asma, vücuduna asit dökme, makata şişe sokma...) maruz kalıyor. Bazen aralarında ölenler oluyor. Ölenleri günlerce alıp götürmüyorlar. O küçücük odada bırakıyorlar.


Tabii karısı ondan hiç haber alamayınca çocukları bırakıp, Irak’a onu aramaya geliyor. Ama nafile. Sonunda bir karakoldan çağırıp, “İşte kocan!” diye kafası kesilmiş, vücudu da tanınmayacak halde bir cesedi gösteriyorlar. Karısı cenazeyi toprağa verip, Suriye’ye dönüyor.
Halbuki El Haşimi o sırada hala işkencede. İki yılın sonlarına doğru bir gün ona benzin içiriyorlar ve öldüğünü zannedip, çırılçıplak mahalle arasında bir çöpe atıyorlar.


Yazının devamı...