"Bilge Egemen" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Bilge Egemen" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Bilge Egemen

Bilge Egemen

İzmir’den Çanakkale’ye kürek çekecekler

12 Nisan 2018

İyi de olur bu inatçılar. Onlar sayesinde dünyanın en yükseklerine çıkılır. Suyun en diplerine dalınır. En arapsaçı formüller zırt diye çözülür. Gülhun ve İlker Gürbüz çifti de işte tam da böyle tiplerden. Koydukları hedefe inatla koşan korkusuzgillerden.
Biri satın almacı, diğeri grafik sanatçısı. Aynı zamanda her ikisi de deniz kayakçısı. Yakın bir geçmişte, Çanakkale Ağadere Hastanesi Şehitliği’nde büyük dedeleri Osman oğlu İbrahim’in adını gördüklerinde başlamış her şey. Bir insanın, bir şehitlikte dedesinin adını ilk kez görmesi titretebilir dizlerini. Onların da dizleri titremiş. Kalplerinde fırtına esmiş. Sanki oradaki şehitler hep bir ağızdan “Bizi Unutmayın!” der gibiymiş. Projelerinin adını “Bizi Unutma” koyup, Gelibolu’da savaşıp yaşamını yitirmiş dedeleri ve tüm şehitler için çıkmışlar yola. İlk kez 2015 yılında. İstanbul’dan Çanakkale’ye. Ve kanoyla.

14 NİSAN’DA BAŞLIYORLAR
Bazen lodos esmiş, bazen poyraz. Şiddetli fırtınalar cabası. Saçlarını bazen yağmurlar yıkamış, bazen de dolular tıka basa kanolarını doldurmuş. Az gitmişler, uz gitmişler, 7 gün boyunca 150 deniz mili yol katetmişler. Sonra çocukları evde bırakıp ve “Bizler yine zayi dedelerimiz, annelerimiz için kürek çekiyoruz. Ve savaşsız bir dünya hayal ediyoruz” diyerek, bu yolculuğu her yıl tekrar etmişler. Kara savaşlarının başladığı 25 Nisan’da Çanakkale’de olmak üzere İstanbul’dan Çanakkale’ye kürek çekmişler. Fakat bu yıl rotalarını değiştirmişler. Ve bu kez başlangıç için İzmir’i seçmişler.
14 Nisan’da İzmir Gediz’den yola çıkacaklar... Foça, Aliağa, Çandarlı, Dikili, Ayvalık, Kayalar, Babakale, Bozcaada, Sebdülbahir derken, 23 Nisan’da Çanakkale, Ağadere’ye varacaklar. Hani bir kancan olsa, at kanolarına ve takıl arkalarına. Öyle güzel bir rota. Bu tam 10 gün sürecek yolculuklarında bol şans diliyorum onlara. Eğer sen de onların rotalarındaki yerlerden birinde yaşıyorsan ve rastlarsan onlara eğer, en azından gülümse ve el salla. Kanoları benzinle değil, moral ve motivasyonla çalışıyordur mutlaka.
Hep böyle torunlar olsun, kahraman dedeler unutulmasın bu dünyada.

Yazının devamı...

Dünyanın en iyisi İzmir’in seyircisi

5 Nisan 2018

 

Halbuki ben değil, Mustafa Erdoğan kurdu o cümleyi. Anadolu Ateşi’ni kurduğu gibi. Aynı çeviklik, kararlılık ve hızla. Bir çırpıda. Hatta dedi ki; “Çin’de bile sorduklarında, tereddütsüz en coşkulu seyircinin İzmirliler olduğunu söylüyorum. Anadolu Ateşi’nin ruhunu en iyi anlayan şehir İzmir oldu çünkü.”
Üstelik İzmir, taa 19 yıl öncesinde İstanbul dışında turneye çıktıkları ilk şehir (Efes) olduğu için Anadolu Ateşi’nin uğurlu kentiymiş. Düşün dünyada yaklaşık 5 bin gösteri, 50 milyonu aşan seyirci. Ve içlerinde İzmirliler birinci. Nasıl girmezsin havalara şimdi?

YILLAR ÖNCE VİYANA
Yıllar önce Viyana’daki bir temsillerini izlemeye gittiğimde şaşırıp kalmıştım. Şimdi tabii bu Avusturya da balıklı, salatalı, zeytinyağlı, fıkır fıkır sıcacık bir Akdeniz ülkesi değil sonuçta. İnsanları da havası gibi mesafeli ve soğuk nevaledir diye önyargımı alınlarına yapıştırmıştım. Fakat gösteri bittiğinde seyirciler gözleriyle kibarca reverans yapıp evlerindeki buzdolaplarına çekilecekleri yerde, yeri göğü inletmiş, dansçıları tekrar tekrar sahneye getirtmişlerdi.
Bu arada belirtmek isterim. Türk sanatçılarının Avrupa turnelerinde salonu çoğunlukla gurbetçiler doldurur ya... Anadolu Ateşi’nde öyle değildi. Seyircilerin Müller, Gruber, Huber ya da Mayer’gillerden oldukları iki kilometreden netti. Onlar bile bu kadar coşkuluyken listenin en başındaki İzmirlilerin coşkusunu hayal et şimdi.


Yazının devamı...

İzmir’in ‘Şiir Yazarı Şairi’ne ne oldu?

29 Mart 2018


Yavaş yavaş uçlardan başlayarak kirpiklerime tek tek rimel yedirmek, ağır ağır diplere inmek, birbirine yapışanları ayırmak, dışa doğru hafif bir kavis verip onları yuvarlamak çok iyi gelir bana.
O esnada aklım öbür dünyalardan balıklar tutar. Öylesine herhangi bir an, zihnimde parıldayıp, patlar.
Bazen 5, belki 12 yaşımdan bir sahne... Aaaa, deyip şaşırırım kendi kendime. Daha önce tam da işte bu anı, nasıl oldu da bunca yıla rağmen bir kez bile hatırlamadım da bak şimdi hatırlıyorum ve aslında ne kadar da önemliymiş diye...”
Neyse... Yukarıda okuduğun bu cümleleri, başka bir vesileyle yazmışım yıllar önce. Ve “şiir yazan şair” rimel sürerken tak diye düşmedi fikrimin ince gülüne. Bir muhabbet esnasında arkadaşlarımın hatırlatması üzerine, belirdi hatıralarımın arka bahçesinde. Çoluk çocukluğumuzun İzmir’inde bir adam vardı. Bir dirhem iki çekirdek, üzerinde “şiir yazarı şair” yazan Bond çantasıyla ortalıkta dolaşan; sen artık her ne hikmetse, ekmek, su gibi şiire ihtiyaç duyduğun bir anda, tak diye şiiri önüne koyan.... Son dakika şiircisi.
Senin tipine bakıp da şiir yazabilirdi. Aşkının şiddetini tarif ettiğin tipin kendisine de... İstersen rüzgar, istersen tipiye de. Tiplerden tip, tipilerden tipi beğen. Yeter ki onun şiir yeteneğine güven. Gönlünden kopan üç kuruşu verdiğinde.
Söylediklerinde bilsen nasıl bir yük çöktü omzuma? Yılların nasıl bazı şeyleri hiç yokmuş, hiç olmamış gibi zalimce unutturarak geçtiği duygusuyla... Ay dedim evet tabii hatırlamaz mıyım şiir yazarı şairi? Nasıl oldu da en azından bir rimel sürerken hatırlamadım diye kendime kıza kıza... Hani nasıl olduysa oldu, yıllarca gelmeyip şimdi sayenizde aklıma kondu? Ne adını bilirim ne sanını? Acaba hayatta mı? Sonra Google’ladım onu. Şükürler olsun ki, İzmir’in en gelmiş-geçmiş en tarih yazarı, en Heredot’u Yaşar Aksoy olmasaydı inan ol ki halimiz yamandı.

Yazının devamı...

Bir dahiden hayat dersleri

15 Mart 2018

 

Dünyanın yaşayan 100 dahisinden biri kabul edilen Ukraynalı ressam Ivan Marchuk İzmir’e geldi. Yemedim, içmedim; “Dur bakalım şu dahi dedikleri de neymiş? Hem bizim ondan neyimiz eksikmiş?” gibi sorular kafamda uçuşa uçuşa, koşarak yanına gittim. Niyetim sana “Amaaan işte dahi dediklerini de gördük. Senin, benim gibi o da 2 gözlü bir fani ve üstelik bizim esnaf lokantasında kuru fasulye, soğanı afiyetle yedi” gibi bir çıkarımda bulunmak. Hani, oh şöyle bir derin nefes alıp bünyemizi rahatlatalım. Sonra koltuklarımıza yayılıp dizimizin birinci sezonundan ikincisine geçerken, “Kız bak işte bize de imkanlar verilseydi değil yüz, on dahi arasında olurduk. Kimbilir NASA’larda ne kral tahtlarına otururduk” diyelim diye.
Ve fakat bir yandan da ne yalan söyleyeyim... Gözlerinden çeliği delen ateş, yanaklarından al al zeka fışkıran, elindeki rubik küpün 6 rengini zırt zırt 3 saniyede 3 hamleyle yerine oturtan, koca bir karatahta önünde dünyanın en çözülemeyen fizik problemini (saç kremsiz yıkandığı için kördüğüm olmuş ancak buna rağmen ne hikmetse beline kadar uzanan saçları tek bir sinek kaydı tarak dokunuşuyla çözer gibi) çözen biriyle karşılaşmayı da içten içe korkarak bekliyorum. Neyse ki konuyla alakalı belgesel çekiyorum. Randevumu almışım. Soru sormaya da gözlem yapmaya da bol bol vaktim var.

GÖRÜNCE ASLA UNUTAMAZSIN
Ivan Marchuk’un ‘Düşsel Detaylar’ adlı sergisi 1 gün sonra açılacak. Ve ben onunla buluşmak üzere muhteşem ekibimle (Fehmi, Gülçin, Selma) ve ressam olma sevdalısı onunla tanışmak uğruna okulunu asan oğlum Cem’le henüz ziyaretçiye kapalı, bomboş Folkart Galeri’ye giriyorum. Aaaa o da ne? Sergi hazır. Duvarlarda Marchuk’un eserleri. Her biri alır, karşısına çiviler seni. İnan kıpırdayamazsın. O kadar olağanüstü. O kadar özgün. O kadar nefesini yutarsın. İnce ince oya gibi işlenmiş detaylar. Bunu yapabilmek için ya deli olmalısın ya dahi...
Adam dahi. Ama en büyük özelliği de bence şu: Bugün gördün ya onun eserlerini, bir daha asla unutamazsın. Sana 180 yıl sonra yepyeni bir resmini gösterdiklerinde Agatha Christie’nin dedektifi Hercule Poirot titizliğinde “Bu O” dersin. “Bu, O!.”
Bir resim görüyorum. “Cem koooooş, hemen buraya!” diyorum. Sanki resim topuklayıp kaçacak. Tam o sırada Cem galerinin en öteki ucundan “Anneeeeee gelseneeeeee, inanamayacaksın!” diyor. Sanki resim duvarda asılı değil de, yüzyılda bir güzel yüzünü gösteren kuyruklu bir yıldız gibi kayıp yok olacak. Düşün, bütün ekip boş galeride bu haldeyiz. Selma kooooş, Fehmi gööör, Bilge topu at, Gülçin ip atla.

Yazının devamı...

Ege’nin güzel kadınları sizi buraya alayım

8 Mart 2018


Madem başbaşa kaldık ve bugün sizin gününüz, bulduğunuz her fırsatta, Külkedisi’nin 2 cazgır üvey kardeşi gibi bol bol şımarın. Fırsat çıkmıyorsa, yaratın. Çoluk çocuğunuz ve kocanız “Yahu ne oldu sana böyle? Bir garip haller geldi üstüne” derlerse... “364 gün, 6 saat canıma okuyorsunuz zaten” diyerek, onlara gerçekleri hatırlatın.

NEŞELİ ÖNERİ DE ZOR
Ev işlerine dokunmayın. Yemek yapmayın. İş yerinde kendinizi fazladan paralamayın. Diyetti püsürdü, nereye kadar? Otlamaya alışmış midenizi debdebeli hamurlara, şaşaalı tatlılara bir kahraman gibi açın. Şu bana yakışmaz, bu beni güzel göstermez diye düşünmeyin, elinize ilk gelen en rahat şeyi üzerinize geçirin, makyajınızı silin, kadın arkadaşlarınızla buluşup felekten bir gün geçirin. İsterseniz dedikodunun gıybetin dibine vurun. İsterseniz sessizliğin kardeşi olun.
Aaaay çatladım vallaha. Sana şurada 2 neşeli öneri yapmak adına. Ve fakat inan çok zorlandım. Çünkü bugün söz verdim kendi kendime. Dünya Kadınlar Günü’nde seni de kendimi de üzmemeye... Kadınlara yönelik şiddet, taciz, cinayet istatistiklerinden bahsetmemeye...

EMPATİ YAPTIRABİLSEK
Keşke şunu yapabilseydik... Hani 23 Nisan’da 10 dakikalığına çocukları başbakan, cumhurbaşkanı, okulun müdürü yapıyoruz ya. Bugün de kadınlara eziyet çektiren memleketteki bütün erkekleri o öldürdükleri, dövdükleri, tecavüz ettikleri, çocuk yaşta evlendirdikleri, psikolojik şiddet uyguladıkları, ezdikleri, hor gördükleri, küçümseyip aşağıladıkları kadının yerine geçirebilseydik.

Yazının devamı...

Ne yiyelim kardeşim?

1 Mart 2018


Oh gelsin gökkuşağı meyveler, yeşil saçlı sebzeler...
Boğazımızdan lıkır lıkır akıp giden mutlu sütler, “Kan yapar” diye ağzımıza zorla tıkıştırılan neşeli ciğerler...
Sonra 90’lı yılların ortalarında bir yerlerde “GDO” kelimesi gelip çöktü Godzilla gibi tepemize.
“Ayol sakın yemeyin! Buğdaydan sonra mısırı da maymun ettiler” dedi komşu Nihal teyze, Jaws’ın müziği eşliğinde.
Dört bir yanımızı hormonlu çilekler, domatesler; gözümüzü başımızı da tikler sardı.
Avrupa sınırları kapılarını bir gün bibere, ertesi gün salatalığa kapattı.

Yazının devamı...

Hala kardeşin yok mu senin?

15 Şubat 2018


Sakın kıskanma orada gördüğün sırt çantalı, dünya vatandaşı, doğuştan makyajlı Barbie bebekleri ve üçgen vücutlu, kaslı, hovarda kelebekleri; inan onların da var şırıl şırıl burunlarından akan, insani ve sivilceli dertleri...
Mesela açıp baksan instagram’daki benim bile çizgi film hafifliğindeki hayatıma “oh” dersin, “Maşallah han’fendi sürekli pofur pofur pamuk şeker bulutlar arasında gezmekte, gün batımlarının yolunu gözlemekte.”
Bilsen 3-5 fotoğraf arasında en az bir kez kalbim ölmekte. Ya da en iyi ihtimal hayatın alarm zilleri çalıp zır zır ötmekte.
Kaç kez çocuğunu doktorlara götürdün, hastalanıp yatak döşek yattın, sevdiklerin için yoğun bakım kapısında bekledin, sararıp solanları uğurlamak üzere mezarlıklara gittin, sıkıntılardan sıkıntılar beğendin, avucunda kaç defa gümbür gümbür yüreğini hissettin?
Sırf bu sene.
E hayat böyle.

Yazının devamı...

Kız sen İzmir’in neresindensin?

1 Şubat 2018

 

Seni beklemeden önden önden koşturup gidiyor yine. Sıkıcı bir iş yapıyorsan lastik gibi uzar da uzar ya saniyeler... Hayat ağır çekimde kaplumbağa misali ilerler. Kalbinde küt küt atıp, kafana bir bir vurur saniyeler... Ama şimdi tatil ya canımın içi. Bu zaman dediğin zalim şey kahkahalar ata ata, kan ter içinde peşinden koşturtup, maymun edecek seni.
Acaba öyle mi yapalım, yoksa şöyle mi derken, bak yine geldik tatlı mı tatlı bir tatilin sonlarına. Ve fakat yine kavuşamadık huzura. Hani İzmir’in bir ucundan bir ucuna bisikletle gidecektik? Ara ara mola verip yeni yerlerde yeni nohut pilavlar deneyecektik... Folkart’taki Chema Madoz sergisinden çıkıp Arkas’taki Su Manzaraları sergisini gezecektik.

BİSİKLET MEDENİYET
Bir kere bayılıyorum ve inanamıyorum İzmir’in bu “altından gir, üstünden çık” bisiklet yollarına. “Üçkuyular’dan pedal çevirmeye başla, Sasalı’daki kuş cennetinden çık” lüksü kaç şehirde var? Lütfen, söyle bana. Bisikletli şehirlere hep özenirdin ya eski zamanlarda. Pılını pırtını toplayıp oralara yerleşmek isterdin... Bisikletlerin varlığı ve yolları, bir şehirdeki medeniyetin en büyük göstergesi derdin. Kız sen İzmir’in neresindensin bilmem ama... Mutlaka ama mutlaka yakınlarında bir yerlerde bisiklet yolu çıkar karşına.
Hadi tatil bitmeden toparla çocukları, güzel bir rota çiz, asıl pedala... Bunun gibi kafandaki bir sürü güzel programı, hayat gibi erteleme başka baharlara... Mis gibi bir tatil geçiresiniz diye, İzmir elinden geleni yapıyor. İnan bana.

Yazının devamı...