"Bilge Egemen" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Bilge Egemen" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Bilge Egemen

Bilge Egemen

Foça

19 Temmuz 2017

Kışlığım Foça. Yazlığım da. Hatta baharlığım, sonbaharlığım, röptoşambır ve yorganım da. En azından bu yıl öyleydi. Sonbahar öyle güzeldi ki Foça’da ey sararmış yaprak sevdalısı romantik okur. Görseydin, son kuruşuna kadar paranı fotokopiciye verip, binlerce sayfa çektirirdin. Teksir kağıdının değil, Foça’nın.
Bütün yazlıkçılar kapılarına kilit vurup gitmişken, denizler ve iskeleler sana kalmışken, sokaklar senin ön bahçenken, gün doğumları gün batımları Venezuella’yla Brezilya güzeli gibi birbirleriyle çatır çatır yarışırken, sen halden tazecik balığını aldın. Pişirip, afiyetle yedin. Ve bulutlar tependen geçerken onlara gülümsedin.

BİSİKLETLE 15 DAKİKA
Bak mesela Eski Foça’nın bir ucundan bir ucuna bisikletle 10-15 dakikada gidersin. Sonra aklına geliverir. ‘Aaa’ dersin ‘benim ehliyetimle Cem’in nüfus cüzdanı kayıp! Dur akıllı bıdık, neler lazımmış bir sorayım da yeniden çıkarmak için başvurayım.’ Bisikletini park edersin. Sorduktan 1 saat sonra, tüm evrakları toplamış ve başvuruları yapmış bir İstanbulzede olarak kahvede şaşkın şaşkın denize nazır çayını içersin. Ve dersin ki kendi kendine ‘saat daha sabahın 10.30’u. Acaba gidip, pasaportumun üzerine yaldızlar mı işletsem? Üstüne bir de check-up yaptırıp, sonucunun kenarlarına nakışlar mı ekletsem?’ Neticede insansın, çabucak şımarırsın.


Vuracaklar vuracaklar beni. Alıp onları düğünlere götüreyim de göbekler attırayım. Oyalansınlar. Bu yazıyı okumasınlar. Foça sevdalısı arkadaşlarım. Zannediyorlar ki, ben Foça’yı yazarsam kitleler akın akın gelip yerleşecek. Halbuki bu yalan dünyada şu satırları annemin okuduğundan bile şüpheliyim. Bir tek sen hariç tabii. Neyse derken kış geldi. Cem’le çok da üşüdük bak. Aman nasılsa yazlık yer diye önlemimizi doğru dürüst pencerelere germedik. Bir kar yağdı, 15 yılda bir gelen. 4 gün boyunca erimeyen. Ve fakat lapa lapa karın, Ege’nin deniziyle öpüşmesini görmeliydin. Ah nasıl yakıştılar birbirlerine. Resmen birbirlerini ılıştırdılar. Baharı hiç anlatmayacağım sana. İnan, gücüm yetmez. Aç Vivaldi’den 4 Mevsim’i dinle. Ya da Rüzgar Gibi Geçti’yi izle. Onun gibi bir şey işte.

SONRA YAZ GELDİ

Yazının devamı...

Cunda

13 Temmuz 2017

Hani bu kadar mı rap rap hazır asker olunur? Aradan incecik bile olsa hiç mi çatlak ses çıkmaz? Tek bir kulun bile yarına işi gücü, doktor randevusu, uyduruk bir bahanesi olmaz. Sanki 40 yıldır bavullar cebimizde, üniformalar jilet gibi üstümüzde, biri gelsin de “hedefiniz Cunda!” desin diye yaşamış, nefes alıp vermişiz.
Bir de sor bak bana mesela. Yıllar yıllar boyu, fıldır fıldır gezerken bu koca dünyada Atlas Dağları’ndaki köyleri bile tek tek sayacakken sana, burnumun dibindeki Cunda’ya bir kez bile gitmemişim. Çaktık tabii selamı Tuğrul’a. 2 saniye sonra gözümüzü yeni doğmuş bebekler gibi kırpıştıra kırpıştıra Cunda’da açtık.
Aman aman ne şirin yer orası. 22 Ayvalık adasının yerleşime tek açık olanı. Küçük de değil bak. Türkiye’nin Ege’deki en büyük 4’üncü adası... Daracık sokakları, arnavut kaldırımları, sıra sıra dizilmiş lokantaları...
Hani bazen bir şey ararsın evde. Pat diye bir kitap düşüverir ayağının dibine. Açılır ve içinden sararmış ve unutulmuş bir mektup ya da bir not çıkar. Ölmüş bir arkadaşın ya da ölmüş halandan. Tokat gibi. Bak halbuki ne kadar da neşeliydin biraz önce. İşi, gücü bırakır, dünyayı unutur, oturur hüngür hüngür ağlarsın. Sadece kendine has el yazısını değil, onu ne kadar özlemiş olduğunu hatırlarsın. Az önce ne aradığını mütemadiyen unutarak.

 

TARİH VE ZEYTİN AĞACI

Yazının devamı...

Yazlıkçı

6 Temmuz 2017


Denizi gördüğün an, içine girmek için yaratılmışsın sanki. Girmezsen ölecekmişsin gibi. Mayon zaten dün geceden beri üzerinde. Hazır ve de nazır. Baban duymaz ve durmaz, sen kahrolursun. Ufukta her deniz göründüğünde sabır talimi yapmaktan yorulursun. Ama yazlığa varır varmaz yeni bir dünya serilir önüne.
Birbirinden tuzlu, birbirinden mavi kapılar açılır. Sen anlamadan kayış gibi olur derin. “Marsık gibi karardın” der annen. Sen marsığın anlamanı bilmeden. Saçların oksijen yağmuruna tutulmuş gibi sararır. Yaz dediğin zaten kendinden tatil. Hafif. Aşkların en samimisi. Hayatın içinde hayat gibi. Hatta hayatın en çiçekli ön bahçesi. Ama gel gör ki, o bile içinde deniz anaları barındırır. Deniz kestaneleri batar ayaklarına ayaklarına. Cildin haşlanmış patates gibi soyulur. Şişme botun üzerinde Don Kişot gibi rüzgarla savaşırken, gelip seni fır hattından balıkçılar kurtarır.


Mutlaka, mutlaka zıtlıklar olacak ki bu hayatta, iyinin güzelin değerini bilesin. Geceyle gündüz, sağlık ve hastalık, yaz ve kış gibi. Bak ve şükret. Hayat seni nerelere sürükledi. Hayatında ilk kez artık yazlıkçıların olduğu yerde kışlıkçısın. Seni gidi bilmiş! Artık yazın içinde kış, kışın içinde yazlar olduğunun farkındasın. Hiç bir mevsimin 3 aylık bavulun içine tıkıştırılamayacağını çoktan anladın. Bak ne güzel uyandın bu sabah. Cem, kankaları Efe ve Can’la fısır fısır rüzgarlara çalışırken. Güneydoğudan esen keşişleme, kuzeybatıdan esen karayel miydi? Acaba bu kropi mi yoksa camadan bağı mıydı? Onları da artık Foça Yelken İhtisas Kulübü’ne teslim ettiniz. Eti sizin kemiği bizim dediniz. Çıkarsın çocuklar yazın tadını. Kendilerini rüzgarlara bıraksın. Orsa, apaz, pupa ne demekti? Dertleri hep bu olsun.

Yazının devamı...

Bazen iyidir tersine gitmek

29 Haziran 2017

 

Veyahut en kötü ihtimalle sen de Spiderman, ben diyeyim Batman. Galaksiler üstü tiril tiril birer süper kahraman. Paçalarından başroller ve masallar akan. Sadece Cem upuzun kulaklı, bembeyaz kürkler içinde sıcaktan tombik yanakları al al olmuş, şaşkın bir tavşan.
Ah, ah. O sırada Cem daha 3.5 yaşındaydı. Gittiği yuvada kostümlü parti yapılmaktaydı. Ve ilk kez, çoğunluğun içinde ayrıksı bir ot gibi cıscıvlak kalma deneyimini tatmaktaydı. Biraz da ‘ah kafamı duvarlara vurayım’ bütün bunlar benim yüzümden oldu. Ona kostümleri tek tek gösterirken internetten, hiç ilgilenmemişti. E tabii yaş gereği. Ve tavşan da bana çok sevimli gelmişti.


Ama bak, bütün ebeveynler çocuklarına prens ya da prenses kostümünü layık görmüşler. Sen ne akla hizmet hayvanlar aleminden koca kulaklı tavşanı seçersin? En azından anlı şanlı bir aslan ya da bir kaplan seçseydin bari. Tahmin edersin, bu kadar prenses ve prens arasında buruk hissetti tabii çocuk. Çünkü prensesler ve prensler sadece birbirleriyle ilgilenirler. Cem oynayacak tek bir sincap, dertleşecek tek havuç bulamayınca sıkıldı. “Hadi artık eve gidelim de gidelim” anne diye tutturdu.


İlk kostümlü partisi işte böyle 5 dakikalık şipşak bir hayal kırıklığıydı.

 

Yazının devamı...

İyi tatiller bayım

22 Haziran 2017

Bedeninizde sıkışıp kalmış gazları atmosfere yolladıktan sonra rahatça esneyip, yaylanın.
Yıllarca biriktirilmiş gazlar, gün gelir insanı balon gibi patlatıp, testi misali çatlatırlar. Bir bakmışsınız dımdızlak ve “hayat”sız kalmışsınız. Onbin parçaya ayrılmışsınız. Bir tanecik hayatınız vardı halbuki. E bakın işte o da çekip gitti. Allahaşkına değdi mi?


Aman be, bitmez bu endişeler dertler, tasalar. Bari hiç olmazsa 3-5 güncük topuklayıp, uzaklaşın. Bakıyorum da ne çok şey biriktirmişsiniz sırt çantanızda. Yıllarca çöplük gibi içine ata ata. Halbuki çöplükler kalbin aynasıdır. Kalbiniz ve aynanızda derhal bahar temizliği başlatın. Tatile çıkarken lütfen artık bu sırt çantanızı da bırakın. Nasırlarınızı, başınızdaki ak saçı, alnınızın ortasından TEM otobanı gibi geçen kırışıklığı da.


Ooooo size de iyi bayramlar hanfendi
Vallahi de sıkıntılarınızı kapatmaya, fondötenler yetmedi. Göz altı morluklarınız süt gibi oldu ama endişeleriniz bir türlü geçmek bilmedi. Halbuki ne de kolay kurtuluyorsunuz istenmeyen tüylerinizden! İşte bu tüylerden kurtulur gibi kurtulun, sizi kurt gibi kemirip bitiren kara düşüncelerden. Ayıklarken pirincin taşını, tasaları da bir kenara ayırın.


Yazının devamı...

Saniye dediğin bazen yüzyıldan beter

15 Haziran 2017

Birkaç kitap, bir iki çerçeve düştü. Ama bitmek bilmedi.
Bazen saniyeler geçmek bilmezler. Bazen 1 saniye 30 yıla eşdeğer. Bazen de bir yüzyıldan beter.
Bir keresinde uçağın açık kapısında duruyordun. Paraşütle tandem atlayışı yapacaktın. Uçak hızla ilerlerken, yeryüzü altında minicikken, bulutlar hızla kayıp giderken 3 dediğimizde atlayacaksın dediler.
Biiiiir, ikiiiiiii, ÜÇ.
Deli olmalısın. Atladın.
Serbest düşüş, yani paraşütün açılmasına kadar geçen süre 40 saniye.
Say içinden 40’a kadar. Kurşun gibi son hız düşüyorsun yere 1, 2, 3...

Yazının devamı...

Bir günde Fransa’ya yerleşti

8 Haziran 2017

Kafasına taktığı her şeyi. Hem de en ince ayrıntısına kadar. Süsleye püsleye. Tek bir of ya da pof demeye demeye. Fonda her daim kahkaha efektiyle. Sen gözünü açıp kapayıncaya kadar, o restoran açar, zincirler kurar, sonra devreder. Sen, ‘bak kuş geçiyor’ deyip kafanı gökyüzüne çevirip geri döndürdüğünde bir bakmışsın o giyim- kuşam işine girmiş, seni bile tepeden tırnağa giydirmiş. Bir de “Değiş Ton Ton” misali sunduğu televizyon programlarında doktorla doktor, hop aşçıyla aşçı olur. Bir gün gezgin, ertesi gün gurme. Girdiği her ortama uygun, kendinden kamuflajlıdır. Bir de arkadaş canlısı. Evinin bahçesinde 50 değil, 120 değil, tamı tamına 149 kişiyi ağırlamışlığı vardır. Yemekli ve müzikli. Üstelik kendi pişirir misafirlerinin yemeklerini.


Geçen sene aniden esti bizimkine. Oğlu Batu’yu eğitim için götürmek istedi yurt dışında bir yerlere. Açtı bilgisayarı. Rastgele bilet bakmaya başladı. O sırada en ucuz bilet Lyon’aydı. Atlayıp, gittiler. Hem şehri, hem orada Batu için buldukları okulu çok sevdiler. Tabii eşi Deniz Erda, biraz fazla mekik dokuyor İstanbul’la Lyon arasında. Ama olsun. Yeni hayatlarını sevdiler.
Demem o ki, eğer Ebru bilet baktığı sırada havayolu, Mogadişu uçuşlarına promosyon yapmış olsaydı biz de geçen hafta oğlum Cem’le Mogadişu’ya gitmiş olacaktık. Ve fakat hayat işte. Sürükledi bizi de Ebru’nun peşinde, hayatta gitmeyi aklımıza getirmeyeceğimiz bir şehire. İyi ki de sürüklemiş. Bayıldık Lyon’da gördüklerimize.


EBRU REHBERLİĞİNDE LYON
Ebru Keser seneler evvel, ‘Devriye’ adlı bir televizyon programında (sor bak, annen, o da olmadı anneannen mutlaka hatırlar) motosiklet tepelerinde fıldır fıldır 5 sene boyunca o haberden bu habere birlikte koştuğum partnerim. Bizim çocuklar bizi her birarada bulduklarında anılarımızı anlattırmaya bayılıyorlar. Bir de “Ya anne siz hakikaten motorsiklete mi biniyordunuz?” diye keh keh birbirlerini dürte dürte gülmeye.

Yazının devamı...

Dalmaya da yürümeye de doyama!

1 Haziran 2017

Canın mı sıkıldı bu dünyanın dünyevi dertlerine? At o zaman kendini masmavi denizlerin en dip derinliklerine? Dip derinlikler, dünyanın bütün kafa şişiren, kulak yoran çirkin, tiz seslerini yok eder. Yerçekiminin yıllar yılları yüklediği binbeşyüz kilo ağırlığı sırtından bacaklarından saniyede söker. Boşlukta salınan bir kuş tüyüsündür sen ve artık sadece seninlesindir. Başbaşa, tek başına. Onlardan biri olup, balıklar ve binbir türlü deniz canlısının arasına karışırsın.
20 yıldır kendimi her tamir etmek istediğimde çekiç ve çivi almak yerine elime, 40 yıllık arkadaşım denizlerin kraliçesi, ustaların ustası Nuray’a koşarım. Tek dalışta, Nuray alır beni denizin dibinde bulutların üzerine oturtur.
Ve bazen de dağlar iyi gelir bana. Kırlar. Çiçekler. Kokular. Kuşların, böceklerin ve ayakların toprağa değiş sesi. Pıt pıt pıt. Bu sene de iyi ki Celal’le ve onun sayesinde Ege’de burnumuzun dibinde ne muhteşem rotalarla tanıştım. Celal de trekking’cilerin kralı. Bir de kanyonların. Nuray’ın köpek balıklarıyla, Celal’in kanyonlarda ve mağaralardaki yarasalarla maceralarını sana daha sonra bir, bir anlatacağım. Bayılırsın.
Bu kadar tutkuları peşinde karış karış dünyayı geziyorlar ya... Merak ettim sordum onlara. Acaba Ege’de onların favori yerleri neresi diye.
Dalış için Nuray Ayaydın’ı, trekking için Celal Demirkıran’ı sahneye davet ediyorum.
Mikrofon artık onların.

 

Yazının devamı...