"Bilge Egemen" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Bilge Egemen" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Bilge Egemen

Bilge Egemen

Dizeler renklendi

12 Ekim 2017


“O bu gece ölebilir ceketinin göğsünde bir kurşun yanığıyla. / O bu gece gitti ölüme kendi ayağıyla. / - Cigaran var mı? dedi.../ - Var, dedim. / - Kibrit? / - Yok, cigaranı kurşun yakar dedim, / Aldı cigarayı gitti. / Belki şimdi upuzun yatıyor dudaklarında yanmamış bir cigara, göğsünde bir yara... / Gitti.”

MİSAFİR SALONLARI
Çocukken çok üzülürdüm sadece misafir için, bal dök yala, tertemiz saklanan misafir salonlarına. Düşünsene tüm ev halkına yasak. Ve sen ey, seni gidi haylaz çocuk! Girip de dağıtmayasın diye kapıları sana sımsıkı kilitli. Kalan odalar cezaevin...
Düşünüp, düşünüp hüzünlenirdim kendi kendime, “Bak biz ölüp gideceğiz, ama bu altın varaklı kadife koltuklar, kristal avizeler, vitrinin içinde sergilenen gümüş şekerlikler sakız gibi tertemiz, ay gibi dimdik ayakta kalacak. Değer mi hiç yılda iki kere eve bir misafir gelecek diye en geniş yaşam alanından mahrum kalıp, küçücük oturma odalarına tıkılmak?” diye.
Halbuki tepe tepe kullanmalıydık, biz ölümlüler, ölümsüz gibi duran eşyaları. Yani kalbimizden daha mı değerliydi kazayla kırılabilecek kristal kül tablaları? Fakat gel gör ki, yıllar yıllar sonra bu hüzünlü duygumun tam zıddını geçen gün bana Fahri Özdemir yaşattı. Yayınevi’nde bir kitap projesi için çalışırken biz, tak diye önüme Nazım Hikmet’in kendi eliyle yazdığı bir şirini koydu. Sonra bir sürü efsane şairin kendi el yazmalarını tek tek önümüze dizdi. Koklamaya kıyamazsın o kadar heyecan verici.

EL YAZMASI KİTAPLAR

Yazının devamı...

Özgürlük

5 Ekim 2017


Çünkü özgürlük; bir kere işin ta en başında, seçim yapmayı gerektirir. Yani bir de vazgeçmeyi... Bir şeyleri seçeceksen eğer, bir şeylerden de vazgeçeceksin çünkü. “Hayır” demeyi, hoşa gitmemeyi bileceksin tabii en başta. Başkalarının saçtığı o korkunç korkudan korkmamaya cüret edeceksin. Konformizmin o kuş tüylü kollarına ilelebet sığınıp, pamuktan bulutlarda yan gelip yatmak dünyanın en kolay işidir ciğerimin köşesi.
Tıpkı, kurtlar haykırırken senin de haykırman, kurtlar uyurken senin de uyuman gibi...

O ZAMAN PEŞİNEN SÖYLEYEYİM
* Ayol sabah sabah nereden çıktı bu büyük büyük laflar...
* Başımızın tepesinde en kıt notlu edebiyat hocamız gibi bilgiç bilgiç boza pişirmeler...
* En ukala arkadaşımız gibi üstten üste gelmeler...

Yazının devamı...

Finlandiya bu işi nasıl halletti?

28 Eylül 2017

Ya da topuklayıp kendimden mütemadiyen kaçabilirdim. Bak çok ciddiyim. Duygularımı çok mu ortaya karışık kebap gibi ifade ettim? O zaman ayıklayıp şöyle servis edeyim: “Cem hadi... Cem hadi... Ceeeeem yeter! Kalk da artık şu ödevini yap!” demekten inan bıktım. E dolayısıyla çocuk da muhtemelen benden. Kim ister, her ne kadar böyle dünyalar tatlısı olsa da cır cır öten, kafalarda bozalar pişiren, biricik bir anneyi?
Halbuki gündemi o kadar yoğun ki çocuğun. Ödev yapmaya hangi ara, derede vakit bulacak? Youtube’u için video mu montajlasın? Star Wars serisinden Darth Vader legosunu mu tamamlasın? Bisikletine atlayıp, arkadaşıyla buluşup dondurma almaya mı fırlasın? Manga koleksiyonu aşkına internetten Japonca öğrenmeye mi çalışsın?


Düşünsene sen bunları yapmak isterken annen sana “ödev” diyor.
Şimdi koy sen de kendini, çöldeki bahtsız bir anne yerine. Ödev de ödev desen etli türlü. Demesen türlünün zeytinyağlısı. Hangisi doğru? İşte böyle karalar bağlamışken ben, gökten Michael Moore’un “Where to invade:Next” belgeseli düştü başıma. Michael Moore’u bilirsin. Yaptığı belgeseller Oscar’lar alır, dünyada gişe rekorları kırar. Kendisi kafayı, küreselleşmeden, sivil silahlanmaya, sağlık sisteminin çarpıklığından Bush’a takmıştır. Belgeselin bir yerinde Moore, eğitim sistemini incelemek üzere Finlandiya’ya gidiyor.

FARKLI EĞİTİM SİSTEMİ
Çünkü 1960’lı yıllarda Finlandiya’daki eğitim sistemi ABD’nin gerisindeyken, 2000’lerde iş değişmiş.

Yazının devamı...

TEOG gittiyse MEOG mu gelecek?

21 Eylül 2017

Çok ani oldu. Kılçık gibi boğazımın ortasına takıldı. Çeksen olmuyor, itsen inatla yürümüyor. Halbuki bak, kapı arkasında kanlı bıçaklı birbirini boğazlayan ebeveynler bile boşanacaklarını pattadanak söylemesinler de çocuklarının ruhlarını zedelemesinler diye bin bir türlü atraksiyona, numaraya başvuruyorlar. Gelsin birlikte aynı evde mutlulukla yaşıyormuş gibi yapmalar, yıllarca yapılan teflon tatiller, gitsin her tarafından plastik çiçekler akan sahte kahkahalı yemekler. Sanırsın bunlar Habil’le Kabil değil de, damarlarından saatte 500 kilometre aşk akan Romeo ve Juliette’ler. Ve çocukları da birbirinden kül yutmaz, uyanık ve fırlama çocuklar değil de sanki Salak ile Avanak kıvamında veletler.

YERİNE YENİSİ KOYULMADI

Tamam bu kadar da yalancı dolancı olmayalım ya da 8 Oscar’lı oyuncu gibi davranmayalım çocuklarımıza karşı ama yerine yenisini koymadan, hayatlarının bir rayından bambaşka bir rayına da bir Japon treni hızında aniden de zıplatmayalım. Neden oturup hep birlikte, bu karar öncesinde en azından geçen okul döneminde bu meseleyi tartışıp iki çift laf etmedik sanki. E, daha dün yeğenim Deniz Egemen annesi Şölen’e getirip bilgisayarını teslim etmemiş miydi? “Anneciğim anneciğim, şu bilgisayarımı yasaklamazsan ben bu gidişle, bu sene TEOG’a MEOG’a giremeyeceğim” diye. Düşün böyle oto kontrollü bizim çocuklar. Öyle Türk filmlerinin bilmiş Küçük Ömerleri. Kendi yasaklarını kendileri koyacak kadar. Halbuki sen bizim mavi gözlü, koca gamzeli, her daim gülen suratlı Deniz’i tanısan, böyle hareketler kitabında yazmaz. Düşün, o bile TEOG’dan ürkmüştü ama kaç senedir de kendisini hazırlıyordu. Kolay mı? Bu da hayatının akışını değiştirecek çok ama çok önemli bir sınavdı.
E tabii dün gece bilgisayarını geri aldı. Hatta yine kendi koyduğu “haftasonu arkadaşlarla boş boş gezelim tozalım” yasağını da tam kaldıracaktı ki annesi müdahale etti. Dedi ki: Denizcim TEOG yalan oldu. Ama önümüz sisli ve de puslu, sekiz bilinmeyenli denklemlerle dolu. Biz de bilmiyoruz tabii yerine MEOG ya da ŞEOG olup olmayacağını? Oğlum Cem’in kankası Can Girgin de tam yazın en cafcaflı rüzgarında, ağustos böceklerinin en gözde bekar kıvamında volta attığı sıralarda yelken kursunu bırakmış, şehire dönüp TEOG münasebetiyle erken açılan okuluna başlamıştı. Zaten yaz boyu test çözmekten helak oldu, 2 kilo ter attı çocuk.

PEKİ ŞİMDİ NE OLACAK

Çocukların motivasyonu sarsıldı. Hedefleri şaştı. Bak o kesin. Lütfen söyleyin bana! Sınava girmeyecekler ve yan gelip yatacaklarsa bu çocuklar, gidip onlara rahat edecekleri kuş tüyü yastıklar mı alalım? Yoksa yeni sınav yapılacaksa kaşlarına, gözlerine ya da kilolarına göre mi seçilecek çocuklar? Farkı ne olacak? Lütfen anlatın da ona göre hazırlanalım. Ya da bu sistemlerin hepsinden toptan vazgeçelim de tostçuya çırak mı verelim çocukları? Hazır iştahları da kaçmışken, tekrar açılır diye belki. Veya oto sanayide Mehmet Usta’nın yanına mı yollayalım? Yeni gelecek sistemde en ufak bir adaletsizlik olursa çok üzülürüz ve çok yazık olur bu çocuklara. Daha çocuk yaşta.
Korkuyoruz tabii. Korkuyoruz. Çocuklarımızın deneme tahtası olmalarından zaten yorulduk. Ama onları sokaklarda da bulmadık. Onları sokaklarda kaybetmeyi de istemiyoruz.

Yazının devamı...

Yüreğinin sürüklediği yere sürüklenmenin 3 altın yolu

14 Eylül 2017

Aaa bir bakıyorsun han’fendi müdürlerin en soslu müdürü. Omuzlarında bir altın sırmalı apolet eksik. Bey’fendinin şapkasında patır patır kayan kuyruklu yıldızlar...
Hani o denli kariyer insanları. Ve fakat günlerden bir gün tak etmiş canlarına bu maskeli balo.
Bu mas-ke-li ba-lo ve o-nun sah-te yüz-le-ri. Ta ra ra, ta ra ra, ray ray rom.
Artık notaları sen doldur. Ben zaten şarkıyı sonuna kadar söylememek için çok zor frenledim kendimi. Neyse bir bakmışsın saftorik Ayşe ip atlayıp, garibim Ali topu tutarken koca zalim şehirde, bizim Suna Üsküdar’ı çoktan geçip yerleşmiş Ege’de bir zeytinliğe. Kaya da bağa. Biri inek alıp salmış, biri orkide ekmiş tarlaya. Bankacının içinden ressam çıkmış, mühendisin içinden müzisyen fışkırmış.
“Yolculukların en zoru içe yapılanıdır” deyip Güzin ablaya sormak yerine bu defa içlerine içlerine sordular belli ki.
“Ben bu hayatta ne yaparım da daha mutlu olurum, sevgili ben abla?” diye.
Hatta bir ara Nilüfer’le böyle yüreğinin sürüklediği yere giden arkadaşlarımızın belgesellerini yapmaya soyunmuştuk. Tam da yapacakken, “Deli miyim yahu ben?” deyip, derhal forma değiştirip, karşı takıma geçmiş, haberciyken habere dönüşmüş, ben de onlardan biri olmuş ve kendimi Foça’da bulmuştum.

Yazının devamı...

Otomobilden festivale

7 Eylül 2017

Sakartepe’de Gökova manzarasını izlerken kahvelerimizi yudumladık. Kıvrım kıvrım yolları aşa aşa, gördüğümüz manzaralara şaşa şaşa Börtübet’e ulaştık. Her birimiz jilet gibi yeni Volvo XC60 kullana kullana. Kadın gazetecilerle dolu bir otomobil lansmanında. İnan aslında sen değil, otomobil kendi kendini kullanıyor. Direksiyonda otururken kitap okumana sadece 1 tık kalmış. O denli.

İster inan ister inanma, geçen sene bir ara otomobil yazarlığı da yapmıştım canımın içi. Sanırsın on parmağımda on marifet. Halbuki alakası yok. Beni bir çeşit Forest Gump gibi görebilir ya da tüm olup bitenleri kader-kısmet diye nitelendirebilirsin. Neyse otomobilleri tanıdıkça ve bir Kızılderili hissiyatıyla her birinin ruhuna yaklaştıkça bu işi çok sevmiştim. Çünkü otomobiller de insanlar gibidirler. İçlerinde binbir karakteristik özellik gizlerler. Kaptırırsan eğer, bir bulmaca sevdalısı gibi her birini çözümlemeye doyamazsın.
Yeni Volvo XC60’ın göz kamaştıran teknik özellikleri say say bitmez. Yerim dar. Nasılsa sen internetten bakarsın. Ama şöyle bir iddiası var Volvo’nun, bu müjdeli haberle belki içine su serpilir... 2020 yılında yeni nesil Volvo otomobil içerisinde hiçbir ciddi yaralanma olmayacak ve hiç kimse hayatını kaybetmeyecek.
Hayat kurtaran emniyet kemerlerini de dünyaya ilk onlar sunmuştu. Sırf şu bayramda memleketçe başımıza gelen kazalara bak. İçimiz karardı. Umarım bu vizyonları da gerçek olur. Yeni güvenlik teknolojileri tüm otomobil markalarında hızla uygulanır.
Kazasız belasız günlere.

--------------------------------------

Haydi Foça’ya gel

Yazının devamı...

Sabah Şekerleri

31 Ağustos 2017

Korku müziği eşliğinde sokaklarımızdan sofralarımıza sıcacık servis edilen haber programlarıyla ‘reality show’lar hayatlarımızı kışlık yorganlar gibi kaplardı. Bırak ürpermeyi, nefes bile alamazdık. Korkudan kaçıp gitmesin diye ah zavallı kalbimizi zincirleyip, prangalardık. Gelsindi skandallar, gitsindi yangınlar. Cinayetler ve rüşvetler, yolsuzluklar ve tecavüzler karaborsalarımızda tavan yapar, aldatmalar yok satardı. Filmlerde olmaz, olamazdı böyle şöyler. Böyle ciğer söktürücü hikayeler.

Halbuki ‘Sabah Şekerleri’ öyle miydi ya? Sabahın köründe umut sunarlardı bizlere. Neşe saçarlardı tüm sevenlerine. Şarkıcılar, çağırır göz kırparlardı. Danslar edip sana öpücük atarlardı. Dansözler bir sağa bir sola, bol keseden çalkalardı. Dansözün hareketlerini izlerken ve hipnotize olmuşken sen, ilk kez “oh be” deyip nefes alırdın. Bütün hayatın acımasız gerçeklerinden soyutlanmış masal bölgesine zıplardın. Çünkü onlar başka galaksidendi, kötülükler eteklerinin kıyısından bile geçmezdi. Onlar bildiğin reçetesiz kas gevşeticiydi.
Bak sonunda hayat üzerimize üzerimize geldi, geldi, geldi... Ve Sabah Şekerleri’ne de değdi. Kaç gündür 2 Sabah Şekeri’nin haberiyle doldu taştı bültenler. Murat Başoğlu zaten çok fena kirletti o masumiyet ülkesini. Vatan Şaşmaz’ın isminin yanına da hiç yakışmadı cinayet kelimesi. Keşke televizyonlarda tekrar tekrar dönen o görüntülerdeki dönen kapıda yarım tur daha dönüp, gerisin geriye gitseydi de, o otelin içine hiç girmeseydi. Hayatına kaldığı yerden devam etseydi. Sadece bir yarım tur.
Neresinden tutacağız şimdi bu hayatın? Neresine saklanacağız? Hangi kuşağın içine dalıp oyalanacağız.
Maalesef görüntüler gibi geriye sarılamıyor hayatlar han’fendi. Üzerlerine montajlar yapılamıyor. Masum, tertemiz bir TeVe kuşağı da işte böyle kirlendi. Elveda Sabah Şekerleri.

Yazının devamı...

KSK’nın gizemli şampiyonluk kupası

24 Ağustos 2017

 

Gizemli, esrarlı, sisli ve de puslu bir soru olduğunu hepimiz anladık da anlamını çözemedik. Neyse ki Kenya diretince, Tuğrul uzatmadı. Ah acaba Tuğrul’un anlattıklarına yaşın yetecek mi senin? Bak sen, sen ol yaşını büyült de cebimden çık. Yoksa muhabbetin alasını kaçıracaksın. Bundan tam 30 sene öncesine git. KSK Basketbol Takımı Galatarasay’la oynuyor. Ama ne oynama! Kazanan şampiyon olacak. Türkiye ligi kupasını kapacak. Antrenör Nadir Vekiloğlu. Ve takımda kimler kimler var. Hatırla. Birtan Saka, Suat Olca, Cihangir Başaran, Murat Taşkın... Üstelik hepsi de tek tek altyapıdan yetişmiş. Tabii iki de Amerikalımız Wiley ve Davis. Kim kapıyor kupayı dersin? Tabii 74-66’lık bir skorla bizim Karşıyaka. Yetmiyor üzerine bir de Beşiktaş’ı yenip o sene Cumhurbaşkanlık Kupası’nı da alıyor.

ZAFER KUTLANIYOR
Neyse bizimkiler Galatasaray’ı yenince kupa kime veriliyor. Tabii ki takımın kaptanı Tuğrul Taşkıngenç’e. Ya işte tam da şu an bize köfte pişirmekte olan boyu 2 metreden uzun efsaneye. Bana da garip gelir ama evet efsaneler ve yiğitler de biz sıradan kullar gibi günlük hayatlar geçirirler. Köfteler pişirip, köfteler yerler. Hatta bazen ekmek, peynirle öğün geçiştirirler.
Kupa alındıktan sonraki Karşıyaka’yı hayal et. Binlerce insan sokaklara dökülmüş. Balkonlardan taşan taşana. Takım zaferi kutlamak için sokakta. Gelen giden kupaya dokunmak, kupayla fotoğraf çektirmek istiyor. Hani Madonna gelse bu kupa kadar kapışılmaz. O denli. Tuğrul kupayı koruyacağım diye, soğuk soğuk terler döküyor. Ve sonunda taraftarın biri gelip kupanın kulbundan tutuyor, çekiyor da çekiyor. Aşıklar gibi gözgöze geliyorlar Tuğrul’la. Bir o çekiyor. Bir öteki. Dakikalarca süren bir inatlaşma. Sonunda keçi inatlı taraftarın tuttuğu kulp kopuveriyor. Taraftar da kupayı olmasa da kulbu kapmış olmanın dayanılmaz hafifliği ve mutluluğuyla ortamdan hızla topuklayıp kaçıyor.

TEK KULAKLI KUPA

Yazının devamı...