"Bilge Egemen" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Bilge Egemen" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Bilge Egemen

Bilge Egemen

Sema Pekdaş bize neden İzmir Köftesi pişirdi?

11 Ekim 2018

Soğanı rendelemeyi sevmezmiş. Bıçakla ince ince kıymak tercihiymiş. Soğanı, maydanozu şef Jamie Oliver hızında bir güzel kıydı, içine 1 yumurtayı kırıp galete unu, tuz, karabiber eklediği kıymanın içine kattı. Her şey göz kararı. Eli tıkır tıkır hızlı.

Sema Pekdaş başarılı bir avukat, insan / işçi / kadın hakları konusunda didinen birçok STK’nın kurucusu / yöneticisi, 102 yıllık İzmir Barosu’na seçilmiş ilk kadın başkan, yıllardır yerel siyasetin içinde yer almış günümüzün Konak Belediye Başkanı.
Açıp da benim iki cümleye sıkıştırdığım upuzun biyografisini okursan eğer, yok canım dersin bu kadar aktif çalışma hayatı olan bir insan, mümkünatı yok, tavaya tek bir yumurta dahi kıramaz. Böyle fani işlerle uğraşamaz.
Senin de inatçılığın bir alem. Ama haklısın tabii. Sen de beklemezsin bu kadar aktif, bu kadar ciddi işlerde çalışan bir insandan önüne annen ve teyzen gibi yemekler pişirip sermesini.
Halbuki biz mutfaktayken öyle hızla yuvarlayıp aynı boyda öyle güzel dizdi ki köfteleri, bir yandan sohbet hiç kesilmedi, zaman su gibi ilerledi.
Sanki ben annemişim de o da teyzemmiş gibi... Hani anneler ve teyzeler bir yandan muhabbetin dibine vurup bir yandan da ellerini otomatik pilot ayarına getirip birbirinden lezzetli yemekler pişirirler ya... Ne pişirdiklerinin farkında bile değillermiş gibi... İşte öyle.
Geçen hafta 8 bin 500 yıllık İzmir’in yemek lezzetleriyle ilgili bir belgesel çekiyorum diye anlatmıştım ya sana. Sema Pekdaş’la da işte bu yüzden buluştum.

Yazının devamı...

İzmir’de ne yenir?

4 Ekim 2018

 


Belgesele başlamadan önce 1 Bilge’ydim. Bittiğinde 2 Bilge olmam inşallah. Aramıza neşeyle, süratle, samimiyetle ve de fütursuzca katılan yeni kiloları hemencecik kabullenip, şal gibi atmak istemem omuzlarıma.
İşte bu yüzden, belgeselin konusu İzmir’in yemekleri olunca, hem sevinç, hem hüzün aynı anda çöktü bulutlarıma.
Düşün, tarihi ta 8.500 yıl öncelerine kadar uzanan bir şehrin yemeklerini anlatacaksın. Kilometrelerce uzunluğundaki masalara sığmayacak dillere destan bütün bu yemekleri, sıkıştırıp tıkıştırıp 20-30 dakika sığdıracaksın.
Ve görev aşkına, kahramanca hepsinden tadacaksın. (Ki yalan yok, en sevdiğim bölüm de bu.)
İzmir’in tenceresinde neler neler pişmiş bir kere. 500 yıldan fazla burada yaşayan Sefarad Yahudileri’nin, 400 yıldır yaşayan Levantenler’in, mübadeleyle gelenlerin, Balkanlar’dan dönenlerin, Girit, Rum, Tatar Türklerinin daha kimlerin kimlerin yemekleri havada çarpışıp tek tencereye düşmüş.

Yazının devamı...

Cümleten geçmiş olsun sahillerimize!

27 Eylül 2018

 


Neyse ki, bana göre ayların en kralı eylül geldi de Küçükkuyu’dan Söğüt’e, Cunda’dan Datça’ya bütün sahil kasabaları sonunda oh şöyle derin bir nefes aldı.
Şimdi sahillerin en ama ennnnn güzel zamanı.
Bak mesela Foça’ya. Güneş tembelleşti. Bulut bile ağırdan satıyor kendini. Zaman desen, içine bol kabartma tozu bastığın hamur gibi serpilip, genişledi.
Yazın o haldur huldur kalabalığında fark edemediğim, 2 yeni mekan bir yeni etkinlik keşfettim sana. Bir eylül günü Foça’sında.


Yazının devamı...

Hayvanlar alemindeki yerimiz ne? Biz tam olarak kimiz?

20 Eylül 2018


Hayvanlar alemine dair ne romantik bir hareket. Avuçlarının arasında bir kırmızı gülleri, story’lerinde bir kalp emojileri eksik.
Halbuki aynı alemin başka üyeleri olan bizler, uyurken sevdiceğimize sarılsak oflaya, puflaya boğulacak gibi olur, omzumuz tutulur, boynumuz yamulur, kolumuz kırılır, 3 dakika zor dayanırız.
Sıkıntılı tipleriz ve nankör.
İneklerin mutlaka bir kankası olurmuş.
Birlikte gezdikleri bir ekürileri. Bunlar olur da ayrı - gayrı düşerlerse strese girerlermiş.
Halbuki biz öyle miyiz ya? Tak sepeti kolumuza, yürüyelim kendi yolumuza. Hepimiz gemisini kurtaran kaptanlarız. Ve kankamızla ilgili bile olsa, yalan yok, gıybet ortamlarına uçarız.

Yazının devamı...

Bu Festival Foça’ya Çok Yakıştı

13 Eylül 2018

Kafam matematiksel hesaplarda. Bu masaya oturduğumda kaç kiloydum? Acaba kaç kilo kalkacağım?
Zaten hafiften tombulum, daha ne kadar Tosun Paşa olacağım?
Yanaklarının saniye saniye, göbeğinin an be an genişleyip gürbüzleştiğini çıplak gözle hissedip gördün mü hiç?
Midemi hiç sorma... Bırak bayram etmeyi, içinde lunaparklar kurulup, panayırlar düzenlendi.
İki saatte hamur işinden tatlısına, dünya mutfağının nadide örneklerinden Ege’nin zeytinyağlısına, deniz ürünlerinden pastalara tam 71 çeşit yemek tattık canımın içi.
Yani şöyle söyleyeyim sana işkembeli nohut yahnisi de yedik, patlıcan çanağında ahtapot sote de...
Amma da zormuş yemek yarışmasında jüri olmak özetle. Ve de ne zevkli.

Yazının devamı...

Herkes başkasının hayatı daha güzel sanıyormuş

6 Eylül 2018


“Hay hay” dedik, kameramanla atlayıp gittik.
2-3 saatte röportajları, çekimleri bitirdik. Dönüş uçağımıza daha çok var. Yerel muhabir ısrarcı: Hanım darılır bakın, ille de bizim eve gidelim, size bir çay içirelim.
Hay hay dedik, gidelim.
Yalnız dedi. Önce benim ofise uğrasak, 5 dakikalık işim var da.
Hay hay dedik, uğradık.
Ofis dediği yerel televizyon kanalı. Ofisin kapısının önünde kamerasını aldı omzuna. Elinde mikrofon, birkaç kişiyle sokak röportajı yaptı, hızlıca montajladı. Sonra kendisinin dekore ettiği haber masasına oturdu. Kamerayı sabitleyip canlı yayında haberleri okudu.

Yazının devamı...

Zamanda yolculuk yapa yapa çıktık Kaz Dağları’na

30 Ağustos 2018

 

Şimdi mesela durduk yerde onlardan “Brothers in arms” çalsan bana, Kraliçe Elizabeth gelse takmam, herkesi yüz üstü bırakıp, derhal ışınlanırım o yıllara. Dışım bu yaşta kalsa da ruhum hemen sıvışıp gider o yaşlara. Bak, işte tek bir şarkıyla gençliğinin bütün düşünceleri, duyguları az önce fırından çıkmış gibi sıcacık.
Yine bir hafta sonuymuş biz Akçay’a ya da Çeşme’ye gidiyormuşuz. Arabada kah gülüp, kah birbirimizi yiyormuşuz. Orada mı mola versek şurada mı denize girsek? Kalbimin bir tarafı üniversitede nereyi kazanacağım endişesinde, öteki kısmı zamanın ruhu gereği saçlarını kat kat kestirmiş, vatkalı tişörtle Levis 501 giymiş, kelebekler gibi havai havai gezmekte.
Biz Kaz Dağları yolundayken kuzenim ve yaşıtım Banu, bize damardan çaldıkça bu eski Tanita Tikaram’ları, Sting’leri ve Joan Baez’ları bütün gençliğimiz yıl yıl, saat saat ve sırıta sırıta beynimizde fener alayı gibi geçit yaptı.
Derken Mehmetalan Köyü’ne vardık...
Dere kıyısında bir yer bulup, tek bir telefonla ailemizden en az 40 kişiyi yanımıza çağırdık. Tesadüfen bulduğumuz yerin adı Onurcan’dı. Ve yüzlerce yıllık yemyeşil ağaçların altında tahta masaları vardı. Bizim gibi kalabalık bir aileyi görünce birazcık sistemleri hata verdi ama, haklıydılar. Çoluk çocuk böyle kalabalık bir masadan sipariş almak hiç de kolay değil tabii canımın içi. Bizim aileyle karşılaştığın an öyle bir aydınlanma andır ki, ya derhal restoran işletmeciliğini veya garsonluğu ilelebet bırakırsın ya da bu konuda ordinaryus profesör olursun.
Açık havada yenen yemeklerin tadı bir başkaydı. Üzerine bir de dereye girip o buz gibi sularda yüzdüysen eğer, daha ne istersin bu güzelim memleketten? Ama dönüş yolunda çerler ve çöpler çıktıkça karşımıza yine kahrolduk. Arabalardan çöplerini fırlatla fırlata gidenlerin plakalarını şikayet edecek bir merci bulmak üzere not aldık.

Yazının devamı...

Defne Yılmaz ve Cem Samyeli

23 Ağustos 2018


Kendine süpersonik hedefler belirlersin.
Paçalarından disiplin ve kararlılık akan. Askerler gibi yerlere rap rap rap basan.
Spor yapacağım, ayı gibi yemeyeceğim, İdil Biret gibi piyano çalıp, Layka gibi uzaya gideceğim!
Sanırsın, o gazla gerçekten uygulasan madde madde bütün bu kararlarını, ayın son çarşambasında Clara’nın bakıcısı Madam Rottenmeier gibi mesafeli, ama bir Stephan Hawking kadar da zeki, Pele gibi çalımlar atan, çekici bir Carla Bruni’ye dönüşeceksin.
Halbuki kolay mı yapmak bütün bunları ve zalim, senin Allah’ın yok mu?
O zaman biz de atlayamayacağımız çitler koymayalım önümüze. Kötü kalpli kurtların pusu kurduğu patika yollara sapmayalım.

Yazının devamı...